MAİDE SURESİ

91. Şüphe yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?

91. Ey insanlar!. O pis şeylerin mahiyetini, zararlı sonuçlarını bir kere düşününüz!. (Şüphe yok ki, şeytan, aranıza) Cemiyetiniz içine (ancak içki ile) sarhoşluk veren herhangi birşey ile (kumar ile düşmanlık düşürmeyi) ister ki, bu; işbu haram kılınan şeylerin dünyevî kötülükleri cümlesindendir, (ve sizi Allah Teâlâ’nın zikrinden) Onun yüce hükümlerini düşünme duygusundan (ve namazdan) öyle yüce bir vazîfeyi ifadan (alıkoymak ister) ki, bu da işbu haram kılınan şeylerin sebebiyet verdiği dinî zararlar cümlesindendir. Evet. İçki ile kumar, yüzünden insanlar birbirlerine karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, aralarında birçok tartışmalar meydana gelir, bu sebeble nice cinayetler vuku bulur, nitekim olayları yazan gazeteler bu gibi faciaları dâima teşhir edip durmaktadır. Bununla beraber bu haramlara müptelâ olanlar çok kere sağlık ve âfiyetlerini, güzelce anlama ve düşünme kuvvetlerini kaybederler, vakitleri gafletle: Şehvetle, akılsızca bir surette geçer gider, Cenab’ı Hak’kın zikrinden, üzerlerine düşen namaz gibi vazîfelerini ifâ etmekten mahrum kalırlar. İşte diğer yasakları yapmak da bu gibi nice helâk edici, ilâhî azâbı çeken hallere sebebiyet verir durur.(Artık siz) Ey mükellef olan akıl sâhipleri!. O gibi câhiliyet zamanına ait şeylerin ne kadar fenalıklara sebebiyet verdiğini anlamış bulunuyorsunuz, artık siz o gibi kötü, zararlı şeylerden (vazgeçiniz değil mi?) bunların bu fasit mahiyetleri, rezalet getiren halleri böyle ortaya çıkmış olduğundan elbette bunlardan vazgeçmek herhalde lâzımdır. Aksi takdirde dünyevî, uhrevî felâketlerin yüz gösterip duracağını elbette takdir edersiniz!.

92. Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve peygambere itaat ediniz ve muhalefetten sakınınız. Şayet yüz çevirirseniz artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibârettir.

92. Ey imân sahibi olan insanlar!. (Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve Peygamber’e itaat ediniz) Onların bütün emirlerine, yasaklarına lâikiyle riâyette bulununuz (ve) onlara (muhalefetten sakınınız) gerek içki ve kumar hakkındaki ve gerek diğer şeyler hakkındaki vâki olan tekliflerine aykırı hareketlerden tamamen kaçınınız, sizin felâh ve kurtuluşunuz ancak o sayede gerçekleşir. (Şayet yüz çevirirseniz) Onların emirlerine, yasaklarına uymaktan yüz çevirirseniz (artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibâretdir.) O Yüce Peygamber ise bu tebliğ vazîfesini böyle Kur’an-ı Kerim ile fevkalâde bir şekilde ifa etmiştir. Artık aleyhinizde ilâhî delil tamam olmuş, sizlerin mazerette bulunmaya bir selâhiyetiniz kalmamıştır. Binaenaleyh bunun neticesi, sorumluluktan, uhrevî azap ve cezadan başka değildir. Ne muazzam bir ilâhî tehdit!..

93. İmân edip de salih salih amellerde bulunanların üzerine sakınıp da mü’min bulundukları ve güzel güzel işleri işledikleri, sonra da takva sâhibi oldukları ve imân eyledikleri, sonra da sakınarak ihsan yaptıkları takdirde evvelce tatmış oldukları şeyde bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ güzel iş yapanları sever.

93. Bu âyeti kerime, imân ile nitelenmiş, sarhoşluk veren şeyler ve kumar hakkındaki ilâhî yasağa inanmış ve Cenab’ı Hak’tan lâikiyle korkanların üzerine bu sarhoş edici şeyleri ve kumarı yasaklanmadan önce kullanmış olmalarından dolayı bir mesuliyet tereddüt etmiyeceğini müjdelemekte, bu yasağa uymaya devam etmelerini tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ’ya ve onun bütün hükümlerine (imân edîp de) üzerlerine düşen eden (salih salih) Allah’ın rızâsını kazandıran, seçkin (amellerde) ibadetlerde, hareketlerde (bulunanların üzerine sakınıp da mü’min bulunduktan) Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığı şeylerden sakınıp da bu haram kılmanın bir ilâhî emir olduğuna inandıkları (ve güzel güzel işleri) vazîfeleri, hayırlı muameleleri (işledikleri) imânlarında, salih amellerinde devam ve sebat eyledikleri (sonra da takva sâhibi oldukları ve imân eyledikleri) yani kimseye zülûm ve cefâ etmeyip o gibi yasaklardan sakınarak bu husustaki ilâhî hükümlere güzelce imân ettikleri (sonra da) evvelce mübah iken bilahara haram kılınan şeylerden hakkiyle (sakınarak ihsan yaptıkları) güzel, muntazam amellere devam edip herkese iyilikte bulunmak istedikleri, velhâsıl Hak Teâlâ’nın bütün emirlerine riâyette, yasakladığı şeylerden güzelce sakındıkları (takdirde evvelce) haram kılınmadan önce (tatmış oldukları) yiyip içmiş bulundukları herhangi bir (şeyde bir günah yoktur) bundan dolayı mesul, bir azâba uğramayacaklardır. Elverir ki, beyan olunduğu üzere haram kılındıktan sonra onlardan kaçınarak temizce, takvâ sâhibi olarak bir hayat geçirmeğe devam edecek olsunlar. (Ve Allah Teâlâ güzel iş yapanları sever.) Artık bu ilâhî muhabbete nâil olmak için güzel iş yapmaya çalışmalı değil midir?. Takvânın, ihsanın ehemmiyetine, muhtelif derecelerine ve bunlar ile vasıflanmaya teşvik ve özendirme hikmetine binaen bunlar mükerrer olarak zikrolunmuştur.

§ Rivayete göre içkinin, kumarın ve benzerlerinin haram kılınması hakkındaki âyeti kerime nâzil olunca eshabı kiram, endişeye düşmüşler, Ya Rasûlüllah!. Bizim bir takım kardeşlerimiz, meselâ Uhud gazvesinde şehit olan zâtlar vaktiyle şarap içer, kumardan kazandıklarını yerlerdi, onlar bu yasaklamadan evvel vefat etmişlerdir. Onların halleri ne olacaktır?, diye sual etmişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bunları haram kılınmadan önce yapmış olanların mesul olmayacakları bildirilmiştir. Elverir ki, Cenâb-ı Hak’kın bütün hükümlerine inanır bulunmuş, Cenâb-ı Hak’tan korkmuş olsunlar, daha sonra vâki olan haram kılmayı öğrenenler de bunun bir ilâhî hüküm olduğunu kabul ederek böyle haram kılınan herhangi şeyi yapmaktan çekinsinler, Allah Teâlâ’dan hakkiyle korksunlar, güzel hareketlere devam etsinler. Başarı Allah’tandır.

94. Ey imân edenler! Allah Teâlâ elbette sizi kendi ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği avdan birşey ile imtihan edecektir. Tâki Hak Teâlâ kendisinden gizlide korkanları bilsin. Yani onları meydana çıkarsın Artık bundan sonra kim tecâvüz ederse ona elem verici bir azap vardır.

94. Bu âyeti kerime, şarap ve kumar mutlaka haram olduğu gibi ihram halinde de bir kısım avların haram bulunduğunu beyan ve bu haram oluşun da ilâhî bir imtihanından ibâret olduğunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey ehli İslâm!. (Allah Teâlâ) ya yemin olsun ki (elbette sizi kendi ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği) avlamalarına ellerinizle, silâhlarınızla muktedir bulunacağınız (avdan) karada bulunan ve etlerini yemek haddizatında helâl bulunmuş olan veya olmayan hayvanları avlamaktan ibâret (birşey ile), onları avlamayı size ihram halinde, harem sahasında haram kılmakla (imtihan edecektir) yani: Hakkınızda imtihan muamelesi yapacaktır, (Tâki Hak Teâlâ kendisinden gizlide korkanları bilsin) yani: Onları meydana çıkarsın, ilâhî zatından korkanlar ile korkmayanları temyiz etsin, başkalarına bildirsin bu suretle halleri, ilâhî emirlere olan bağlılık dereceleri ortaya çıksın. (Artık bundan) yani: Böyle ilâhî bir imtihana dinî bir hikmete binaen o avın haram kılınmış olduğu beyan buyrulduktan (sonra kim tecâvüz ederse) o yasaklanan hayvanları avlarsa (ona) böyle ilâhî yasağa muhalefet eden şahsa (elim bir azap vardır) o, dünyada da, âhirette de cezâyı hak etmiş olur.

§ Rivâyete göre Hudeybiye senesi eshâbı kiram hac için ehramda bulundukları sırada Cenâb-ı Hak, kendilerini birçok av hayvanlarıyle imtihan buyurmuş, birçok kuşlar vahşi hayvanlar fevkalâde ziyâde bir suretle bu zatların etrafını istilâda bulunmuş, bunları elleriyle, mızraklariyle avlamaya muktedir bulunmuşlar, işte bu sırada bu âyeti kerime nâzil olmuş, onlar bu hayvanları avlamaktan bir ilâhî imtihan olmak üzere yasaklanmışlardır.

95. Ey mü’minler! Siz ihramda iken avı öldürmeyiniz, sizden her kim onu kasden öldürürse üzerine o öldürdüğü hayvanın misli bir cezâ vardır ki, Kâbe’ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere buna sizden iki adâlet sâhibi hükmeder veya bir keffâret vardır ki, o da fakirleri doyurmaktır veya onun dengi olarak oruç tutmaktır. Tâki bu suretle yaptığının vebalini tatsın. Allah Teâlâ geçmiş olanı af buyurmuştur. Ve her kim bir daha böyle yaparsa elbette Allah Teâlâ ondan intikamını alır ve Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.

95. Bu âyeti kerime, ehram halinde av avlamanın haram olduğunu açıkça beyan ve böyle kusurun meydana gelmesi halinde kayb olanı telâfi etmek ve günâhı sevap ile silmek için ne gibi bir muamelenin yapılması icâbedeceğini izah buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Siz ihramda iken) Yani: Hac veya ûmre veya her ikisi için ihramlı bulunduğunuz zaman, isterse harem sınırları hâriçinde bulunmuş olunuz, nitekim ihramlı olmadığınız halde sınırları içinde bulunduğunuz takdirde de (avı) etleri yenilen hayvanları (öldürmeyiniz) bunları öldürmek bir hikmet gereği yasaklanmıştır. Şayet (sizden her kim onu) o bilinen avı (kasden) ehramda bulunduğunu hatırladığı ve bunu öldürmenin haramlığını bildiği halde (öldürürse üzerine o öldürdüğü hayvanın misli) onun kıymetince dengi (bir cezâ vardır ki. Kâbe’ye) haremi şerif dairesine (ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere buna) bu öldürülenin misline (siz) müslümanlardan (iki adâlet sâhibi hüküm eder) onun kıymetini tâyin eyler (veya bir keffâret vardır ki, o da fakirleri doyurmaktır) o öldürdüğü avın kıymeti miktarı fakirlere yemek verilmesidir, (veya onun dengi) O yedirilecek fakirlerin sayısı miktarınca (oruç tutmaktır) şöyle ki: İmamı Âzam ile Ebu Yusuf’a göre öldürülen avın kıymeti bakımından misli gözönüne alınır. Avın avlandığı yerdeki veya ona yakın yerdeki kıymeti tayin edilir. Eğer kıymeti bir kurban kıymetine denk bulunursa bunu avlamış olan ihramı, serbesttir, ya o kıymette bir kurban alarak onu hareme ulaştırır veya o kıymette yemek satın alarak her fakire yarım sa’ yani beşyüz yirmi dirhem buğday veya bir sa’ miktarı başka bir taam, meselâ arpa verir veyahut her fakire vereceği yemeğe bedel birer gün oruç tutar. Eğer bir fakire verilecek yemek bedelinden noksan bir şey kalırsa bunu da ya fakirlere sadaka verir veya onun karşılığında da bir gün oruç tutar. Fakat İmam Mâlik ve Şafi’i gibi diğer müctehitlere göre bu öldürülen avın mislinden maksat, yaratılış ve şekil itibariyle benzeridir. Eshabı kiramdan rivâyet olunduğuna göre onlar öldürülen bir deve kuşundan dolayı kurban olarak boğazlanacak bir deve ve bir geyikten dolayı bir koyun, ve bir yaban eşeğinden dolayı bir sığır ve bir tavşandan dolayı bir dişi keçi alınıp kurban edilmesini vacip görürlerdi. Fakat deniliyor ki, bu hususta Kur’anın, metni misli vacip kılmıştır. Mutlak misilden maksat ise kitaba, sünnete, icma’a ve makule göre ya hem şeklen, hem de manen misildir veya yalnız manen misildir. Burada ise hem şeklen hem de manen misil irâde edilmediği bir icma sabit olduğundan bununla manen misil kasdedildiği belli olmuş bulunmaktadır. Nitekim kul haklarında bilinen böyle bir misildir. Meselâ: Bir hayvan telef edilse bunu tazmin için bu hayvanın her bakımdan bir benzerini bulmak lâzım gelmez. Bilâkis o hayvan yalnız kıymeti İtibariyle tazmin edilir. Aksi takdirde birçok müşkülât yüz gösterir. Velhâsıl öyle haram olan bir avlama hareketinde cür’et etmiş olan şahıs üzerine böyle bir cezâ gelir (Tâki, bu suretle yaptığının) ihramın getirdiği yasağa riâyet etmemenin (vebalini tatsın) zararını çeksin. (Allah Teâlâ geçmiş olanı af buyurmuştur) Yani: Rasûlü Ekrem’den sorup bu husustaki dinî hükmü öğrenmeden evvel veya câhiliyet zamanında yapılmış olan bu tür av ve şikâr hâdiselerinden dolayı bunları yapanları sorumlu tutmamıştır. (Ve her kim) Bu husustaki ilâhî yasaktan sonra (bir daha böyle yaparsa) ihramlı olduğu ve haram sahasında bulunduğu halde böyle kasden av avlarsa (elbette Allah Teâlâ ondan intikamını alır) yani: Onu âhirette cezâya çarptırır. Bununla beraber bir ihrama bir kaç kere av avlarsa üzerine keffâret de o kadar çoğalır. Genel olarak âlimler bu görüştedir. Fakat İbni Abbas ile Şüreh’ten bir rivâyete göre bunun hakkındaki ilâhî intikam, keffâretin vicubuna mânidir, bu intikam ile yetinilmiş, ayrıca keffâret zikredilmemiştir. (ve Allah Teâlâ azizdir) Galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir, asla mağlûp ve âciz değildir. Ve (intikam sahibidir) günahlara devam etmeyi yasakları çiğnemeyi alışkanlık haline getirenleri şiddetle cezâlandıracaktır. Artık her insan ona göre uyanık olarak hareketini güzelce tanzim etmeli, Allah’ın hükümlerine riâyet etmeğe çalışmalıdır. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur.

§ Ihram halinde ve harem sahasında avlanmanın haram oluşu, hac’ca ve harem sahasına saygı içindir, o mübârek sahada tam bir saygı ve korku ile hareket ederek Allah’ın mahlûkatına tecavüzden sakınılması lüzumuna işâret içindir. O kutsal saha, insanlar gibi kuşların ve diğer avlanacak hayvanların bir güvenlik ve selâmet sahasıdır. Artık ona karşı gösterilmesi gereken hürmet ve tevâzu’u ihlâl edecek hareketlerden kaçınılması, bir dinî fazîlet gereğidir.

§ Bir ihramı, Karga, Çaylak, Akrep, Yılan, Fare, Sinek, Karınca, Pire, Kene, Arı, Kertenkele, Kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan haşeratı ve üzerine saldıran köpeği ve Kurt gibi tabiatında ezâ bulunan herhangi bir yırtıcı av hayvanını öldürse hakkında cezâyı gerektirmez. Fakat bir ihramlı, Çekirgeyi veya üzerindeki biti öldürse veya öleceği yere atsa veya başkasına üzerindeki bitleri öldürmek için gösterse bundan dolayı dilediği miktarlarda az çok birşey tasadduk eder. Sûre’i Bakaradeki (158, 196, 197, 198,) inci âyetlerin tefsirlerine de müracaat ediniz!.

96. Size deniz avı ve onun yiyilmesi bir fâide olmak için helâl kılındı ve sizin üzerinize ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı haram kılınmıştır. Huzuruna toplanacak olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz.

96. Bu mübârek âyetler, ihramlılara karadaki avların haram kılınmasına karşılık onlara ve diğerlerine deniz aylarından istifâdenin helâl olduğunu bildirmektedir. Ve Kâbe’i Muazzamanın, haram ayın ehli imân için bir intizam sebebi, bir yükselme ve saadet sebebi olduğuna ve bütün bu kâinatı yaratıp bütün mükevvenatı hakkiyle bilen zâtı ilâhînin elbette ki her hususa ait emir ve yasağının bir hikmet gereği, bir başarı ve terakki vesîlesi bulunduğuna işâret eylemektedir. Şöyle ki: Ey ihramlı olanlar!. (Size deniz avı) Yalnız denizlerde, ırmaklarda veya göllerde yaşayan, etleri yiyilip yiyilmeyen hayvanları avlamak (ve onun yiyilmesi) yani: Onlardan istifâde edilmesi ve balık kabilinden ise yiyilmesi (size) yerleşik olanlarınıza (ve yolculara) ticaret vesâire için o makama gelip gidenlere, misafirlere (bir fâide olmak için) onların tazelerinden yerleşik olanların yemeleri ve onların kesilip etleri kurutulmuş olanlardan da misafir olanların istifâde etmeleri için (helâl kılındı) artık bunlardan istifade edebilirsiniz. (ve sizin üzerinize ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı) çoğunlukla karada yaşayan av hayvanları isterse su kuşları gibi bazı vakitlerde su içinde yaşar olsunlar (haram kılınmıştır) bu da bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh ey müslümanlar!. (Huzuruna) Mahkeme’i kübrâsına (toplanacak olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun bütün emirlerine uyunuz, bütün bu gibi haram kıldığı şeyleri yapmayınız, sizin için başka sığınacak bir zat, bir makam yoktur.

§ Bizim Hanefî mezhebine göre bir ihramlı, ihramdan önce boğazlamış olduğu bir hayvanın etinden ihramdan sonra yiyebilir. Ve bir ihramlı, helâl = ihramlı olmayan bir kimsenin avladığı hayvanın etinden yiyebilir, isterse ihramlı olmayan, onu o ihramlı için avlamış olsun. Elverir ki, ihramlı o ava işâret ve dalalette bulunmuş olmasın. Fakat İmam Mâlik ile İmam Şartî ve İmam Ahmet’e göre bir ihramlı adına başkalarının avlamış olduğu avın etinden o ihramlı yiyemez.

97. Allah Teâlâ Kâbe’yi, o Beyti haramı ve haram ay” ile o boyunları bağsız ve bağlı kurbanları insanlar için bir medarı istifâde kıldı. Bu da bilmeniz içindir ki, şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir ve muhakkak ki, Allah Teâlâ herşeyi tamamıyla bilendir.

97. (Allah Teâlâ Kâbe’yi) O yüce makamı (o Beyti haramı) böyle bir unvana sâhip olan o mübârek mahalli (ve haram ayı ile) kendisinde hac vazîfesi ifâ edilen Zilhicce ayı ile (o boyunları bağsız) olup hedy namını alan kurbanları (ve bağlı) olan (kurbanları) boyunlarına kurban nişânesi asılmış olan ve kalaid ünvânını alan kurban hayvanlarını (insanlar için bir istifâde vâsıtası kıldı) bunlar bir mü’minin dinî ve dünyevî işlerinin yürümesine, güzelce gelişmesine vesîledir. Hac ve ûmre yapacak zatlar oraya yönelirler, bu sâyede bir kısım kusurları af edilir, bir nice sevaplara, derecelere nâil olurlar. Bir takım tacirler de o makam sâyesinde kazanç sâhibi olurlar. Vaktiyle de Kâbe’nin haremine giren bir zayıf kimse, emniyete kavuşur, bir suçlu takipten kurtulurdu. (Bu da) Kâbe’i Muazzamanın, haremi şerifin bu fazîleti, onlara ait bir kısım şer’î hükümlerin ceryânı (bilmeniz) düşünüp hikmet ve faydasını anlamanız (içindir ki, şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir) onun her emri ve yasağı bir nice dinî ve dünyevî menfaatleri celbe, bir nice zararları def’e sebebtir. Artık onun bütün şer’î hükümlerinin ve özellikle hacca ihramlılara ve diğerlerine ait kutsal tebliğatının nice hikmetleri, fâideleri içermiş olduğunu kim inkâr edebilir, (ve muhakkak ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilendir.) Bütün göklerde ve yerde olan şeyleri kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkiyle bilicidir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcıdan korkmalı, onun o mübârek, hikmet dolu emirlerine, yasaklarına gerektiği gibi riâyet etmeye çalışmalıdır.

98. Biliniz ki, Allah Teâlâ’nın cezâsı muhakkak pek şiddetlidir. Ve şüphe yok ki; Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

98. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına muhalefetin ne kadar cezâya sebep olacağına işâret etmekteir. Ve Rasûlü Ekrem tarafından dinî hükümler tamamen tebliğ edilmiş olduğundan bu hususta kimsenin bir mazeret ileri sürmeye selahiyeti bulunmadığını, ve herkesin bütün hal ve durumunu hakkiyle bilen Allah Teâlâ’dan korkulmasının lüzumunu bildirmektedir. Ve temiz, helâl kabilinden olan şeyler ile haram bulunan murdar şeylerin eşit olmadığını beyan ile öyle gayrı meşru dünyevî varlıkların çokluğuna kapılmamasını bütün insanlığa şöylece ihtar buyurmaktadır: Ey mükellef insanlar!. (Biliniz ki. Allah Teâlâ’nın cezâsı) Azâbı, onun haram kıldığı şeyleri yapanlar hakkında (muhakkak pek şiddetlidir) bunu düşünmelisiniz, haramları işlememelisiniz, insanlık icâbı yapılmış olan yasak bir fiilde israr edip durmamalısınız. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) Onun haram kıldığı şeylerden kaçınanları veya işledikleri yasaklarda devam etmeyip onları terkedenleri affeder, örter, lûtfuna nâil buyurur. Ve Allah Teâlâ (rahîmdir.) kulları hakkında ilâhî rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, onları ikaz ve irşat için böyle emirlerini onlara Kur’an-ı Kerim ile telkin buyuruyor, tâki onun rahmetine lâyık amellerde bulunmaya gayret etsinler.

99. Peygamberin üzerine tebliğden başka yoktur. Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız şeyi de gizlediğiniz şeyi de bilir.

99. Ey insanlar!. Sizin vazîfeniz tebliğ edilen şer’î hükümlere hakkiyle riâyet etmektir. Bu tebliğ ise size Rasûlü Ekrem vasıtasıyle yapılmıştır. O (Peygamberin üzerine) düşen, risâlet vazîfesi, şer’î hükümleri ümmetlerine (tebliğden başka değildir) o Yüce Resûl ise bu vazîfeyi gerektiği gibi yapmıştır. Artık hakkınızda ilâhî hüccet tamam olmuş, bir mazeret ileri sürmeye asla selâhiyetiniz kalmamıştır. Sizin o tebliğ edilen şeylere itaat etmeniz lâzım bulunmaktadır. (Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız) açıkça yaptığınız (şeyi de, gizlediğiniz) gizlice yaptığınız, kalben düşünüp durduğunuz her (şeyi de bilir) hiçbir hâl ve durumunuz Cenâb-ı Hak’ka hâşâ gizli kalmaz. Binaenaleyh pek uyanık bulununuz, dinî vazîfelerinize riâyetten ayrılmayınız ki, o Yüce Yaratıcının cezasından emin, lütuflarına nâil olasınız.

100. De ki: Murdar ile temiz eşit olmaz. İsterse murdarın çokluğu hoşuna gitsin. Artık ey güzel akıl sâhipleri! Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, kurtuluş bulabilesiniz.

100. Ey Yüce Resûlüm!. O mükellef olan kullara (De ki, murdar ile temiz) haram ile helâl, pis olan şey ile temiz olan şey, kötü inanç ve çirkin işler ile güzel inanç, güzel amel Allah katında (eşit olmaz) binaenaleyh murdar, gayrimeşru olan şeylerden kaçınmalı, temiz, Allah katında makbul olan şeyleri elde etmeye çalışmalıdır, bu hususta fedakârlıktan ayrılmamalıdır, gösterişe kapılmamalıdır. (Velevki murdarın çokluğu) Ey mükellef olan insan senin (hoşuna gitsin) evet… pis, gayrimeşru bir malın, bir servetin, bir cemiyetin çokluğu hoşuna gitse de, insanı sevindirip ümide düşerse de bunun bir kıymeti yoktur. Bunlar fâni, zararlı, mesuliyeti gerektiren bir çokluktur. İmdi bunlar temiz, meşru bir nîmet ile, dindar, faziletli bir cemiyet ile eşit olabilirler mi?. İsterse bunların miktarı noksan bulunsun (Artık ey güzel akıl sâhipleri) ey İlim ve irfan sâhipleri!. Öyle bir takım pis şeylerin çokluğuna kıymet vermeyiniz, onları kazanmaya çalışmayınız, onların uhrevî cezaları pek ziyadedir. (Allah Teâlâ’dan korkunuz) Onun kutsal emirlerine, yasaklarına tamamen riâyete çalışınız (ki, kurtuluş bulabilesiniz) dünyevî, uhrevî selâmet ve kurtuluşa nâil olabilesiniz. Temiz şeyleri bırakıp da pis şeylerin arkasına düşenler, aldanırlar, felâh ve kurtuluştan mahrum kalırlar, bir malın herhangi bir şeyin kıymeti, onun çokluğu ile değildir. Belki onu temiz, helâl ilâhî rızâya uygun olması İtibâriyledir. İsterse miktarı az olsun.

§ Bir rivâyete göre bir şahıs, Rasûlü Ekrem’den sormuş ki, içki satmak benim ticaretim idi, onu sattığımdan dolayı mal kazanmış bulunuyorum, o mal ile Cenab’ı Hak’kın itaati uğrunda bir amelde bulunsam bana bir fâide hasıl olur mu?. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz de buyurmuş ki: “Sen o malı hac veya cihat veya sadaka yolunda infak etsen, bu bir sivrisinek kanadına bile denk olmaz, Cenâb-ı Hak temiz olandan başkasını kabul buyurmaz. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

101. Ey imân edenler! Öyle şeylerden sormayınız ki, eğer size açıklanırsa sizi üzer. Ve eğer siz Kur’an’ın indiği sırada sorarsanız onlar size açılır. Allah Teâlâ onlardan af buyurmuştur. Ve Allah Teâlâ gafurdur, halimdir.

101. Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberin tebliğ etmediği bir takım hikmete muhalif şeylerin sual edilmesi ağır bir teklif e, hoş olmayan bir hadisenin meydana gelmesine sebep olabileceği cihetle bu sorunun hikmete uygun olmadığını ve peygamberin beyanlarını kabul etmeyip inkâr edenlerin küfre düşeceklerini ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Hz. Muhamed Aleyhisselâm’ın risâletini tasdik eyleyenler!. Ol Yüce Resûle müracaat ederek size tebliğ etmediği (Öyle şeylerden sormayınız ki) bir takım icrâsı çok zor olan veya gizli sırlardan ibâret bulunan şeyler hakkında fetva talebinde bulunmayınız ki (eğer size açıklanırsa) onun zuhuru, size teklif edilmesi, hüzün ve meşakkate sebep olacağı için (sizi üzer) hoşunuza gitmez, sizin rezil olmanıza sebep olabilir. (Ve eğer siz Kur’an’ın indiği sırada) Rasûlü Ekrem’in zamanı saadetinde o gibi şeylerden (sorarsanız) onlar (size açılır) beyan olunur da sizi üzüntüye meşakkate sokar. (Allah Teâlâ onlardan) Evvelce vuku bulmuş olan somlarınızdan veya sual ettiğiniz şeylerden dolayı sizi (af buyurmuştur) artık o gibi şeyleri tekrar sormaya kalkışmayınız (Ve Allah Teâlâ gafurdur) vaki olmuş olan bir kısım günahları, hataları af ve mahv buyurmuştur. Ve (halimdir) yapılan günahlardan dolayı hemen cezâsını acele etmez, merhamet buyurur, tövbe ve istiğfar etmek için müddet bırakır.

102. Gerçekten de öyle şeyleri sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble kâfir oldular.

102. (Gerçekten de öyle şeyleri) Bu sizin sual ettiğiniz şeyleri, onlar gibi sakıncalı meseleleri (sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble) o sordukları şeyler hakkında beyanlara itaat etmeyip onları inkâra cür’et etmeleri yüzünden (kâfir oldular) nitekim eski kavimlerden bir takımı Peygamberlerinden böyle şeyleri sormuşlar, sonra o şeyler ile mükellef olunca onları terkederek yok olmaya mâruz kalmışlardır. Nitekim Salih Aleyhisselâm’ın kavmi taştan bir devenin çıkmasını istemişler” sonra bir mucize olarak meydana gelen o deveyi boğazladılar. Musa Aleyhisselâm’ın kavmi de “Ya Musa!. Allah Teâlâ’yı bize âşikâre göster” demişler, bu yüzden büyük bir vebâle uğramışlardır. Yine İsrail oğulları Peygamberlerine müracaat ederek “bize bir hükümdar tayin et, Allah yolunda cihatta bulunalım” demişler, sonra kendilerine Talût hükümdar tayin edilince onun emrinde cihatta bulunmaktan kaçınmışlardır. Bunun gibi İsa Aleyhisselâm’ın kavmi de gökten bir sofra inerse imân edeceklerini söylemişler, sofra inince sözlerinde durmayarak küfre düşmüşlerdir.

§ Rivâyete göre eshabı kiramdan bazıları Rasûlü Ekrem Hazretlerinden birçok sualler sormaya başlamışlar. Hz. Peygamber Efendimiz de minbere çıkmış, benden sorunuz, vallahi ben bu makamda bulundukça benden ne sorarsanız size cevabını veririm diye buyurmuş. Nesebi ayıplanan Abdullah İbni huzâfe, ayağa kalkmış, Ey Allah’ın Peygamberi!. Benim babam kimdir? diye sormuş, Rasûlü Ekrem de: Senin baban huzâfe diye buyurmuş, aynı şekilde babası ölmüş bir zat da kalkarak: Ya Rasûlüllah!. Benim babam nerededir diye sormuş, Peygamber Efendimiz de “senin baban ateştedir” diye cevap vermiş, aynı şekilde: Süraka İbni Mâlik de: “Ya Rasûlüllah Hac bizim üzerimize her sene mi farzdır” diye sormuş, Rasûlü ekrem ona cevap vermemiş, yüz çevirmiş Sürake yine sualini iki üç kere tekrar edince Yüce Peygamber Hazretleri: “yazık sana, sana “evet” demiyeceğimi kim temin edebilir?. Vallahi eğer “evet” desem her sene hac farz olur, farz olunca da terkedersiniz, terkedince de küfre düşerseniz. Ben sizi terkettikçe beni terkediniz, yani size fazla teklifte bulunmadıkça artık fazlasını sual etmeyiniz. Şüphe yok ki, sizden evvelki kavimler, çok suallerinden dolayı helâk olmuşlardır. Ben size bir şey ile emir edince ondan gücünüz yettiği miktarı ifâ ediniz ve sizi bir şeyden men edince de ondan kaçınınız. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in üzüldüğünü görmüş, bu hâdise üzerine ayağa kalkmış, biz Allah Teâlâ’nın Rabbimiz olduğuna, İslâmiyet’in dinimiz olduğuna, Hz. Muhammed’in de Peygamberimiz olduğuna râzı olduk demiş, bu olay üzerine bu iki âyeti kerime nâzil olmuştur.

103. Allah Teâlâ behireden, saibeden, vesileden ve hamden hiç birini meşru kılmamıştır. Fakat kâfir olanlar Allah Teâlâ’ya karşı yalan söyleyerek iftirada bulunurlar. Ve onların çokları ise akıl erdiremezler.

103. Bu mübârek âyetler; meşru şeyleri birakip da haram şeyleri işleyen ve bir takim sapik kimseleri taklit edip duran şahislarin bu cahilce hareketlerini kinamaktadir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) Öyle câhiliyet ehlinin uydurduklari gibi (behireden, sa-ibeden, vesileden ve hamden hiç birini -meşrukilmamiştir) câhiliyet zamaninda: Beş kere yavrulayip, da beşinci yavrusu erkek olan devenin kulagini yarar kendisini saliverirlerdi, ondan artik hiç istifâde etmezlerdi. Bu deveye “behîre” denilmiştir. Şaibe de putlar adina adak yapilan develerdir ki, bir maksadin gerçekleşmesi için bir deve adanir, o maksat gerçekleşince o deve de saliverilirdi, ondan fâidelenmeyi kendilerine haram kilarlardi. Vesile de putlara tahsis edilen koyundur. Şöyle ki: Bir koyun dişi doğurursa sâhibinin olurdu, erkek doğumrsa onu putlara tahsis ederlerdi. Şayet ikisini birden doğurursa dişi kardeşine kavşutu derler, artik o erkegi de kurban etmezlerdi. Ham da sülbünden on deve doğmuş olan erkek devedir ki, bunun sirti haram sayilirdi, onu serbest birakirlardi, onu hiçbir sudan veya meradan men etmezlerdi. Ölünce etinden erkekler de kadinlar da yerlerdi. Bunlarin hakkinda başka bazi rivâyetler de vardir. İşte bu gibi hayvanlarin hakkinda böyle muamele yapilmasi için İslâm dininde şer’î bir hüküm yoktur. Böyle bir muamele din adina bir iftiradir. (Fakat kâfir olanlar Allah Teâlâ’ya karşi yalan yere iftirada bulunurlar) Yapacaklarini yapar, sonra da bunu bize Allah Teâlâ emretti, meşru kildi diye yalan söylerler, (onlarin çoklan ise) bu gibi gayrimeşru iddialarda bulunanlara körükörüne tâbi olup giderler. “Amr İbni Lühay ki, Hüzaa kabilesinden bir şahistir. Câhiliyet devrinde Mekke’i Mükerreme’ye hâkim olmuştur, İsmail Aleyhisselâm’in dinini ilk defa bozan budur. Putlar, heykeller edinmiş, behire ve diğer şeyler hakkindaki kâfirce usulü bu adam koymuştur. Artık birçok câhil hak da böyle kâfir, bozguncu, dinî hükümleri ortadan kaldıran bir şahısa tâbi olmuşlardır. Ne kadar üzücü bir alçaklık!.

104. Ve onlara, Allah Teâlâ’nin indirdiğine ve Peygambere (sünnetine) geliniz denildiği vakit “babalarımızı üzerinde bulunduğumuz şeyler bize yeter” derler. Ya babaları hiçbir şey bilmiyorlar ve doğru yola gitmiyorlar idiyseler de mi?

104. (Ve onlara) Öyle bâtıl şeyleri yapanlara, bir takım dinsizlere tâbi olan birçok kimselere (Allah Teâlâ’nın indirdiğine) helâl ve haramı beyan eden Kur’an’ı Kerim’e (ve Peygambere) kendisine Kur’an’ı Kerim’in nâzil olduğu Yüce resûle (geliniz) onların beyanlarına tâbi olunuz, tâki, gerçek durumu bilip, doğru yola girmiş olabilesiniz, (denildiği vakit) Onlar bu irşat ve ikazı kabul etmez, sapıklıklarında israr eder dururlar, (babalarımızın üzerinde bulunduğumuz) Onların yapıp durduğunu bildiğimiz (şeyler bize yeter) bizim için onlar yeterlidir (derler) ne cahilce bir iddia!, (babaları hiç birşey bilmiyorlar) Cehâlet içinde yaşamış bulunuyorlar (ve doğru yola gitmiyorlar idiyseler de mi?) onlara tâbi olup duracaklar?. Bu ne kadar inatçı, şaşılacak bir iddia, bir hareketi, İnsan, makul, meşru olan hususlarda başkalarına tâbi olur, bundan istifâde eder, fakat bir takım inkârcılara, câhillere körükörüne tâbi olmalı mıdır? Hakikat meydanda iken onun aksini iddia edenlerin sözlerine kıymet vermek, maddî ve mânevî bir düşüş, bir alçaklık nişânesi değil midir?. Binaenaleyh bu gibi zararlı, helâk edici iddialar asla kıymet vermemeli, onlardan pek ziyâde kaçınmalıdır. Ferdî ve içtimai selâmet ve saadet ancak bu şekilde sağlanmış olur.

105. Ey imân edenler! Siz kendi nefisinize bakınız. Siz hidayette bulunduktan sonra sapıklığa düşmüş olanlar size bir zarar veremez. Hepinizin sonunda varacağı Allah Teâlâ’dır, o da size ne yaptığınızı haber verecektir.

105. Bu âyeti kerime, müslümanları uyanmaya dâvet ediyor, bir takım sapıklar! taklit etmekten men eyliyor, müslümanlara kendi vazîfelerini ifâ, mukaddesata riâyet ettikleri takdirde sapıklar yüzünden mesul, azâba mâruz olmayacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Siz öyle kâfirlere, bir takım yanlış inançlara saplanmış kimselere bakmayınız (Siz kendi nefsinize bakınız) kendi şahsınızı İslaha, temiz bir inanç dairesinde yaşamaya dikkat ediniz, üzerinize düşen vazîfeleri ifâya çalışınız, ve siz hakiki mü’minler bir nefs hükmünde bulunduğunuz için birbirinizi irşat ve yükseltmeye gayret ediniz. Size en çok lâzım olan budur. (Siz hidayette bulunduktan sonra) Dinî hükümlere riayetkâr olup takvâ sâhibi olarak yaşadığınız takdirde (sapıklığa düşmüş olanlar size bir zarar veremez) siz onların yüzünden âhirette mesul olmazsınız. Elverir ki, siz üzerinize düşen dinî vazîfeleri ifâ etmiş ve mümkün olduğu takdirde o sapıklara karşı iyiliği emredip kötülükten alıkoyar bulunmuş olasınız. Çünki bu vazifeye riâyet de hidâyete kavuşma cümlesindendir. Bu vazîfeyi ifâya güçleri yettiği halde yapmayanlar sapıkların felâkete uğramaları halinde onlarda zarar görecekler, bu yüzden Allah katında mesul bulunacaklardır. Nitekim birçok âyetler hadisler bize bu vazîfeyi emretmektedir. Ey insanlar!. (Hepinizin sonunda varacağı) Kıyâmet günü mânevî huzurunda toplanarak muhakemeye tâbi olacağı zât ancak (Allah Teâlâ’dır) gerek hidâyete erenler ve gerek sapıklar Cenab’ı Hak’kın mahkeme’i kübrâsına getirileceklerdir. (o) Yaratıcı Hâkim (de size) ey insanlık zümresi!. Dünya hayatında (ne yaptığınızı haber verecektir.) hidâyete götüren amellerde mi bulundunuz, yoksa sapıklık yolunu mu takip ettiniz,bunlar size bildirilerek ona göre lâik olduğunuz mükâfatlara veya cezalara kavuşturulacaksınızdır. Artık uyanınız, o gelecek hayatı düşününüz. Ne mühim ilâhî bir vaad ve tehdit!..

§ Rivâyete göre eshabı kiram, küfr içinde kalan, küfr halinde ölüp giden yakınlarını, yurtdaşlarını düşünerek üzülüyorlarmış. Onları teselli etmek için bu âyeti kerime nazil olmuştur.

106. Ey imân edenler! Herhangi birinize ölüm hâli geldiği zaman vasiyet vaktinde aranızda şâhitlik edecekler, ya sizden adâlet sâhibi iki kimsedir veya size yeryüzünde yolculuk halinde iken ölüm müsibeti isabet etti ise sizin gayrınızdan iki şahıstır. Bunların şâhitliklerinden Şüphelendiğiniz takdirde bunları namazdan sonra alıkorsunuz. Bunlar “yemin karşılığında hiçbir bedel almayız, isterse lehine şâhitlik edeceğimiz kimse bizim için akraba olsun. Ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz, o takdirde şüphe yok ki, biz günahkârlardan bulunmuş oluruz” diye yemin ederler.

106. Bu âyeti kerime, müslümanların canlarını korumakla mükelef oldukları gibi ölmeden evvel de hayır adına ve başkalarının haklarını korumak maksadıyle vasiyet yapmalarını ve bu vasiyete vârislerin ve diğerlerinin riâyet edebilmeleri İçin bu vasiyetin varlığını en az iki şahidin şahâdetiyle temin etmeği ve bu şahitler hakkında varisler tarafından şüphe vuku bulursa bunların ne şekilde yemine tâbi tutulacağını beyan ve ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslümanlar zümresi! (Herhangi birinize ölüm hâli) Ölümün alâmetleri meydana (geldiği zaman) öyle yapılacak bir (vasiyet vaktinde) yapacağınız vasiyetlere dâir ileride (şâhitlik edecekler) o vasiyetlerin varlığını, kaybolmasından ve inkârdan korunmasını temin için şahitlikte bulunacak şahıslar (ya sizden) siz müslümanlardan veya sizin yakınlarınızdan (adâlet sâhibi) doğru sözlü, haktan ayrılmaz (iki kimsedir.) Bunlar sizin durumunuzu daha iyi bilecekleri ve daha ziyâde doğru olacakları için bunların şâhit tutulmaları daha iyidir. (Veya size yolculuk halinde iken ölüm musibeti isâbet etti ise) o gurbet halinde akrabanızdan, din kardeşlerinizden kimse bulunmadığı takdirde (sizin gayrınızdan) yabancılardan ehli zimmetten (İki şahıstır) bunları o halde şâhit edinirsiniz. (Bunların şâhitliklerinden -şüphelendiğiniz takdirde-) yani: Varisler ve diğer alâkadarlar bu şahitlerin hiyanetleri, terekeden birşey almış ve gizlemiş olmaları gibi bir hususta şüpheye düştükleri zaman (bunları) bu yabancılardan olan ve olmayan şahitleri (namazdan sonra) ikindi namazının edâsını müteakip olması tercih olunur, (alıkorsunuz) Bunları yemin etmeleri için durdurursunuz (Bunlar) bu şahitler de biz (yemin karşılığında hiçbir bedel almayız) dünya malı için doğruluktan ayrılarak Hak Teâlâya yalan yere yeminde bulunmayınız (isterse lehine şâhitlik edeceğimiz kimse bizim için akraba olsun) biz yine haktan ayrılmaz, onların menfaatları için onların lehine yalan yere şahitliğe cür’et etmeyiz. (Ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz) Cenab’ı Hak’kın bize yerine getirmeyi emrettiği bir şâhitliği hangi fâni bir menfaat hırsiyle odadan kaçınmayız (o takdirde) biz şâhitliği gizlediğinizi, değiştirip bozduğumuz takdirde (şüphe yok ki, biz günahkârlardan bulunmuş oluruz) artık nasıl cür’et eder de hakikata aykırı şahitlikte bulunabiliriz?, (diye yemin ederler) Bu şekilde şâhitliklerinde doğru olduklarını teyit etmiş bulunurlar.

§ Namazdan sonra, özellikle ikindi namazını müteakip şahitlikte bulunulmasının hikmetine gelince: Bütün din mensupları bu ikindi vaktine saygı gösterir, o vakitte yemin etmekten çekinirlerdi. O vakit insanların toplanacakları bir zamandır. Ve o zaman gece melekleriyle gündüz meleklerinin birbirine tesâdüf edecekleri bir vakittir. İmamı Şafi’ye göre cinâyet, boşama, azat etme ve ikiyüz dirheme varan bir mal hakkındaki yeminlere daha ziyâde ehemmiyet verilir. Bu yeminler, ikindi namazından sonra Mekke’i Mükerreme’de rükn ile makam arasında, Medine’i Münevvere’de minber yanında, Beyti mukaddeste sahretullah yanında, diğer beldelerde de mescitlerin en şereflisi içinde yapılır. Fakat Hanefî imamlarına göre bu bir daha iyiyi tercih meselesidir. Yoksa bu yeminler böyle zaman ve mekân ile kayıtlı değildir. Diğer yerlerde de yapılabilir.

§ Deniliyor ki: böyle sefer halinde gayrimüslimlerin de şâhit edinilmesi İslâm’ın başlangıcında müslümanların azlığından dolayı câiz bulunmuştu. Sonra bu cevaz: İçinizden adâlet sahibi iki kişiyi şâhit tutun. (Talak, 65/2) âyeti kerimesiyle neshedilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğuna göre Maide sûresinde mensuh bir âyet yoktur.

107. Eğer onların bir günah kazandıkları anlaşılırsa o zaman bu ikisinin yerine haklarına tecâvüz etmiş oldukları karşı taraftan diğer iki kimse kıyam ederler. “Billâhi bizim şâhitliğimiz, onların şâhitliğinden daha doğrudur ve biz hakkı tecâvüz etmedik şüphe yok ki, biz o takdirde zalimlerden olmuş oluruz” diye yemin ederler.

107. Bu mübârek âyetler, vasiyetler hakkında şâhitlik eden kimselerin doğru şâhitlik etmemiş oldukları anlaşıldığı takdirde vârislere yemin ettirilmesini ve bu yemin ettirmenin meşruiyetindeki fâideyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer onların) O vasiyet hakkında şâhitlik edenlerin hiyanette, yalan yere yeminde bulunmaları sebebiyle (bir günah kazandıkları anlaşılırsa) bilgi, kanaat hasıl olursa (o zaman bu ikisinin yerine) yemin hususunda (haklarına tecâvüz etmiş oldukları karşı taraftan diğer iki kimse) ölmüş kimsenin yakınlarından, varislerinden iki şahıs (kıyam ederler.) yemin için hazırlanırlar ve (“Billâhi bizim şâhitliğimiz) yeminimiz (onların) o evvelce şâhitlik edenlerin şâhitliklerinden, yeminlerinden (daha doğrudur) kabule daha lâiktır, biz onlar gibi hâinlikte, yalanda bulunmuş olmayacağız. (ve bîz hakkı tecavüz etmedik) Vasiyet edilen malı talep hususunda ve evvelki şahitler gibi hiyâneti, yalanı tercih hususunda gerçek duruma aykırı yeminde bulunmuş olmadık, (şüphe yok ki, biz o takdirde) Yeminimizde hakkı tecavüz etmiş olduğumuz zaman, Allah’ın gazabına maruz kalmış olan (zalimlerden olmuş oluruz” diye yemin ederler) artık bunların yeminine binaen hüküm olunur.

108. Bu şekildeki şâhitlik, şâhitliği gerektiği gibi edâ etmelerine veya yeminlerinden sonra yeminlerinin red edilmesinden korkmalarına en yakın bir çâredir Allah Teâlâ’dan korkunuz ve dinleyiniz. Allah Teâlâ fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.

108. (Bu şekilde şâhitlik) Ölünün vârisleri, velileri tarafından beyan edilen şekilde yemin edilmesi, hikmet ve menfaat gereğidir. Çünkü bu biçimde şâhitlik ve yemin, şahitleri düşündürerek yapacakları (şâhitliği gerektiği gibi) hakka tam uygun, değiştirme ve hiyanetten uzak olarak (edâ etmelerine) vesiledir, (veya) bu şekilde vârislerin şahâdetlerinden (yeminlerinden sonra) diğer şahitlerin şahâdetlerinin, yeminlerinin (red edilmesinden korkmalarına) bu yüzden insanlar arasında kötü bir şöhret kazanmış olacağını endişe etmelerine (en yakın bir çâredir) binaenaleyh bu şekilde bir muamelenin meşruiyeti bir şer’î hikmet, bir umumun menfaatı icabıdır. Artık Ey insanlar!. (Hak Teâlâ’dan korkunuz) Onun hükümlerine ve bu cümleden olarak bu şahadet hükmüne muhalefetten sakınınız, (ve dinleyiniz) Cenab’ı Hak’kın bütün buyurduklarını kabul ve itaat sûretiyle güzelce kabul ediniz . (Allah Teâlâ fasıklar topluluğunu) Onun kutsî hükümlerine riâyet ve itaatten uzak olan kimseleri (hidâyete) cennet yoluna, selâmetlerine, saâdetlerine vesile olacak bir yola (erdirmez) onları eliboş ve ziyanda bırakır. Artık her müslümana lâzımdır ki, gerek şâhitlik hususunda ve gerek diğer fiil ve hareketlerinde Allah’ın hükümlerine muhalif hareketlerden sakınsın, kendi kötü hareketiyle kendisini hidâyet ve kurtuluş yolundan mahrum bırakmasın. İşte bu mübârek âyetler böyle yüce, mühim bir uyarıyı kapsamış bulunmaktadır. Tefsirlerde bildirildiği üzere Temim bini Ave ile Adiy bini Yezit ticâret için Şam’a gitmişler, o zaman Hırıstiyan bulunuyorlardı. Onlar ile beraber Amr İbni Aşın azatlısı olan Büdeyl de bulunuyordu. Bu zat ise muhacir müslümanlardan idi. Şam’a gidince hastalanmış, yanında bulunan malının nelerden ibâret olduğunu bir pusulaya yazıp bu pusulayı gizlice eşyasının arasına atmıştı. Sonra eşyasını Temim ile Adiy’e verip onları vârislerine vermelerini vasiyette bulunmuş, sonra da vefat eylemişti. Bu eşya arasında üçyüz miskal ağırlığında ve altın ile nakışlı bir gümüş kâse bulunuyordu. Bunu Temim ile Adiy alıp sakladılar. Medine’i Münevvere’ye dönünce Büdeyl’in eşyasını va rislerine verdiler. Varisler bu eşyanın arasında mezkûr kâsenin de bulunmuş olduğunu o pusuladan anlayınca bunu Adiy ile arkadaşından sordular, onlar ise kâseyi inkâr ettiler, Büdeyl bize ne teslim ettiyse onu size tamamen verdik dediler. Varisler bu durumu Rasûlullah’a arzettiler, bunun üzerine 107 inci âyeti kerime nâzil oldu. Temim ile Adiye ikindi namazını müteakip minberin yanında “kendilerine teslim edilen eşyadan birşeye hiyânet, birşeyi gizlemediklerine dâir yemin verildi, onlar da yemin ettiler, serbest bırakıldılar. Daha sonra o kâse Mekke’de bulundu, elinde bulunan şahıs, ben bunu Temim ile Adiyden satın aldım dedi. Bunun üzerine Temim ile Adiy dediler ki: Biz o kâseyi Büdeylden satın almıştık, fakat bunu isbat için beyyinemiz bulunmadığı için söylemeyi uygun görmedik diye hırsızlıklarını saklamak istediler. Durum tekrar Büdeyl’in vârisleri tarafından Rasûlullah’a arzedildi. Bunun üzerine de “108” inci âyeti kerime nâzil oldu. Binaenaleyh Büdeyl’in vârisleri bulunan amr İbni As ile Muttalib bini Übey Veda’aye yemin etmeleri söylendi “vallahi Temim ile Adiy yalan söylediler, hiyanette bulundular” diye yemin ettiler. Bunun üzerine o kâse veya onun bedeli o zatlara ve rildi. Daha sonra Tamimi Dari’de müslüman olmuş ve hakikaten o kâseyi alıp saklamıştık diye itirafta ve Cenab’ı Hak’tan aflar temennisinde bulunmuştur.

§ Vasiyet, lûgatte: Emir ve bir işi birine ısmarlamak demektir. Çoğulu: “Vesâya “dır. Istılahta: Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya bir hayır yönüne meccanen temlik etmektir, İsa da vasiyet mânâsına geldiği gibi vasi tayin etmek mânâsına da gelir. Musi, bir malı veya bir menfaati vasiyet eden kimsedir. Vasi de bir kimsenin malında veya çocuklarının işlerinde tasarmf etmek üzere tayin edilen şahıstır. Buna “Musa ileyh” de denir. Müşabih de vasiyet olunan mal veya menfaattir. Musa leh de kendisine vasiyet olunan şahıs veya yöndür.

§ Vasiyetler şöylece beş kısımdır:

(1) Vâcip vasiyetlerdir. Bu, emanetleri, bilinmeyen borçları vermeye ve hac ile zekât ve kefâretlere ait vasiyetler gibi vasiyettir.

(2) Müstahab vasiyetlerdir. Borcu ve vârisleri olmayan bir müslümanın bütün mallarını bir hayır yoluna vasiyet etmesi gibi.

(3) Mendub vasiyetlerdir. İhtiyacı olmayan İlim ve selâh sahiplerine yardım için yapılan vasiyet gibi.

(4) Mübah vasiyetlerdir. Varis olmayan yakınlardan, yabancılardan zengin kimselere vasiyet gibi.

(5) Mekruh vasiyetlerdir. Fasık, günahkâr kimselere vasiyet gibi.

§ Bir kimse en fazla, malının üçte birini bir şahsa veya bir yöne vasiyet edebilir. Fazlasını vasiyet etmiş olsa vârisleri razı olmadıkça geçerli olmaz. Vârislere vasiyette geçerli değildir. Zaten onlar vasiyet edecek kimsenin terekesine sâhip olacaklardır. Bunlardan bazıları tercih edilerek onlara vasiyet edilse diğer vârislerin gönüllerinin kırılmasına ve aralarında dedikoduya sebep olacağı için hikmete uygun olmamış olur. Bir de bir kimsenin vârisleri fakir olup da kendilerine isâbet edecek miras payı ile ihtiyaçları karşılanamıyacak ise vacip olan vasiyetlerden başkasını yapmamak daha iyidir. Çünki vasiyet yapılmadığı takdirde hem akrabalık hakkına riâyet edilmiş, hem de ihtiyaç sahiplerine tasaddukta bulunulmuş olur.

§ Meşru vasiyetlerin dinî hikmeti ise pek açıktır. Bu sâyede hukuka, insaniyete riâyet edilmiş, insan servetinden uhrevî bir menfaat de kazanmış bulunur. Nitekim bir hadisi şerifte:

Kendisinde vasiyet edecek birşey bulunan bir müslüman için muvafik değildir ki, yanında vasiyetnamesi yazılmış bulunmaksızın iki gecesi bile geçsin.

109. O günü ki, Allah Teâlâ Peygamberleri toplayacak da “Size verilen cevap ne idi?” diyecek, onlar da “Bizim için bilgi yoktur, şüphe yok ki, gayipleri hakkıyla bilen ancak sensin, sen” diyeceklerdir.

109. Bu mübârek âyetler, takvâ ile mükellef olan insanlara uhrevî hayati düşünmeleri için o âlemde Yüce Peygamberlerin nasil bir ilâhî hitaba kavuşarak şerefleneceklerini ve bu hususta bir örnek olmak üzere Hz. İsa’ya yönelecek olan ilâhî beyanlari açiklamaktadir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Allah Teâlâ’dan korkunuz, özellikle kiyâmet gününü, o gündeki pek büyük muhakemeleri düşünerek korku ve saygi içinde yaşayiniz, hatirlayiniz (O günü ki,) o kiyâmet zamanini ki (Allah Teâlâ Peygamberleri) o gün (toplayacak ta) onların dünyada iken ümmetlerine tebliğ etmiş oldukları dinî hükümleri o ümmetlerin nasıl karşılamış olduklarını o Peygamberlerden hikmet gereği soracak (Size) ümmetleriniz tarafından (verilen cevap ne idi?.) onlar sizin tebliğatınıza kabul şeklinde mi icâbet ettiler, yoksa red şeklinde mi size cevap verdiler (diyecek) o kıyâmet gününde o Peygamberlerin ümmetleri hakkında şahadette bulunmalarına müsaade buyuracaktır. (Onlar da) O Yüce Peygamberler de tam bir tevazu ve mahviyet göstererek: Yarabbi! Herşeyi tam mânâsıyla bilen ancak sensin (bizim için bilgi yoktur) onların yüzünden uğramış olduğumuz belâları hakkiyle izah ve bayan gücümüz yeterli değildir, özellikle onların kalblerindeki kuruntularını, onların birçok gizli ve aşikâr hallerini tamamiyle bilmek bizim için kolay değildir. (Şüphe yok ki, gayıpları hakkiyle bilen ancak sensin) Yarabbi!, (sen) bizim bildiğimiz, senin geniş ilmine göre yok mesabesindedir (diyeceklerdir.) Yani: Ey bilen ve hikmet sâhibi yaratan!. O ümmetlerin açıkladıklarını da, gizlediklerini de, samimi bir şekilde imân edip etmediklerini de ancak tamamiyle sen bilirsin. Buna inanmışızdır. Bizler ise onların yalnız açıkladıklarından başkasını, onların kalplerindekilerini ve bizden sonra ne yapmış olduklarını bilemeyiz, artık bizim bilgimiz, senin bütün hadiseleri kuşatmış olan ilmine göre bir bilgi mahiyetinde değildir. Vakia Yüce Peygamberler, âhirette ümmetleri hakkında onların zahiri hallerine göre şahitlikte bulunacaklardır. Fakat onların bütün görünen ve gizli hallerini kuşatma derecesinde bilemedikleri için bu bakımdan âcizliklerini açıklamak meziyetini göstermiş olacaklardır. Bununla beraber Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerden bu suali, o ümmetlerin hallerini anlamak için değildir. Zaten onların bütün halleri Hak Teâlâ’ya tamamen malumdur. Belki bu suâlden asıl ilâhî maksat, o ümmetlerin inat, küfr ve isyan içinde yaşamış olanlarını kınamadır. O ümmetler arasında Allah Teâlâ’dan başkasına da ilâhiyat sıfatını isnat etmek cür’etinde bulunan Hırıstiyan taifesi ise bu bakımdan en ziyâde kınamaya lâiktir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, bu hususta bir örnek olmak üzere Hz. İsa’ya vermiş olduğu nîmetleri sayarak bu nîmetlere karşı kâfirce, pek cahilce harekette bulunan Hırıstiyan tâifesini (110) uncu âyeti kerimesiyle kınamaktadır. Tâki, gerçek durumu anlayarak o fasit inançlarını terketsinler.

110. O zamânı hatırla ki Allah Teâlâ buyurdu: Ey Meryem’in oğlu İsa! Senin üzerine ve annenin üzerine olan nimetimi zikred, o zamanı ki, seni ruhulkuds ile teyit etmiştim, sen beşikte iken de yetişkin iken de insanlara söz söylüyordun. O zamanı ki, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim ve o zamânı ki, benim iznimle çamurdan kuş şekli gibi birşey tasvir ediyor da içine üfürüyordun, benim iznimle bir kuş oluveriyordu. Anadan doğma körü, vücudunda beyaz beyaz lekeler bulunan kimseyi de benim iznimle iyi ediyor idin. Ve o zamânı ki, ölüleri benim iznimle hayat sahasına çıkarıyordun. Ve o zamânı ki, İsrail oğullarını senden defetmiştim, onlara açık mucizeler ile geldiğin vakitde ki, onlardan kâfir olanlar: “bu apaçık bir büyüden başka değildir” demiş idi.

110. Habibim Ya Muhammed!. -AleyhisselâmHatırla (O günü ki. Allah Teâlâ) Hz. İsa’ya hitâben (buyurdu) yani: Kıyâmette buyuracak. Kıyâmetin kopacağı yakın, Cenâb-ı Hak’kın Hz. İsa’ya hitabı muhakkak olduğu için gelecek zaman kipi yerine, geçmiş zaman kipi tercih buyrulmuş, durumun muhakkak olacağına işâret olunmuştur. (Ey Meryem’in oğlu İsa!.) Sen ki, benim Yüce bir Peygamberimsin (Senin üzerine ve annenin üzerine olan nîmetimi zikret) hatırla, o nîmet ne kadar büyüktü, senin ümmetin bu nîmeti takdir ederek senin risâletini tasdik ve sana bu nîmeti veren Cenab’ı Hak olduğundan ondan başka Yaratıcı, herşeye kâdir başka bir ilâh bulunmadığını bilip itiraf etmeli değil mi idiler?. Evet hatırla (o zamanı ki, senî ruhulkuds ile) Cibrili Emin ile veya temiz, kutsal bir ruh ile (takviye etmiştim) sana bu vasıta ile lâzım gelen şeyleri öğretmiş, sana dinî delilleri telkin, seni her bakımdan takviye eylemiştim. (sen beşikte) Daha çocuk bir halde (iken de ve yetişkin) olgunluk çağına ermiş (iken de insanlara söz söylüyordun) evet. Daha beşikte yatan mâsum bir yavru iken de: Bir harika olmak üzere: “Sen Allah Teâlâ’nın kuluyum, bana kitap verdi” diye beyanatta bulunmuştun. Ve hatırla (O zamanı ki, sana kitabı) yazı yazmayı veya herhangi bir kitabı okumayı (hikmeti) teorik ve pratik, faydalı ilimleri ve özellikle (Tevrat’ı ve İncil’i Öğretmiştim) seni bu kitapları bilir, bunlardan istifâde eder kılmıştım. Ve zikret (o zamanki benim iznimle) benim irâdemle, benim yardım ve kolaylaştırmam vâsıtasıyle (çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıyor da içine üfürüyordun) senin için bir mucize olmak için (benim iznimle) benim emir ve irâdemle o suret (bir kuş oluveriyordu) bütün bunlar Allah Teâlâ’nın izniyle, takdiriyle, yaratmasıyle vücude gelmiş oluyordu, çünki ondan başka yaratan, birşeyi yoktan var etmeğe kâdir başka Yaratıcı yoktur. Ve Ey Resûlüm İsa!.. Sen (Anadan doğma körü, ve vücudünde beyaz beyaz tekeler bulunan kimseyi de benim iznimle) ilâhî zâtımın kudret ve iradesiyle bir mucize olarak (iyi ediyor idin) kavmine karşı böyle harikulâde hadiseleri gösteriyordun (Ve) hatırla o zamanı ki (ölüleri) dua ederek (benim iznimle) benim fiilimle kabirlerinden diri olarak hayat sahasına (çıkanyordun) bütün bunlar Hz. İsa’nın peygamberliğini tasdike vesile olmak üzere Cenab’ı Hak’kın izniyle, iradesiyle vücude gelmiş oluyordu. Ve hatırla (o zamanı ki,) senin hayatına suikasitte bulunan (İsrail oğullarını senden defetmiştîm) onlar maksatlarına nâil olamadılar (onlara) Öyle bir nice (açık) herkesin anlayıp tasdik edebiİecekleri parlak bir mahiyette bulunan (mucizeler ile geldiğin vakitte ki, onlardan) o İsrail oğulları tâifesinden (kâfir olmanlar) o mucizeleri körkörüne inkâra cür’et ederek: (bu) Gösterilen hârikalardan her biri (apaçık bir büyüden) sihir denilen asılsız bir gösteriden (başka değildir demiş idi) bu kâfirler kendi cehâletlerini sapıklıklarını bu şekilde de göstererek ebedî azâba mâruz kalmışlardır, İşte Yüce Allah Hazretleri Peygamberlerini böyle üstün nîmetlere, mucizelere nâil kılmış, onlara uyanları selâmet ve hidâyete kavuşturmuş, onları inkâr edenleri de ebedî bir felâket ve azâba mâruz bırakmıştır.

111. Ve o zamanı ki, “Bana ve Peygamberlerime imân ediniz” diye havariyuna ilham etmiştim, onlar da: “imân ettik, bizim muhakkak müslimler olduğumuza şâhit ol” demişlerdi.

111. Bu mübârek âyetlerde Hz. İsa’ya ilk imân edip onun yardımcıları sayılan zatların nâil oldukları ilâhî ilhamı ve onların ne gibi bir maksatla semavî sofranın inmesini istirham etmiş olduklarını bildirmekte ve bu vesile ile de Hz. İsa’nın kavuşmuş olduğu ilâhî ikramlara işâret olunmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. Hatırla (O zamanı ki, bana) benim ilâhî zatıma, birliğime (ve peygamberime) Hz. İsa’nın risaletine (imân ediniz) böyle bir inancın dışına çıkarak ifrat ve tefritde bulunmayınız (diye havariyyuna) İsa Aleyhisselâm’ın eshabından bulunan zatlara (ilham etmiştim) onların kalpleri böylece ilâhî ilhamlarıma yansıdığı yer olmuştu, veya onlara bu ilâhî emir İncil vasıtasıyla gelmiş, bunu Hz. İsa’nın lisanından alıp öğrenmişlerdi (onlar da) Havariyun da biz Allah Teâlâ’nın birliğine, Hz. İsa’nın peygamberliğine (imân ettik, bizim muhakkak müslimler) senin dinine ve peygamberine teslim olan kimseler (olduğumuza) Ey Rabbimiz!, (şâhit ol demişlerdi.) Bu şekilde temiz inançlarını lisânen de itirafta bulunmuşlardı.

112. O vakit ki, havariler: “Ey Meryem’in oğlu İsa! Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra indirebilir mi?” demişti. İsa’da Allah Teâlâ’dan korkunuz, eğer siz mü’minler iseniz” dedi.

112. Habibim!. Hatırla (O vakit ki. Havariler) Hz. İsa’nın yardımcıları olan zâtlar, o Peygambere hitâben (Ey Meryem’in oğlu İsa!. Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra) üzerinde yemek bulunan bir sofra (indirebilir mi?. demişti) yani: Böyle bir sofranın indirilmesi hikmeti ilâhîyyeye uygun olur mu?. Yahut böyle bir sofranın indirilmesi hakkındaki senin temennine Cenâb-ı Hak icâbet eder mi?. Veya: ” ” kıraatine göre: Sen Rabbinden böyle bir istekte bulunmaya muktedir olabilir misin?. Diye sormuşlar. Bunlar bu sofranın inmesini görmekle ilmelyakin (kesin bilgi) derecesinde olan imanlarını aynelyakin mertebesine yükseltmek istiyorlardı. Nitekim Hz. İbrahim de ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istemişti. Havarilerin bu sorusuna karşı (İsa) Aleyhisselâm (da) Ey Havariler!. (Allah’tan korkunuz) Bu gibi kulluk alametine aykırı suallerde bulunmayınız (eğer siz) Cenâb-ı Hak’kın sonsuz kudretine ve benim peygamberliğinin doğruluğuna (inananlar iseniz” dedi.) onları uyanmaya dâvet etti, öyle cehâlet belirtileri içeren bir sorudan onları menetmek istedi ve sofranın inmesi için ve diğer nîmetlerin devamlı gelmesi için Allah’tan korkmanın bir vesîle olacağına işârette bulundu.

113. Dediler ki: Biz istiyoruz ki, ondan yiyelim ve kalplerimiz mutmain olsun ve senin bize doğru söylediğini bilelim ve biz onun üzerine şahitlerden olalım.

113. Hz. İsa’nın bu tavsiyesi üzerine havariler de (Dediler ki) biz Cenâb-ı Hak’kın kudreti ve senin risâletin hususunda bir şüpheye düşmüş değiliz, öyle bir şüpheyi gidermek istemiyoruz, (biz istiyoruz ki, ondan) o semavî sofradan istifâde edelim, öyle yüce bir nîmete kavuşalım, (ve kalblerimiz mutmain olsun) kalben olan inancımız, böyle apaçık bir kudret eseri görmekle fevkalâde tekâmül ederek her bakımdan kalbimiz mutmain olsun. Çünki müşahede yoluyla olan İlim, delil getirme yoluyla olan bir ilme eklenince daha fazla mutmain olmayı, kesin inancı icabeder, (ve) sofranın inmesini istiyoruz ki, (senin bize doğru söylediğini) peygamberlik iddiasındaki doğruluğunu kesin bir İlim ile (bilelim) hiçbir şüpheye yer kalmasın, (ve biz onun üzerine) O sofranın inmesi şeklindeki mucize hakkında (şahitlerden olalım) onun inişini görmeyen İsrail oğullarına karşı öyle bir semavî mucizenin ortaya çıkmasına şâhitlik ederek onları uyadıralım, mü’minlerin artmalarını temine çalışalım. “Havariler için Ali İmran Sûresindeki 52 inci âyetin tefsirine bakınız!.

114. Meryem’in oğlu İsa dedi ki: Ey Allah! Ey bizim Rabbimiz! Bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim geçmişimiz ve geleceklerimiz için bir bayram ve senden bir âyet olsun ve bizi rızıklandır ve sen rızık verenlerin en hayırlısısın.

114. Bu mübârek âyetler, Havarilerin güzel bir maksada dayanan temennileri üzerine Hz. İsa’nın istirham eylediği sofranın indiğini bildirmekte ve böyle bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra küfre düşecek olanların en şiddetli azaplara uğrayacaklarını şöylece ihtar eylemektedir: (Meryem’in oğlu İsa) Aleyhisselâm; Havarilerin gerçek bir maksaddan dolayı sofranın inmesini istemekte olduklarını anlayınca yıkandı: Namaz kıldı, Allah’ın divanına yönelerek duaya başladı da (dedi ki, Ey Allah!. Ey bizim Rabbimiz!.) yani: Ey bütün mükemmellikleri toplayan ilahlık sıfatıyla ve bütün kâinatı kendisiyle idâre ve terbiye ettiği rablık sıfatıyle vasıflanmış olan mâbudumuz?. (Bizim üzerimize gökten) Sema tarafından (bir sofra indir ki, bizim geçmişimiz ve geleceğimiz için) zamanımızda mevcut ve bizden sonra gelecek olan cemiyetler için (bir bayram) saygı gösterilecek bir büyük bayram bir, sevinç günü olsun, (ve) O sofranın inmesi yarabbi!, (senden) Senin yüce katından kâdir olan (bir âyet) kudretinin mükemmelLiğine şâhit ve peygamberliğin hak olduğuna bir delil (olsun) o sofranın inişi böyle yüce bir gayeye yönelik bulunsun (ve) sonra da Yarabbi!, (bizi rızıklandır) O sofradan bizi maddî yönden de yararlandır veya onun üzerine şükretmeyi bize nasip buyur, (ve sen) Ey Rabbimiz!. (rızık verenlerin en hayırlısısın.) Sen bütün kullarına karşılıksız nîmet ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcısın, bizim bu husustaki yakarışlarımızı da lütfen kabul ederek bizi maddî ve mânevî olarak rızıklandır.

115. Allah Teâlâ buyurdu ki: Ben onu sizin üzerinize elbette indireceğini. Fakat sonra sizden kim küfre düşerse artık ben kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim bir azap ile ona azap ederim.

115. (Allah Teâlâ) Hazretleri de İsa Aleyhisselâm’ın bu yakarış lüzerine vahy yoluyla şöyle (buyurdu ki) Ey İsa!. (Ben onu) O istediğiniz sofrayı (sizin üzerinize elbette) tekrar tekrar (indireceğim) istirhamınız Yüce Katımdan yerine getirilecektir. (Fakat) O sofranın indirilmesinden (sonra sizden kim küfre düşerse) böyle bir hârikanın, böyle büyük bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra kim Cenab’ı Hak’kın Rablığın!, Peygamberinin risâletini tasdik etmeyip de inkâra cür’et gösterirse (artık ben kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim) pek şiddetli (bir azap ile ona) o küfre düşene (azap ederim) Gerçekten bu büyük mucizenin gösterilmesinden sonra nîmete karşı nankörlük ederek imân şerefinden mahrum kalanlar her türlü azaba lâyıktırlar. Nitekim rivayete göre Hz. İsa’nın kavminden bir kısmı bu mucizeyi gördükten sonra yine küfre düşmüşler, Cenab’ı Hak da onların yüzlerini en rezil hayvanlardan olan domuz sûretine çevirmişti. Böyle bir yüz değişikliği felâketine uğramış olan o kâfirler bu halde üç gün kadar yaşayıp sonra helâk olup gitmişlerdir.

§ Tefsirlerde açıklandığı üzere sofra şu mahiyette bulunmuştu: İki bulut arasında yere indirilen sofra, bir kırmızı sofra idi. Üzerindeki yiyecek ise kılçıksız ve pulsuz, kendi yağıyle kızarmış, kebab olmuş balık idi, bu balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında bir kâse içinde sirke, çevresinde de çeşit çeşit sebzeler var idi. Beş tane de çörek var idi ki, birincisinin üzerinde zeytin, ikincisinin üzerinde bal, üçüncüsünün üzerinde yağ, dördüncüsünün üzerinde peynir beşincisinin üzerinde de kurumuş et bulunuyordu. İsa Aleyhisselâm bu sofranın indiğini görünce ağlamış, Yarabbi!. Beni şükreden kullarından kıl, ey Allah’ım bunu bir rahmet kıl, bir cezâ kılma diye dua etmiş “Bismillahi hayrirrazikın = rızık verenlerin en hayırlısı olan allah’ın adıyla” diyerek sofrayı açmıştır. Havarilerin reisi, ey Allah’ın mhu bu yiyecek dünyadan mı, âhiretden mi diye sormuş, Hz. İsa’da hayır ikisinden de değil, bu Allah’ın kudreti ile meydana gelmiş bir harikadır diye buyurmuştur. Sofradan bir çok kimseler yemişlerdir. Bundan yiyen fakirler hayatları boyunca zengin olmuşlardır, hastalar da şifa bulmuşlardır.

§ Rivâyete göre bu sofranın inişi kırk gün, gün aşırı devam etmiştir. Öğle vakti uçar giderdi, İlk günü pazara tesadüf ettiğinden o günü, Hıristiyanlar bir bayram günü kabul etmişlerdir. Sofranın indiği çoğunluğa göre kesindir. Fakat bazı zatlara göre bu sofranın inişi, mühim bir şarta bağlı olduğu için onun evvelce inmesini istemiş olanlar, bu şarta riâyet edemeyip azâba uğrayacaklarını düşünerek bağışlanma isteğinde bulunmuşlar, isteklerinden vaz geçmişlerdir, binaenaleyh sofra da inmemiştir. Bu rivâyet zayıftır, âlimlerin çoğunluğunun görüşüne tersdir.

116. Ve o vakti ki, Allah Teâlâ “Ey Meryem’in oğlu İsa” sen mi insanlara “beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh edininiz dedin” diye sual buyurdu. Dedi ki: “Seni tenzih ederim benim için hak olmayan bir şeyi söylemek lâyık olamaz, eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir, sen benim içimde olanı bilirsin, ben isem senin zâtındakini bilemem, şüphe yok ki, gayıptan bilen ancak sensin, sen.”

116. Bu âyeti kerime, Hz. İsa’yı Hıristiyanların iddiasından uzaklaştırmaktadır. Hz. İsa ile annesine ilahlık isnat eden kâfirleri yalanlamakta ve azarlamaktadır. Onların itikatlarının kötülüğünü teşhir etmek için kıyâmet gününde meydana gelecek bir sorgulamayı ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm (Ve o vakti) hatırla (ki Allah Teâlâ) mahşer gününde Hz. İsa ile muhterem validesine ilahlık isnad eden kâfirleri azarlamak için onları Hz. İsa’nın yalanlamasıyla susturmak ve utandırmak için (Ey Meryem’in oğlu İsa!. Sen mi insanlara “benî ve anamı Allah’tan başka) onunla beraber (ilâh edininiz” dedin) yoksa onlar mı kendi nefislerinin kötülük atmasıyle böyle müşrikce bir iddiaya cür’et ettiler?, (diye sual buyurdu.) Hz. İsa da, o kâfirlerin öyle bâtıl iddialarının teşhir edilmesi ve kınanması için kendisine yönelen bu suale cevaben: (Dedi ki:) Yani kıyâmet günü muhakkak diyecektir ki: Yarabbi!. (Seni tenzih ederim) eş ve benzerden uzak olduğunu bilir, birliğine aykırı olan iddiaların bâtıl olduklarını İtiraf ederim, (benim için hak olmayan) Hakkım olmayan (bir şeyi söylemek) benim için câiz (lâyık olamaz) ben Allah’ın bir mahlûku olduğum halde nasıl ilahlık iddiasında bulunabilirim?. Böyle bir iddiada bulunmadığımı Yarabbi sen bilirsin, (eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir) Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı başka bir delil ile isbata ihtiyaç yoktur. Benim öyle bir iddolada bulunmadığım yüce zâtınca bilinmektedir, bu bilinme ise benim beraatım hakkında bir delildir, (sen) Yarabbi!, (benim nefsimde olanı bilirsin) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin (ben ise senin zâtındakini bilemem) ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Allah’ım senin bildirmediğim şeyleri bilip idrâk edemez, (şüphe yok ki, gayıpları bilen ancak sensin!.) Yarabbi!, (benim nefsimde olanı bilirsin) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin (ben ise senin zâtındakini bilemem) ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Allah’ım senin bildirmediğin şeyleri bilip idrâk edemez, (şüphe yok ki, gayıpları bilen ancak sensin!.) Yarabbi!. (Sen) Ey âlemlerin Rabbi!. Yalnız açık olan hareketler, iddialar, değil en gizli emeller, düşünceler de yüce zâtınca tamamen bilinmektedir, apaçık ortadadır. Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığım ve nefsimdeki eğilimlerde sence bütün bütün bilinmektedir. Ey kâinatın tek mabudu!.. Zaten Cenab’ı Hak’kın Hz. İsa’ya yönelik olan bu sualinden maksat da, onun mahşer günü böyle kul olduğunu arzederek Hiristiyanları yalanlamasıdır.

117. Ben onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim, benim ve sizin Rabbimiz olan Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim. Ve ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şâhit olmuş idim, vaktaki beni aldın, onların üzerlerine gözetleyici ancak sen oldun ve sen herşey üzerine tamamiyle şâhitsin.

117. Bu mübârek âyetler de. Hz. İsa’nın kendisine yönelecek ilâhî suale vereceği cevâbın devamını açıklamaktadır. Şöyle ki: Yarabbi!. En mükemmel şekilde bildiğin gibi (Ben onlara) o kendilerine gönderildiğim kavme (bana emrettiğinden) bana tebliğ etmemi emrettiğin şeylerden (başkasını söylemedim) hâşâ öyle ilahlık iddiasına cüretkâr olmadım, senin emrettiğin şekilde onlara hitaben: (benim ve sizin rabbimiz olan Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim) Onları tevhid dairesine çağırmaya devam ettim. (Ve ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şâhit olmuş idim) hallerine bakar, kendilerini Allah’ın emri doğrultusunda amele sevk etmek ister, onları ilâhî dine muhalefetten men eylerdim. (vaktaki benî aldın) beni alıp semaya kaldırdın (onların üzerine gözetici) onların hallerine bakan, amellerini, iddialarını tesbit buyuran (ancak sen oldun ve) Ey âlemlerin ilâhı!, (sen herşey üzerine tamamiyle şâhitsin) Evet Yarabbi!. Benim ve bütün kavmimin ve diğer bütün mahlûkların hallerini, sözlerini, iddialarını bilen ve onlara şâhit olan ancak sensin sen. Bu âyeti kerime de “tevarfr’den maksat, Hz. İsa’nın dünyadan alâkasını kesip semâya kaldırılmasından ibârettir. “Tevâffi”, “istiğfa” kelimeleri bir nesneyi tamamiyle almak, tutmak mânâsınadır. Bu tabir ölümden daha geneldir. Mevt = ölüm, bu tabirden bir nevidir.

118. Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki, onlar senin kullarındır. Ve eğer onları bağışlarsan yine şüphesiz ki, aziz olan, hakim olan ancak sensin.

118. Ey Allah’ım! (Eğer onlara) O insanlara ilahlık isnad ederek yüce zatından başkasına tapmış bulunan kimselere (azap edersen) onları lâik oldukları cezâya kavuşturmuş olursun, (şüphe yok ki, onlar senin kullarındır.) Onlar kulluk vazîfelerini bozarak başkalarına tapmakla cezâyı hak etmişlerdir, (ve eğer) Yarabbi!. (onları bağışlarsan) Af edersen veya onlar daha ölmeden tevbe edip ve af dileyip de geçmiş olan iddialarını bağışlarsan kim mâni olabilir?, (yine şüphesiz ki, aziz olan) Herşeyi yapmağa kâdir, herşeye galip bulunan ve (hakîm olan) her fiili, her emir ve yasağı birer hikmet ve menfaat dairesinde ortaya koyan (ancak sensin.) ey âlemlerin ilâhı!. Evet… Cenâb-ı Hak, mülkünde istediği şekilde tasarruf edebilir, onun için bir mecburiyet, bir nevi müşkülât tasavvur edilmiş değildir. Binaenaleyh dilerse herhangi bir kulunu af edebilir ancak o Yüce Yaratıcı, zâtına ortak koşanları, birliğini inkâr edenleri af etmeyeceğini, onları ebediyyen cezâlandıracağını kat’î şekilde defalarca açıklamıştır, İlâhî açıklamalarda ise uygunsuzluk bulunamaz. Artık şüphe yok ki, küfr ve şirk içinde âhirete gidenler ebediyyen Allah’ın affına kavuşamayacaklardır.

§ Tefsiri kebirde yazılı olduğu üzere mucize Kur’an’da yürürlükte olan ilâhî kanun şöyledir: Şeriatlere, tekliflere , hükümlere dâir birçok neviler zikredilince bunları ilâhiyata, Peygamberlerin durumlarını izaha veya kıyâmetin hallerini açıklamağa dâir âyetler takib eder. Tâki bunlar kendilerinden evvel zikredilen teklif ve hükümleri kuvvetlendirsin. Binaenaleyh burada da evvelce hükümlere ait neviler beyan buyrulmuş olduğundan onları takiben de evvelâ (109) uncu âyeti celile ile kıyâmetin durumu; sonra da (110) uncu âyetten itibâren İsa Aleyhisselâm’ın halleri beyan buyrulmuştur.

§ Hz. İsa için Ali İmran sûresinin (62) inci ve sûre’i Nisanın (171) inci âyetlerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

119. Allah Teâlâ buyurdu ki; bu, doğrulara doğruluklarının fâide vereceği bir gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır ki, onlar bunlarda ebedî olarak kalıcılardır. Allah Teâlâ onlardan râzı olmuş, onlar da Allah Teâlâ’dan râzı olmuşlardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur.

119. Bu mübârek âyetler de Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerini toplayacağı kıyâmet gününde mü’minlerin sâhip oldukları doğruluk sıfatından dolayı büyük nîmetlere nâil olacaklarını müjdelemektedir. Ve bütün kâinata sâhip olan Yüce Yaratıcının her irâde buyurduğunu yapmaya kâdir olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Allah Teâlâ) Hazretleri kıyâmet günü İsa Aleyhisselâm’ın cevâbının ardından (buyurdu ki) yani: Buyuracağı muhakkaktır ki (bu) kıyâmet günü, mahşer âlemi (doğrulara) dünyada iken doğru imâna kavuşmuş, dinî hükümlere riâyet eden, dinî vazîfelerini yerine getirmeyi başarmış olan zatlara bu (doğruluklarının) öyle dinî, dünyevî işlerde ciddiyet ve samimiyetle bulunmuş olmalarının (fâide vereceği bir gündür) evet o gün (onlar için) o doğruluk sahiplerine mahsus olmak üzere (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır) onlar için bütün güzellikleri, nîmetleri içeren, hüzün ve kedere sebep olacak bütün hâdiselerden, sıkıntılardan uzak bahçeler, ikametgâhlar hazırlanmıştır. Bir halde (ki onlar) o cennetlere kavuşacak mesut zâtlar (bunlarda) bu feyiz ve güzellik merkezi olan cennetlerde (ebedî olarak) devamlı şekilde (kalıcılardır) onlar için öyle dâimî nîmetler, ebedî sevaplar takdir edilmiştir. Bununla beraber bütün bu nîmetlerin üstünde olmak üzere (Allah Teâlâ onlardan râzı olmuş) onları ilâhî rızâsına, yüceliği her türlü tasavvurların, kıymetlerin üstünde olan öyle bir ilâhî lütfuna kavuşturmuş olacaktır, (onlar da) o mesut, sadık kullar da (Allah Teâlâ’dan razı olmuşlardı) haklarında tecelli eden böyle bir lûtuf ve ihsandan dolayı fevkalâde hoşlanmış olarak kalben ferahlamışlar, lisânen şükür arzetmeye koşmuşlardır, (işte bu) Böyle ilâhî hoşnutluğa veya bütün bu uhrevî nîmetlere kavuşmak (en büyük bir kurtuluştur) en büyük bir zafer ve kurtuluştur. Bunun üstünde bir selâmet ve saadet tasavvur edilmiş değildir.

120. Göklerin ve yerin ve bunlarda bulunanların mülkü Allah Teâlâ’nındır. Ve o herşeye hakkıyla kadirdir.

120. Evet… (Göklerin ve yerin, ve bunlarda bulunanların) Bütün mahlûkların (mülkü) varlığı, tasarruf hakkı (Allah Teâlâ’nındır) hepsi de o Yüce Yaratıcının birer kudret eseridir, hepsi de onun emir ve iradesine tâbi, onun mahlûku, kulu bulunmakla övünmektedir. İşte Hz. İsa ile valdesi de o Yüce Yaratıcının birer muhterem, ve seçkin kuludurlar. (Ve o) bilen ve hikmet sâhibi olan Yaratıcı (herşeye hakkıyla kadirdir) bütün bu mülk ve hâkimiyeti altında bulunan mahlûkları hakkında dilediği tasarrufa kadirdir, bunları yaşatmaya da, öldürmeye de kudreti vardır. Sadık mü’min kullarını ebedî bir âlemde her türlü nîmetlere kavuşturmaya da yüce kudreti fazlasiyle kâfidir. Onun birliğini, yaratma ve rablığını inkâr edenlere o sonsuzluk âleminde dâima azap etmesi onun hikmeti gereğidir. Artık bütün insanlık, bu hakikatı düşünmelidir daha dünyada iken hayatını düzenlemeli, kalbini tevhid nuruyla aydınlatmalıdır, üzerine düşen vazîfeleri de güzelce yerine getirmeye koşmalıdır. Şüphe yok ki, insanlığın selâmet ve saadeti ancak bu sayede tecelli eder, insanlık ancak bu sayede ilâhî sofradan, âhiret alemindeki ebedî nîmetlerden dâima yararlanıp durur. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemize bu kutsî sonsuz nîmetlerini nasip buyursun amin, hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

[/toggle]  Tefsir     Ana Sayfa