MAİDE SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Ey imân edenler! Sağlam akitleri yerine getiriniz. Sizin için behîme denilen hayvanat helâl kılınmıştır. Ancak size haram oldukları bildirilecek olanlar müstesnâ ve siz ihrama girmiş bir halde iken avlamayı helâl görmemek şartıyla. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ dilediği ile hükmeder.

1. Bu âyeti kerime, anılaşmalara riâyet edilmesini ve haram olduğu beyan olunan hayvanlardan başkasının helâl bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!) Cenab’ı Hak’kın size uymanızı gerekli kılmış olduğu hükümlere ait ve kendi aranızda meşru şekilde yaptığınız, üstlendiğiniz emanetlere, muamelelere dâir (sağlam âbidleri yerine getiriniz) bunlara riâyette n ayrılmayınız. (Sizin için en’âm kabilinden olan behime helâl kılınmıştır) onları yiyebilirsiniz.

§ Behime: Dört ayaklı bulunup karalarda ve denizlerde yaşayan herhangi akılsız bir hayvandır. Çoğulu: Behaimdir. En’âm ise koyunlardan, keçilerden, develer ile sığırlardan ibarettir. İşte bunların birer behime olan dişileri de erkekleri de yiyilebilir. En’âm sûresine müracaat ediniz. (Ancak size haram oldukları bildirilecek olanlar müstesnâ) Onların etlerinden yiyemezsiniz, size haramdır, (ve) bir de (siz) hac için (ihrama girmiş bir halde iken) karada (avlamayı) avcılık yapmayı ve harem bölgesinden avlanacak bir hayvanın etinden yemeyi (helâl görmemek şartiyle) başkaları da size helâldir. Elverir ki başkasının hukukuna tecavüz edilmesin. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediği İle hükmeder) Dilediği şeylerin helâl olduğuna ve diğer dilediği şeylerin haram bulunduğuna mutlak olarak hükmedebilir. O kâinatın yaratıcısının hiçbir hükmüne, hiçbir kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. Özellikle onun hükümleri nice hikmetleri gerektirir. Kulların vazîfeleri ise o hükümleri teşekkür ile kabul edip ona göre hareketlerini tanzim etmektir.

§ Bu maide sûresi, Hz. Peygamber’in hicretinden sonra Medine’i Münevvere’de nâzil olmuştur. Yüzyirmi âyeti kapsamaktadır.

âyeti kerimesi veda haccında cumaya tesadüf eden arife günü ikindiden sonra nâzil olmuştur ve müslümanlar hakkında ilâhî lutüfların tecellisini, İslâmiyetin dinlerin en mükemmeli olup Allah’ın korumasında bulunduğunu ehli imâna müjde eylemektedir. Bu mübârek sûre, İslâm dinine ait ilâhî hükümlerin İslâm âlemine tamamen tebliğ edildiğini bildirmektedir. Müslümanlara helâl olup olmayan şeyleri tâyin ederek onların hattı hareketlerini aydınlatmaktadır. Ehli kitap ile münafıklara dâir de uyanık olmalarını gerektiren beyanları kapsamaktadır. İctimâî, iktisadî muamelelere ve maddî mânevî emanetlere dâir şer’î meseleleri içermektedir. Bu sebeple bu sûre’i celile, bütün ehli imân için bir mânevî, kutsî ilâhî sofradır. Bütün müslümanlar için bir ruhanî ziyafethanede ortaya konmuş olan nîmetleri içine alır. Hz. İsa’nın nâil bulunmuş olduğu bir semavî sofrayı da Allah’ın lütfuna bir örnek olarak göstermektedir.

2. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’nın dinî hükümlerini ve haram olan aya ve hareme gönderilen kurbana ve gerdanlıklı kurban hayvanlarına ve Rablerinden lûtuf ve rıza talebinde bulunarak beyti hareme gelmek kasdında bulunanlara tecavüzü helâl saymayınız. İhramdan çıktığınız zaman artık avlanabilirsiniz. Sizi mescidi haramdan engellemiş olduklarından dolayı bir kavime olan öfkelenmeniz sizi sakın tecavüze sevketmesin. Ve bir ve takva üzere yardımlaşınız ve günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayınız. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ’nın azâbı pek şiddetlidir.

2. Bu âyeti kerime, mukaddesata hörmeti, hukuka riâyeti, intikam duygularından kaçınarak hak yolunda yardımlama ve destekleşmede bulunulmasını gayrı meşru yardımlaşmalardan, yakınlaşmalardan da sakınılmasını emretmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!. Allah Teâlâ’nın) şeairullah denilen haccın vakitlerine, merasimine dâir veyahut bütün dinî farizelere dâir olan (dinî hükümlerine) riâyet ediniz, bunlara muhâlefeti helâl görmeyiniz (ve haram olan aya) yâni hac ayına veyahut haram aylar denilen zilkade, zilhicce, muharrem ve receb aylarına da hörmet ediniz, bunlarda kesin olarak gerekmedikçe savaşta bulunmayınız, (ve) hedy’e (hareme gönderilen kurbana ve) bir kurban alâmeti olmak üzere boyunlarına bir şey bağlanılmış, böylece (gerdanlıklı) bulunmuş olan (kurban hayvanlarına) dokunmayınız. Onlara saldırıda bulunmayınız, (ve rablarından) Yüce Mâbudlarından (fazl) sevab veya ticaret yoluyla rızk (ve rıdvan) Hak Teâlâ’nın rızâsı (talebinde bulunarak) ziyâret için (beyti hareme gelmek kasdinde bulunanlara tecavüzü helâl saymayınız) onların gelip Beytullah’ı tam bir emniyet ile ziyâret etmelerine mâni olmayınız. Bu ziyaretçilerden maksat bazı zevata göre müslümanlardır. Bu bakımdan bu âyeti kerime muhkemdir, bu maide sûresinde neshedilmiş bir âyet yoktur. Bu sûre’i celilede onsekiz farize vardır ki, hepsi de olduğu gibi dinî bir vazîfedir. Diğer bir görüşe göre bu nazmı şerif müslümanları içine aldığı gibi gayri müslimleri de içine alır. İslâm’ın başlangıcında onların da Beytullah’ı ziyaretlerine mâni olunmamakta idi. Daha sonra onların Mescid’i Haram’a yaklaşmaları yasaklanmıştır. Bu itibarla bu âyeti kerime kayıtlıdır, bunun hükmü kısmen gayri müslimler hakkında neshedilmiştir. Ey müslümanlar!. (ihramdan çıktığınız zaman artık) avlanınız. Yani: (avlanabilirsiniz) sizin için bunda bir günah yoktur. Bu mübah kılmak olan bir emirdir, (sizi) Hudeybiye senesi (mescidi haramdan) onu ziyaretten, tavafta bulunmaktan (engellemiş olduklarından dolayı bir kavme olan öfkelenmeniz) şiddetli gazâbınız (sizi) o kavme karşı (sakın) öldürme vesâire suretiyle (tecavüze sevketmesin) sizi gönül rahatlaması için intikama sürüklemesin, (ve) sizler ey müslümanlar!, (bir) yani: Allah’ın rızâsına muvafık hayırlı amel (ve tekva üzere) haram olan şeylerden sakınmak suretiyle (yardımlaşınız) birbirinize yardımda bulununuz, (ve günah ve düşmanlık üzere) intikam maksadıyle ve Allah’ın hududuna tecâvüz suretiyle (yardımlaşmayanız) öyle gayrimeşru şekillerde teşriki mesâide bulunmayınız, (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun azâbından sakınınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın azâbı) onun kutsal hükümlerine muhâlefet edenler hakkında (pek şiddetlidir.) artık haksız yere başkalarının hayatına, servetine, harekât ve sekenatına suikasidde bulunmayınız. Sonra kendinizi Allah’ın azâbından kurtaramazsınız.

3. Sizlere ölü, kan, domuz eti, Allah Teâlâ’dan başkasının adına boğazlanan hayvan, boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, süsülmüş veya canavar yemiş, daha ölmeden boğazladığınız müstesnâ ve dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve zarlar ile kısmet istemeniz haram kılınmıştır. Bunlar birer fısıktır. Bugün kâfirler sizin dininizden ümitsizliğe düşmüşlerdir. Artık onlardan korkmayınız, benden korkunuz, bugün sizin için dininizi ikmâl ettim ve sizin üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’e razı oldum. İmdi her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa günaha meyilli olmaksızın o yasak etlerden hayatını kurtaracak miktar yiyebilir şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.

3. Bu âyeti kerime haram olan on şeyi bildiriyor, İslâm dininin Allah’ın rızâsına uygun, en mükemmel bir din olduğunu müjdeliyor. Çaresiz olan müslümanlar hakkındaki şer’î müsâadeyi beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey İslâm milleti! (Sizlere ölü) yani: kesilmeksizin ruhu kendisinden ayrılmış, Iaşe adını almış olan hayvan haramdır, bunun etinden yiyemezsiniz. (kanı) hayat sahibi bir mahlûktan akan kan da haramdır, (domuz eti) de haramdır. Domuz hayvanların en harisi, en kıskanmayanıdır. Yasaklara en ziyade düşkünüdür, kendi dişi arkadaşı üzerine diğer erkek domuzların saldırdıklarını gördüğü halde hiç aldırmaz. Gıdanın ise ahlâk ve evsaf üzerinde pek ziyade tesiri vardır. Bunun içindir ki, domuz eti haram bulunmuştur. (Allah Teâlâ’dan başkasının namına boğazlanan hayvan) meselâ: Bismillâh denilmeyip de bismillâh denilerek kesilen veya Cenâb-ı Hak’kın rızası için değil de hangi bir şahsın şerefi adına besmelesiz kesilmiş hayvanın eti de haramdır. (boğulmuş) gerek bir insan tarafından ve gerek başka bir mahlûk tarafından boğazı sıkılarak öldürülmüş hayvan da haramdır, (vurulmuş) meselâ: Üzerine tesadüfen isabet eden bir kurşunla veya kendisine birşeyin çarpmasıyla ölmüş hayvan eti de haramdır. (yuvarlanmış) meselâ yüksek bir yerden düşerek veya kuyu içine atılarak ölmüş bir hayvanın eti de haramdır. Fakat havada bulunan bir kuş, kendisine avlamak maksadıyle atılan bir kurşunla ölüpte yere düşecek olsa bunun eti helâldir. Çünkü bu halde onun yere düşmesi zaruridir, (süsülmüş) yani: Başka bir hayvanın boynuzu ile vurulup öldürülmüş bir hayvan da haramdır, (veya canavar yemiş) yani bir canavar tarafından öldürülerek kısmen eti yenilmiş olan hayvan da haramdır, kalan eti yiyilemez, (daha ölmeden boğazladığınız) hayvanlar (müstesnâ) dır. Böyle kazaya uğrayan hayvanlardan hangi birisi daha ölmeden usulü dairesinde boğazlanırsa onun esasen yasaklanmış olmayan etini yemek helâldir, (ve dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar) da haramdır. Câhiliyet zamanında Kâbe’i Muazzama’nın etrafına konulmuş taşlar vardı, bu taşlara taparcasına riâyet eder bunlara saygı için kurban keserlerdi. İşte böyle putlar adına kesilen hayvanların etleri de haramdır, yiyilemez, (ve zarlar ile kısmet istemeniz) de (haranı kılınmıştır) câhiliyet zamanında mühim bir işte bulunup bulunmamak için “ezlam” denilen oklar ile kur’a çekerlerdi. Şöyle ki: Bunlar üç ok idi, birinin üzerine “Rabbim bana emretti” diğerinin üzerine de “Rabbim beni nehy etti” üçüncünün üzerine “gaflet etti” diye yazılı bulunurdu. Bunları bir torba içine korlar, bu oklardan rastgele birini seçip çıkarırlardı. Eğer “Rabbim bana emretti” yazılı ok çıkarsa o işe başlanır, meselâ ticaret için bir yere gidilirdi, “Rabbim beni nehy etti” yazılı ok çıkarsa o işten vazgeçilirdi, “gaflet etti” diye yazılı ok çıkarsa tekrar bir kur’a çekilirdi. İşte böyle bir muamele ile hattı hareketi tayine kalkışmak da haramdır, (bunlar birer fısıktır) bütün bu haram şeyleri yapmak, hak’ka itaatden çıkmak, haramı işlemek veya böyle oklar ile kısmet istemek fısıktır, ilâhî emre muhalefettir. Bir kere yiyilmeleri haram olan şeylerin bu haram oluşları bir takım hikmetlere dayanmaktadır. Bunlar sağlığın korunması bakımından da zararlı şeylerdir. Zarlar ile uğraşanlar ise bununla gayb ilminden haberdar olma iddiasında bulunmuş olurlar. Halbuki, gaybı Cenâb-ı Hak’tan başkası bilemez. Binaenaleyh bu gibi zararlı, şer’an yasaklanmış şeylerden kaçınmalı, son derece yüce, eşsiz İslâm dininin kutsal, mânâlı hükümlerine riayetkâr olmalıdır. İşte Yüce Allah dinimizin yüceliğini şöylece beyan buyuruyor: Ey müslümanlar!. (bugün) bu kavuştuğunuz mutlu zaman veya bu âyeti kerimenin nüzul ettiği vakit artık (kâfirler sizin dininizden) dininize galip geleceklerinden, sizi dininizden çevireceklerinden ümitlerini keserek (ümitsizliğe düşmüşlerdir) isteklerine kavuşamamışlar ve ziyanda kalmışlardır, (artık) ey müslümanlar! (onlardan) o dininizin düşmanlarından (korkmayınız) onların İslâm dininin meydana çıkma ve yayılmasına mâni olacaklarından endişeye düşmeyiniz, Allah Teâlâ İslâm dinini meydana çıkarmış ve yüceltmiştir. (benden korkunuz) yalnız benim bir olan yüce zatımdan tam bir ihlâs ile korkun ve bana saygılı bulunun. Çünki (bugün sizin için dininizi ikmâl ettim) sizi zafere kavuşturdum, İslâm dinini bütün dinler üzerine galip kıldım, dininizin imân esaslarını şeriat esaslarını tamamen bildirdim, bütün kulluk vezâif elerinizi size tebliğ buyurdum. (ve sizin üzerinize nîmetimi tamamladım) Mekke’i Mükerreme’nin fethini, onun içine tam bir emniyetle girmeyi, câhiliyet kalıntılarının yıkılması ve yok edilmesini size nasib kıldım, (ve sizin için dîn olarak İslâmiyet’e razı oldum) sizin için İslâm dinini seçtim. Bütün dinî hükümetine boyun eğip teslimiyetle bulunarak hidâyet ve saadete nâil olmaya çalışınız ve haram kılınan şeylerden kaçınınız, (İmdi her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa) hayatını kurtaracak başka bir yiyecek bulamazsa (günaha meyilli olmaksızın) bir zevk almak için veya mhsat miktarından fazla veya kendisi gibi bir çaresizin elinden kapıp kaçırmak suretiyle olmaksızın (o yasaklanmış etlerden hayatını kurtaracak nektar yiyebilir) bu bir çaresizlik ve zaruret halidir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o yiyeceğinizi affeder ve (pek esirgeyendir.) onu bir rahmet eseri olarak size mübah kılmıştır. Ondan dolayı sizi cezâlandırmaz.

§ Rivâyete göre bir Yahudi, Hz. Ömer’e hitaben: Ey Mü’minlerin Emiri!, “sizin kitabınızda bir âyet var ki, onu okumaktasınız, eğer o bir Yahudi cemaatine nâzil olmuş olsaydı, o günü bayram edinirdik” demiş, Hz. Ömer de “o hangi âyettir” diye sormuş, Yahudi 

ayetidir.” Demiş, Hz. Ömer de: Biz o âyeti kerimenin nâzil olduğu zamanı da mekânı da biliriz. Hz. Peygamber cuma günü arefede bulunurken nâzil olmuştur diye buyurmuş ve o günün müslümanlarca zaten bir bayram günü olduğuna işâret etmiştir.

§ Rivâyete göre bu âyeti kerime nâzil olunca Hz. Ömer ağlamış İslâm dini tekemmül etmiş olduğundan peygamberlik görevinin sona ermesi nedeniyle Rasûlü Ekrem Hazretlerinin artık dünyadan alâkasını kesip ebediyet âlemine irtihal buyuracağına kanaat getirmiş ve gerçekten de bu âyeti kerimenin nuzûlundan seksen bir gün sonra Fahri âlem Hazretleri âhirete irtihâl buyurmuştur Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem.

4. Senden sorarlar ki, kendileri için helâl kılınmış olan şey nedir? De ki: Sizin için temiz nimetler helâl kılınmıştır. Ve yırtıcı hayvanlardan olup Cenab’ı Hak’kın size bildirdiğinden kendilerine öğretmiş olduğunuz eğitilmiş av hayvanlarının avladıkları da helâldir İmdi sizin için onların tuttuklarından yeyiniz ve onun üzerine Allah’ın ismini zikrediniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ’nın hesabı pek çabuktur.

4. Bu âyeti kerime, müslümanlar için bir kısım helâl olan şeyleri av ve avlamanın meşru oluş şeklini şöylece bildirmektedir. Habibim!. (Senden) müslümanlar (sorarlar ki) kendileri için helâl kılınmış olan şey nedir?, ne gibi şeylerden yiyip istifade edebilirler?. Onlara (de ki: Sizin için temiz nimetler) selim tabiatların pis görmedikleri, kendisinden nefret etmedikleri şeyler (helâl kılınmıştır) onlardan yiyip istifade edebilirsiniz, (ve) Bir de (yırtıcı hayvanlardan) av köpeği, av kuşu gibi tuttuklarını çok kere yaralayan şeylerden (olup kendilerine Cenâb’ı Hak’kın size bildirdiğinden) size ilham buyurduğu tâlim ve terbiyeden, av avlama usulünden (kendilerine öğretmiş olduğunuz eğitilmiş av hayvanlarının) avladıkları da helâldir, (İmdi sizin için onların tuttuklarından yiyiniz. Ve onun üzerine) O hayvanı ava saldığınız zaman veya sizin için tutacağınızı boğazlamaya kavuştuğunuz vakit (üzerine) Bismillâh diye (Allah’ın ismini zikrediniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) haram olan şeyleri işlemeyiniz. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın hesabı pek çabuktur) sizleri süratle hesaba tâbi tutar. Gizli, açık her ne varsa hepsini tamamiyle bilir, ona göre hüküm verir. Binaenaleyh helâl şeyler ile yetinmeli, haram şeylerden de kaçınmalıdır ki mesuliyetten kurtulabilsin.

§ Av ve avcılık hakkındaki fıklıî meseleler: Bir avcı ava silâhı atarken veya eğitilmiş hayvanı saldırırken bir defa “Bismillahi, Allahüekber” demesi kâfidir. Bu halde birden fazla avlar alacakları yaradan dolayı ölecek olsalar etleri yiyilebilir.

§ Avcı, ava silâh atarken veya hayvanı saldırırken Besmele’i şerife’yi unutarak terketse hükmen okumuş sayılır. Fakat Besmeleyi kasden terkederse avın eti yiyilemez.

§ Av için kullanılan şeyler, ya eğitim görmüş köpek, doğan, pars, atmaca, şahıs gibi bir hayvan olur veya yaralayıcı bir silâh olur veya tuzak kurmak veya çukur kazmak veya bıçak ve kamış gibi keskin birşeyi yere dikmekte olur.

§ Bir av hayvanının eğitilmiş bir hâle geldiği ya galip bir görüş ile veya bilir kişiye müracaatla bilinir. Bu, İmamı Âzam’a göredir. İmamı Âzam’dan diğer bir görüşe ve İmâmeyne göre ise azı dişleri olan bir hayvanın ard arda üç defa tuttuğu av hayvanını yemeyip terketmesiyle, tırnaklı bir av hayvanında salıverildiğinden sonra çağırıldığı zaman koşup gelmesiyle eğitilmiş olduğu anlaşılır. Pars gibi bir hayvanın eğitilmiş olduğu da hem yemeyi terk, hem de çağırıldığı zaman hemen dönüp gelmesiyle malûm olur. Arslan, kaplan, ayı, hınzır gibi eğitime kabiliyetleri olmayan hayvanlar ile ise av avlamak câiz değildir.

§ Bir avın yiyilebilmesi için şu şartlar vardır:

(1) Av şer’an eti yiyilecek hayvanlardan olmalıdır. Meselâ: Bir hınzır, bir köpek avlansa eti yiyilemez.

(2) Avcı bir müslüman veya bir ehli kitap olmalıdır. Bir ateşperestin, bir putperestin veya İslâm’dan dönmüş birinin avladığı hayvanın eti yiyilemez. Haramdır.

(3) Avcı ava silâh atarken veya hayvanı saldırırken hakikaten veya hükmen Allah’ı anmalıdır.

(4) Av hayvanı henüz avcının eline girmeden hangi bir azasına isabet eden bir yaranın tesiriyle ölmelidir. Daha ölmeden elde edilirse boğazlanması lâzım gelir.

(5) Avcı silâh ila vurduğu veya eğitilmiş hayvan ile tutturup yaralattırdığı av hayvanını durmaksızın elde etmek için hemen koşmalıdır. Çünkü onu daha ölmeden elde edip boğazlamak mümkündür. Binaenaleyh bir müddet durduktan sonra gider de avı ölmüş bulursa artık onun eti yiyilemez. Başka bir sebeble ölmüş olması düşünülür. Fakat durmadan gider de onu yaralı bir halde ölmüş bulursa eti yiyilebilir. Bunda hükmen bir tezkiye var demektir.

(6) Ava saldırıları eğitilmiş hayvan da bir müddet durmadan hemen ava doğru yürümelidir ve kendisine eğitilmiş olmayan bir hayvan iştirâk etmemelidir. Fakat pars gibi eğitilmiş hayvanın salıverildikten sonra avı avlamak için bir hile olarak bir yerde saklanıp durması zarar vermez.

(7) Av köpekleri gibi dişli eğitilmiş av hayvanları tuttukları avın etinden kendi kendilerine az çok yememelidirler. Yiyecek olurlarsa artık o ölmüş avın eti helâl olmaz. Fakat tırnaklı eğitilmiş hayvanların tutup etlerinden yedikleri avlar yiyilebilir. Çünki bu kısım hayvanların eğitilmiş olmaları yemeyi terk ile değil, belki çağırıldıkları zaman hemen geri dönüp gelmeleri iledir.

§ Vahşi hayvanları avlamak câizdir. Bunlar insanların istifadeleri için yaradılmışlardır. Bunları avlamak bir mübah kazanç yoludur. Fakat başka kazanç yolları bundan daha uygundur. Bir de bu avlamak keyfiyeti, eğlence için olmamalıdır. Böyle bir hareket, insana kalp katılığı verir, insanı şefkat hissinden mahrum bırakır. Cenâb-ı Hak’kın mahlûkatına şefkat göstermemiz ise bir ahlâkî faziletin icabıdır.

5. Bugün sizin için temiz nimetler helâl kılınmıştır. Ve kendilerine kitab verilmiş olanların yemeği sizin için helâldır, sizin yemeğiniz de onlar için helâldır. Ve mü’minlerden hür iffetli olanlar ve kendilerine kitab verilmiş olanlardan hür, iffetli olanlar onlara mihirlerini verdiğiniz, iffetli, zinâdan uzak ve gizli dostlar edinmeden kaçınır bulunduğunuz takdirde sizlere helâldır ve her kim dinî hükümleri inkâr ederse muhakkak işlediği mahvolur. Ve o kimse âhirette de hüsrana uğramış olanlardandır.

5. Bu âyeti kerime, müslümanlara temiz nîmetlerden istifâde etmenin ve şartları içerisinde mü’min hanımları ile, ehli kitap kadınlar ile evlenmenin helâl olduğunu, bu gibi şer’î hükümleri inkâr edenlerin de eliboş ve ziyanda olacaklarını beyan buyuruyor: Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed!. (Bugün) böyle dininizin hükümlerinin tamamlandığı zamandan itibaren (sizin için temiz nîmetler) tabii olarak nefis, pislikten uzak olan gıda maddeleri ve diğer şeyler (helâl kılınmıştır) bunlardan istifâde edebilirsiniz. (ve kendilerine kitab verilmiş olanların) İsrail oğulları ile Hıristiyanların (yemeği sizin için helâldir) onların temiz yemeklerinden, ekmeklerinden, meyvelerinden, kesdikleri helâl hayvan etlerinden yiyebilirsiniz (sizin yemeğiniz de onlar için helâldir) siz de onlara kendi yemeklerinizden vesaireden verebilirsiniz. Onlar da sizin ziyâfetlerinizde bulunabilirler. (Ve mü’min kadınlardan) korunmuş bulunanlar yani: (hür, iffetli olanlar) veyahut hür olsun olmasın iffetli bulunanlar isterse, cariye olsunlar, sizin için helâldir. Onlar ile evlenebilirsiniz. (ve kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yani: Yahudi veya Hıristiyan olan kadınlardan (hür, iffetli olanlar) da size helâldir. Onlar ile evlenebilirsiniz. Bu mü’min ve ehli kitap kadınlar ile evlenmenin helâl olması ise (onlara) o mü’mine veya kitabiye olanlara (mihirlerini verdiğiniz) yani: Kendileri için muayyen bir miktar mihir belirlediğiniz ve kendiniz de (iffetli, zinâdan uzak ve gizli dostlar edinmeden) yani: Gayrı meşrû şekilde kapatma kadınlar ile cinsel ilişkide bulunmadan (kaçınır bulunduğunuz takdirde) dir. Bu halde onlar, Ey müslümanlar!. (sizlere helâldirler) işte bunlar birer ilâhî hükümdür, bunlara riâyet lâzımdır. (ve her kim) Bu gibi (dinî hükümleri) İslâm kanunlarını (inkâr ederse) kâfir olacağından (işlediği) her iyi iş (mahvolur) onların artık uhrevî mükâfatını göremez. (ve o kimse) O inkârcı şahıs daha dünyada iken tövbe ve istiğfar etmezse (âhirette de hüsrana uğramış olanlardandır) ebedî bir felâkete, azâba mâruz kalacaktır. Dünyada iken nâil oldukları bir kısım nîmetler, imtiyazlar, kendilerine o âhiret haleminde bir fâide vermiyecektir. Ebedî olarak eliboş ve ziyanda kalacaklardır.

6. Ey mü’minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusul ediniz tamamen yıkanınız. Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nimetini tamamlamak ister ki, şükür edesiniz.

6. Beşinci âyeti kerime dünya ile ilgili şer’î hükümlere ait olduğu gibi bu altıncı âyeti kerime de ibadetlerle ilgili şer’î hükümlere ait bulunup abdestin ve guslün farziyetini ve teyemmümün sebeblerini ve bu husustaki dinî hikmeti göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!, namaza kalkacağınız) Yani: Namaz kılmak istediğiniz (zaman) abdesttiniz yok ise şöylece abdest alınız: Evvelâ (yüzlerinize) yani iki kulak yumuşakları arasındaki mahal ile alnında saç bittiği yer ile çene altı arasında bulunan mahalli yıkayınız, (ve) ikinci olarak (dirseklerinize kadar) dirsekler de dahil olmak üzere (ellerinizi yıkayınız) dirseklerin yukarısını yıkamak ise mecburî değildir, (ve) üçüncü olarak (başlarınıza) yani iki kulağın üst tarafına bir kere (mesh ediniz) bu mesh, başın dörtte birine yapılır. Başın ön tarafına yapılması daha iyidir. Başın üzerindeki saçların üzerine mesh edilir. Fakat baştan sarkmış olan saçların üzerine meshedilemez. Şafiîlere göre başın en az bir miktarına mesh de yeterlidir. Mâlikiler ile Hanbelilere göre ise başın tamamına meshedilmesi vâcibtir, (ve) dördüncü olarak (ayaklan iki topuğa kadar yıkayınız) topuk denilen yüksekçe kemikleri yıkamak da lâzımdır. Bunların yukarısını yıkamak icab etmez. Ayaklar da usulü dairesinde mest var ise bunların üzerine belirli müddet içinde bir kere meshedilmesi de yeterlidir, İşte bu dört âzâyı böylece yıkamak, abdestin dört tarzıdır. Elleri, kolları, ayaklan abdest niyetiyle üçer defa yıkayınca hem bu farzlar ifâ edilmiş, hem de peygamberin sünnetine riâyette bulunulmuş olur. (ve eğer cünüb iseniz) yani bir cinsel ilişki meydana gelmiş ise, veyahut uykuda veya uyanıkken şehvetle meni gelmiş ise, veya hayız, nifas, doğum hâli sona ermiş ise (ey müslüman erkekler ve kadınlar gusul ediniz) yani bütün vücudunuzu yıkayınız, bir kere ağzı, burnu ve bütün vücudu bolca bir su ile yıkayıp vücutta iğne ucu kadar bir kuru yer bırakmayınız, (ve eğer hastalar iseniz) bir halde ki, suyun kullanılması halinde ölmekten veya hastalığın artmasından korkulursa teyemmüm ile yetininiz. (veya sefer halinde iseniz veya sizden biri belâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız) yani onlar ile cinsel ilişkide bulunulmuş iken (su bulamazsanız) o halde temiz bir toprak ile (teyemmüm ediniz) şöyle ki: Öyle bir toprak üzerine veya topraktan sayılan kaya parçası gibi birşey üzerine ellerinizi sürmek sûretiyle (ondan) o toprağa veya emsâline bir kere ellerinizi sürerek onunla (yüzlerinize ve) bir kere de sürerek (ellerinize) dirseklerinize kadar (mesh ediniz) Nisa sûresindeki 43 ncü âyeti kerimenin tefsirine müracaat!. (Allah Teâlâ sizin üzerinize) böyle abdest, güsül, teyemmüm gibi dinî vazîfeleriniz hususunda (bir sıkıntı vermek isetemez) sizi bunlar ile boş yere mükellef kılmış değildir. (fakat o sizi tertemiz kılmak) ister, sizi abdestsizlikten arındırmak, günahlardan kurtarmak ister, (ve) böyle şer’î hükümlerini beyan ile (üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki) böyle faydalı, yüce, hükümleri öğrendiğinizden dolayı o yüce mâbudunuza (şükür edesiniz) bu yüzden de ayrıca mükâfatlara nâil olasınız.

§ Evet… Mükellef olduğumuz abdestin, guslün, teyemmümün de birçok fâideleri vardır. Bu cümleden olarak abdestin maddî ve mânevî bir nice faydaları vardır. Vakit vakit abdest alan bir müslüman, temizliğe riâyet etmiş, temizliğe alışkanlık kazanmış bulunur. Kendisini bir takım hastalıklara sebebiyet verecek kirli hallerden korumuş olur. Bir hâdisi şerifte ise: “Abdest üzerine abdest, nur üzerine nurdur” diye buyrulmuştur.. Guslü gerektiren şeylere “hadesi ekber” denilir. Bunlardan dolayı bütün vücude bir fitur, bir gevşeklik ariz olur. Gusul edilince de bu haller yok olur, bu sebeble insanın kalbinde bir uyanıklık vücude gelir, ruhu temizlenir, ibâdet ve itaat bir temizlik içerisinde yapılarak imanda bir nuranilik ortaya çıkar. Nitekim bir hadisi şerifte “ennezafetü minel imân == Temizlik imândandır” buyurulmuştur. Abdest alacak, gusul edecek bir sudan yoksun veya su kullanmaktan âciz bir mü’min, ümitsiz bir halde bulunarak bir neş’e ile ibâdette bulunamayacağı için Cenâb-ı Hak kendisine lûtf etmiş, bir kolaylık göstermiş, teyemmüm sûretiyle bir mânevî temizliğin meydana geleceğini kabul buyurmuştur. Binaenaleyh bir müslüman, bu teyemmüm sayesinde bir ruh ferahlığına kavuşur, dinî vazîfesini bir temizlik içerisinde ifâ etmiş olduğunu bilerek bu husustaki müsaadesinden dolayı yüce mâbuduna şükran arzında bulunur, bunun neticesinde de nice mükâfatlara nâil olabilir. Velhâsıl: Bizim için birer ilâhî nîmet olan bu gibi dinî vazifelerimizin daha böyle nice fâideleri, hikmetleri vardır. Her müslüman bunu tasdik ve takdir ederek ona göre hayatını düzenlemelidir.

7. Ve Allah Teâlâ’nın üzerinizde bulunan nimetini ve “işittik ve itaat ettik” dediğiniz vakit Cenab’ı Hak’kın sizi onunla bağladığı ahdini hatırlayınız ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün kalplerde olanı bilir.

7. Bu mübârek âyetler, nâil olduğumuz ilâhî nîmetleri ve üstlenmiş olduğumuz abitleri hatırlamayı ve Cenâb-ı Hak’tan korkarak adaletle hüküm ve şahitlikte bulunmayı bizlere tenbih etmekte ve bir düşmanlık duygusuna kapılarak adaletten ayrılmaktan bizleri men buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’nın üzerinizde bulunan nîmetini) hatırlayınız. Sizi akıl ve zekâya sâhip kılmış, sıhhat ve âfiyete kavuşturmuş, günbe gün ilâhî lütuflarına mazhar etmiş ve özellikle sizi İslâmiyet’e hidâyet buyurmuştur. (Ve işittik ve itaat ettik dediğiniz vakit) Rasûlü Ekrem ile bey’atlaşmada bulunduğunuz zaman veya Hz. Adem’in sülbünden birer zürriyet olarak çıkarıldığınız an (Cenâb-ı Hak’kın sizi onunla) o verdiğiniz söz ile, (bağladığı) yaptığınız pekiştirilmiş (ahdini) de (hatırlayınız) ona riâyetten ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) yapılmış olan ahd ve yemine aykırı hareketten çekininiz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün kalplerde) bütün gönüllerde (olanı) tamamen (bilir) artık bütün insanların zâhir olan sözlerini, amellerini de daha iyi işitir, görür, bilir. Binaenaleyh hareketinizi ona göre tanzim ediniz, ilâhî hükümlere muhalefetten kaçınınız.

8. Ey imân edenler! Allah Teâlâ için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahitler olunuz. Bir kavme olan buğzunuz, sizi adâlet etmemeğe sevketmesin. Adâlette bulununuz, o takvâya en yakındır ve Allah Teâlâ’dan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden tamamen haberdardır.

8. (Ey imân edenler!. Allah Teâlâ için) Onun emir ve yasaklarına ilâhî hukukuna riâyet için fazlasıyla çalışarak (onu ayakta tutanlar) olunuz bundan ayrılmayınız ve (adaletle şahitler olunuz) haklarında şâhitlik edeceğiniz kimselere karşı olan bağlılık veya düşmanlığınız sizi hakkiyle şâhitlikten geri bırakmasın. Ve (bir kavme olan buğzunuz) şiddetli dargınlığınız (sizi adalet etmemeğe) onların haklarında gerçek dışı şahitliğe ve lâyık olmayan hükme ve yapılması câiz olmayan hareketlere (sevk etmesin) içinizi rahatlatmak ve intikam almak hissine mağlûb olmayınız, herhalde (adâlette bulununuz) adaletten ayrılmayınız, (o) Adâlet (takvâya en yakındır) size emredilen takvâ vazîfesini yerine getirmeğe hizmetçidir. (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) en büyük bir kulluk vazîfesi olan takvadan ayrılmayınız. Selâmetiniz bununladır. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden tamamen haberdardır.) Artık O Yüce Yaratıcının, bu gibi emir ve yasaklarına bütün varlığınızla uyunuz ki, o Yüce Mabudun lütuflarına mazhar olasınız, onun elem verici azaplarından emin bulunasınız. Bütün bu ilâhî emirler, yasaklar insanlığın selâmet ve saadeti için birer muazzam ilâhî nîmettir. Bunların şükrünü ifaya çalışmalıdır.

§ İslâm dininin yüceliğini bir kere düşünmeli, bu dini mübin, düşman milletlere karşı bile müslümanların adâletle hareket etmelerini emir etmektedir. Artık müslümanların birbirine karşı adâletden sapmaları etmeleri nasıl câiz olabilir!. İslâmiyet’in bu husustaki bu yüce hükmünü de düşünerek bu kutsî dini dâima yüceltmeye ve kutsallaştırmaya çalışıp durmak bütün insanlık âlemi için en mühim bir vazîf eşidir. Cenâb-ı Hak cümleye uyanmalar nasib buyursun âmîn.

9. Allah Teâlâ, imân edip iyi amellerde bulunanlara va’ad buyurmuştur ki onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

9. Bu mübârek âyetler, müslümanlara nâil oldukları nîmetleri hatırlatarak takvâda, Hak’ka tevekkülde bulunmalarını emir ediyor. İnkârcıların da ne büyük felâketlere düşeceklerini bildiriyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) kullarından kalben tasdik ve lisânen ikrar suretiyle (imân edip) namaz, oruç gibi, adâlet ve güzel şâhitlik, yaptıkları ahda riâyet gibi (iyi amellerde bulunanlara vâd buyurmuştur ki, onlar için mağfiret) vardır. Bir kısım günahları af edilecek ve örtülecektir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat vardır) ki, o’da cennettir. Orada ilâhî lütuflara kavuşmaktır. Ne büyük bir saadet!.

10. Ve o kimseler ki, küfrettiler ve bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlar da cehennem ehlidirler.

10. (Ve o kimseler ki, küfrelliler) ahid ve yemine riayetkâr olmadılar, imân edilecek şeyleri tamamen veya kısme.n inkâr ederek küfr ve şirke düştüler (ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah’ın birliğine şâhitlik eden ve şâhitliklerinde doğru oldukları, göstermeye muvaffak oldukları mucizeler ile sâbit bulunan Peygamberleri, semavî kitabları ve diğer yaratılış harikalarının Allah’ın varlığına olan dalâletini yalanlayıp inkârda bulundular (onlar da) böyle bir küfr ve inkâr cinâyetini işlemiş bulunanlar da (cchennem ehlidirler) cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Onların hak ettikleri bundan başka değildir.

§ Anlattıkları hikmetli olan Kur’an’ın teşvik ile korkutmanın, müjdeleme ile uyarmayı böyle bir araya getirerek insanlığı irşat ve ikaz etmektedir. Tâki insanlar uyansınlar, imân sâyesinde ebedî saadetlerini temine çalışsınlar.

11. Ey imân edenler! Sizin üzerinize olan nimeti ilâhiyeyi hatırlayınız ki, bir vakit bir kavim size ellerini uzatmayı kurmuştu, onların ellerini Cenâb-ı Hak sizden menetti. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ve mü’minler artık Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.

11. (Ey imân edenler) Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eyleyenler!, (sizin üzerinize olan nîmeti ilâhiyeyi hatırlayınız) Cenâb-ı Hak, sizi cehaletten küfür dalâletinden kurtarmış, İslâmî saadetine nâil buyurmuştur ve özellikle hatırlayınız (ki, bir vakit bir kavim size ellerini uzatmayı kurmuştu) sizin üzerinize büyük bir kuvvetle hücum etmeğe karar vermişti, fakat (onların ellerini Cenâb-ı Hak sizden men etti) onların hücum teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı, üzerinize hücum edemez oldular. Siz de onların saldırılarından emin bir halde kaldınız.

§ Rivâyete göre “Zlenmar” savaşında Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramı ile bareber “Astân” denilen vâdide öğle namazını kılarken düşmanlar bunu görmüşler, fakat yerlerinde durmuşlar, müslümanların üzerine hücum etmemişler, daha sonra ne için onların namazda bulunmalarından istifâde ederek hücum etmedik diye pişmanlıkta bulunmuşlar, ikindi namazını kılacakları zaman hücum etmek niyetinde bulunmuşlar. O zamana kadar da Cibrili Emin gelip korku namaz hakkındaki âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, artık müslümanlar bu şekilde namazlarını nöbetleşme yoluyla kılarak düşmanlarının hücumundan emin bulunmuşlardır. İşte bu âyeti kerime bu olaya işâret etmektedir. Maamafih İslâm’ın başlangıcında müslümanlar zayıf idiler, sayıları az idi, düşmanları olan müşrikler ise büyük bir kitle halinde idiler. Buna rağmen ittifak ederek hep birden ehli İslâm üzerine saldıramamışlardır ki, bu da bir ilâhî korumadan başka birşey değildir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak dilediği zaman müslümanları düşmanlarından korur, artık ey müslümanlar!. Hem, o Yüce Mâbud’a şükrediniz (ve) hem de yalnız (Allah Teâlâ’dan korkunuz) başkalarından korkarak o Yüce Yaratıcınıza karşı vazîfelerinizde kusur etmeyiniz (Ve) bütün (mü’minler artık) özellikle (Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) başkalarına isvvekkül ve itimatta bulunmasınlar. Çünki Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Zâtına tevekkül ve iltica edenleri şer ve fesattan korumak ve hayr ve saadete kavuşturmak için yeterlidir. Buna inanmışızdır.

12. Ve yemin olsun ki, Allah Teâlâ İsrail oğullarının ahdini almıştı ve onlardan oniki müfettiş göndermiştik. Ve Allah Teâlâ buyurmuştu ki: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar ve zekâtı verir ve Peygamberlere inanır ve onlara kuvvetle yardımda bulunursanız ve Allah Teâlâ’ya güzel bir ödünç verirseniz elbette sizden kusurlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akar cennetlere girdiririm. Fakat bundan sonra her kim kâfir olursa muhakkak ki, dümdüz yol ortasında sapıtmış olur.

12. Bu âyeti kerime, vaktiyle İsrail oğullarından alınmış olan ahd ve yemini ve onların ne gibi vazîfeler ile mükellef bulunmuş olduklarını şöylece göstermektedir. Cenâb-ı. Hak, İsrail oğullarına Hz. Musa, Hz. Harun gibi Peygamberler göndermiş (ve yemin olsun ki. Allah Teâlâ İsrail oğullarının ahdini) Hz. Musa vâsıtasıyle (almıştı) Tevrat ile amel edeceklerine, onu ciddiyetle, bir sevinçle kabul eyleyeceklerine dâir söz vermişlerdi. (ve onlardan) o İsrail oğulları kabilelerinden kendilerine (oniki) nakib yani: Vekil, bakan (müfettiş göndermiştîk) bunlar o kabilelerin işlerine bakar onlar adına kefâlette bulunurlardı, (ve Allah Teâlâ) İsrail oğullarının Hz. Musa vasıtasıyle lütfen (buyurmuştu ki: Ben) Yüce Yaratıcı, İlim, kudret ve yardım bakımından (sizinle beraberim) ben sizin bütün hareketlerinizi bilirim, size amellerinize göre mükâfat ve mücazat vermeğe kadirim ve sizin için düşmanlarınız üzerine yardımcıyım (eğer) siz (namazı kılar) iseniz, şartlarına ve erkânına tamamen riâyette bulunursanız (ve zekâtı verir) seniz, mallarınızın bir kısmını harcayarak nefislerinizi arındırmaya, temizlemeye çalışırsanız (ve Peygamberlere inanır) sanız, Musa Aleyhisselâm’dan sonra gönderilmiş olan Davûd, Süleyman, Yahya, Zekeriya, İsa ve Muhammed aleyhimüsselâtü vesselâm gibi Yüce Peygamberleri de tasdik eylerseniz (ve onlara) o Peygamberlere (kuvvetle yardımda bulunursanız) o Peygamberlere saygıya, hizmete koşarsanız, onların düşmanlarına karşı cephe alarak hak dine yardımda bulunmaya çalışırsanız (ve Allah Teâlâ’ya güzel bir ödünç verirseniz) yani: Allah rızâsı için onun fakir kullarına sadakalar verir durursanız (elbette) ben Yüce Yaratıcı (sizden) meydana gelmiş olan (kusurlarınızı örterîm) af ve mağfiret buyururum, çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. (ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akar cennetlere girdiririm) siz bu halde böyle bir ilâhî lütufa lâyık, bulunmuş olursunuz, (fakat bundan sonra) böyle sizden alınmış olan bir ahd ve yemini müteakib (her kim kâfir olursa) imân edilmesi gereken şeylerin tümünü veya bir kısmını inkârda bulunursa, meselâ: Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmezse (muhakkak ki) açık bir yoldan çıkmış, (dümdüz yol ortasında) iken öyle mazereti mümkün olmayan apaçık bir sapıklığa düşmüş, öyle bir hidâyet yolundan ayrılıp (sapıtmış olur) elbette gerçek olduğu gün gibi parıldanıp duran bir din yolunu bırakıp da dalâlet vadisine dalan kimselerin akibeti selâmetten, saadetten yoksun olmaktan başka birşey değildir. Ne felâket Yarabbi!..

13. Sonra yeminlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalplerini kaskatı yaptık, onlar kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Ve kendilerine öğretilen şeylerden bir nasib almayı da unutmuş bulunurlar. Ve onlardan bir azı müstesnâ olmak üzere daima bir hainlik görürsün. Bununla beraber onlardan affet, aldırış etme. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ iyilik edenleri sever.

13. Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının verdikleri söze riâyet etmeyip haince hareketlerde bulunup durduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları ahd ve misakta bulunmuşlardı, buna riâyet etmediler, bilâkis (Sonra yeminlerini bozmaları) onun aksine harekette bulunmaları (sebebiyle onlara lânet ettik) onları rahmetimizden uzaklaştırdık veya onları maymun, domuz sûretine çevirdik veya onların üzerlerine haraç konularak kendilerini hâkimiyetten mahrum bıraktık (ve kalblerini kaskatı yaptık) imânı kabul etmeğe müsait olmayan bir katılığa tutulmuş oldular (onlar kelimeleri) Cenab’ı Hak’kın tertib buyurmuş olduğu (yerlerinden değiştiriyorlar) Bu cümleden olarak Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait âyetleri değiştiriyor ve bozuyorlar. Böyle Allah’ın âyetlerini değiştirmeğe cür’et ise en büyük bir kalp katılığı eseri değil midir?, (ve kendilerine öğretilen şeylerden) Allah tarafından kendilerine emr olunan hükümleri ve özellikle Son Peygamber Efendimize uymayı terkederek bunlardan fâideli (bir nasip) bir hidâyet feyzi (almayı da unutmuş) terketmiş (bulunurlar) ruhlarındaki katılık, yaptıkları kötülükler, kendilerini bir takım fâideli hakikatları görüp hatırlayamaz bir hâle getirmiştir. (Ve) Yüce Peygamberim!, (onlardan birazı) Abdullah bin Selâm gibi müslümanlığı kabul eden bazı zevat (müstesnâ olmak üzere dâima) yemini bozmak gibi, müslümanların aleyhine bir takım cahilleri teşvik gibi (bir hainlik görürsün) bu onların geleneksel adetleridir. (Bununla beraber) Ey Yüce Resul! (onlardan) gördüğün kusurları (affet) kendilerinden yüz çevir (aldırış etme) onların fenalıklarına karşı sen af ile ihsan ile muamelede bulun. Böyle kimseler hakkındaki af ve bağışlama affın üstünde bir ihsan demektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenleri sever) onları bu ihsânlarının mükâfatına kavuşturur.

§ Bu konuda müfessirlerin birkaç görüşü vardır. Bir görüşe göre ehli kitap hakkında böyle af ve bağış ile olan emir, Beraet sûresindeki savaş ayetiyle neshedilmiştir. Diğer bir görüşe göre nesh yoktur. Bir kavim Rasûlü Ekrem ile bir ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Sonra bu ahda riâyet etmediler, bu âyeti kerime nâzil olup onların hakkında af ile muamele yapılması emir olunmuştur. Üçüncü bir görüşe göre de bu emirden maksat, ehli kitap verdikleri sözde durdukça kendilerinden küçük kabilinden olarak meydana gelecek kusurlarının affedilmesidir. Nitekim bir Yahudinin Peygamber Efendimiz hakkında sihir yaptığı anlaşıldığı halde Rasûlü Ekrem Hazretleri onu cezâlandırmayıp af etmiştir. Aynı şekilde bir Yahudi kadını Yüce Peygamber Efendimize zehirli birşey vermiş ve bunu peygamberin hayatına su’ikast için yaptığını da itiraf eylemiş olduğu halde Rasûlü Ekrem Efendimiz o kadını bu ilâhî emre uyarak af buyurmuştur.

§ İsrail oğullarının kendilerinden alınmış olan ahdi bozmuş olduklarına dâir şöyle bir rivâyet vardır. Fravun boğulup İsrail oğulları onun zulmundan kurtulunca Cenâb-ı Hak, İsrail oğullarına vatan olmak üzere Beyti Mukaddes’e gitmelerini, orada zorbalardan olan Kenanlılara karşı cihatta bulunmalarını emir etmiş, kendilerine zafer vereceğini de va’ad buyurmuştu. Hak Teâlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâm’a da emretmişti ki, İsrail oğullarının her sıbtından = kabilesinden bir nakib – bir müfettiş tâyin etsin, bu nakibler onların memur oldukları şeyleri yapmalarına kefil bulunsun. Musa Aleyhisselâm, oniki kabileye, oniki nakip tayin etmiş İsrail oğulları Beyti Mukaddes’e yaklaşınca nakibler, Kenanlıların durumunu teftişe gönderilmişti. Bunlar Kenanlıları maddeten kuvvetli güçlü bir halde görerek korkmuşlar, dönünce bu gördüklerini İsrail oğullarına haber vermişlerdi. Halbuki, Hz. Musa, onlara evvelce tenbih etmişti ki, göreceğiniz şeyleri gelince İsrail oğullarına hemen haber vermeyiniz. Nakibler ise bu husustaki sözlerinde durmamışlar keyfiyeti İsrail oğullarına hemen haber vermişler, onların kuvve’i mâneviyelerini kırmışlar, cihad için vermiş oldukları sözlerinde durmayarak ahde vefada bulunmamışlardır. Yalnız nakiblerden iki zat verdikleri sözde durmuş, onlar gördükleri düşman kuvetlerinden bahsederek İsrail oğullarının ahdi bozmalarına sebebiyet vermemişlerdir: Bu iki zat ise Keleb İbni Yuhennâ ile Yûşâ İbni Nun’dür. Kenanlılar İsa Erihada yerleşmiş bulunmakta idiler.

14. Ve biz Hıristiyanız diyenlerden de ahdlarını almış idik. sonra ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular. Artık biz de onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Ve Allah Teâlâ neler yapmış olduklarını yakında haber verecektir.

14. Bu âyeti kerime, Hırıstiyan tâifelerinin de ahd ve yemine riayetkâr olmadıklarını, bu yüzden aralarında kıyâmete kadar mücâdelelerin devam edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve biz) Yüce Yaratıcı, İsrail oğullarından söz almış olduğumuz gibi kendilerine gerçek dışı olarak (Hıristiyanız diyenlerden de ahdlarını almış idik) Allah’ın birliğini, bütün Peygamberleri ve özellikle son peygamberi tasdik ederek imanda sâbit bulunmalarına dâir İncil’de kendilerine tenbîhât yapılmış, onlar da bunu teahhüd etmişlerdi. Bunlar Hz. İsa’ya karşı “Biz Allah’ın yardımcılarıyız Allah’ın dinine yardımda bulunanlarız” demişlerdi. Halbuki daha sonra Nesturiye, Yakubiye, Melkâiyye gruplarına ayrılarak ihtilâfa düşmüşler, Allah’ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. İncildeki dinî emirler ve hükümleri de değiştirmiş ve bozmuşlardır. Evet… Bunlar (sonra ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular) İncil’e muhâlif hareketlere cür’et ettiler, ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerini tasdik ederek doğru bir inanç üzere bulunmaları hakkındaki ilâhî uyarıları terkettiler, (artık biz de) onların bu kötü davranışlarının bir cezâsı olmak üzere (onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar Allah’ın kitabı amelî bıraktılar, dinî hükümleri değiştirdi ve tahrif ettiler, birbirine kâfir demeye başladılar, aralarında sürekli olarak savaşlar meydana geldi, bu savaşlar Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında meydana geldiği gibi Hıristiyan kabileleri arasında da meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuştur. Bu hâl kıyâmete kadar da devam edecektir, (ve Allah Teâlâ) onlara dünyada iken (neler) ne fenâ şeyler (yapmış olduklarını yakında) kıyâmet gününde veya her birine ölür ölmez (haber verecektir) onları bu yüzden devamlı olarak ve cezâya mâruz kılacaktır. Ne müthiş bir ilâhî tehdit, bir Rabbanî korkutma!

15. Ey ehli kitab! Muhakkak size Resulûmuz geldi. Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri size açıklıyor, bir çoğundan da geçiveriyor. Şüphe yok ki, size Allah Teâlâ tarafından bir nur ve bir apaçık kitab gelmiştir.

15. Bu mübârek âyetler, bir nice hakikatları gizlemiş olan ehli kitabı uyanmaya, hakkı kabule dâvet ediyor, son peygamberin bütün insanlık için nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitab) Ey kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil kitapları verilmiş olan Yehudi ve Hıristiyan taifesi!, (muhakkak size Resulûmuz) olan mahlûkatın en üstünü ve bütün Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa Aleyhisselâtü veselâm (geldi) sizi İslâm dinine dâvet ediyor, (kitaptan) Tevrat ve İncil’deki hükümlerden (gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri) bu cümleden olarak Tevrat’taki evli olup da zinâ eden hakkında recim hükmünü ve İncil’deki son peygamberin vasıflarını ve diğer gizlediğiniz bir nice hükümleri (size açıklıyor) kanaat verecek şekilde izah ediyor. Son Peygamber Hazretleri hikmet gereği okumamış, yazmamış idi, Ümmî bulunuyordu, buna rağmen önceki kitaplardaki hükümleri bilmesi, öyle gizli tutulagelen şeyleri olduğu gibi haber verip teşhir eylemesi onun risaleti hakkında bir mucize, bir kesin şâhitlik değil midir. Bununla beraber (bir çoğundan da geçiveriyor) saklamakta oldukları bir nice hususları da bildiği halde birer dinî faydaları olmadıkları için meydana çıkarmak istemiyor, onların hakkında müsamahada bulunuyor. Veyahut ehli kitaptan bir nicelerini affediyor, kusurlarından dolayı kendilerini cezâlandırmıyor (şüphe yok ki) ey bütün insanlar!, (size Allah Teâlâ tarafından bir nur) gelmiştir ki, o da bütün ufuklara hidâyet nurlarını yayan Son Peygamber Hazretleridir, (ve bir açık kitap gelmiştir) ki, o da Kur’an-ı Kerim’dir, şimdiye kadar insanlara gizli kalmış, meçhul bulunmuş nice hakikatları beyan buyurup durmaktadır. Artık bunlardan istifadeye koşmalı değil midir?

16. Allah Teâlâ, rızasına tâbi olanları onunla selâmet yollarına götürür ve onları izniyle zulmetlerden nura çıkarır ve onları dosdoğru bir yola hidâyet eder..

16. (Allah Teâlâ, rızâsına tâbi olanları) İmân edip İslâmiyet’i kabul eyleyenleri (onunla) O Yüce Peygamber ile, o Kur’an-ı Kerim vâsıtasıyle (selâmet yollarına götürür) onları azap ve cezadan kurtarır (ve onları izni ile) ilâhî iradesiyle ve başarı sağlamasıyla (zulmetlerden) küfrün çeşitlerinden, şeytanî vesveselerden uzaklaştırarak (nura) İslâm sahasına (çıkarır) onlara selâmet lütfeder (ve onları) o İslâmiyeti kabul etmiş olanları (dosdoğru bir yola) Hak’ka ulaşmak için yolların en yakını olan hak dine (hidâyet eder.) onları bu sayede cennetine, ilâhî nîmetine nâil buyurur. Ne yüce bir saadet!.

17. Şüphe yok ki, “Allah o Meryem’in oğlu Mesihtir” diyenler yemin olsun ki, muhakkak kâfir olmuşlardır. De ki: Eğer Meryem’in oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helâk etmek istese kim Allah’tan birşeye sâhip olabilir! Göklerin de, yerin de ve bunların aralarında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ’ya aittir. Dilediğini yaratır. Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.

17. (Şüphe yok ki. Allah o Meryem’in oğlu Mesih’tir, diyenler) Hz. İsa’ya böyle ilahlık isnat edenler (yemin olsun ki, muhakkak kâfil olmuşlardır) onlar Allah’ın birliğini inkâr etmiş, mahlûkattan olan bir zatı ilahlık mertebesinden görmüş oldukları için kâinatın yaratıcısını inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Habibim onlara (de ki:) bir kere düşününüz, (Eğer) Allah Teâlâ Hazretleri (Meryem’in oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helâk etmek istese) kim mâni olabilir?. Nitekim Meryem’i dünya hayatından mahrum bırakmış, asırlardan beri nice milyarlarca insanları ölümün pençesinde güçsüz bırakmıştır. Binaenaleyh, Hz. Mesih’de bir insandır, o da Cenâb-ı Hak’kın koruması olmasa bir dakika bile yaşayamaz. Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nındır. Onun yaratmasının birer eseridir. Bunlarda kimsenin ortaklığı yoktur. Artık (kim Allah’tan birşeye mâlik olabilir?.) kim birşeye yaratma bakımından sâhib ve mutasarrıf olabilir, hangi bir kimse, Cenâb-ı Hak’kın tasarrufuna, sâhipliğine, hayat verme öldürmesine mâni bulunabilir?. Hz. İsa’da Allah’ın bir mahlûku olduğundan o da böyle bir kudret ve selâhiyete sâhip olamaz. Onun elinde meydana gelen hârikalar, bütün Allah’ın kudreti iledir. (Göklerde, yerde ve bunların arasında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ’ya aittir.) Bütün semalardaki melekler, yeryüzündeki insanlar, fezâdaki, yerlerin altındaki, denizlerin içindeki mahlûkat bütün Allah Teâlâ’nın mülk ve tasarrufu altındadırlar. İşte Hz. Mesih de bunlardan biridir. O Yüce Yaratıcı (Dilediğini yaratır) isterse bir insanı Hz. Âdem gibi babasız ve anasız olarak yaratır ve isterse bir insanı Hz. İsa gibi babasız olarak vücude getirir, onun kudreti herşeye yeterlidir. Artık Hz. İsa’nın babasız olarak yaradılmış olduğu için ona ilahlık nasıl isnat edilebilir?, (ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın kudreti sonsuzdur. Bir kulunu harikulâde bir şekilde vücude getirmesi, o kulunun vasıtasıyle bir takım hârikaları yaratması nasıl uzak görülebilir? Ve onun yaratmış olduğu bir mahlûka nasıl olur da ilahlık, yaratıcılık, mâbudluk vasfı verilebilir?. Halbuki, Hırıstiyan taifesi böyle bir isnâda cür’et etmişlerdir.

§ Evet… Hırıstiyan tâifesinden bilhassa Yakubiye, Melkâiye grupları Hz. İsa’nın bağımsız olarak ilâhlığına inanmışlardır. Onlara göre Allah Teâlâ belirli bir insanın bedenine veya ruhuna girerek o şekilde görülebilir. Binaenaleyh bizim gördüğümüz İsa, Allah Teâlâ’dan başka değildir, demiş oluyorlar. Bir de lâhutiyet sıfatı ancak Allah Teâlâya mahsustur. Hıristiyanlar ise İsa Aleyhisselâm’a lâhutiyet isnat etmekle onun bağımsız olarak Allah Teâlâ’dan ibâret olduğuna inanmış oluyorlar, isterse bunu açıkça iddia etmesinler. Onlar Hz. İsa’ya bizzat yaratmak, diriltmek ve öldürmek kudretini yaptırdıkları için bu bakımdan da küfr ve şirke düşmüş bulunuyorlar.

18. Yehudi ve Hıristiyanlar, bîz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler. De ki: Ya ne için size günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Siz ancak onun yarattıklarından bir beşersiniz. Ve dilediğine mağfiret eder ve dilediğine azap eder ve göklerin, yerin ve aralarında bulunanların mülkü bütün Allah’ındır ve nihâyet dönüş de Ona’dır.

18. Bu âyeti kerime, ehli kitabın ne kadar bencil olarak cüretkârca iddialarda bulunur olduklarını gösteriyor. Ve bu iddiaları reddediyor Şöyle ki: “Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur, hıristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur” dediler (ve Yehudi ve Hıristiyanlar) taifeleri kendilerinin de böyle fevkalâde bir ayrıcalığa sâhip olduklarını iddia ederek herbiri: (biz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler) yani: Yahudiler: Madem ki, bizim büyüğümüz olan Üzeyr, Allah’ın oğludur, bizler de onun evlât ve torunları ve yakınları bulunduğumuz için Allah Teâlâ’nın oğulları yerindeyiz, demek isterler. Hıristiyanlar da madem ki Mesih Allah’ın oğludur, diyerek aynı iddiada bulunurlar. Nitekim bir hükümdarın yakınları da makamı iftiharda kendilerine hükümdarlık isnat ederek: “biz bu memleketin hükümdarlarıyız” derler. İşte Yahudiler de Hıristiyanlar da kendi selefleri olan Peygamberler sebebiyle kendilerini başka milletler üzerine üstün görerek böyle bir iddiada açıkça veya dolaylı olarak bulunmuşlardır.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Yahudilerden bir cemaati İslâm dinine dâvet etmiş onları Allah Teâlâ’nın azabıyle korkutmuş onlar da: ”Sen bizi nasıl ilâhî azap ile korkutuyorsun ki, biz Allah’ın oğullarıyız, dostlarıyız demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Hıristiyanlar da aynı iddiada bulunmuşlardır. Hatta bozulmuş inciller’de okumaktadırlar ki, Hz. İsa, Hırıstiyan tâifesine hitaben: Ben, benim ve sizin babanıza gidiyorum demiş, bu sebeple Cenâb-ı Hak’kın oğulları olduklarım iddiaya cür’et etmişlerdir. Habibim!. Onlara (de ki:) eğer bu iddianız doğru ise Cenâb-ı Hak, (ya ne için size günahlarınız sebebiyle azap ediyor?.) bir baba evlâdını, bir dost dostlarını hiç cezalandırır mı?. Halbuki, Hak Teâlâ Hazretleri sizi dünyada bile vakit vakit azaplara uğratıyor, nice öldürülmelere, esâretlere mâruz bırakıyor, düşmanlarınız olan putperestler tarafından Beyti Mukaddes yıkılmış, aranızda en feci savaşlar devam edip durmakta bulunmuştur. Hatta siz bile iddia ediyorsunuz ki, Cenâb-ı Hak size âhirette sayılı günlerde azap edecektir. Yok yok siz hâşâ Allah’ın oğulları değilsiniz (siz ancak onun yaratıklarından bir beşersiniz) diğer mahlûkatı kabilindensiniz, başkaları üzerine öyle bir meziyetiniz yoktur, (ve) Allah Teâlâ mahlukatından (dilediğine) mü’min kullarına ilâhî lütfu ile mağfiret eder) insanlık icâbı yapmış oldukları kusurları af eder ve örter, (ve dilediğine azap eder) özellikle Allah’ın birliğini ve Peygamberlerin bir kısmını inkâr Sen kimseleri de ebedî olarak azâba uğratır, (ve göklerin, yerin ve aralarında bulunanların) bütün mahlûkatın (mülkü) varlığı, mülkiyeti (bütün Allah’ındır) bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının mülkiyeti ve kulu olmakla vasıflanmıştırlar, hepsi de onun melekut, kudret ve azameti altında bulunmaktadır. Bunlarda istediği gibi tasarruf eder, dilediğini yaşatır, dilediğini öldürür: Dilediğine sevab verir, dilediğini de azâba sokar (ve sonunda dönüş de Ona’dır) Âhirette yalnız o Yüce Yaratıcının hükmü alanına gidilecektir. İyilik yapanlara sevablar verecek, dilediği günahkarları da lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık bunun aksi nasıl iddia edilebilir?.

19. Ey ehli kitab! Peygamberlerin arası kesilmiş olduğu bir zamanda size apaçık beyanda bulunur olarak Resulûmuz geldi. Tâki bize ne müjdeleyici ve ne de azab ile korkutucu gelmedi demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve korkutucu geldi. Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.

19. Bu âyeti kerime, bütün insanlığa Allah’ın dinini tebliğ eden Son Peygamber Hazretlerinin gönderilmiş olmasıyle artık hiçbir taifenin bizi uyaracak ve irşad edecek bir zat gelmedi diye mazeret ileri sürmesine mahal kalmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey ehli kitap) Ey İsrail oğulları, Ey Hıristiyanlar taifesi (Peygamberlerin arası kesilmiş) çoktan beri insanlığa Peygamber gönderilmeyip ilâhî vahy inmez (olduğu bir zamanda size) dinî hükümleri ve sizin gizlediğiniz hakikatları (apaçık) bir şekilde size (beyanda bulunur olarak Resulûmuz) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (geldi) insanlık âleminde yeniden bir risâlet nuru tecelli etmeğe başladı (tâki) biz mâzuruz (bize ne) cennet ile, ilâhî lütuflar ile, (müjdeleyici) bir peygamber geldi, (ne de) bizleri cehennem ile, uhrevî (azab ile korkutucu) bir Peygamber geldi (demeyesiniz) hayır, sizin mâzeretiniz yok. (işte size müjdeleyici ve korkutucu) yaratıcınızın emirlerini, yasaklarını, yardımlarını, azaplarını size genişçe bildiren Son Peygamber Hazretleri (geldi) artık ona tâbi olmanız, o sayede cehaletten, dalâletten kurtularak hidâyete ermeniz lâzım gelmez mi?. (Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir) Binaenaleyh öyle peygamberlerin arası kesildiği böyle bir Yüce Peygamberi bütün insanlığa dinî hükümlerine tebliğe memur etmeğe de kadirdir. Bu sayede insanlık âlemi, ilâhî dinden onun bütün hükümlerinden kıyâmete kadar haberdar olabilecektir. Gerçekten de İslâmiyet, bütün insanlık âleminde yayılmış, İslâmiyetin dayandığı Kur’an’ı Kerim, bütün medeniyet âlemine yayılmaya başlamıştır. Artık hiçbir millet, biz hakiki bir dinden haberdar olamadık diye mazeret beyan edemiyecektir. Dünya işlerinde o kadar çalışan ve gayret gösteren milletlerin, ilâhî din hususunda da çalışmaları, hakkı araştırmaları, İslâmiyet’in yüce mahiyetini kavrayarak o sayede hakiki istikballerini temine gayret göstermeleri elbette kendileri için en mühim bir vazîfedir.

§ İki Peygamber arasındaki zamana “devri fetret” denir ki, ilâhî vahy kesilmiş, insanlara gevşeklik ariz olarak dinî vazîfelerine karşı lâubalice bir vaziyet almış olacakları için o zamana bu fetret ismi verilmiştir. Fetret müddetlerinin mikdarı hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Bir rivâyete göre Hz. Musa ile Hz. İsa arasındaki müddet bin yedi yüz senedir. Bu müddet zarfında bin nebi gönderilmiştir. Hz. İsa ile Son Peygamber Efendimiz arasındaki müddet de altı yüz senedir. Bu müddet içinde dört nebi gönderilmiştir ki, bunların üç İsrail oğullarındandır, biri de arablardan olup adı Halit İbni Sinan’dır. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.

20. Ve bir vakit de Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın üzerinize olan nimetini hatırlayınız ki, içinizde Peygamberler vücuda getirdi ve sizleri hükümdarlar kıldı ve âlemlerden hiçbir ferde vermediğini sizlere verdi.

20. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının vaktiyle nâil oldukları nîmetlere ve kendilerinden alınmış olan sözlere muhalif hareketlerinden dolayı eliboş ve ziyanda olacaklarını şöylece bildirmektedir, İsrail oğulları sürekli olarak haktan ayrılmış, kavuşmuş oldukları nîmetleri takdir edemiyerek isyanda bulunmuşlardır. (Ve bir vakit de Musa) İsrail oğullarından olan (kavmine demişti ki. Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın üzerinizde olan nîmetini) birçok lûtuflarını, yardımlarını (hatırlayınız ki,) sizin için büyük bir şeref ve imtiyaz olmak üzere (içinizde) kendi yakınlarınızdan bir nice (Peygamberler vücude getirdi) ki, hiçbir millet arasından o kadar Peygamber çıkmamıştır. Hattâ Hz. Musa’nın seçtiği yetmiş zat vardır ki, hepsi de İsrail oğulları Peygamberlerinden sayılırlar. Bunlar ile beraber Cebelitur’a gitmiş idi. Hz. Yakub’un evlât ve torunları arasından da nice Peygamberler zuhur etmiştir. (Ve) Cenâb-ı Hak (sizleri) Ey İsrail oğulları (hükümdarlar kıldı) yâni: Firavun’un helâkinden sonra İsrail oğullarını esaretten kurtardı hürriyete, hâkimiyete, servet ve zenginliğe, hizmetçiler ve maiyet halkına kavuşturdu, (ve) Hak Teâlâ (alemlerden) kendi zamanlarına kadar olan geçmiş milletlerden (hiçbir ferde vermediğini sizlere verdi) ezcümle deniz yarılıp İsrail oğullarına yol verdi, düşmanları olan Firavun’u ise boğdu, bulutlar üzerlerine gölgelik yaptı, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın denilen nîmetler verildi, taşlardan sular fışkırarak akmaya başladı. Artık bu nîmetlere şükretmeli değil mi idiler?. Artık Peygamberlerinin emirlerine itaat etmeli değil mi idiler, ne yazık ki, onlar öyle yapmadılar.

21. Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın sizin için yaratmış olduğu mukaddes yere giriniz. Ve artlarınız üzerine geri dönmeyiniz. Sonra ziyana uğramışlar olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz.

21. Evet… Hz. Musa onlara hitâben dedi ki: (Ey kavmim!.. Allah Teâlâ’nın sizin için) imân ve itaatte bulunmanız şartiyle levhimahfuzda (yazmış takdir buyurmuş olduğu mukaddes yere giriniz) orasını işgal etmiş olan kâfirler ile savaşta bulunarak onları oradan uzaklaştırınız. Beytülmukaddes, denilen kıt’a, vaktiyle Peygamberlerin karargâhı: Mü’minlerin meskeni olduğu için böyle mukaddes adını almıştır. Bazı zatlara göre bu mukaddes yerden maksat, tur dağı tarafıdır veya Şam ülkesidir, veyahut Dımışk ile Filistin’den ve Ürdün un bazı parçalarından ibârettir. (ve) Ey İsrail oğulları (artlarınız üzerine geri dönmeyiniz) oradaki zorbalardan korkarak savaştan kaçmayınız, isyan sebebiyle, Cenâb-ı Hak’kın vaadine güvensizlik sebebiyle dininizden dönmeyiniz. (sonra) dünyada da, âhirette de (ziyana uğramışlar olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz) sizin için yazılmış olan mukaddes yere girmekten de mahrum kalır, zillete düşer, büyük bir felâkete uğramış bulunursunuz. Nitekim de öyle oldu. Bütün bunlar Allah’ın emrine muhalefetin elem verici bir neticesidir.

22. Dediler ki, ya Musa! Muhakkak orada zorbalar olan bir kavim vardır. Ve onlar oradan çıkmadıkça biz oraya elbette girmiyeceğizdir. Fakat onlar oradan çıkarlarsa bizler oraya muhakkak giricileriz.

22. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının zafer kazanacakları vadedilmiş olduğu halde savaştan kaçındıklarını, büyüklerinin emirlerine, tavsiyelerine muhalefetten geri durmadıklarını şöylece bildirmektedir. Benî İsrail, Hz. Musa’nın emir ve yasaklarına karşı muhalefet ederek (dediler ki. Ya Musa!. Muhakkak orada) o mukaddes yerde (zorbalar) güç ve kuvvet sâhibi, yenilmeleri imkânsız, mütegallib, zorba kimseler (vardır) bunlar Âd kavminin kalıntısı olan Amalikadan ibâret bulunuyorlar biz onlar ile savaşta bulunamayız (ve onlar oradan) kendi kendilerine (çıkmadıkça biz oraya elbette girmeyeceğizdir) bizim kuvvetimiz buna yeterli değildir. (Fakat onlar oradan) bizim alâkamız olmaksızın hangi bir sebeble (çıkarlarsa) o zaman (bizler oraya muhakkak giricileriz) o zaman emre muhalefet etmeyiz. Onların çıkmalar! ise uzak bir ihtimaldir.

23. Kendilerine Allah Teâlâ’nın ihsanda bulunmuş olduğu korkanlardan iki er dedi ki: Onların üzerlerine kapıdan giriveriniz, siz ona girdiğiniz zaman şüphe yok ki, galiplersiniz. Artık siz mü’min kimseler iseniz Allah Teâlâ’ya tevekkül ediniz.

23. Cihat için Beyti mukaddese doğru hareketten kaçınan İsrail oğullarına hitâben (Kendilerine Allah Teâlâ’nın) imân ile, ilâhî vâd ve güven ile, azim ve sebat ile (ihsanda bulunmuş olduğu korkanlardan) düşmanlardan değil, Allah Teâlâ’dan korkan zatlardan (iki er) Yûşâ bini Nun ile Kâlib bini Yufennâ’dan ibaret iki muhterem zat (dedi ki, onların üzerlerine kapıdan) şehirlerinin kapısından (giriveriniz) hemen baskında bulununuz, onların sahraya atılmalarına meydan vermeyiniz (siz ona girdiğiniz) o kapıdan hücum gösterdiğiniz (zaman şüphe yok ki, galiplersiniz) savaşa gerek kalmaksızın şehri fethe muvaffak olacaksınızdır. Çünki bu halde fetihlere nâil olacağınız Allah tarafından vaad olunmuştur. Bununla beraber o şehir ahalisinin cisimleri büyük ise de kalbleri zayıftır. Sizinle çarpışmaya mânevî güçleri müsait değildir. (Artık) Ey İsrail oğulları!, (siz mü’min kimseler iseniz) Eğer Allah Teâlâ’nın kudretine, zafer hakkındaki vaadine, Hz. Musa’nın peygamberliğine imanınız var ise düşmanların öyle kuvvet ve tecellisi için (Allah Teâlâ’ya tevekkül ediniz) ona itimatta bulununuz, cihatdan geri durmayınız.

§ İsrail oğulları, bu iki zatın bu nasihatlarını dinlememişler, hattâ rivâyete göre bu iki zatı taşlar ile öldürmek bile istemişlerdir.

§ Bir yoruma göre de bu iki zat, İsrail oğullarının korkmakta oldukları Âmâlika kavmine mensub bulunuyordu. Bu iki zat, imân şerefine nâil olmuş ve İsrail oğullarını o müşrik olan kavimleri üzerine sevketmek istemişlerdi. Fakat İsrail oğulları, yine muhalefette ısrar edip duruyorlardı.

24. Dediler ki: Ya Musa!.. Biz elbette oraya ebediyen girmeyeceğiz, onlar orada devam ettikçe artık sen Rabbinle git savaşta bulunun, bizler ise burada oturucularız.

24. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının Hz. Musa’ya muhalefette devamını ve bu yüzden yine Tih sahrasında kırk sene mahkûm bir halde kaldıklarını şöylece bildirmektedir. İsrail oğulları (Dediler ki: Ya Musa!. Biz elbette oraya) o zorbaların bulundukları mukaddes yere (ebediyen girmeyeceğiz) oraya gidip feth etmeğe kudretimiz yeterli değildir, (onlar) o Âmâlika kavmi (orada) o Mukaddes yerde (devam ettikçe) onlar kuvvet ve güç sâhibi kimselerdir, biz onlar ile nasıl savaşta bulunabiliriz, (artık sen Rabbinle git) o kavim ile (savaşta bulunun) biz onlar ile çarpışmaya muktedir değiliz (bizler ise burada) bu Tih çölünde (oturucularız) buradan başka yere hareket etmeyiz, İsrail oğulları bir nevi alay ve hakaret yoluyla böyle edepsizce bir teklif e cür’et etmişlerdi.

25. Dedi ki: Yarabbi! Şüphe yok ki, ben kendi nefisini ile kardeşimden başkasına sâhip olamam, artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin arasını ayır.

25. Hz. Musa, kavminin bu cahilce, inatçı sözlerini işitince tam bir üzüntü ve gönül yufkalığı ile dua etmeye başlayarak (Dedi ki: Yarabbi!. Şüphe yok ki, ben kendi nefsim ile kardeşim) Harun’dan veya sana imân eden herhangi bir dindaşımdan (başkasına malik olamam) başkalarına söz geçiremem. (artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin) O Peygamberlerine karşı isyan edip duran İsrail oğullarının (arasını ayır) bizim hakkımızda lâik olduğumuz şey ile, onların haklarında da hak ettikleri şey ile hükmet. Veya bizi onlarla beraber olmaktan, arkadaş olmaktan kurtar.

26. Buyurdu ki: Şüphesiz orası onların üzerine kırk yıl haram kılınmıştır. Orada şaşkın bir halde dolaşıp duracaklardır. Artık o fasıklar topluluğunun haline acıma.

26. Cenab’ı Hak böyle dua ve yakarışta bulunan Hz. Musa’ya vahy ederek (Buyurdu ki,) Ya Musa!, (şüphesiz orası) o Beyti Mukaddes yurdu (onların) o isyankâr İsrail oğullarının (üzerine kırk yıl haram kılınmıştır) oraya bu müddet içinde girmeğe kâdir olamıyacaklardır. Sonra orasını Hak Teâlâ onların evlât ve torunlarına savaşmadan nasip edecektir. Onlar ise (Orada) bulundukları Tih çölünde (şaşkın bir durumda dolaşıp duracaklardır) oradan çıkmaya muktedir olamıyacaklardır. Diğer bir yoruma göre: Onlara o mukaddes yere ebedî olarak haram olmuştur. Onlar o Tih çölünde kırk sene sersemcesine dolaşıp duracaklardır. (Artık) Ya Musa!, (o fasıklar topluluğunun haline acıma) Onlar fasıklıkları, muhalefetten yüzünden öyle elem verici bir akibeti hak etmişlerdir.

§ Gerçek şu ki Mukaddes yurda girmeyeceğiz diyenlerden hiçbiri oraya daha sonra girememiş, hepsi de Tih çölünde helâk olmuşlardır. Sonra onların evlât ve torunları zorbalar ile savaşta bulunmuşlardır. Bir rivâyete göre Hz. Musa ile Hz. Harun da Tih çölünde vefat etmişlerdir. Hz. Harun’un vefatı Hz. Musa’nın vefatından bir sene öncedir. Hz. Musa vefat edip kırk sene sona erince Cenab’ı Hak Yûşâ Aleyhisselâm’ı İsrail oğullarına Peygamber göndermiştir, İsrail oğulları onunla beraber Eriha tarafına giderek savaşlarda bulunmuşlar, altı ay kuşatmadan sonra Eriha’yı feth etmişler, zorbaları yenilgiye uğratmışlardır.

27. Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla oku! O vakit ki, onlar iki kurban takdim etmişlerdi. Birisinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. Seni elbette öldüreceğim dedi, diğeri de Allah Teâlâ ancak takvâ sâhibi olanlardan kabul eder deyiverdi.

27. Bu mübârek âyetler, yeryüzünde ilk meydana gelen bir öldürme olayını, Allah Teâlâ’nın hükmüne muhalefette bulunanlara bir uyanma vesîlesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamberime! (Onlara) kavmine, kendilerini hak dine dâvete memur olduğun kimselere (Adem’in iki oğlunun) Kâbil ile Hâbil adındaki iki oğlunun (haberini) aralarında cereyan etmiş olan hadiseyi (hakkiyle oku) abartmaktan uzak, yalandan beri, dosdoğru olarak beyan et. (o vakit ki onlar) o iki kardeş, hangisinin iddiasının Allah katında kabul olduğunu anlamak için (iki kurban takdim etmişlerdi) biri Kâbil’e, diğeri de Hâbil’e ait bulunuyordu. O kurban (birisinden) Hâbil’den (kabul edilmiş, diğerinden) Kâbil’den (kabul edilmemişti) Kâbil buna üzülmüş, kalbindeki kıskançlık duyguları canlanmış, kardeşinin kendi üzerine Allah katındaki üstünlüğünü anlamıştı. Artık bir ihtiras sevkiyle Hâbil’e hitaben (Seni) andolsun ki (elbette öldüreceğim dedi) kin ve düşmanlığını böylece açıklamaya cür’et etti. (diğeri de) Hâbil de Kâbil’i ikaz için pek hikmetlice bir karşılıkta bulunarak (Allah Teâlâ ancak takvâ sâhibi olanlardan) kurbanlarını diğer güzel amellerini (kabul eder deyiverdi) Hâbil, böyle demekle Kâbil’e karşı âdeta “sen takvadan ayrıldın, Allah’ın hükmüne muhalif hareket etmek isteyerek sana nikâhı helâl olmayan bir kız kardeşinle evlenmek istedin, elbette senin kurbanın Allah katında makbul olmaz, artık neden öfkelenerek beni öldürmek istiyorsun?.” demiş bulunuyordu.

28. And olsun ki, eğer beni öldürmek için bana elini uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam. Şüphe yok ki, ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkarım.

28. Hâbil, Kâbil’e karşı şöyle de bir ihtarda bulundu: (And olsun ki, eğer beni öldürmek için) sen (bana elini uzatırsan) beni öyle korkuttuğun gibi öldürmeğe kalkışırsan, senden böyle bir cinâyet tahakkuk ederse (ben senî öldürmek için elimi sana uzatmam) ben hiçbir vakit seni öldürmeğe kalkışarak öyle bir cinayeti işlemem. Zira (şüphe yok ki, ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkarım) öyle bir öldürmeğe teşebbüsten dolayı mesul olacağımı düşünerek ona cür’et edemem. Halbuki, benim bu hareketim, bir nefis müdafaası mahiyetinde olacaktır. Sen ise Ey Kâbil!. Hiç yoktan benim hayatıma kasdetmek istiyorsun, hiç Allah Teâlâ’dan korkmaz mısın?. İhtimâl ki onların zamanında nefsi müdafaa için hasmı öldürmek helâl değildi. Veyahut öyle bir halde misillemede bulunmamak, efdal bulunuyordu. Nitekim bir hadisi şerifte:  Allah Teâlâ’nın öldürülmüş kulu ol, kâtil kulu olma) diye buyrulmuştur

29. Muhakkak ben isterim ki, sen benim günahımı ve kendi günahını yüklenesin de ateşe atılacaklardan olasın. Ve o ise zâlimlerin cezasıdır.

29. Hâbil, öyle misli ile karşılıkta bulunmayıp Kâbil’i öldürmeğe teşebbüs etmediğinin bir diğer sebebini beyan için de şöyle demiştir: (Muhakkak ben isterim ki,) Ey Kâbil!, (sen benim günahımı) Yâni: Seni öldürmeğe kasdettiğim takdirde bana gelecek olan günahı (ve kendi günahını) öyle bana el uzatarak hayatıma kasdedeceğinden kaynaklanan günahı veya kestiğin kurbanın kabul olmamasına sebep olan günahı birlikte (yüklenesin de) bunun neticesi olmak üzere (ateşe) cehennem ateşine (Bulanlardan olasın) ben ise öyle bir günaha girerek cehennemlik olmamı istemem, (ve o) Cehennem ateşi (ise zâlimlerin) başkalarının hayatına, hukukuna haksız yere kastedenlerin (cezasıdır) ben ise senin hayatını kendi hayatım üzerine tercih etmiş olacağım için büyük bir ihsanda, iyilikte bulunmuş olacağım. İyilik edenlerin yeri ise cennettir. Hâbil, bu mânâya gelen sözleriyle Kâbil’e pek güzel bir nasihat vermiş onu uyandırmak istemiş, onu karar vermiş olduğu cinayetten kurtarmak iyiliğini yapmak istemiş.

30. Artık kardeşini öldürmeği kendisine nefisi kolaylaştırdı da onu öldürdü. Sonra da ziyâna uğramışlardan oldu.

30. Bu mübârek âyetler, Kâbil’in, kardeşi hakkındaki cinâyetini bildirmektedir. Haset ve rekabet gibi ahlâk dışı hallerin ne kadar pişmanlıklara, felâketlere sebebiyet vereceğini göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) Hâbil’in karşılık vermeyeceğini anlayınca bu (kardeşini öldürmegi kendisine) Kâbil’e (nefsi kolaylaştırdı) kendisine cesâret ve fırsat verdi (o da onu öldürdü) Hâbil’in dünyevî hayatına son verdi, (sonra da) Kâbil bu cinayeti işlediğinden dolayı dünyada da âhirette de (ziyana uğramışlardan oldu) dünyada ana-babasını üzdü, insanlar arasında kıyâmete kadar kötü adlı oldu, âhirette de Allah’ın gazabına uğrayarak ateşe düştü.

Yorum Yap