MAİDE SURESİ

31. Sonra Allah Teâlâ ona kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki yeri eşiveriyordu. Yazıklar olsun bana ben şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi. Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu.

31. Kâbil, bu cinayeti yaptıktan sonra şaşkınlığa düşmüş, kardeşinin cesedini bir müddet yanında taşımıştı. Hâbil, Âdem oğullarından ilk evvel vefat eden bir zat olduğu için cesedi hakkında ne yapacağını Kâbil belirleyememişti. (Sonra Allah Teâlâ ona) Kâbil’e (kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki, yeri eşiveriyordu) şöyle ki: İki karga gelip çarpıştılar, biri diğerini öldürdü, gagasıyla ve ayaklarıyla yeri kazıyarak öldürdüğü kargayı yaptığı çukura atıverdi, üzerini de toprak ile örttü. Kâbil bunu görünce kendi cehâletine teessüfle bulundu (yazıklar olsun bana şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi) bir karga kadar da bilgi sâhibi olmadığını anladı, sırf cehaletinden dolayı kardeşinin hayatına kastetmiş, oldu. Yanıp yakılarak azâbı hak ettiğini düşündü (artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu) kardeşini faydasız yere öldürdüğünden dolayı veya onu bir müddet yanına taşıyıp da defnini düşünememiş olduğundan dolayı hiçbir şey elde edememiş ve ziyâna uğrayanlardan olmuştu.

§ Rivâyete göre Hz. Adem’in eşi Havva anamız, bir karında biri oğlan diğeri kız olmak üzere iki çocuk doğururdu. Böylece doğurduğu çocukların sayısı kırka ulaşmıştır. O zaman insanların artması istendiği için her erkek çocuk, kendisiyle beraber doğan kız kardeşini değil başkaca doğmuş olan kız kardeşi ile evlenebilirdi. Hz. Havva evvelâ Kâbil ile onun ikiz kız kardeşi olan iklimayı sonra da Hâbil ile onun ikizi olan Lebudayı doğurmuştu. Kâbil, kendisiyle beraber doğmuş ve daha ziyâde güzelliğe sâhip bulunmuş olan iklima ile evlenmek istemiş, bunun câiz olmadığını Hz. Âdem kendisine bildirmiş, fakat Hz. Adem’in bu sözüne itimat etmiyerek arzusunda israr eylemekte bulunmuştu. Bunun üzerine Adem Aleyhisselâm bu oğullarına emretti ki, birer kurban kesiniz, hanginizin kurbanı Allah katında kabul olursa hak onun tarafında olup diğerinin arzusunda hatalı olduğu tehakkuk etmiş olur. O zaman ki, ilâhî adete göre makbul olan kurbanlar gökten gelen beyaz bir ateş tarafından yiyiliverirdi. Binaenaleyh Kâbil ile Hâbil de birer kurban edindiler, gelen ateş Hâbil’in kurbanını yemiş, Kâbil’in kurbanı ortada kalarak yiyilmemişti. Bu hadisenin böyle meydana gelmesinden dolayı Kâbil’in haset damarları harekete gelmiş, kardeşi Hâbil’e karşı haset beslemeye başlamıştı. Hz. Âdem, Beytullah’ı ziyâret için Mekke’i Mükerreme’ye gitmiş olduğu bir sırada Kâbil, Hâbil ile münakaşada bulunarak o günahsız zatı başına taş vurarak veya uyku halinde iken öldürmüştür. Bu öldürme olayı ya Bud dağında veya Akibe’i birada veyahut Basra’nın Mescid’i Âzam’ı yanında meydana gelmiştir. O zaman Hâbil henüz yirmi yaşında bulunuyordu. Kâbil, yaptığı bu cinayetten dolayı Hz. Adem’in reddi üzerine Yemen bölgesindeki Aden’e gitmiş, orada kendisine şeytan musallat olarak demiş ki: Hâbil ateşe taptığı için onun kurbanını ateş yemiş, sen de senin ve zürriyetin için bir ateşevi vücude getir. Kâbil de bir ateşgede == ateşevi yapmış, ona tapmaya başlamıştır. Ateşe ilk ibâdet eden, Kâbil’dir. Daha sonra bir torununun kendisine attığı bir taş ile ölüp gitmiştir. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere Hâbil’in öldürülmesinden elli sene geçmiş, Hz. Adem’in ömrü de yüz otuz seneye ulaşmıştı ki, Hz. Havva Şiş adındaki oğlunu doğurmuştur. Şiş, Allah’ın hediyesi mânâsınadır, Hâbil’e, halef olmuştur. Kendisine peygamberlik verilmiş, elli sahife nâzil olmuş. Hz. Adem’in vasisi ve valiyylahdı bulunmuştur. Nuh Aleyhisselâm bu Şiş Aleyhisselâm’ın neslindendir. Nuh Tûf anı zamanında Kâbil’in bütün evlâdı boğulmuş, Cenâb-ı Hak, yalnız Şis’in neslini kıyâmet gününe kadar bâki kılmıştır.

32. Bundan dolayı İsrail oğullarının üzerine yazdık ki her kim bir şahsı, bir şahıs karşılığında veya yerdeki bir fesattan dolayı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanları kurtarmış gibi olur. And olsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara mucizeler ile gelmişlerdir. Sonra onlardan birçokları bunu müteakib yeryüzünde muhakkak aşırı giden kimseler olmuşlardır.

32. Bu âyeti kerime, yeryüzünde fesada çalışan ve haksız yere kan akıtmaktan çekinmeyen bir kavme yapılmış olan bir ilâhî ihtarı içermektedir. Şöyle ki: (Bundan dolayı) Öyle haksız yere yapılan bir öldürmenin sebep olduğu bir nice kötülük sebebiyle bir uyanış vesilesi olmak üzere Kâbil ve Hâbil kıssasını beyan ederek (İsrail oğullarının üzerine yazdık ki) Tevrat’ta beyan ederek hükmeyledik ki (her kini bir şahsı bir şahıs karşılığında) icabeden bir kısastan dolayı olmaksızın (veya yerdeki bir fesattan dolayı) meselâ: Yol kesicilikten, veya imân ettikten sonra dinden dönmesi sebebiyle (olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur) çünkü öyle gayrı meşrû şekilde kan dökmek, cemiyet arasındaki birliği ahengi bozacağından bunun zararı umuma yönelmiş olur. Bununla beraber bir kimsenin hayatına haksız yere tecâvüz etmek de bütün halkın hayatına su’ikast gibi Allah’ın gazabını çeker (ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa) Meselâ: Onu bir zâlimin saldırısından komrsa veya onu boğulmaktan veya açlık sebebiyle ölmekten kurtarırsa (sanki bütün insanları kurtarmış gibi olur) bütün insanlığı kurtarmış, hayatlarını tehlikeden korumuş gibi sevaba nâil bulunur. (Andolsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara) İsrail oğullarına (mucizeler ile gelmişlerdir) o Peygamberler, öyle mucizeler ile, tehdit dolu emirler ile, hükümler ile gelmiş oldukları halde (sonra onlardan bir çokları bunu müteakib) bu açık âyetlere, mucizelere, emirlere rağmen (yeryüzünde muhakkak aşın giden) küfür ile, öldürme ile haddi aşan (kimseler olmuşlardır) Kâbil gibi dinî hükümlere riâyette bulunmaz, haksız yere kanların akıtılmasından sakınmaz bulunmuşlardır. Böyle bir hâl ise insanlığa aslâ lâyık değildir. İnsanlar, dâima birbirinin hukukunu gözetici olmalıdırlar. İşte İslâmiyet, insanlığa böyle mühim bir ahlâk dersi vermektedir, insanların arasında bir birliğin, bir dayanışmanın meydana gelmesini tavsiye buyurmaktadır. İçtimaî selâmet ve saadet ancak böyle hareket etmekle sağlanabilir.

33. Allah Teâlâ ile ve Peygamberleriyle savaşta bulunanların ve yerde fesada çalışanların cezaları ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmeleri veya yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir zillettir ve onlar için âhirette pek büyük bir azap vardır.

33. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nin ve Yüce Peygamberin emirlerine muhalefet edip yeryüzünde fesada çalışanların hak ettikleri cezaları bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine karşı savaşta bulunanların) Yani: Cenâb-i Hak’kin dinine giren, Peygamberine uyan, dini yüceltmeye hizmet eden müslümanların varlığına mukaddesatına saldırmaya cür’et edenlerin cezaları (ve yerde fesada çalışanların) insanların yollarını kesip canlarına veya mallarına veya her ikisine musallat olanların ve halkın huzurunu, asâyişini bozmaya cür’et edenlerin (cezaları) ayrı ayrıdır. Onların cezaları cinâyetlerine göre tâyin edilir. Bununla beraber bu cezalara başlıcalar, o yasakları işleyenlerin (ancak öldürülmeleri) dir. Yani: Eğer yalnız bir öldürme cinâyetinde bulunmuşlar ise cezaları asılmaksızın yalnız had yoluyla öldürülmeleridir. (veya asilmalari) dir. Eğer öldürme cinâyetini tekrar tekrar yapmışlar ise veya öldürme ile beraber insanların malini haksiz yere almışlar ise onlar hem katledilir ve hem de asılırlar, ve ölünceye kadar karınları süngü ile delinir. (veya ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmeleri) dir. Şöyle ki: Her biri bir müslümanın veya bir zimminin en az nisab miktarı yani: Yirmi dirhem gümüş miktarında veya kıymetçe buna eşit bir malini gasp etmiş ve çalmiş ise her birinin sağ eli ile sol ayağı kesilir. Ellerinin kesilmesi, mali haksiz yere almiş olduklari içindir, ayakları kesilmesi, de yolların emniyetini gidererek insanları korku içinde bıraktıklarından dolayıdır. Bu gibi cinayetlerin cemiyet arasında meydan bulmaması için böyle ağır bir cezâ, ictimâî hikmet gereğidir. Aksi takdirde sürekli olarak binlerce böyle cinayetler meydana gelir, milletin huzur ve asayişi bozulur durur, (veya) böylelerinin cezaları (yerden sürülmeleridir) şöyle ki: Yalnız insanları korkutmuş, bozgunculuğa çalışmış oldukları takdirde hapis edilmek sûretiyle bulundukları yerden sürülmüş olurlar. Bu Hanefî imamlarına göredir, İmam Şafiî’ye göre ise bunlar bir beldeden, diğer bir beldeye sürülürler. (bu) beyan olunan hükümler, cezalar (onlar için dünyada bir zillettir) onlar için bir rezalettir. Onları yaptıkları kötülüklerle tanıtmaktır. Başkalarına bir ibret dersidir, (ve onlar için âhirette) ise (pek büyük bir azab vardır) ki, onun miktarını, ne kadar büyük olduğunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Binaenaleyh insanlar, bu gibi cezaları, azapları düşünerek bunlara sebep olacak gayrimeşru hareketlerden son derece sakınmalıdırlar.

§ Bir rivâyete göre bu âyeti kerime, yol kesiciler hakkında nâzil olmuştur.

34. Ancak onların üzerine kâdir olmanızdan evvel tövbe edenleri müstesnâ. İmdi biliniz ki, şüphesiz Allah Teâlâ çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.

34. Ancak Ey yetkililer!. (Onların) O cinayetleri işleyenlerin (üzerine kâdir) onları henüz yakalayarak cezalarını vermeğe muktedir (olmanızdan evvel) onların yaptıkları şeylerde nâdim ve pişman olarak (tövbe edenleri müstesnâ) onların haklarında o cezaları tatbik etmeniz icabetmez. Bununla beraber kamu siyaseti bakımından öylece cezâlandırılmaları uygun görülürse öylece cezâlandırılmaları da câizdir. Bir de öldürme ve hırsızlık gibi hâdiseler kimlerin haklarında meydana gelmiş ise onların hukuku yine korunmuştur. Meselâ: Bir maktulün velisi, katili dilerse kısas yoluyla öldürtebilir, ve dilerse af eyler. Aynı şekilde tövbe ile şahsa ait bir mal düşmez, bunu sâhibine ödemek lâzımdır. Meğer ki sâhibi bağışlasın.

§ Rivâyete göre Hars bini Bedir adındaki bir şahıs, yol kesicilikte bulunduktan sonra tövbekâr olarak Hz. Ali’nin huzuruna gelmiş, Hz. Ali de onun tövbesini kabul ederek hakkında cezâyı af buyurmuştur.

35. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’dan korkunuz ve ona vesile arayınız ve onun yolunda cihadda bulununuz ki, kurtuluşa erebilesiniz.

35. Bu mübârek âyetler, mü’minler için kurtuluş vesilesi olan yolu gösteriyor. Kâfirlerin de ne elem verici, ne ebedî azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Dâima itaatkâr olunuz, insanların hayatını kurtarmaya, fesadı yok etmeye çalışınız, tövbe ve istiğfar ediniz. (Allah Teâlâ’dan) onun azâbından (korkunuz) da öldürme gibi, hırsızlık gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi fenalıklara cür’et etmeyiniz (ve ona) Cenâb-ı Hak’kın sevâbına, mânevî yakınlığına (vesîle arayınız) sizi ilâhî lütuflara kavuşturacak olan güzel amellere tevessül ediniz, sarılınız, günahlardan sakınınız (ve onun) O Yüce Yaratıcının (yolunda) dini uğrunda (cihadda bulununuz) onun açık ve gizli düşmanları ile savaşmaktan geri durmayınız (ki) ilâhî dinin yücelmesi tecelli etsin, sizler de o sayede (kurtuluş bulabilesiniz) Hak Teâlâ’nın rızâsına onun lütuflarına kavuşmakta selâmet ve saadete eresiniz, İnsanlık için bu şekilde hareketten başka saadete vesile olacak birşey yoktur.

§ Vesile: Lûgatte sebep, vâsıta, bahane demektir. Çoğulu, vesaildir. Şeriatta vesile, Allah’ın rızâsını kazanmaya, Cenâb-ı Hak’ka mânen yakınlaşmaya sebep olan herhangi güzel bir amelden ibârettir. Tevessül de: Birşeye sarılmak, birşeyi bir maksada ulaşmak için vesile edinmek mânâsınadır.

36. Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular eğer yerde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha onların olup da kıyâmet gününün azâbından dolayı onları feda edecek olsalar kendilerinden kabul edilmez ve onlar için elîm bir azap vardır.

36. (Şüphesiz o kimseler ki,) Allah’ın birliğini veya diğer dinî hükümleri inkâr ederek (kâfir oldular) ve bu hâl üzere ölerek âhirete gittiler, artık onlar için kurtuluş çaresi yoktur. Faraza (eğer yerde bulunanların hepsi) bütün dünya varlıkları (ve onunla beraber bir misli daha onların) onlardan her birinin (olup da kıyâmet gününün azâbından) kurtulmak ümidinden (dolayı onları) bütün varlıkları kurtuluş vesilesi olmak için (feda edecek olsalar) bunlar (kendilerinden) asla (kabul edilmez ve) bilâkis (onlar için) o ebedî âlemde (elîm) pek etkili, acıklı (bir azap vardır) ki o da cehennem ebedî azâbından ibârettir.

37. Ateşten çıkmak isteyeceklerdir. Halbuki, onlar ondan çıkacak kimseler değildirler. Ve onlar için dâimî bir azap vardır.

37. O kâfirler cehennemde bulunup durdukça (Ateşten çıkmak isteyeceklerdir) ateş kendilerini havaya savurdukça cehennem dışına Bulacaklarını ümid eder dururlar veya cehennemden birgün çıkacaklarını kalben arzuda bulunurlar. Çok uzak!.. Ne faidesiz bir temenni!, (halbuki, onlar ondan) O cehennemden asla (çıkacak kimseler değildirler) onların o bâtıl kanaatlarında ebedî olarak sebat edecekleri hakkında kötü kararları, inançları, haklarında böyle azabın devamını gerekli kılmıştır. Artık onlar için kurtuluş yoktur, (ve onlar için dâimî bir azap vardır.) Onda ebedî olarak kalıp azap çekeceklerdir. İşte küfür ve şirkin lâik olan cezâsı!.

38. Ve hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının kazandıklarının bir cezâsı ve Allah Teâlâ tarafından bir ibret olmak üzere ellerini kesiniz. Ve Allah Teâlâ izzet ve hikmet sahibidir.

38. Bu mübârek âyetler, hırsızlık suçunun cezâsını ve yapılacak tövbelerin Allah katında makbul olacağını bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sâhip olup bunlarda dilediği gibi tasarruf edeceğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Yol kesmek gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi cinâyetlerde bulunanların hak ettikleri cezaları evvelce bildirilmiştir, onları tatbik ediniz (ve hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının) hırsızlık şartları mevcut olunca, öyle hırsızlık sebebiyle (kazandıklarının) elde eyledikleri malın (bir cezâsı) olmak üzere (ve) kendilerine (Allah Teâlâ tarafından bir ibret) olmak üzere (ellerini) bileklerinden itibâren (kesiniz) onlar böyle bir cezâyı, bir azâbı hak etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ azizdir) Herşeye galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir. Kendisine engel olacak ve münakaşada bulunacak bir fert yoktur ve (hikmet sahibidir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve fayda gereğidir, İşte bundan dolayıdır ki, hırsızlar hakkında da böyle hüküm etmiştir.

§ Sirkat, lûgatte başkalarının bir malını gizlice almaktır, miktarı az olsun, çok olsun, cezâyı icabetsin, etmesin, fakat şer’î hükümler itibariyle sirkat, iki türlüdür. Biri: Sirkati kübradır (Büyük hırsızlıktır) ki, bu, yol kesicilikten ibârettir. Bunun hükmü evvelce beyan olunmuştur. Diğeri de sirkati suğradır (küçük hırsızlıktır) ki: Mükellef bir şahsın en az bir dinar altın veya on dirhem gümüş miktarı bir malı saklı bulunduğu yerden gizlice alıp dışarıya çıkarmasıdır. İşte bu miktar mala hırsızlık nisabı denir. Bu, hanefîlere göredir. Diğer müctehitlere göre hırsızlık nisabı, bundan daha azdır. Hırsızlık olayından dolayı verilen cezâya: Haddi sirkat (hırsızlık cezâsı) denir.

§ Had: Lûgatte engellemek mânâsınadır. Birşeyi mahiyetini tarif eden şeye ve bir gayrımenkûlun nihâyetini, sınırlarını bildiren şeye de hak denilir. Çoğulu hududtur. Şer’î hükümler itibariyle haddi sirkat (hırsızlık cezâsı) ise: Şartları mevcut, usulen sabit olan bir hırsızlıktan dolayı hırsız hakkında azânın kesilmesi suretiyle yapılan bir cezadır. Bu hırsızlık cezâsı, hırsızlığın usulen sabit oluşundan ve hüküm verildikten sonra, malı çalınan şahıs hırsızı af etse bile bununla bu cezâ düşmez. Çünkü bu cezâ kamu hukuku ile ilgilidir.

§ Hırsızlıkta aranılan şartlar şunlardır:

(1) Hırsızlık yapan, akıllı, bûlûğ çağına ermiş, konuşan ve gören olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan bir hırsızın eli kesilmek suretiyle cezâlandırılması icabetmez. Bunların bu vasıflardan mahrumiyeti haklarında cezalarının hafif olmasına sebep olur.

(2) Hırsız ile malı çalınan şahıs arasında doğum, birbirinin parçası olmak veya aralarında nikâh câiz olmayacak şekilde akrabalık veya evlilik veya çalınan malda ortaklık bulunmamalıdır.

(3) Çalınan mal şer’an faydalanılması mubah olmayan, çabuk bozulan şey olmamalıdır. Şarap gibi faydalanılması mubah olmayan veya ağaç üzerindeki hurma, üzüm gibi sür’atle bozulan birşeyi çalmak, cezâyı gerektirmez.

(4) Çalınan mal, muhrez sayılan bir yerden sirkat edilmelidir. Muhrez mahal ise: Bir malın âdet üzere saklanmasına mahsus mahal demektir. İki kısma ayrılır. Birisi binefsihi hirz: yani muhrezdir ki, içinde eşya saklanmak üzere hazırlanıp içerisine izinsiz girilmesi memnu olan herhangi bir yerdir. Evler, dükkânlar, çadırlar gibi. Çuvallar, sandıklar, kasalarda bu hükümdedir. Diğeri de bigayrihi hırzdir ki, öyle hane vesaire içinde olmayıp ancak içerisine konulacak malların yanıbaşında muhafızı bulunan herhangi bir yerdir. Mescitler, yollar, sahralar bu kısma dahildir. Bir kimsenin cebi de böyle bir mahalli muhrez demektir. Binaenaleyh yankesicilik de sirkatten mâduddur. Sirkat hâdisesi mahkemede sârikin ikrariyle veya şahitlerin şahadetiyle sabit ve şeraiti mevcut olunca sârikin sag eli bileginden kesilir. Bundan sonra tekrar sirkatte bulunsa sol ayagi da mafsallarindan kesilir. Bundan sonra yine sirkatta bulunsa artik azasindan hiçbiri kesilmez, belki salâhi hâli zahir oluncaya kadar hapis edilir. Aksi takdirde Sârikin ihlâkina gidilmiş olur ki, bu caiz degildir. Bu Eimmei Hanefiyyeye göredir. Imami Mâlik ile Imami Şafii ye göre üçüncü ve dördüncü sirkatten sonra da sol eli sag ayagi kesilir. Hâlâ nedamet etmediginden bu cezalara müstehik bulunur. Had icra edildiği takdirde çalınan mal mevcut ise sahibini iade edilir. Fakat bu mal sârikin elinde had cezasından evvel veya sonra zâyi olmuş olursa artık bunu tazmin lâzım gelmez. Çünki bir sirkat hakkında kat ı uzuv ile zaman ictimâ etmez. Şayet bir sebeble had cezası sakit olursa o zaman çalınan mal herhalde tazmine tâbi olur.

39. Fakat her kim yaptığı zulümden sonra tövbe eder ve hâlini ıslâhta bulunursa elbette Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

39. (Fakat) Hırsızlardan (her kim yaptığı zulümden) yani sirkatten (sonra tövbe eder) nâdim ve pişman olur (ve halini) emrini, tarzıhayatını (islahta bulunursa) hırsızlığı bırakır, bir daha böyle harekette bulunmamaya azmederse (elbette Allah Tealâ onun tövbesini kabul eder) onu ahrette muazzeb kılmaz. Fakat mezhebi Hanefiye göre bu töbe ile kat ı yed cezası sakit olmaz. Çünki bunda mesrukun minhin veya âmmenin hakkı vardır. Fakat İmamı Şafii den bir kavle göre sakit olur. (Şüphe yok ki, Allah Tealâ gafurdur, rahîmdir) mağfireti ve rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, tövbeleri kabul buyurur.

40. Bilmez misin ki, göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ’nındır. Dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Ve Allah Teâlâ herşeye hakkıyla kadirdir.

40. Ey Habibim!. Veya ey hitaba salih olan insan!. (Bilmez misin ki) Elbette bilir itiraf edersin ki, (göklerin de yerin de mülkü) bütün varlığı her türlü şüphelerden beri olarak (Allah Tealâ nındır) hepsi de onun eseri hilkatidir, hepsi de onun hükmü, kudreti altında bulunmaktadır. Binaenaleyh bu kendi mahlûkatından (dilediğini) onun kötü hareketinden dolayı (muazzep kılar) kimse buna mâni olamaz. (ve dilediğini) hakkında bir âtifeti ilâhiyyeye olarak veya taib ve müstağfir olmasından dolayı (mağfiret buyurur) hiçbir kimse buna muariz bulunamaz. (ve Allah Tealâ her şeye hakkiyle kâdirdir) İşte böyle tazib ve mağfirete de kudreti azimesi maziyadetin kâfidir. Amennâ!.

41. Ey Resûl! Küfr içinde yarış edenler seni mahzun etmesin. O kimselerden ki, ağızlarıyla imân ettik dedikleri halde kalpleri imân etmemiştir. Ve Yahudi olan kimselerden ki, bunlar pek ziyâde yalan dinleyicilerdir. Ve sana gelmeyen diğer bir kavmi de ziyadesiyle dinleyicidirler. Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra değiştirirler. Derler ki: Eğer size bu verilirse alıveriniz ve eğer size bu verilmezse sakınınız. Ve Allah Teâlâ her kimin fitnesini isterse elbette sen onun için Allah Teâlâ tarafından birşeye sâhip olamazsın. Onlar o kimselerdir ki Allah Teâlâ onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada zillet vardır ve onlar için âhiret de pek büyük bir azap vardır.

41. Bu âyeti kerime, bir takım İslâm düşmanlarının yalancılıktaki ve hakikatları değiştirme ve bozmaya çalışmaktaki rezilce hallerini bildirmektedir, onların ne gibi fitnelerine, azaplara mâruz kalacaklarını beyan ederek Rasûlü Ekrem’e teselli vermektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Son Peygamber Efendimizin şeref ve meziyetini, kadrinin yüceliğini göstermek için kendisine (Ey Resul!) ey benim Peygamberim! diye hitab buyuruyor ve kendisine teselli vermek için de şöylece emir ediyor: (küfr içinde yarış edenler) birçok kâfirce hükümleri veren, hareketleri işleyip duranlar (seni mahzun etmesin) sen onların kendi haklarında felâket sebebi olan hallerinden dolayı üzülme, onlara meyilde bulunma. O küfre koşup duranlar (o kimselerden) dirler (ki,) onlar ciddî olmaksızın sâdece (ağızları ile imân ettik dedikleri halde kalbleri imân etmemiştir) onlar münâfık tâifedir. (ve) Yine o küfre koşup duranlar (Yahudi) tâifasından (olan kimselerden) dirler (ki,) bu iki tâife (pek ziyâde yalan dinleyicücrdir) bunlar ilâhî dinin aleyhindeki uydurma lâkırdılara, bir takım bâtıl, uydurma kabilinden sözlere kıymet verir, onları dinler dururlar, (ve) kibirlerinden düşmanlıklarından dolayı (sana gelmeyen diğer bir kavmi) de onların gerçek dışı sözlerini (ziyadesiyle dinleyicidirler) öyle dinî hükümler aleyhindeki sözlere kulak verirler, ondan zevk alırlar (ve) bunlar (kelimeleri) Allah’ın kitaplarında âyetleri dinî hükümleri (yerlerine konulduktan sonra) Allah tarafından konulmuş ve belirlenmiş olduktan sonra lâfzen veya mânen (değiştirirler) meşrû olan birşeyi gayrimeşru ve bilâkis gayrimeşru olan birşeyi meşrû gibi göstermek isterler ve kendilerine tâbi olanlara (derler ki, eğer size) Peygamber tarafından (bu) yani kendilerinin değiştirip tahrif ettikleri şey (verilirse alıveriniz) onun gereği ile amel ediniz, İşte hak olan odur (ve eğer size bu) değiştirilen şey, şer’î hüküm (verilmezse) başkası verilir, tebliğ edilirse (sakınınız) onu asla kabul etmeyiniz, İşte bunlar böyle hakikatları değiştirmeye çalışan sapık kimselerdir. (Ve Allah Teâlâ her kimin) Bu gibi kötü hareketlerinden, kötü tercihlerinden dolayı (fitnesini) sapıklığını, rezâletini (isterse elbette sen onun için Allah Teâlâ tarafından) o fitneyi defetmek için (birşeye) bir çareye (sâhip) eli yetişir (olamazsın) takdiri ilâhîyi kimse değiştiremez. (onlar) O Allah’ın dinî hükümlerini tahrif e çalışan topluluklar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ onların kalblerini) dalâletten, küfr ve nifak pisliğinden (temizlemek istememiştir.) çünkü onlar o küfr ve nifakı kendi kötü tercihleriyle yapmış kimselerdir. Artık (onlar için dünyada zillet vardır) onların nifakı, küfrü ilâhî hükümleri tahrife cür’etleri anlaşılarak dünyada eliboş ve ziyanda kalacaklardır, (ve onlar için) bu dünyevî rezillikten başka (âhirette de pek büyük bir azap vardır) o da cehennemde ebedî olarak kalıp azap çekmelerinden ibârettir. Binaenaleyh böyle kendi tercihleriyle küfre koşup duranlar bu gibi cezalara kendileri sebebiyet vermiş bu cezaları hak etmişlerdir. Onlar için üzülmeye lüzum yoktur.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Yahudilerin eşrâfından bir erkek ile bir kadın, muhsen, yani: Koca ve karı sâhipleri bulunmuş oldukları halde zinâ rezâletini işlemişler, bunların hakkında Tevrat’a göre recim cezâsı lâzım geliyordu. Bu cezadan kurtulmak için Yüce Peygamber Efendimize müracaat etmeleri tavsiye olunmuş ve denilmiş ki: Gidin Muhammed -Aleyhisselâm- a müracaat ediniz. Eğer hafif bir cezâ tâyin ederse kabul ediniz, recim cezâsına lüzum görürse kabul etmeyiniz. Müracaat etmişler, Rasûlü Ekrem de buyurmuş ki: Benim hükmüme râzı olur musunuz?. Onlar da evet oluruz demişler. Bunun üzerine Cibrili Emin inerek recim âyetini getirmiştir. Binaenaleyh, Yüce Peygamberimiz onların hakkında recim lâzım geldiğini söylemiş, zaten Tevrat’a göre de recim lâzım geleceğini onların yüksek âlimlerinden “İbni Surya” da itiraf eylemiştir. Fakat buna rağmen onlar bu recim hükmünü kabul etmemişler, bunun aksine bir hüküm uydurulmasını arzuda bulunmuşlardır. İşte bu âyeti kerime ve bunu müteakib olan âyetler, dinî hükümlere riâyetin lüzumunu, onları değiştirme ve bozmaya cür’etin ne kadar mesuliyeti gerektirir bulunduğunu ihtar buyurmaktadır.

42. Onlar yalanı çokca dinleyicilerdir. Haram olanı da pek çok yiyicilerdir. Artık sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Ve eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir şey ile zarar veremezler ve eğer hükmedersen aralarında adâletle hükmet. Şüphe yok ki: Allah Teâlâ adaletde bulunanları sever.

42. Bu mübârek âyetler, Yahudi tâifesinin kendi dinî hükümlerine riâyet etmediklerini ve müslümanlara müracaat ettikleri takdirde haklarında adâletle hükmedilmesi lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendi kitapları olan Tevrat’ın hükmüne râzı olmayanlar (yalanı) değiştirilmiş olan hükümleri, ilâhî din hakkındaki iftiraları (ziyadesiyle dinleyicilerdir) ona kıymet verirler (haram olanı da) süht denilen ve kanılması helâl bulunmayan rüşvet vesâire gibi şeyleri de (pek çok yiyîcîdirler) bunlardan istifâde etmeğe pek çok düşkündürler (artık) onlar kendi dinî hükümlerini bırakırlar da aralarında hükmetmek için (sana gelirlerse) sen serbestsin dilersen (aralarında) İslâm hükümlerine göre (hükmet veya) dilersen (onlardan yüz çevir) kendi aralarındaki dâvâları hakkında hüküm verme, (ve eğer onlardan yüz çevirirsen) Haklarında hüküm vermezsen (sana hiç birşey ile zarar veremezler) onlardan yüz çevirdiğin için sana düşmanlıkta bulunsalar da Allah Teâlâ seni korur. (Ve eğer hükmedersen aralarında adâletle hükmet) Allah Teâlâ’nın emrine göre hükümde bulun. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ adaletle bulunanları sever) adil bir şekilde hüküm verenleri mükâfata nâil buyurur.

§ Gayrı müslimler hakkında, müracaatları takdirinde, hüküm verilip verilmemesi hususunda İslâm hakimleri serbest midir, değil midir meselesinde ihtilâf vardır. Birçok fıkıh âlimine göre serbesttirler. Fakat Hanefî fıkıh âlimlerine göre serbest değildirler. Şer’î hükümlere göre hükmetmekle mükelleftirler. Çünki ( Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet… Maide 5/49) âyeti kerimesi, o serbestliği bildiren âyeti kerimeyi neshetmiştir. Yahut serbestlik veren âyeti kerime, zimmiler hakkında değil, anlaşmalı olan diğer gayrı müslimler hakkındadır ve neshedilmiş değildir. Zimmiler hakkında ise müracaat ettikleri takdirde İslâm hâkimlerinin İslâmî hükümlere göre hükmetmeleri vâcibtir. Hâkimiyeti İslâmîye bunu gerektirir. İmamı Şafiî’nin görüşü böyledir.

43. Ve seni nasıl hakem yapıyorlar? Halbuki, onların yanlarında, içinde Allah’ın hükmü bulunan, Tevrat vardır. Sonra da bunun arkasından yüz çevirirler ve onlar mü’min kimseler değildirler.

43. (Ve) Resûlüm!, (seni) O gayrı müslimler (nasıl hakem yapıyorlar) ne şaşılacak bir hakem seçme hareketi, peygamberliğini kabul etmedikleri bir zâtı nasıl hakem tâyin etmek istiyorlar?, (halbuki onların yanlarında) Vaktiyle Hz. Musa vâsıtasıyle verilmiş olan ve (içinde Allah’ın) recim ve diğer konular hakkında (hükmü bulunan Tevrat vardır) ne için onun hükmüne râzı olmuyorlar da ondan daha hafif bir hüküm araştırıyorlar?. (sonra da bunun arkasından) Yani: Hz. Peygamber’i hakem tâyin etmelerini müteakip (yüz çevirirler) onların kitabındakine de muvafık olan bir hükümden yüz çeviriverirler. (ve onlar) Haddızatında kendi kitaplarına da, Son Peygamber’e de imân etmiş (mü’min kimseler değildirler) işte bundan dolayıdır ki, işlerine gelen hükmü kabul etmek, işlerine gelmeyen hükümleri de değiştirmek ve bozmak cür’etinde bulunurlar. Recm hakkındaki hüküm de bu cümledendir.

44. Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik, onda bir hidâyet ve bir nur vardır. Müslim olan peygamberler onun ile Yahudilere hüküm ederlerdi. Din âlimleri, fakihler de Allah Teâlâ’nın kitabını muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla hükümde bulunurlardı. Ve onlar o kitap üzerine şahitler idiler. Artık insanlardan korkmayın, benden korkunuz ve benim âyetlerim ile az bir bedel satın almayınız ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmetmez ise işte onlar kâfirdirler.

44. Bu âyeti kerime, vaktiyle Tevrat’taki ilâhî hükümler ile hükmedildiğini, buna muhalefet etmiş olanların ise imândan mahrum bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik) O kitabı mukaddesi ben Yüce Mâbud Musa Aleyhisselâm’a indirdim, o öyle ilâhî bir kitap bulunmuştur, (onda bir hidâyet ve bir nur vardır) O apaçık kitap, içine aldığı şer’î hükümler itibariyle insanları irşad ederek doğru yolu göstermekte bulunmuştu ve insanlarca meçhul, cehâlet karanlığı ile örtülmüş olan meseleleri de açıp ortaya çıkararak aydınlatmakta idi. (Müslim olan peygamberler) Hz. Musa’dan sonra gönderilmiş olan hak’ka teslim olmuş, Tevrat’taki hükümlere riayetkâr olan İsrail oğulları Peygamberleri de (onun ile) o Tevrat’ın hükümleri ile (Yahudilere hükmederlerdi) onlar da onunla amel, etmeğe memur bulunmuşlardı. “Rebbaniyun” denilen (din âlimleri) ve “ahbar” denilen (fakıhlerde Allah Teâlâ’nın kitabını) Tevrat’ı koruyup onun hükümlerini (muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla) o ilâhî kitaptaki hükümler ile (hükümde bulunurlardı) gerek o Peygamberler (ve) gerek (onlar) o din âlimleri fakihleri (o kitap üzerine şahitler idiler) onun ilâhî bir kitap olduğuna şâhitlik eder, onun değişiklik ve bozulmaya uğramadan korumaya çalışırlardı. Fakat daha sonra Tevrat’ı değiştirme ve bozmaya cür’et edenler türemiştir, (artık) Ey Yahudi âlimleri, reisleri ve böyle bir vaz’iyyette bulunanlar!.. (insanlardan korkmayın) Onların gayrimeşru arzularına temâyül göstermeyiniz (benden korkunuz) ilâhî hükümlerime muhalif harekette bulunmadan çekininiz, onun getireceği uhrevî mes’uliyeti düşününüz (ve benim âyetlerini ile az bir bedel satın atmayınız) yani: Rüşvet gibi, makam ve mevki gibi, diğer dünyevî zevkler gibi fâni, mesuliyeti gerektiren bir varlık mukabilinde dinî hükümlerinizi değiştirme ve bozmaya cür’et göstermeyiniz. (ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu) şer’î hükümler (İle hükmetmez ise) onu inkâr, ona ihânet eder veya onun uygun olmadığına inanarak aksine hüküm vermeye cür’et eyler ise (işte onlar) o gibi cür’ette bulunanlar (kâfirlerdir) artık Allah’ın hükümlerine muhâlifetin ne kadar mesuliyeti gerektiren bir hareket olduğunu düşünmelidir, İşte Tevrat’taki hükümleri kasden bozmuş ve değiştirmiş olanlar hakkında böyle bir ilâhî tehdid, tecelli etmiş bulunmaktadır. “Tefsiri kebire ve “Essıracül münir”de yazılı olduğu üzere bir kimse Allah’ın hükmünü kalben kabul etmez onu bile bile diliyle inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde tek eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur. Nitekim büyük âlim Ikrime de demiştir ki: Her kim Allah Teâlâ’nın hükmettiği ile onu bilerek inkâr ettiği halde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği halde onunla hükmetmezse o fasıktır, zâlimdir, yoksa kâfir değildir. Bu husustaki üç âyeti kerime böyle yorumlanmaktadır. Zahir olan da budur.

§ Rebbaniyun: Dünyadan ilgisini keserek Cenâb-ı Hak’ka mânevî yakınlığa vesile olan ibâdet ve itaate çokca devam eden, takva sâhibi zatlar demektir. Ehbar: Peygamberlerinin yoluna girmiş olan fıkıh, yüksek bilgili âlimler demektir.

45. Ve biz onların üzerine o Tevrat’ta yazdık ki: şüphesiz cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar biribirine kısastır. Fakat her kim bunu bağışlarsa bu onun için bir kefârettir. Ve her kim Allah Teâlâ’nın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar zalimlerdir.

45. Bu âyeti kerime, Hz. Musa’nın şeriatindeki kısas hükümlerini bildirmektedir, Cenâb-ı Hak’kın hükümlerine muhalefette bulunmanın bir zulüm olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri İsrail oğullarını zinâdan dolayı recim cezasıyle mükellef tutmuş olduğunu bildirmişti. Şimdi de onlar hakkındaki kısas hükümleri şöylece beyan buyuruluyor: (Ve biz onların üzerine o Tevrat’ta yazdık) Farz kıldık, haksız yere yapılan saldırıların cezalarını beyan ettik (ki şüphesiz cana) karşılık (can) öldürülür (göze) karşılık (göz) çıkarılır (buruna) karşılık (burun) kesilir (kulağa) karşılık (kulak) kesilir (dişe) karşılık (diş) koparılır ve haksız yere yapılan (yaralar) da (birbirine kısastır) aralarında eşitlik temini kâbil olursa yapılan bir yaranın bir benzeri de cânî hakkında yapılır. Bu şekilde eşitliğe riâyet edilmiş başkaları için bir uyanma vesîlesi bulunmuş olur. (Fakat) böyle haksız bir muameleye mâruz kalanlardan (her kim bunu) böyle bir kısası, bir karşı cezâyı (tasadduk eder) bağışlar, bu hakkı kendi rızâsı ile düşürür (se bu) bağışlama (onun için) o bağışlayan için (bir keffarettir) böyle affedici bir muameleden dolayı Cenâb-ı Hak onun günahlarını af ve mağfiret buyurur. Bir görüşe göre de böyle bir bağışlama, cânî için bir keffârettir, hak sâhibi hakkından vaz geçince artık cânîye lâzım gelen cezâ düşer. Onu Cenab’ı Hak’da sorumlu tutmaz, (ve her kini Allah Teâlâ’nın indirdiği İle) ilâhî kitabında beyan buyurduğu ile (hükmetmez ise işte onlar) öyle Allah’ın hükmünü terkedenler (zalimlerdir) adâleti bırakmış, kendi nefislerine sui’kast etmiş, kendilerini azâba mâruz bırakmış kimselerdir. Binaenaleyh, akıllı, düşünen bir kimse, kendi nefsini böyle bir tehlikeye mâruz bırakmamalıdır.

§ Rivâyete göre bu âyeti kerime, İsrail oğullarının durumlarını beyan için nâzil olmuştur. Onlar bu gibi hususlarda adalete, eşitliğe riâyet etmezler imiş. Meselâ: Nadir oğulları kabîlesini, Kureyze oğulları kabîlesi üzerine tercih ederlermiş. Kısas cezasının lüzumunu yalnız Kureyze oğullarına tahsis etmişler, Nadir oğullarını bundan müstesnâ tutmuşlardı. Bir de kadınları öldüren erkekler hakkında kısas cezâsını tatbik etmezlerdi.

§ İslâm hükümlerine göre kısaslar iki türlüdür. Birisi “kısas finnefs” dir ki, bu, katili öldürülenin nefsi karşılığında öldürmektir. Diğeri de “kısas filetraf’dır. ki, bu da yaralanmış veya kesilmiş bir aza karşılığında yaralayanın veya kesenin de benzer âzasını yaralamak veya kesmektir.

§ Diyet de: Cinâyet sebebiyle cinayete uğrayana veya varislerine bir nevi tazminat mahiyetinde olarak verilmesi lâzım gelen maldır.

§ Cinâyet ise esasen cezâyı gerektiren herhangi bir suçtur, yasak bir fiili yapmaktır. Bir kimseyi haksız yere öldürmek veya yaralamak bir cinâyet olduğu gibi gasp, hırsızlık, yağma, telef etmek gibi fiiller de birer cinâyettir.

§ Cerh, birşeyde yara meydana getirmek, herhangi bir azayı yaralamaktır.

§ Kat’i uzuv (Aza kesme), insanın bir âzasını kesmek, bedeninden ayırmak demektir. El, ayak, parmak, tırnak, gibi, kulak, dudak, ağız, burun gibi azalan kesmek ve göz, diş gibi azaları çıkarmak, kırmak ve kirpikleri, kaşları, baş saçlarını yolup koparmak, tıraş etmek gibi ki bütün bunlar “kat’i” sayılır.

§ Duyguları ve kuvvetleri etkisiz hale getirmek ise, bir azayı iş göremez hale getirmek yaradılışındaki gâyesinden mahrum etmek, o azayı faaliyetinden ayırmak, sekteye uğratmak demektir. “Ahkamı şer’iyemize göre azalar hakkındaki cinâyetlerden dolayı kısas lâzım gelmesi için – adam öldürmekten dolayı kısas icrâsı için gereken şartlardan başka şu şartlar da vardır.

(1) Kesilen veya yaralanan azanın yeri iyileşerek neticesi malûm olmalıdır. Çünkü ölümle sonuçlanabilir.

(2) Bir azanın kesilmesi, yaralanması, sâhibinin emir ve müsaadesine dayalı olmamalıdır. Olursa kısas ve diyet lâzım gelmez.

(3) Cânî ile cinayete uğrayan kimse hür olmalıdırlar. Bunlardan biri veya her ikisi hür olmazsa kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünki bunların kıymetleri farklıdır, bu sebeple aralarında eşitlik yoktur. Bu halde cinayete uğrayan hür olunca cânî olan kölenin sâhibi tercihte serbesttir. Dilerse bu köleyi o hür kimseye verir, dilerse kesilen azanın diyetini vererek o köleyi yine mülkünde tutar.

(4) Âzâlarla ilgili diyetler arasında benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh erkekler ile kadınlar arasında meydana gelen yaralamadan ve aza kesmeden dolayı kısas lâzım gelmeyip diyet verilmesi icabeder. Çünki bu karşılıklı azalara ait diyetlerin miktarı farklıdır.

(5) Azalar arasında mahal ve menfaat itibariyle benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh meselâ: Bir baş parmak yerine bir şahadet parmağı kesilemez.

(6) Azalar hakkındaki cinâyette cânîler birden çok olmamalıdırlar. Birden çok olurlarsa haklarında kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünkü bunların fiilleri arasında az çok bir fark vardır. Eşitlik yoktur ki, kısas icrâsı uygun olsun.

(7) Azalar hakkında kısas yapılabilmesi için benzerliği temin mümkün olmalıdır. Meselâ: Bir kimse bir şahsın iki kolunu veya iki ayağını kesecek olsa kendisinin de iki kolu veya iki ayağı kesilir. Bunda benzerlik mümkündür. Fakat aksi takdirde diyet lâzım gelir, kısas lâzım gelmez. Meselâ: Kasden çıkarılan bir gözden dolayı kısas lâzım gelmez, çünkü bunda benzerliği temin mümkün değildir. Bu halde diyet lâzım gelir. Maamafih bir kimse bir şahsın gözünde yalnız ziyayı, görmeyi yok etse kendi gözünde de usulü dairesinde ziya ve görme yok edilir. Çünki bunda benzerlik mümkündür. Dilde de kısas cereyan etmez. Çünkü diller uzanır ve kısalır olmaları sebebiyle onlarda benzerlik bulunmuş olmaz. Ve sağlam bir aza, meselâ bir el, bir ayak, ayıblı arızalı bir aza karşılığında kısas olarak kesilemez. Çünki bunlarda benzerlik temin edilemez. Tamamen kesilen kulaktan ve kulağın bilinen, belirli bir parçasından dolayı kısas yapılacağı gibi marinin yani: Burun ucunda kasabeden fazla olan yumuşak, kemiksiz yerinin kesilesinden dolayı da kısas yapılır. Fakat kulağın sınırı belli olmayan bir parçasının kesilmesinden dolayı kısas icra edilemez. Burun kasebesında, dişlerden başka kemikler de, caife ve gayricaife denilen yaralarda, kirpikler ile göz kapaklarında, işitme, söyleme, koklama, tatma kuvvetlerinde, şehevî kuvvetlerde kısas câri değildir. Zira bunlarda da benzerlik temini mümkün olmaz. Caife, içe kadar işleyen yaradır. Göğüste, arkada, karında açılan yaralar gibi, içe işlememiş bir yaraya ada gayricaife denir. Elde, ayakta, boyundaki yaralar gibi.

§ Şeriatımızın hükümlerine göre kasden katlin, yani öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı aletlerden biriyle kasden öldürmenin hükmü, şartları mevcut olunca kısas ile öldürülenin mirasından; vasiyetlerinden katilin mahrum olması ve uhrevî mesuliyetidir. Şu kadar var ki, kısas, bazen diyet karşılığında veya cinayete uğrayanın veya vârislerinin affiyle karşılıksız veya bir bedel karşılığında düşer. Kasde benzer bir yol ile öldürmenin yani öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı aletlerden sayılmayan birşey ile öldürmenin hükmü de diyeti mugallâzâ (ağır diyet) ile kefâretten ve miras ile vasiyete kavuşamamaktan ibârettir, tazir cezâsını hak etmektir ve uhrevî mesûliyettir. Diyeti mugallâzâ, diyetin deve cinsinden verileceği takdirde göz önüne alınır, hür olan erkek bir maktul için tam yüz deve verilmesi lâzım gelir ki: Bu bir diyeti muğallazadır. Keffareti kâtilden maksat da bazı öldürmelerden dolayı verilecek diyetlerden başka yapılması icab eden bir kefârettir ki, bu mümkün ise bir mü’min köle azat etmektir. Bu bulunmadığı takdirde ardarda iki ay oruç tutmaktır ki bu günahların af ve örtülmesine vesîle olacağı için böyle keffâret adını almıştır. Bununla beraber, bu kefâretin lüzumu katilin akıllı, bülûğ çağına ermiş, hür, müslüman olması halindedir. Hata olarak öldürmenin hükmü de tam diyet ile mirastan, vasiyetten mahrumiyet ve kefâret ile uhrevî mesûliyettir. Kasden yaralama ve aza kesmenin hükmü de mikdarda eşitlik, ve benzerlik mümkün olduğu takdirde kısastır. Mümkün olmadığı takdirde de diyet veya hükûmeti âdildir. Hükûmeti âdil ise mikdarı şer’an belirlenmiş olmayıp bilir kişinin usulü dairesinde takdir ve tayin edecekleri diyettir. Hata olarak yaralama ve kesmenin hükmü de bir aza yaralanmış veya tamamen kesilmiş veya menfaati tamamen yok olmuş ise diyettir. Böyle olmayıp da azada zaaf ariz olmuş ise veya azada kusur sayılacak bir eser kalmış ise hükûmeti âdildir. Kısasın şartları ve diyetlerin miktarı hakkında Bakara sûresinin 178 inci âyeti kerimesinin tefsirine müracaat ediniz!..

46. Ve arkadan da onların izleri üzerine Meryem’in oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik. Ve ona İncil’i verdik ki, içinde bir hidâyet, bir nur vardır. Ve önündeki Tevrat’ı tasdik edicidir. Ve takva sâhipleri için bir hidâyet ve bir öğüttür.

46. Bu mübârek âyetler. Hırıstiyan tâifesine Hz. İsa’nın İncil kitabı ile gönderilmiş olup onların vaktiyle bu İncil’in hükümleriyle mükellef bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Allah’ın hükümlerine muhalefet edenlerin ise fâsık kimseler olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: İsrail oğullarına birçok Peygamber gönderilmişti (Ve arkadan da) bu Peygamberleri müteakip de (onların) o Peygamberlerin (izleri) eserleri (üzerine Meryem’in oğlu İsa’yı önündeki) kendi zamanından evvel nâzil olmuş bulunan (Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik) bu sebeple Hz. İsa, Tevrat’ın ilâhî bir kitap olduğunu tasdik, teyit etmiş ve İsrail oğullarından gelen son Peygamber bulunmuştur. (Ve ona) Hz. İsa’ya (İncil’i verdik) o mübârek kitabı ona indirdik (ki içinde) Hak yola sevk eden (bir hidâyet ve) hakikatları aydınlatan (bir nur vardır) bu kitapta da Tevrat’ta olduğu gibi son peygamberin bütün insanlığa son bir Peygamber olarak gönderileceğine dâir bir müjde nuru vardır. Hz. Muhammed’in vasıflarına, onun şeriatının her bakımdan tam, kâmil, şeriatların sonuncusu olduğuna dâir malûmat vardır. (Ve) O İncil (önündeki Tevrat’ı) onun da ilâhî bir kitap olduğunu (tasdik edicidir ve) o İncil (sakınanlar için bir hidâyet ve bir öğüttür) hakikaten Allah’ın kitabının hükümlerine itaatkâr, hakkiyle takva sâhibi olanlar, bu kitaptan istifâde ederler, onun beyanlarına göre Hz. İsa’nın bir Peygamber olduğunu ve diğer Peygamberler ile beraber son peygamberin de peygamberlik ve risâletini ve ona nâzil olan Kur’an’ı Kerim de bir ilâhî kitap bulunduğunu tasdik eylerler, bu gibi güzel vasıflara sâhip olmayanlar için ise İncil’den istifâde etmek mümkün değildir.

47. Ve İncil ehli de Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu hükümler ile hükmetsin. Ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hüküm etmezse işte onlar fasıklardır…

47. Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki: (İncil ehli de Allah Teâlâ’nın indirmiş) Beyan buyurmuş, nesha tâbi kılmamış (olduğu) ahkâm ile (hükmetsin) ona göre dinî vazîfelerini ifâya çalışsın, İncil’deki hükümlerin bir kısmı: Cenab’ı Hak’kın birliğine, Hz. İsa’nın bir insan olup Peygamberlikle şereflenmiş olduğuna dâirdir, ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın da son peygamber olup ona verilecek olan Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine muhalif olan önceki hükümlerin nesh edilmiş bulunacağına aittir. Ne yazık ki Yahudiler gibi Hınstiyanlar taifesi de kitaplarını değiştirmiş ve bozmuş, onlardaki hükümlere riâyette bulunmamış ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerine ait beyanları örtmeye ve imhaya çalışıp durmuşlardır, (ve) binaenaleyh (her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile) yani indirilmiş kitapların sâbit, nesh edilmemiş hükümleri ile (hüküm etmezse işte onlar) o gibi kimseler tam (fasıklardır) binaenaleyh o indirilmiş kitapların beyanlarına göre son peygamberi tasdik, onun şeriatı ile amel lâzım geldiği halde buna muhâlefet edenler, itaat dairesinden çıkmış, kötülük ve günaha mübtelâ olmuş kimselerden başka değildir.

48. Ve sana kitabı da hak olarak indirdik, kendisinden evvelki semavî kitabı tasdik edici ve üzerine bir koruyucu olmak üzere. Artık aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu hükümler ile hükmet. Ve sana gelen haktan ayrılıp da onların havalarına tâbi olma. Sizden her biriniz için vaktiyle bir şeriat, bir açık yol kılmıştık. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu. Fakat size vermiş olduğu şeyler de sizi imtihan etmek için bir ümmet kılmadı artık hayırlı işlere koşunuz. Nihâyet cümleten dönümünüz Allah Teâlâ’yadır. Binaenaleyh nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o size haber verecektir…

48. Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu, ve muhtelif şeriatların, ümmetlerin vaktiyle meydana getirilmiş olduğundaki hikmeti ve Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra Kur’an hükümleri dairesinde hükmedilmesi gerektiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!.. Eski ümmetlere Tevrat, İncil gibi kitapları verdik (Ve sana) Kur’an-ı Kerim’den ibâret olan (kitabı da hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle vasıflanmış bir halde izzet semâmızdan (indirdik) sana inzal buyurduk (kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer Peygamberlere verilmiş olan kitapların kapsamını (tasdik edici) onlardaki kıssaların, vaad ve tehdidin hakikata uygun, zamanlarındaki insanların irşat ve aydınlatılmasına yönelik bulunduğunu açıklayan (ve üzerine bir koruyucu) onların birer ilâhî kitap olduğuna şâhit, onların yürürlükten kaldırılmış hükümlerini koruyucu ve savunucu, kaldırılmış hükümlerine de işâret edici (olmak üzere) o hak ve hakikatı bildiren kitabı da sana ihsan buyurduk. (Artık) sana müracaat eden ehli kitap ve diğerlerinin (arlarında Allah Teâlâ’nın) sana (indirmiş olduğu) o apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet) çünki o apaçık kitap, diğer ilâhî kitaplardaki yürürlükten kaldırılmamış olan bütün şer’î hükümleri ve hikmet gereği olan bir nice diğer dinî meseleleri içine almış bulunmaktadır, (ve sana gelen haktan) Ahkamı Kur’aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek olanların (havalarına) gayri meşru arzularına (tâbi olma) öyle bir hareket, Allah’ın hükmüne muhâlefettir, büyük sorumluluğu gerektirir. Ey muhtelif ümmetler!, (sizden her biriniz için) Vaktiyle (bir şeriat, bir açık yol kılmıştık) meselâ: Hz. Musa’nın gönderilmiş olduğu günden itibaren Hz. İsa’nın zamanına kadar Tevrat’taki şer’î hükümler ile amel edilmesi icab ediyordu. Hz. İsa’nın zamanında da son peygamber Hz. Muhammed’in gönderildiği zamana kadar İncil’deki şer’î hükümler ile amel edilmesi emir olunmuştu. Şimdi ise Son Peygamber Hazretlerinin şer’î hükümleri ile bütün insanlığın amel etmeleri emir olunmuştur. Binaenaleyh ey bu son peygamberin zamanında var olan ve ondan sonra da vücude gelecek bulunan insanlar!. Şimdi sizler için icap eden, o Yüce Peygamberin şeriatiyle amel etmektir. Bu, ilâhî hikmet umumun menfaatı gereğidir. (Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu) Bütün asırlarca hepinizi bir din, bir şeriat üzere birleştirir, o şeriatı hükmünün kaldırılmasından ve değişiklikten uzak kılardı, (fakat) Öyle kılmadı, vakit vakit Peygamberler gönderdi, sizleri evvelce başka şeriatlere tâbi tuttu (size vermiş olduğu şeylerde) bulunduğunuzdan önceki asırların durumlarına uygun, muhtelif şer’î hükümlerde (sizi imtihan etmek için) hakkınızda bir imtihan muamelesi gibi bir muamelede bulunmak hikmetine binaen sizi bir ümmet aynı şeriata tâbi kılmadı. Binaenaleyh şimdi de hepinizi bir dine, bir parlak şeriate tâbi tutmuştur, şimdi hikmet bunu gerektirmektedir, buna muhâlefet, hakkınızda elem verici azapları gerektirir. (artık) Ey insanlar! Sizin için iki âlemde de (hayırlı işlere koşunuz) Kur’an-ı Kerim’de beyan olunan doğru inançlar ile, iyi ameller ile vasıf lanmaya gayret ediniz fırsatı kaçırmayınız. (Nihayet toptan dönümünüz Allah Teâlâ’yadır) Hepiniz bu dünyayı bırakıp âhiret âlemine gidecek, orada amellerinize göre muameleye tâbi olacaksınızdır. (Binaenaleyh) Dünyada iken (nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o) Yüce Yaratıcı âhiret âleminde (size haber verecektir) o ihtilâfınıza lâyık cezâya sizi kavuşturacaktır. O halde bu akibeti düşününüz, daha imkân elde var iken kaybedileni telâfi etmeye çalışınız, hepimiz birden İslâm dininin saadet sahasında toplanarak aradaki boş ihtilâflara son veriniz. Bütün insanlığın selâmeti, hakiki saadeti ancak bu sayede temin edilmiş olur.

49. Ve aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet ve onların arzularına tâbi olma. Ve Allah Teâlâ’nın sana indirmiş olduğu şeylerin bazısından seni fitneye düşüreceklerinden dolayı onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık kimselerdir.

49. Bu mübârek âyetlerde şer’î hükümlere riâyetin lüzumunu ve Allah’ın hükümlerinin üstünde hiçbir hüküm olamıyacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Kur’an-ı Kerim’i sana hak olarak indirdik (Ve) sana emir eyledik ki, sana müracaat edenlerin (aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet) haklarında Kur’an-ı Kerim’in recme, kısasa ve diğer konulara ait hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi olma) onların cahilce arzularına kıymet verme (Ve Allah Teâlâ’nın sana indirmiş olduğu şeylerin) şer’î hükümlerin (bazısından seni fitneye düşüreceklerinden) bâtılı hak şeklinde tasvir ederek kötü maksatlarını sana kabul ettirmek isteyeceklerinden (dolayı onlardan kaçın) sözlerine iltifat etme (Eğer onlar) Cenâb-ı Hak’kın indirmiş olduğu ile hükümden (yüz çevirirlerse) ondan kaçınarak başkasını arzuda bulunurlarsa (artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki onları bazı günahları sebebiyle) öyle Allah’ın hükmünden yüz çevirmelerinden dolayı (musibete uğratsın) onları bu büyük günahları yüzünden cezâya çarptırsın (ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık) küfürlerinde ısrarlı, inatçı (kimselerdir) binaenaleyh öyle sapıklar iltifata lâyık olamaz.

50. Onlar câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar? Allah Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır? Tam kanaat sâhibi bir kavime göre?

50. (Onlar) O ilâhî hükmü kabulden kaçınan inkarcılar (câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?) cahiliye milleti gibi nefsin arzusuna tâbi, adalete, eşitliğe aykırı bir şekilde hüküm verilmesini mi istiyorlar?. Bu ne kadar şaşılacak bir arzudur!. Bir kere düşünmeli değil mi?. (Allah Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır?.) Elbette yoktur. (Tam kanaat sâhibi bir kavime göre) hakkiyle düşünen, münevver bir zümrenin kanaatınca Hak Teâlâ Hazretlerinden daha adâletli hükmedecek bir fert düşünülemez. Artık onun hükmüne nasıl muhâlefet edilebilir?

§ Rivâyete göre Keab İbni Esed ve Abdullah İbni Suriya gibi bazı şahıslar Hz. Peygamber’i fitneye düşürmek, onu Kur’an-ı Kerim’e aykırı hükme sevk eylemek maksadıyla Hz. Peygamber’in huzuruna gelmişler, Ya Muhammed!. -AleyhisselâmSen bilirsin ki, biz, Yahudilerin âlimlerinden eşrâfından bulunuyoruz. Eğer biz sana tâbi olursak bütün Yahudiler bize muhâlefet etmeyip sana tâbi olurlar. Bizim ile bir kavim arasında bir dava vardır, sana müracaat edeceğiz. Eğer onların aleyhine olarak bizim lehimize hükmedersen sana imân eder, seni tasdik eyleriz, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri ise bunların bu sözlerine iltifat buyurmamış, bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onların arzularına tâbi olunmaması emrolunmuştur.

51. Ey imân edenler! Yahudiler ile Hıristiyanları dost tutmayınız. Onların bazıları bazılarının dostudur. Ve sizden her kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ o zâlimler olan kavme hidâyet etmez.

51. Bu mübârek âyetler, kâfirlere karşı gösterilecek bir dostluğun kötü neticelerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey ihlas emini müslümanlar!. (Yehudiler ile Hiristiyanları) Öyle birbirine düşman, ilâhî bir dinden mahrum kimseleri (dost tutmayınız) sizden hangi biriniz, onlardan hangi birini bir sadık, hayır ister dost telâkki etmesin (onların bazıları bazılarının dostudur) Yehudi taifesi kendi milletine mensup olanların, Hırıstiyan taifesi de kendi dindaşlarının dostudurlar, onlar kendilerinden olmayanlara kaşı samimî bir dostlukta asla bulunmazlar. (Ve) Ey Müslümanlar!, (sizden her kim onları dost edinirse) Onlara karşı samimî bir muhabbet ile bağlanırsa (muhakkak o da) o bağlanan da (onlardandır) çünki aralarında bir fikir ve inanç birliği bulunmamış olsa öyle onlara bağlanılması mümkün olamaz. Binaenaleyh onlara öylece bağlanan kimseler, hakikî müslüman değil, münâfık şahıslar demektir.

52. İmdi kalplerinde bir hastalık olan kimseleri görürsün ki onların içinde koşar dururlar, bize bir felâket isâbet etmesinden korkarız derler. Artık umulur ki, Allah Teâlâ bir feth veya ilâhî katından bir emir vücuda getirir de onlar kendi nefislerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.

52. Evet… O yabancı tâifelere bağlananlar vardır (İmdi) Ey Resûlüm! Veya ey hakikatları görmeğe muktedir olan herhangi bir müslüman! Sen (kalblerinde hastalık bulunan) münâfık (kimseleri görürsün ki) o münâfıklar (onların) o yabancı taifelerin (içinde koşar) lar, onlara dostluk gösterir (dururlar) o münâfıkça hareketlerden dolayı kendilerini mazeret sâhibi göstermek için de (bize) o tâifelerden (bir felâket isâbet etmesinden korkarız) onların birgün galip olup bizi mahvetmelerinden, bizim mahrûmiyetlere uğramamıza sebebiyet vereceklerinden endişe ederiz (derler) ne büyük kuruntu!. Hayır hayır (artık umulur ki) Cenab’ı Hak’kın lütfundan beklenir ki (Allah Teâlâ) mü’minlere (bir fetih) bir zafer ihsan buyurur (veya ilâhî katından bir emir) o düşmanların ezilmesi, sürülmesi ve şiddetli cezâlandırılması gibi bir hâdise (vücude getirir de onlar) o münâfık kimseler (kendi nefislerinde gizledikleri şeyden) küfürden, nifaktan Rasûlü Ekrem’in muvaffak olup-olmayacağı hakkındaki tereddütlerden (dolayı peşiman olurlar) pişmanlığa düşmüş bulunurlar.

53. İmân edenler de diyeceklerdir ki, sizinle beraber olduklarına dâir büyük yeminler ile Allah Teâlâ’ya yemin eden kimseler şunlarmıdır? Onlar ise amelleri batıl olmuş, ziyana uğramış kimseler olmuşlardır.

53. O münâfıklar öyle pişman bir hâle mâruz kalacakları zaman (Imân edenler) hakikî müslümanlar (da diyeceklerdir ki”) ey müslüman kardeşlerimiz!. Artık o münafıkların halleri anlaşıldı ya, (sizinle beraber olduklarına dâir) sizi aldatmak için (büyük yeminler ile Allah Teâlâ’ya yemin eden kimseler şunlar mıdır?.) Evet… O münâfıklar değil midir ki, sizinle beraber olduklarına ve size yardım edeceklerine dâir yemin edip durdukları halde kalben size düşmanlıkta bulunurlar, sizin düşmanlarınıza karşı dostluktan geri durmazlar (onların) o münafıkların (ise amelleri bâtıl olmuş) onlar tamamen (ziyâna uğramış kimseler olmuşlardır)

54. Ey imân edenler! Sizden her kim dininden dönerse muhakkak Allah Teâlâ bir kavmi getirir ki, onları sever, onlar da onu severler. Mü’minlere karşı mütevâzi olurlar, kâfirlere karşı da izzet sâhipleri bulunurlar. Allah yolunda savaşa atılırlar ve kınayanın kınamasından korkmazlar, işte o, Allah Teâlâ’nın lütfudur, onu dilediğine verir ve Allah Teâlâ’nın lütfu ve ilmi geniştir.

54. Bu âyeti kerime, İslâm dininden ayrılanların zararları kendi şahıslarına ait olup ilâhî dinin onlara muhtaç olmadığını bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak’kın kendi mukaddes dinini dâima destekleyeceğini bizlere müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm şerefine nâil olanlar!. (Sizden) içinizden (her kun dininden dönerse) İslâmiyet’i bırakıp irtidâd ederse bu kötü hareketinin felâketi kötülüğü, cezâsı kendisine yönelir, o yüzden İslâmiyet bir zaafa, bir duraklamaya maruz kalmaz. (muhakkak) dır ki (Allah Teâlâ) o mürtet tâifeyi yok eder yerine (bir) seçkin (kavmi getirir) İslâm şerefine nâil eder. İslâmiyet’e hizmete muvaffak kılar (ki) Cenab’ı Hak (onları sever) onların hakkında dünyevî ve uhrevî hayırları, mükâfatları ister (onlar da) o muhterem kavim de (onu) o Yüce Yaratıcıyı (severler) o kerem sahibi Yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunurlar, günahlardan kaçınırlar. Ve o seçkin zevat (mü’minlere) o dindaşlarına karşı (mütevazi) yumuşaklık, merhamet ve şefkatle vasıflanmış (olurlar) bununla beraber (kâfirlere karşı da izzet sâhipleri) galibiyetle, kuvvet ve şiddetle vasıflanmış (bulunurlar) bu muhterem fedâkâr zatlar (Allah yolunda savaşa atılırlar) İslâm dininin düşmanlarıyle savaşlarda bulunur, dini yüceltmeğe hizmet eder dururlar. Ve bu zatlar (kınayanın kınamasından korkmazlar) bunlar dinlerinde kuvvet ve metanet sâhibleridir, öyle münâfıklar gibi yabancılardan, İslâm düşmanlarından korkmaz, onların kınama ve ayıplamasına, dedikodusuna kıymet vermezler, (işte o) Muhterem zatların sâhip oldukları öyle yüksek vasıflar (Allah Teâlâ’nın lütfudur) onun bir lûtuf ve ihsanıdır ki, ona mahzar olmuşlardır. Ve Allah Teâlâ (onu) o lûtuf ve keremini (dilediğine verir) bir nice kullarını böyle yüksek lütuflara, nîmetlere nâil buyurur. (Ve Allah Teâlâ vâsidir) lûtuf ve keremi pek geniştir, pek ziyadedir ve (alîmdir) bütün eşyayı ilmi ilâhîsi kuşatmıştır. Binaenaleyh ilâhî lütfuna lâik olanları da pek mükemmel bilir, onları bu gibi ilâhî lütuflarına nâil buyurur. Vakit vakit nice kimseler İslâm şerefine nâil olarak böyle eşsiz lütuflara kavuşmuş bulunurlar. Ne yüce bir başarı!.

§ Bu âyeti kerime başlıbaşına büyük bir mûcizedir. Çünki bunun, meydana gelmeden önce haber verdiği bu dinden dönme ve İslâm şerefine nâil olma hadiseleri daha sonra tamamen tehakkuk etmiştir. Tefsirlerde genişçe beyan olunduğu üzere on bir grup daha sonra İslâmiyetten dönmüş, fakat onların yerine nice gruplar, nice milletler İslâm şerefine nâil olmuşlar, İslâmiyet’i doğu ve batıya yaymaya devam etmişlerdir. Üç grup Rasûlü Ekrem’in zamanında dinden dönmüşlerdir ki, bunlar Yemen’de bulunan “beni Müdlic” kabilesiyle Müseylemetülkezabın kavmi olan “beni Henife” kabilesi ve beni Eset kabilesidir. Beni Müdliçin reisi olan Zülhimar, Feyruzi, Deylemi tarafından öldürülmüştür. Müseylemetülkezab da Hz. Ebu Bekir’in zamanında Vahşi tarafından katlolunmuştur. Hz. Hamza “nın da katili olan Vahşi demiştir ki: Ben câhiliyet döneminde insanların hayırlısını, müslümanlık döneminde de insanların en kötüsünü öldürdüm. Beni Esed, Talha İbni Huveylid’in kavmidir. Bu kavim, Hz. Ebu Bekir’in zamanında Halit İbni Velit tarafından yenilgiye uğratılmış, Talha da Şam’a gitmiş, orada yeniden güzelce müslüman olmuştur. Yedi kavim de Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında dinden dönmüşlerdir ki bunlar da “Fezare”, “Gatfan”, “Beni Selim”, “Beni Yerbû”, “Kende” ve “Beni Bekr bini Vail” kabîleleriyle “Teym” kabilesinin bir kısmından ibârettir. Bir gmp da Hz. Ömer’in hilafeti zamanında dinden dönmüştür ki, o da “Gassân” denilen kavimdir. Bu İslâm’dan dönen kuvvetlerin hepsi de müslümanlar tarafından mağlûp edilmiş çeşit çeşit felâketlere, mağlûbiyetlere maruz kalmışlardır. Bütün bunlar dinden dönmenin cezasıdır. Uhrevî cezâsı ise pek büyüktür. Fakat asrı saadetten itibâren bir nice büyük kabîleler, milletler İslâm şerefine nâil olmuş, İslâmiyet’i doğu ve batıya yaymaya çalışıp durmuşlardır. Ensarı kiram denilen Medine’i Münevvere ile etrafındaki muhterem ahali, Yemen kabîleleri, İranlılar ve Kadisye savaşına iştirâk eden binlerce zevat ve bilhassa Necip Türk milleti İslâmiyet’i kabul etmiş, bu uğurda asırlardan beri cihad meydanlarına atılmış İslâmiyetin doğu ve batıya yayılmasına pek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu suretle Kur’an’ı Kerim’in müjdeleri tehakkuk etmiş, onun ebedî bir mucize olduğu ortaya çıkmıştır. Bizler ecdadımızın İslâm dini hususundaki bu yüce hizmetleriyle dâima, iftihar eder, onların o seçkin yollarını takibe muvaffak olmamızı Hak Teâlâ Hazretlerinden niyâz eyleriz. Ve yardım ondandır.

55. Sizin dostunuz ancak Allah Teâlâ’dır. Ve onun Peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar rukû’a varanlardır.

55. Bu mübârek âyetler, müslümanlar için hangi kimselerin dost edinileceğini, yetkili kılınacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. Sizin veliniz, dostlarınız, yardımcılarınız o inkârcı tâifeler değildir, onları dost edinmeyiniz. (Sizin dostunuz) koruyucunuz, yardımcınız, sığınağınız (ancak Allah Teâlâ’dır) hepiniz aslında onun yöneticiliği altında bulunmaktasınız (ve) sonra da Cenâb-ı Hak’kın bu yöneticiliğine tâbi olarak veliniz (onun Peygamberidir ve) o kerem sâhibi mâbuda (imân etmiş olanlardır) bütün müslümanlardır. O imân etmiş zatlar ki, üzerlerine düşen beş vakit (namazı dosdoğru) bütün şartlarına riâyet ederek (kılarlar ve) üzerlerine düşen (zekâtı) da müslümanların fakirlerine (verirler ve) onlar (rükû’a varanlardır) yani: Onlar Cenâb-ı Hak’kın emirlerine riâyet ederek mutavâzice bir vaziyette kulluk vazîfelerini İfâ edenlerdir. Veya onlar namazlarını, zekâtlarını Allah Teâlâ’dan korkar, Allah için tevâzuda bulunur oldukları halde ifâ eden zatlardır. İşte bu gibi mü’minler birbirinin dostudur, halis dostudur, hayr isteyendir. Artık yabancılardan böyle bir dostluk, böyle bir yardım ve destek beklemek asla mümkün olamaz.

56. Ve her kim Allah Teâlâ’yı ve onun resûlünü ve imân edenleri dost edinirse şüphe yok ki, galip olanlar. Allah Teâlâ’nın o fırkasıdır.

56. (Ve her kim) Öyle inkârcı, hâin tâifaları bırakır da (Allah Teâlâ’yı ve onun Resûlünü ve imân edenleri dost edinir) onların dostluğunu, korumasını, iyiliğini kazanmaya muvaffak olur veya onlara yardım ve destekde bulunur (sa) elbette dinî ve dünyevî selâmeti, galibiyeti temin etmiş olur. (Şüphe yok ki) Hakikat halde (salip olanlar) Allah’ın korumasına mazhar, kurtuluşa nâil bulunanlar (Allah Teâlâ’nın o fırkasıdır) öyle Cenâb-ı Hak’ki ve onun Peygamberini ve bütün mü’minleri dost edinen zatlardır. Dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetler ancak onların haklarında tecelli edecektir. Çünki onlar Allah’ın hizbidir.

§ Hizb, sahib, cemaat, toplanmış tâife ve cüz mânâsınadır. Çoğulu: Ahzabtır. Allah’ın hizbinden maksat ise Cenâb-ı Hak’kın dinine tâbi, onun himayesini kazanmış olan zatlar demektir. Bunlara: Evliyaullah, Ensârullah, Şiatullah, ve Cündullah da denilir.

57. Ey imân edenler!, sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri ve müşrikleri dostlar edinmeyiniz. Allah Teâlâ’dan korkunuz, eğer imân etmiş kimseler iseniz.

57. Bu âyeti kerime de İslâmiyetin yüceliğini bozmaya çalışan bütün kâfir ve müşrikleri müslümanların dost kabul edemiyeceklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslüman zümresi!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudi ve Hiristiyan taifasından (dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri) lisânen imân ettiklerini açiklayip kalben küfr üzere ısrarda bulunanları, öyle münâfık tabiatlı kimseleri dost tutmayınız, onlar dostluğa lâyık değildirler (ve) İslâm dinini inkâr eden (müşrikleri) de (dostlar edinmeyiniz) onlardan da uzak durunuz (Allah Teâlâ’dan korkunuz) o gibi inkârcı, münâfık, putperest kimseler ile dostlukta bulunmaktan sakınınız, (eğer) Ey müslümanlar!. Siz hakkiyle (imân etmiş kimseler iseniz) çünkü imân ile nitelenmek, o gibi din düşmanlarından sakınmayı gerektirir.

§ Rivâyete göre Rifae bini Zeyid ve Süveyd binil Hars görünüşte kendilerini müslüman göstermiş, sonra da münâfık kesilmişlerdi. Müslümanlardan bazı zatlar ise bunları hakikî müslüman sanarak haklarında muhabbet göstermekte bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi kâfir ve münafıkların dostluğa lâyık olmadıkları ihtar buyrulmuştur.

58. Ve namaza çağırdığın zaman onu bir eğlence ve bir oyuncak edinirler. Bu da şüphe yok ki,, onların akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır.

58. Bu mübârek âyetler de İslâmiyet’e mahsus dinî vazîfelerin ehemmiyetini takdir etmeyen, İslâm milletinin varlığını kıskanan kimselerin ne kadar kıymet bilmez olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Bir takım dinsizler, İslâm dini ile alay eder (Ve) bu cümleden olarak onlardan bir tâife, Ey ehli İslâm!. Siz (namaza çağırdığınız zaman) ezanı muhammedi okunarak Allah’ın birliği, inancı bütün ufuklara yayıldığı ve imân sâhipleri namaz gibi kutsî bir ibâdete dâvet olundukları vakit o inkârcı tâife (onu) o namazı, ö yüce çağrıyı (bir eğlence ve bir oyuncak) bir alaya konu (edinirler) öyle cahilce, kâfirce bir kötü harekete cür’ette bulunurlar. (Bu da) onların bu alçakça hareketleri de (Şüphe yok, onların akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır) çünki aklı başında olan her insan, gerek ezanın ve gerek namaz gibi ibâdetlerin ne kadar kutsal birer vazîfe olduğunu takdir eder. Öyle yüce vazîfelerden kaçınanlar, onların kıymetini takdir fedemeyenler, onların yapılmasından dolayı içlerinde bir düşmanlık, bir kırgınlık eseri belirmeğe başlayanlar, elbette güzelce düşünmeden, din düşüncesinden, yaratılış temizliğinden mahrum kimselerdir.

§ Rivâyete göre Medine’i Münevvere’de bulunan bir Hırıstiyan ezan okunurken müezzinin “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah” dediğini işitince: “Allah yalancı olanı yakıversin” dermiş. Bir gece onun hizmetçisi olan bir kadın elinde ateş bulunduğu halde onun hanesine girmiş, bundan bir kıvılcım uçarak o haneyi de onun içinde bulunan sâhiblerini de tamamen yakıvermiş, o pis herif, lâyık olduğu cezâya, kendi temennisiyle kavuşmuştur.

59. De ki: Ey ehli kitap! Bizden hoşlanmamanız, bizim Allah Teâlâ’ya ve bize indirilene ve daha evvel indirilmiş olana imân ettiğimizden ve sizin bir çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?

59. Ey Yüce Resûlüm!. O gibi inkârcılara (De ki: Ey ehli kitap) ey kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olan tâife!. (Bizden hoşlanmamanız) Bizi ayıplamanız, bizim dinî hükümlerimizi inkâra cür’et göstermeniz neden kaynaklanıyor?. (bizim Allah Teâlâ’ya) İmân ettiğimizden dolayı mı böyle cahilce bir harekete cür’et ediyorsunuz?. Allah Teâlâ’ya imân, en büyük bir vazîfe, en kutsi bir inanç değil midir?. (ve bize indirilene) Kur’an-ı Kerim’e (ve daha evvel) Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplara (imân ettiğimizden) dolayı mıdır ki, hakkımızda öyle edepsizce hareketlere cür’et gösteriyorsunuz?. Böyle bir imân saygıya değer değil midir?, (ve) Ya (sizin) bu cahilce hareketiniz (bir çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?.) Evet… Öyle fâsık kimseler imânın İslâmî vazifelerin kadrini bilemezler, onların haklarında öyle alaycı hareketlere cür’et ederler, fikrî sapıklıklarını göstermiş, ilâhî azâbı hak etmiş olurlar. Yoksa, aklı başında bulunan, fısk ve küfürden kaçınan kimseler, böyle inkârcı, alaycı hareketlere asla cür’et edemezler..

60. De ki: Allah Teâlâ’nın katında cezâca ondan daha şerlisini size haber vereyim mi? O kimse ki Allah Teâlâ ona lânet etti ve üzerine gazabta bulundu ve onlardan maymunlar ve domuzlar ve Cenâb-ı Hak’tan başkasına tapanlar yaptı. İşte bunlar mevkice daha şerli, düz yoldan daha sapık kimselerdir.

60. Bu âyeti kerime, müslümanlara karşı hakaret edici tavır alan inkârcıların kötü davranışlarını açıklayarak onları insaf dairesine dâvet etmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O alaycı, İnkârcılara (De ki:) siz ilâhî bir dinin sırf hayr olan hükümleri ile alay etmek cüretinde bulunuyorsunuz, siz onun bir şer olduğunu iddia ediyor, onu inkâr ve ayıplamaya kalkışıyorsunuz. Halbuki, o ilâhî dinin bütün hükümleri, hikmete, faydaya uygun, her türlü kusurlardan uzaktır. Fakat o sizin inancınıza göre diyelim şer olsa bile bir kere düşününüz, insaf ediniz, sizin takib ettiğiniz yol, ondan binlerce kat daha şerli değil midir?. Evet… (Allah Teâlâ’nın katında cezâca) azâba götürücü, felâkete sevkedici olmak itibariyle (ondan) öyle kendi yanlış düşüncelerinize göre ayıplayıp inkâr eylediğiniz herhangi İslâmî bir muameleden sizin de, insaflı olarak düşününce, İtiraf edeceğiniz gibi (daha şerlisini size haber vereyim mi?.) bir kere düşününüz de bu haber verilecek şeyler mi şerli, yoksa sizin şerli gördüğünüz İslâmî muameleler mi şerli olduğu pek güzel ortaya çıkar Evet… (O kimse ki) geçmiş ümmetlerden her o şahıs ki (Allah Teâlâ ona) yanlış inancından dolayı (lânet etti ve) küfr ve günaha düşkünlüğünden dolayı (üzerine gazabta bulundu ve onlardan) öyle bâtıl dinlere girmiş bulunanlardan eshâbı Sebt (cumartesi halkı) ve diğerleri gibi bir kısım şahısları, şekillerini değiştirerek kendilerini (maymunlar, domuzlar) şekline soktu, (ve) onlardan bir nicelerini kendi kusurlarının bir cezâsı olmak üzere (Cenab’ı Hak’tan başkasına) insanlara, hayvanlara, şeytanlara, heykellere (tapanlar) müşrik kimseler (yaptı) artık bunların dinler tarihince sabit olan bu kötü hallerini, kötü hareketlerini bir gözönüne alarak karşılaştırınız, (işte bunlar mevkice) ve gerçek şahsiyyetleri İtibariyle sizin kötü zannettiğiniz kimselerden aslında (daha kötü ve düz yoldan) hakiki bir dinin sahasından (daha sapık kimselerdir) bunu görüp bilmek lâzım değil midir?. Artık haddizatında her türlü noksandan uzak, kötülükten münezzeh, yüceltmeye lâyık olan bir dine ve o dinin yüksek hükümlerine nasıl noksanlık isnat edebilirsiniz. Dinleri mukayese eden İlim, İslâmiyet’in kusurlardan uzak, bütün dinlerden üstün olduğunu pek güzel göstermektedir. Cenab’ı Hak umum insanlığa insaf, ve hakikatları görmeğe kabiliyet ihsâb buyursun. Amin…

Yorum Bırakın