FETİH SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek Sûre, Medine-i Münevvere’de Cuma sûresinden sonra nâzil olmuştur. Yâni: Hz. Peygamberin hicretinden sonra “Hudeybiyye” seferi esnâsında inmiştir. Böyle hicretten sonra nâzil olan sûreler, medenî sayılmaktadırlar, velevki, Medine-i Münevvere’nin içinde nâzil olmamış olsunlar.

Bu mübârek sûre, yirmi dokuz âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Bundan evvelki Muhammed sûresi -Aleyhisselâm- da müslümanlar hakkında ilâhî yardımın zuhur edeceği vâ’d olunmuş, müslümanlara istiğfar etmeleri emredilmişti. Bu mübârek sûrede ise fethin, Allah’ın yardımının meydana geldiği, ilâhî mağfiretin gerçekleştiği müjde edilmektedir. Bu münâsebetle buna böyle Fetih Sûresi ünvânı verilmiştir. Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

(1): Resûl-i Ekrem’in birçok fetihlere nâil olacağını ve İslâm dininin izzet ve yüceliğini müjdelemek.

(2): Peygamber Efendimizle ağaç altında bey’atte bulunan zâtların Allah rızâsına ve ilâhî yardıma nâil olacağını ilân.

(3): Hz. Peygamberin Arab tâifesine mükellef oldukları cihâd vazifesini teblîğ, ve bu vazifeden yüz çevirenlerin azaba uğrayacaklarını ihtar ve bu hususta mâzeretli olanları tâyin buyurması.

(4): Yüce Peygamber Efendimizin Mescid-i Haram’a müminlerin tam bir emniyet ile gireceklerine dâir olan rüyâsının gerçekleşeceğini teblîğ.

(5): Müminleri Mescid-i Haram’a girmekten men etmeğe çalışan müşriklerin câhiliyye taassuplarını teşhir ediyor. Ehl-i imânın ise sükûnetle, takvâ ile vasıflanmış olduklarını Cenab-ı Hak’kın dilediği kullarını cennete sokacağını haber veriyor.

(6): Son Peygamber Hazretlerinin hidâyetle, hak din ile gönderilmiş olduğundaki hikmete ve İslâm dininin yüceliğine işâret buyuruyor.

(7): Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın bir Allah Resûlü olduğunu ve onunla beraber olan ehl-i imânın kâfirlere karşı vaziyetleriyle kendi aralarındaki pek merhametlice münâsebetlerini beyân ve nasıl parlak birer seçkin simâya sâhip ve semâvî kitablarda da nasıl bir vasıf ile vasıflanmış bulunduklarını ilân ve sâlih müminleri mağfiretle, büyük bir mükâfata kavuşmakla müjdelemektedir.

1. Muhakkak biz sana bir apaçık fetih ihsan ettik.

1. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in pek parlak bir fethe muvaffak olduğunu ve bu vesîle ile ilâhî mağfirete mükemmel nîmete nâil, sırat-ı müstakimi tâkibe muvaffak ve pek izzetli bir zafere mazhar olacağını müjdeliyor. Müminlerin kalblerine sükûnet ihsân edilerek bununla imânlarının en kuvvetli bir mertebede bulunacağını ve göklerdeki ve yerdeki orduların bilen, hikmet sâhibi olan Allah Teâlâ’ya âid bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı! (Muhakkak ki: Biz sana bir apaçık fetih ihsân ettik.) Seni parlak bir zafere bir galibiyete nâil kıldık.

“Feth” kelimesi, lûgatte açmak, düğümü çözmek mânasınadır. İstılahta bir beldeyi sulh veya harb yoluyla elde etmektir. Bu tâbir, mânevîyatta da kullanılır. Bir üzüntüyü gidermeğe ve bir meseleyi hâlletmeye de feth denilmektedir.

Mübîn; âşikâr, parlak, açık, keşfeden, meydana çıkaran ve ayıran gibi mânalarını ifâde eder.

Bu sûredeki fetih’ten maksat nedir? Bu hususta çeşitli görüşler vardır. Cumhur’a göre bundan maksat, Hudeybiyye barış anlaşmasıdır. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, hicretinin altıncı senesinde bin dörtyüz kadar Ashâb-ı kirâmı ile Medine-i Münevvere’den çıkmış, Umre, yâni: ifâsı sünnet-i müekkede olan bir hacda bulunmak maksadiyle Mekke-i Mükerreme tarafına yönelmişti. Fakat Mekke’deki müşrikler bundan haberdar olunca bir ordu ile şehrin dışına çıkmış, Hudeybiyye denilen mahâlde toplanarak müslümanların Mekke-i Mükerreme’ye girmelerine mâni olmaya karar vermişlerdi.

Hz. Osman ile on zât, Mekke-i Mükerreme’ye gönderildi, Hz. Peygamberin maksadının cihâd olmayıp Beytullah’ı ziyaretten ibâret olduğu bildirildi. Buna rağmen Mekkeliler, bu ziyarete râzı olmadılar, içlerinden bâzı kimseler, Resûl-i Ekrem ile Ashâb-ı kirâm’ını gelip gördüler, kalblerinde bir korku meydana geldi, Mekkeliler dönüp gidince müslümanların kudret ve yiğitliklerini Mekke’deki müşriklere anlattılar, sonunda bir barış anlaşmasına karar verdiler. Bu anlaşmaya göre Ashâb-ı kirâm, o sene Beytullah’ı gidip ziyaret etmeyecekler, ertesi sene gelip üç gün içinde ziyaret edebileceklerdi. Resûl-i Ekrem, böyle bir anlaşmayı kabul buyurdu. Bu müsâlehadan dolayı bâzı Ashâb-ı kirâm üzülmüşlerdi, Beytullah’ı ziyaret etmeden Medine-i Münevvere’ye dönüyorlardı.

İşte o sırada “İnnâ Fetahna..” yüce sûresi nâzil olmuş, müslümanların mahzun kalblerine ferahlık vermiş, bir Feth-i mübîn’in gerçekleşeceğini müjdelemiştir. Hattâ Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashâb-ı kirâmına hitaben: “Vallâhi bana bu gece bir sûre nâzil oldu ki: O, bence güneşin üzerine doğduğu herşeyden daha sevgilidir.” diye buyurmuş ve bu mübârek sûreyi okumuştur.

Evet.. Bu barış anlaşması, müslümanlar için bir fütuhat mukaddemesi idi. Çünkü: O zamana kadar müslümanların, kuvvetli bir varlık teşkil ettiğini bilip itiraf etmeyen müşrikler, bu anlaşmayı yapmakla müslümanların bir kuvvet, bir hükümet teşkil etmiş olduklarını tasdikte bulunmuş oluyorlardı.
Bu barış anlaşmasını müteâkip müslümanlar daha ziyade kuvvet tedarikine ve etraftaki kabîleler ile görüşerek onları İslâm dinine getirmeye muvaffak oldular. Bunu müteâkip birçok zaferler, yardımlar yüz göstermiş oldu. Maamafih bu müjdelenen fetihten maksat, bâzı zâtlara göre Hayber’in fethidir. Hayber, Medine-i Münevvere’nin Şam tarafında ve dört konak ötesinde bulunan bir büyük şehirdir ki, Yahudî’lerin ellerinde bulunuyordu, bunlar da müslümanlar için pek zararlı bir durumda idiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hudeybiyye’den dönüşünden sonra yirmi gün kadar Medine-i Münevvere’de ikâmet buyurmuş, sonra bin dörtyüz piyade ve iki yüz süvari ile Hayber tarafına gitti. Nihâyet muharebe neticesinde, Hayber kaleleri birer birer fethedildi, birçok ganîmetler elde edildi. Bu fethten maksat, bâzı müfessirlere göre de Mekke-i Mükerreme henüz feth edilmemişti. Fakat bu feth, Allah katında takdir edilmiş olduğu için o anda olmuş gibi gösterilmiştir.

Şöyle ki: Hudeybiyye Müsâlehasından sonra Mekke’deki müşrikler, bu anlaşma hükümlerine muhalefetde bulunmuşlar, Resûl-i Ekrem ile aralarında anlaşma ve güvence bulunan Huzâa’ kabîlesine tecâvüz ederek onlardan yirmi üç kişiyi öldürmüşlerdi. Resûl-i Ekrem ise Huzâa’ kabîlesine yardım edeceğine dâir söz vermişti. Binaenaleyh Hz. Peygamber’in hicretinin sekizinci senesi on ikibin kadar askerden müteşekkil bir ordu ile Mekke-i mükerreme tarafına yönelmiş, bâzı gaileler giderilerek savaşmadan Mekke-i Mükerreme’yi feth etmiş, İkrime İbn-i Ebû Cehl, Safvan İbn-i Ümiyye ve Hz. Hamza’nın kâtili olan Vahşî gibi bâzı şahıslar müstesnâ olmak üzere diğer ahâli hakkında umumi afv ilân buyurmuştur. Ve Beytullah’ı ziyaret edip oradaki üçyüz altmış putu kırdırıp atmıştır.

2. Tâki, Allah, senin için günahından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzerine nimetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.

2. Yüce Peygamber Hazretleri böyle bir şerefli feth’e muvaffak olmuştur. Bunun sebep ve hikmetine işâret için de buyuruluyor ki: Ey Kâinatın efendisi! Sen böyle bir zafere muvaffak oldun (Tâki Allah) Teâlâ Hazretleri (senin için günâhından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin) yâni: Senin yüksekliğine göre bir kusur sayılabilecek bir olay meydana gelmiş ise onu Cenab-ı Hak af ve setr buyursun.

Gerçek şu ki, o yüce peygamber mâsumdur, ondan kasten bir günâh meydana gelmeyeceği muhakkaktır, onun hakkındaki mağfiret, bir fevkalâde lütuftan ibârettir, veya onun ümmeti hakkındaki mağfiret demektir, Çünkü ümmetinin mazhar olacağı bir mağfiretten o Yüce Peygamber çok ziyade memnun olur. Bir de bu mağfiret, bir mühim nükteyi içermektedir ki: O da Peygamber olan zâtın da bir insan olduğuna ve Allah’ın korumasına muhtaç olup ilâhlık vasfına sâhip bulunmadığına işâretten ibârettir. (ve) Ey saadet sâhibi Peygamber!, (seni dosdoğru bir yola iletsin) Diye öyle bir açık fethe nâil kılmıştır. Tâki: Risâlet vazifeni açık, pervasız bir şekilde ifâya ve sana tâbi olanları bir hidâyet sahasına ulaştırmaya muvaffak olasın, fütuhatı müteâkip de risâlet vazifeni pek güzel bir şekilde devam ettirmeye muvaffak bulunasın.

3. Ve Allah sana pek izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.

3. (Ve) Ey Kâinatın efendisi!. Sen öyle pek parlak bir fethe mazhar oldun, tâ ki (Allah sana pek izzetli,) şerefli (bir zafer ile yardımda bulunsun) seni bütün düşmanlarına galip kılsın, İslâm dinini söndürmek isteyenleri pek şiddetli bir hezimete uğratsın. İslâmiyet’in galebesi tecellî edip dursun. Filhakika Hudeybiyye anlaşmasından sonra ilâhî yardım peşpeşe gelmiş İslâmiyet her tarafa yayılmaya başlamıştır.

§ Nasr = Nusret; Yardım, muavenet, bir kimsenin bir maksadına ermesini veya düşmanına galip gelmesini temin için gerçekleşen maddî veya mânevî yardım demektir.

4. O, o Yüce Yaratıcıdır ki: Müminlerin kalplerine sükûneti indirdi. Tâki: İmânları ile beraber imân arttırsınlar ve göklerin ve yerin orduları; Allah içindir ve Allah, bilendir, hikmet sahibidir.

4. (O, o) Yüce Yaratıcı (dir ki:) düşmanlariyle yüzyüze geldikleri bir sırada (mü’minlerin kalblerine sükûneti indirdi) onlara bir sebât, bir sükûnet, bir kalb kuvveti ihsân buyurdu.
Onlar, Hudeybiyye Müsâlehası zamanında bir ruhî metanete sâhip idiler, Resûl-i Ekrem emretmiş olsa idi derhal müşrikler ile savaşa başlamak isterlerdi, diğer zamanlarda da büyük bir dinî sebât göstermişler, cihâd meydanlarına atılmaktan geri durmamışlardı. Evet Cenab-ı Hak, onlara öyle bir ruhî kuvvet ihsân buyurmuştu (tâki: İmânları ile beraber imân arttırsınlar) Resûl-i Ekrem’in onlara evvelce haber verdiği fütuhatın tecellîsini görerek kalblerindeki gaybî imân, görerek imân derecesine gelmiş olsun. Veyahut dinî vazifeleri ziyâdeleşmiş, bu vesîle ile de dinlerinin mükâfatına fazlasıyla nâil, bulunmuş olsunlar.

Malûm olduğu üzere imân, kesin bilgi mertebesinde olan bir kalbi tasdikten ibârettir. Bu cihetle asıl imânda artıp eksilmek olamaz. Ancak güzel ameller ile imânın nûraniliği artar zevalden korunmuş olur. Bununla beraber yakinin (kesin bilginin) muhtelif mertebeleri vardır.

Apaçık şeyler ile kapalı nazariyeler hakkındaki yakin, elbette ki, bir mertebe değildir. Nitekim beyazın da, aydınlığın da farklı mertebeleri vardır. Nitekim bir âyet-i kerîme de şu meâldedir: “Onlara bizim âyetlerimiz okunduğu vakit onlara imânı arttırır” (ve göklerin ve yerin orduları Allah içindir) bütün melekler, insanlar, cinler vesâir maddî, mânevî varlıklar, Allah Teâlâ’nın birer kudret eseridir, onun emr ve fermanına tâbidirler. O Yüce Yaratıcı, dilediği zaman din düşmanlarını elbette ki, kahr ve helâk buyurur, ehl-i İslâm’ı da zafere nâil kılar (ve Allah) şüphe yok ki, her şeyi (bilendir) hiçbir şey onun ilminden hariç kalamaz, bütün mahlûkatının hâllerini, amellerini tamamen bilmektedir ve o Yüce Yaratıcı (hikmet sâhibidir) bütün kâinattaki tasarrufları birer hikmete ve faydaya dayanmaktadır.
İşte ehl-i imânı cihâd ile mükellef kılması da, birçok ibret dolu hâdiselerin zuhura gelmesi de birer ilâhî hikmet gereğidir.

§ Sekiynet; Sükûn, sebât, vekar, izzet, kalb yatışması, rahmet ve şefkat hissi, kalbe nûr ve kuvvet ve ferahlık veren güzel bir ruhî durumdur ki: İnsan bu sâyede meşrû maksadını temine çalışır, muvaffak olur.

5. Tâki: Mümin olan erkekleri ve imânlı olan kadınları altlarında ırmaklar akar cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin ve onlardan günahlarını örtsün ve bu ise Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.

5. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem ile O’na tâbi olan ehl-i imânın haklarında tecellî edecek olan ilâhî lütfun, yardım ve zaferin hikmetine işâret ediyor ve onların hak yolundaki çalışmaları vesîlesiyle günâhlarının afv edilip cennetlere sokulacaklarını, ebedî bir kurtuluşa nâil olacaklarını müjdeliyor. Nifak ve şirk ehlinin de kötü inançları ve uğursuzca kuruntuları yüzünden ilâhî gazaba uğramış, lânete hedef olmuş, cehennemde ebedî şekilde cezaya uğramış olacaklarını ihtar ediyor. Allah Teâlâ’nın da bütün kuvvetlere sâhip, sonsuz bir izzet ve hikmetle vasıflanmış olduğunu beyân buyurmaktadır.

 Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere cihâd ile emretmiş, ehl-i imânı İslâm dininde sâbit kadem kılmış, kendilerini semâvî ve arzî kuvvetler ile desteklemiş, haklarında bir nice ilâhî tedbirler tecellî etmiştir. (Tâki: Mümin olan erkekleri ve imânlı olan kadınları) bu imânlarının pek büyük bir mükâfatı olmak üzere (altlarından ırmaklar akar cennetlere içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin) o dindar kullarını böyle pek büyük bir selâmet ve saadete nâil buyursun (ve onlardan günâhlarını örtsün) insanlık icabı yapmış oldukları bir kısım kusurlarını, güzel inançları ve amelleri sebebiyle afv ederek onları cezalandırmasın.

 O kusurları cennete girmelerine aslâ engel bulunmasın, o kusurları bütün bütün unutulmuş, kendileri için bir mahcubiyet vesîlesi olmaktan çıkmış bulunsun, (ve bu ise) Böyle cennete girilmesi ve günâhlarının af edilmesi ve örtülmesi ise o ehl-i imân için (Allah katında pek büyük bir kurtuluş olmuştur.) O Yüce Yaratıcı tarafından takdir ve ihsân buyurulmuş olan en büyük bir zafer, bir ilâhî lütuf mahiyetinde bulunmuştur.

Rivâyete göre yukarıdaki üç âyet-i kerîme, Yüce Peygamber efendimiz hakkında pek muazzam müjdeleri içermiş olarak inince Ashâb-ı Kirâm, o Yüce Peygamber’i tebrik etmişler, Yâ Resûlullâh!. Sen ilâhî mağfiret mazhariyetle müjdelenmiş bulunuyorsun, ne büyük saadet!. Yâ bizim için ne var?. Demişler, bunun üzerine işbu beşinci âyet-i kerîme nâzil olmuş Ashâb-ı Kirâm da ilâhî mağfiret ile müjdelenmişlerdir.

6. Ve tâki: Allah hakkında kötü kuruntuda bulunan münafık erkekler ile münafık kadınları da ve müşrik erkekler ile müşrik kadınları da azaba uğratsın, o kötü kuruntuları kendi üzerlerine geliversin. Ve Allah, onlara gazab etmiş ve onlara lânet eylemiştir ve onlar için bir cehennem de hazırlamıştır. Ve ne fenâ bir uğranacak yer!

6. Evet.. Allah Teâlâ, müminleri zaferlere, muvaffakiyetlere nâil buyuracak ve cennetlere koyacaktır,Tâki, onları imânlarının, hak yolundaki çalışmalarının mükâfatına kavuştursun. (Ve Tâki, Allah hakkında kötü kuruntularda bulunan) Cenab-ı Hak’kın Peygamberine ve mü’min kullarına yardım etmeyeceğini, onları muzaffer olarak Mekke-i Mükerreme’ye girdirmeyeceğini zan edip duran (münâfık erkekler ile münâfık kadınları da ve müşrik erkekler ile müşrik kadınları da cezalandırsın) o dinsizleri ehl-i İslâm’ın zafere kavuşmasını görmekle, İslâm dininin ufuklara yayılmasını anlamakla, İslâm erlerinin ellerine esir düşmekle, öldürülmeye mâruz bulunmakla dünyada cezaya uğratsın, âhirette de cehennem azabına mâruz bıraksın.

Artık (o kötü hâdise, kendi üzerlerine geliversin.) müminler hakkında düşündükleri mağlûbiyetler, öldürülmeler ve esaretler, o inkârcıların başlarına gelsin, onlar ilâhî kahra uğrasınlar. (ve Allah, onlara gazab etmiş) Onlar Allah tarafından büyük bir gazaba mâruz kalmışlardır. (Ve onlara lânet eylemiştir) O dinsizler, Cenab-ı Hak’kın rahmetinden mahrum bırakılmışlardır, (ve onlar için cehennemi de hazırlamıştır.) Onlar kıyamette o cehenneme atılacaklardır, (ve ne fenâ bir uğranacak yer?.) O cehennem. Artık orada ebediyyen azap çekip duracaklardır.

Bu âyet-i Kerîme de münâfıkların müşriklerden evvel beyân edilmesi, münâfıkların ehl-i İslâm hakkında müşriklerden daha ziyade zararlı olduklarına işâreti içermektedir. Çünkü, müşriklerin vaziyetleri malûm olduğu için onlara karşı ona göre cephe alınır. Münâfıklar ise nifaklarını sakladıkları için ehl-i İslâm’ı aldatmış, kendilerini müslüman göstererek İslâmiyet aleyhinde gizlice çalışmış bulunurlar, kendilerine karşı savunma tedbiri alınmamış olur, bu yüzden İslâm âlemi pek zararlara uğramıştır.

“Daire” birşeyi kuşatan hâdise, birşeyin üzerine gelen felâket demektir, çok kere kötü ve hoş olmayan vak’a yerinde kullanılmıştır. “Şev” ve “süv” kelimesi de kötülük, fenâlık, azab, şer, yenilgi, fesat mânasınadır. “Daire-i süv” tâbiri bir dua cümlesi makâmında bulunmaktadır.


7. Ve şu göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah, bir azîzdir, bir hakîm’dir.

7. (Ve şu göklerin ve yerin orduları Allah’ındır) Bu orduları teşkil eden zâtlar, hâdiselerden bir kısmı, dindar olan zâtlar hakkında birer rahmet vesîlesidir. Diğer bir kısmı da dinsizler hakkında azabların tatbikine memurdurlar. Bu nükteye işâret için bu ordular, iki defa bildirilmiştir, (ve Allah, bir azîzdir) Her şeye galibtir, dinsizleri böyle cezalandırmağa da fazlasıyla kaadirdir. Ve o Yüce Yaratıcı, (bir hakîmdir) mahlûkatı hakkındaki bütün takdirleri, tedbirleri birer hikmet muktezası bulunmaktadır. Buna inanmışızdır.

Rivâyet olunuyor ki: Hudeybiyye sulhu yapılınca münâfıklardan İbn-i Übey demiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm- zannediyor mu ki: Mekke ahalisiyle sulh yapınca veya Mekke’yi fethedince O’nun için artık düşman kalmayacak!. Fâris ve Rûm milletleri nerede?. Bunun için bu âyet-i kerîme ile buyurulmuş oluyor ki: Allah’ın göklerdeki ve yerdeki orduları, Fâris ve Rûm kuvvetlerinin pek ziyade üstündedir. Hak Teâlâ dileyince onları kahrederek yine Peygamberini, İslâm ordularını muzaffer buyurur. Yüce Yaratıcının kudret ve azametini bir kere düşünmeli değil midirler?.

8. Şüphe yok ki, biz seni bir şâhid ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak gönderdik.

8. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in ne gibi vasıflar ile Peygamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor ve O’nun bu gönderilmesindeki fâidelere, kulluk vazifelerine işâret buyuruyor. Ve Hudeybiyye’de yapılan bîy’atin ehemmiyetini ve bu bîy’ate muhâlefet edenlerin kendi nefsleri aleyhine hareket etmiş olduklarını ve bu ahda riâyet edenlerin de büyük bir mükâfata nâil olacaklarını beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Şüphe yok, ki, biz) Yâni: Güçlü ve hikmet sâhibi olan Yüce mâbud (seni bir şâhid) olarak gönderdik. Sen Allah’ın birliğine, İslâm dininin hak olduğuna şahadet etmektesin, kendilerini ilâhî dine dâvete memur olduğun kimselerin imânlarına, itaatlerine ve küfr ile isyânlarına kısmen bizzât ve kısmen de koruyucu melekler vasıtasiyle bir şâhid olmak üzere gönderilmiş bulunmaktasın, (ve) Seni (bir müjdeci) olarak gönderdik, İslâm dinini kabul edenleri cennetler ile ve bir nice nîmetler ile müjdelemektesin (ve) seni (bir korkutucu olarak gönderdik) sana itaat etmeyip ilâhî dinden mahrum kalanları da ilâhî azap ile korkutmakla mükellef bulunmaktasın. Senin risâletin, bütün insanlık hakkında bir selâmet ve saadet vesîlesidir. Sen insanlara hidâyet yolunu göstermekte, onları irşâda çalışmaktasın. Ne yüce bir vazife!.

9. Tâki: Siz Allah’a ve O’nun Peygamberine imân edesiniz ve ona yardımda ve tebcilde bulunasınız ve onu sabah ve akşam tesbîh edesiniz.

9. Evet.. Ey Allah’ın Kulları!. Size öyle yüce bir Peygamber gönderilmiştir. (Tâki, siz Allah’a ve O’nun Peygamberine imân edesiniz) O’nun yüksek tebligâtı sâyesinde güzel inanca, güzel amellere nâil olasınız, İslâm dini ile şereflenmiş bulunasınız (ve O’na) O Yüce Yaratıcıya yâni: O’nun mukaddes dinine, Peygamberine (yardımda ve tebcilde) saygı ve ihtiramda (bulunasınız) hak yolunda mücadeleye devam edesiniz (ve O’nu) o yüce mâbudu (sabah ve akşam tesbîh edesiniz) yâni: Dâima tevhîd ve tenzihte bulunasınız, özellikle gündüz ve gece namazlarına devamda bulunasınız bu gibi kulluk vazifelerini ifâ ederek din nûruna, ilâhî lütfa nâil olabilesiniz.

İşte Resûl-i Ekrem’in insanlığa bir Yüce Peygamber olarak gönderilmesi, böyle pek yüce hikmetleri, faydaları mutazammındır. Artık öyle bir büyük peygamberin gösterdiği yolu tâkibetmek, O’nun mübârek tebligâtına hakkiyle riâyette bulunmak, bütün insanlık için en lüzumlu, en fâideli bir vazife değil midir?.

10. Şüphe yok, sana bîy’at edenler, muhakkak ki, Allah’a bîy’at ederler. Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir. Artık kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da Allah Teâlâ büyük bir mükâfat verecektir.

10. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bu cihete işâret için buyuruyor ki: Ey Yüce Resûl!. (Şüphe yok, sana bîy’at edenler) Sana tâbi olup emirlerin doğrultusunda hareketlerini tanzim eyleyenler, özellikle Hudeybiyye seferi esnâsında bir ağaç altında toplanarak müşriklere karşı savaşa atılmayı üstlenen Ashâb-ı Güzîn (muhakkak ki, Allah’a bîy’at ederler) Çünkü Cenab-ı Hak’kın Resûlüne itaat. Allah Teâlâ’ya itaat demektir.

O Yüce Peygamberin bütün emirleri, teklifleri, Allah içindir. O aslâ hevadan birşey konuşup teklif etmez (Allah’ın eli) kudret ve azameti (onların) o Peygamber ile biatlaşmada bulunan zâtların (ellerinin üstündedir) onları destekler, muvaffakiyetlere nâil kılar, onları o bîy’atlarının üstünde mükâfatlara kavuşturur (artık kim) bu hakikati takdir edemez de ahdını bozar, yaptığı biatta sebât etmezse (kendi aleyhine bozmuş olur) onun zararını kendisi görür, Allah Teâlâ da, onun Peygamberi de ondan müstağnidir, (ve) Bilâkis (her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse) Cenab-ı Hak’kın emrine riâyeten onun Peygamberi ile yapmış olduğu bîy’at hükümlerine riâyette bulunursa (ona da) öyle yaptığı ahda, verdiği söze riâyetkâr olan mümine de Allah Teâlâ (büyük bir mükâfat verecektir.) onu âhirette cennetlere nâil buyuracaktır, nice makâmlara kavuşturacaktır.

İşte hak yolunda yapılan bir taahhüde riâyetin pek büyük karşılığı!.

“Mubayaa”: Lûgatte iki kimse arasında yapılan bir alım satımdan ibârettir. Sonra benzetme yoluyla ahd’e, muahede’ye misak’a da mubayaa ve bîy’at denilmiştir. Bu âyet-i kerîmedeki mubayaadan maksat, tefsircilerin çoğuna göre Hudeybiyye esnâsında yapılan bir bîy’at’den ibârettir. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hudeybiyye mevkiine teşrif edince Hıraş İbn-i Ümiyyet-i Huzaî Mekke-i Mükerreme’deki Kureyş tâifesine göndermişti, Hz. Peygamber’in maksadının savaş olmayıp sadece Beytullah’ı ziyaretden ibâret olduğunu onlara bildirmeğe memur olmuştu. Kureyş tâifesi o zâtı öldürmek istemişlerdi. Bâzı kabîlelerin araya girmeleriyle öldürülmekten kurtulmuştu.

Dönüp durumu haber verince Resûl-i Ekrem, Hz. Ömer’i göndermek istedi, fakat kendisinin birçok düşmanları olduğu için Hz. Ömer, mâzeret gösterdi, bunun üzerine Hz. Osman gönderildi, o da gidip Yüce peygamber’in maksadını Mekke’lilere bildirdi. O mübârek zâtı bir müddet tevkîf ettiler, müslümanların arasında Hz. Osman’ın öldürüldüğü şâyi oldu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, savaşı göze aldı, etrafında bulunan müslümanları bîy’ate dâvet buyurdu, bu zâtların adedi ondört bin kadardı, bir ağacın altında toplandılar, Hz. Osman’ın öldürülmüş olması takdirinde cihâda atılacaklarına, hiçbirinin bundan kaçınmayacağına dâir Resûl-i Ekrem ile biatlaşmada bulundular.

Bu bîy’ati haber alan müşrikler korktular, anlaşmada bulunmak üzere bâzı kimseleri Hz. Peygamber’e gönderdiler, Hz. Osman’ın katledildiğine dâir şayianın da yalan olduğu anlaşılmıştı. Artık Peygamber Efendimiz, bir sene sonra gelip Beytullah’ı ziyaret etmek üzere Hudeybiyye müsâlehasını kabul buyurmuştu. Bununla beraber bu âyet-i kerîme’deki biat, mutlak, zikredildiğinden bundan evvel ve sonra yapılmış olan biatlara da şümulü vardır. Akabe bîy’atleri bu cümledendir.

Malûm olduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz, daha Mekke-i Mükerreme’de iken her sene Hac mevsimi şehrin dışına çıkar, her taraftan gelen hacılar ile görüşür, onlara İslâmiyet’i bildirir, müslüman olmalarını teklif buyururdu. Hz. Peygamber’in gönderilişinin on birinci senesinde yine Mekke-i Mükerreme haricine çıkmış, “Akabe” denilen bir tepede Medine-i Münevvere’den gelen bir cemaat ile görüşmüş, onlara İslâmiyet’i telkin buyurmuş, onlar da İslâmiyet’i kabul ederek Medine-i Münevvere’ye dönmüşlerdi. Bunlardan beş zât ile yine Medine-i Münevvere ahâlisinden diğer yedi zât, ertesi sene Hacc mevsiminde Mekke-i Mükerreme’ye gelmişler, Akabe mevkiinde Resûl-i Ekrem, ile görüşmüşler: “Allah Teâlâ’ya ortak koşmamak ve zinada, hırsızlıkta, iftirada bulunmamak, kız çocuklarını öldürmemek, hakkı müdafaadan çekinmemek üzere bir biatta bulunmuşlardı. Buna “birinci Akabe bîy’ati” denilmiştir.

Hz. Peygamberin gönderilişinin onüçüncü senesinde de yine Medine-i Münevvere ahâlisinden yetmiş üç erkek ile iki kadın, Mekke-i Mükerreme’ye gelmişlerdi. Ebû Eyyûb-ül Ensarî Hazretleri de bunların arasında idi, Akabe mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimiz ile buluştular, bu defa da “ikinci Akabe” bîy’ati gerçekleşti. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduğu takdirde onu kendi nefsleri gibi muhafaza edeceklerine ve ona itaatde bulunacaklarına ve her türlü tehlikelere karşı İslâmiyet’i müdafaaya çalışacaklarına, müslümanların zayıflarına, fakirlerine yardım eyleyeceklerine dâir söz verdiler. Resûl-i Ekrem’in mübârek elini tutarak ahd-u misakta bulundular. Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhisselâm de Medine-i Münevvere’ye hicret buyuracağını onlara müjdeledi. İşte bu onuncu âyet-i kerîme, bütün bu anlaşmaları kapsamaktadır.

11. Bedevîlerden geri bırakılmış olanlar, sana diyeceklerdir ki:Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı, artık bizim için mağfiret dile. Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. De ki: Eğer sizin hakkınızda bir zarar dilerse veya sizin hakkınızda bir menfaat murâd ederse artık sizin Allah’tan bir şeye kim mâlik olabilir? Doğrusu Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden hakkıyla haberdardır.

11. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem ile yapılan bir biata riâyet etmemenin, onun emrine muhalefetde bulunmanın mes’uliyetine işâret ediyor. Buna bir misâl olmak üzere bir kısım Bedevîlerin birer bahane ile Hz. Peygamber’e muhalefet ederek onunla beraber Hudeybiyye seferine katılmadıklarını ve o Yüce Peygamberin mağlûp olacağını zan etmiş bulunduklarını bildiriyor.

 Allah Teâlâ’ya ve O’nun Peygamberine itaat edenlerin mükâfatlara nâil olacaklarını müjdeliyor, muhalefette bulunanların da azablara uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Pek çok merhamet ve mağfiret sâhibi olan Yüce Allah’ın bütün kâinata sâhip olduğunu ve kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı!.

(Bedevîlerden geri bırakılmış olanlar) Hudeybiyye seferine katılmayıp Hz. Peygamber ile beraber bulunmak şerefinden mahrum kalmış bulunanlar, bir mâzeret ileri sürmek maksadiyle (sana diyeceklerdir ki: Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı) mallarımızın idaresi, ailelerimizin korunması, geçiminin sağlanması bizi meşgul kıldı bu sefere katılmamıza engel bulundu, (artık) Ey merhamet sâhibi Yüce Peygamber!, (bizim için mağfiret dile) Cenab-ı Hak, bizi afv etsin, bizim muhalefetimiz öyle bir mâzeret sebebiyle zorunlu olarak meydana gelmiştir.

 Yoksa Hz. Peygamberin emrine muhalefet etmek, isyânda bulunmak maksadiyle vâki olmuş değildir. Allah Teâlâ ise onların bu iddialarını red ve yalanlamak için buyuruyor ki: (Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler) Onların sefere katılmamaları için ciddi bir mâzeret, bir meşguliyet mevcut değildi ve onların mağfiret temennîleri de samimi değildir. Çünkü onlar, istiğfara muhtaç olduklarına kalben inanmış bulunmamaktadırlar.

Binaenaleyh ey Yüce Resûl!. Onlara (de ki) ey boş yere mâzeret ileri sûren gâfiller!, (eğer) Cenab-ı Hak (sizin hakkınızda bir zarar dilerse) sizin mallarınızı, aile fertlerinizi helâk etmek, sizleri zarara uğramış bir hâlde bırakmak murâd buyurmuş olursa artık kim, bu zararı, bu felâketi sizden bertaraf etmeğe kaadir olabilir?, (veya) O Yüce Yaratıcı (sizin hakkınızda bir menfaat murâd ederse) mallarınızın, ailelerinizin korunması takdir edilmiş bulunursa size bir zarar vermeğe kim muktedir olabilir?, (artık) düşününüz (sizin için Allah’tan birşeye kim sâhip olabilir?.) hangi kimse, ilâhî irâdeye aykırı olarak size bir zararda veya bir menfaatte bulunabilir?, (doğrusu Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden hakkiyle haberdardır.) Sizin bu geri kalmanız da böyle bildirdiğiniz mâzeretlere mebnî değildir, bilâkis bir kuşku ve nifaktan kaynaklanmış bir ruhî durumun eseridir.

12. Hayır.. Siz sandınız ki: Peygamber ve müminler ailelerine aslâ dönmeyeceklerdir. Bu kalplerinizde süslenmiş idi ve kötü bir zan ile zanda bulunmuştunuz ve siz helâke mahkûm bir kavim oldunuz.

12. (Hayır..) İleri sürdüğünüz mâzeret, doğru değildir, (siz sandınız ki, Peygamber ve müminler) müşrikler tarafından mağlûp edilip, tamamen öldürüleceklerdir. (ailelerine aslâ dönmeyeceklerdir) bundan dolayı siz muhalefette bulundunuz, kendi hayatınızı kurtarmak sevdasına düştünüz, böyle bir sû-i zânda bulunmaktan kendinizi alamadınız. (bu) Kötü kuruntu (kalblerinizde süslenmiş idi) şeytan, sizi böyle bir çirkin zânna düşürmüş, sizin bu sefere iştirâk etmenizi pek uygun bir hareket gibi size göstermişti (ve kötü bir zân ile zânda bulunmuştunuz) Cenab-ı Hak’kın Yüce Peygamberine yardım etmeyeceği, O’nu düşmanlarına karşı mağlûp, perişan bir hâlde bırakacağı hayâline kapıldınız (ve siz) ey böyle bir kötü zânda bulunan şahıslar!, (helâke mahkûm bir kavim oldunuz) Hak Teâlâ’nın gazabına lâyık, hayırlı işlerde bulunmak selâhiyetinden mahrum bir vaziyette kaldınız.

O kötü zânnınızın müstelzim olduğu âkıbet, böyle mânevî bir helâkten ibârettir. Meğer ki, tevbe ve istiğfar edilmiş olarak inanç sağlamlaştırılmış olsun.

13. Her kim ki, Allah’a ve Peygamberine imân etmemiş olursa artık bilsin ki: Muhakkak biz, kâfirler için bir çılgın âteş hazırlamışızdır.

13. (Her kim ki,) Ey muhalefette bulunan güruh!. Gerek sizden ve gerek başkalarından herhangi bir şahıs ki, (Allah’a ve Peygamberlerine imân etmemiş olursa) böyle hem Allah Teâlâ’nın varlığını, birliğini hem de Hz. Peygamberin risâletini bilip tasdik etmezse, ilâhî dinden mahrum küfre mahkûm bulunmuş olursa (artık) öyle bir kimse bilsin ki (muhakkak biz) yâni: Yüce Allah öyle (kâfirler için bir çılgın âteş hazırlamışızdır.) onlar, cehennemde pek şiddetli bir âteş ile azap göreceklerdir.

14. Ve Allah’ındır, o göklerin ve yerin mülkü. Dilediğini yarlıgar ve dilediğini de cezalandırır ve Allah çok yarlıgayıcı, çok merhamet edici olmuştur.

14. Evet.. Allah Teâlâ, Her şeye kaadirdir, mülkünde dilediği tasarrufata selâhiyyetlidir, (ve Allah’ındır, o göklerin ve yerin mülkü) bütün onlarda tasarruf, hâkimiyet icrası, Allah Teâlâ’ya mahsustur, hiç kimse, onun irâdesine engel olamaz. O merhametli yaratıcı (dilediğini yarlıgar) tevbe ve istiğfar eden kulları, onun af ve örtmesine nâil olurlar, (ve dilediğini de azaba uğratır) Küfründen, nifakından ayrılmayan, günâhlarından dolayı nadim ve pişman olmayan kimseleri de lâyık oldukları azaplara kavuşturur.

 İlâhî hikmeti bunu gerektirmektedir. (ve Allah çok yargılayıcı, çok merhamet edici olmuştur.) bunun içindir ki: İnsanlığı aydınlatmak için, onlara doğru yolu göstermek için Peygamberlerini göndermiş, kitablarını ihsân buyurmuştur. Artık sizler de onun mağfiretine, merhametine lâyık olmak isterseniz kötü kanaatlerinizi bırakarak ciddi şekilde tevbe ve istiğfar etmelisiniz. Bütün bu husustaki ilâhî ihtarlar, insanlık hakkında birer ilâhî rahmet eseridir. Bunlardan bir an evvel istifâdeye çalışılmalıdır.

Bu âyet-i kerîme, o muhalifleri tevbeye ve Resûl-i Ekrem’e itaate teşvik mahiyetindedir. O muhalifler ise bir kısım tefsirlerde beyân olunduğuna göre müslümanlığı kabul etmiş olan Cüheyne, Müzeyne, Gıfar, Eşca, Dil ve Eslem kabîleleridir. Bunlar, Kureyş, Sekif, Kinâne gibi müşrik kabîlelerden korktukları için Resûl-i Ekrem’in dâvetine icâbet etmemişler ve Resûl-i Ekrem’in savaşa atılarak mağlûp olacağını sanmışlardı. Halbuki: Peygamber Efendimizin bu seferi, bir savaş için değildi. Umre maksadiyle Beytullah’ı tavaf için yola çıkmış, Hedy denilen kurbanları da beraber götürmüştür, bunlar da Hz. Peygamber’in maksadının savaş olmadığını gösteriyordu. Bu muhaliflerin Benî Lihyan, Benî Gatfan gibi bir takım münâfıklardan ibâret olduğuna kaîl olan müfessirler de vardır. Molla Gurânî merhum bu cümledendir.