MÜMİNUN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur, yüz onsekiz âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Müminlerin vasıflarını bildirdiği ve onların Allah’ın yardımına nâil olacaklarını müjdelediği için kendisine böyle “Sûretül Müminun” ünvanı verilmiştir. Bu müminun sûresinin ilk âyetleri ile bundan evvelki Hac sûresinin son âyetleri arasında büyük bir münasebet ve irtibat vardır. Şöyle ki: Hac sûresinin sonundaki âyetler, müminlerin kurtuluşa nâil olabilmeleri için kendilerine yedi dinî vazife tebliğ etmektedir. Bu müminun sûresinin ilk âyetleri de yedi vasfı taşıyan, öyle yedi vazifeyi ifa eden, o husustaki ilâhi emre uymuş bulunan müminlerin kurtuluşa başarıya nâil olduklarını müjdelemektedir. Bu müminun sûrei celîlesi, yüce Peygamberlere ait beş kıssayı içermektedir. Özellikle Peygamber Efendimizin kadrinin yüceliğini, muvaffakiyetlere nâil olacağını da bildirmektedir. Bu mübârek sûre, Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve diğer mukaddes sıfatlarına delâlet ve şahitlik eden başlıca dört nevi kudret eserleri ve insanların yaradılışlarındaki dokuz mertebeyi insanlığın ibret bakışına vazediyor. Bu kadar açık delillere, kanıtlara rağmen küfürlerinde ısrar edip duran inkârcıların da kurtuluştan mahrum, ilâhi cezaya ve ebedî azaba mâruz bulunacaklarını ihtar ediyor. Erhamürrahimin olan Allah Teâlâ’nın mağfiretine, rahmetine iltica edilmesi gereğine de işaret buyurmaktadır. Ve başarı Allah’tandır.

1. Muhakkak ki, müminler kurtuluşa ermişlerdir.

1. Bu mübârek âyetler, yedi seçkin vasıflara sahip olan müminlerin başarı ve kurtuşa nâil ve cennetlerin en yükseğine kavuşacaklarını kendilerine şöylece müjde verilmektedir. (Muhakkak ki, müminler) yani: Cenab-ı Hakkı birleyenler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik edenler, kıyametin vuku bulacağını itiraf edenler, zaruriyyatı diniyeden sayılan hükümleri yerine getirenler (kurtuluşa ermişlerdir) onların gelecekleri emniyete alınmıştır, onların kurtuluş ve saadeti adeta şimdi meydana gelmiş gibi kesin olarak kararlaştırılmıştır. İşte bu gibi müminler, yedi güzel sıfata sahip oldukları için şimdiden kurtuluşa nâil olmuş gibidirler. Bu yüce vasıfların birincisi, en mühimi böyle îman, güzel inanç sahibi olmaktır.

§ Felâh: Fevz-i necattır. Yani: İstenilen meşru şeylere kavuşmaktır, kötü, nâhoş olan şeylerden de kurtulmaktır. İflâh da böyle bir fevz-ü necata dahil olmak demektir.

2. O müminler ki, namazlarında huşû tevazu sahipleridir.

2. Evet.. Kurtuluşa eren (o müminlerdir ki, onlar) mükellef oldukları ibadetlerin en yükseği olan (namazlarında huşû) tevazu, alçak gönüllülük (sahibidirler.) Namazlarını Cenab-ı Hak’ka kulluk arzında bulunmak için tam bir tevazu ile edaya çalışırlar. Namaz kılarken etrafa bakmayıp yalnız secde yerine bakanlar, elbiselerine, yüzlerine, gözlerine ellerini sürüp durmazlar, Hak Teâlâ’nın manevî huzurunda bulunduklarını düşünerek tam bir edeb ve itidal ile, kalp huzuru ile ve adab ve erkanına riayetle namazlarını kılmaya çalışırlar. Bu da müminlerin ikinci güzel vasfıdır.

3. Ve o müminler ki, onlar, her lüzumsuz şeyden yüz çevirirler.

3. (Ve o müminler ki) o muhterem kullarki (onlar her lüzumsuz şeyden) faidesi olmayan,fuzuli sözlerden, hareketlerden, oyun ve eğlence denilen yasak, faydasız şeylerden daima (yüz çevirirler) öyle “lağv” denilen boş, hayatı harcamayı gerektiren ve terk edilmesi hikmet gereği olan şeylere iltifatta bulunmazlar. Bu da onların üçüncü güzel vasıflarıdır.

4. Ve o müminler ki, onlar zekâtı ifa edenlerdir.

4. (Ve) kurtuluşa eren (o müminler) dir (ki, onlar zekâtı ifa edenlerdir.) Onlar öyle îman ile, mütevazice bir şekilde bedeni ibadet ile vasıflanmış, lağviyat türünden olan şeylerden sakınır oldukları gibi malî ibadetlerde de bulunarak hak etmiş olanlara mallarından birer belirli hisse de ayırırlar, bu şekilde de nefislerini arındırmaya, cimrilik lekesinden temizlemeye muvaffak olurlar. Bu da o zatların dürdüncü övülen vasıflarıdır.

§ Zekât; taharet, temizlik demektir. “Tezkiye” de arındırmak, temizleme manasınadır. Faraya verilen bir mal da verenin malını temizleyeceği, ahlâkının güzelleştireceği için ona da zekat denilmiştir.

5. Ve o müminler ki, onlar elbette avret mahallerini muhafaza edenlerdir.

5. (Ve O müminler ki, onlar) temiz bir hayat yaşamaya gayret ederler (avret mahallerini) tenasül organlarını ve şehvet güçlerini daima (muhafaza edenlerdir) haram olan ilişkilerden, insanlık terbiyesine aykırı olan vaziyetlerden kaçınırlar, örtülmesi icabeden azalarını açıvermekten son derece sakınırlar, ahlâka İslâmi edep kurallarına aykırı hareketlerde bulunmazlar. Bu da onların beşinci temiz vasıflarıdır.

6. Ancak eşleri veya sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri müstesnâ. Çünkü onlar, bu halde kınanılmış değildirler.

6. (Ancak) kendi (eşleri) nikâhları altındabulunan eşleri (veya sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri) yani: meşru şekilde elde edip kendilerine sahip bulundukları kadınlar (müstesna) bir mümin, kendi eşine ilişkide ve mülkü yemin denilen cariyesine şer’i bir mani bulunmayınca cinsel ilişkide bulunamaz veya cariyesini başkası ile ev1endirmişse yine kendisinin cinsel ilişkide bulunması câiz olamaz. Fakat böyle bir şer’i mâni bulunmadıkça bu ilişki caizdir. (Çünkü onlar) o müminler, bu takdirde (kınanılmış değildirler) onların bu şartlar altında eşleriyle, cariyeleri ile cinsel ilişkilerine şer’i müsaade vardır. Bu sosyal hayatın meşru şekilde gelişmesine, devamına bir vesiledir. Artık o kınanıp ayıplanamaz.

7. Artık kimler de bunların ötesini istemiş olursa işte haddi tecavüz etmiş olanlar, onlardır, onlar.

7. (Artık kimler de bunların ötesini istemiş olursa) yani: Herkim kendisi için verilen böyle bir şer’i müsaade dışına çıkmak isterse, kendileriyle cinsel ilişki câiz olmayan kimseler ile böyle bir yasaklanmış şeyi yapmak arzusuna düşerse: Meselâ zinada, oğlancılıkta, mastürbasyonda veya hayvanlarla cinsel ilişkide ve diğer yasak olan ilişkilerde bulunursa (işte haddi tecavüz etmiş olanlar) câiz olan çerçeveyi bırakıp yasak alanlara can atmış, İslâmi terbiyeye muhalefette bulunmuş kimseler (onlardır, onlar.) İşte temiz yaratılıştan uzak düşmüş olanlar, o gibi şahıslardan ibarettir.

8. Ve o müminler ki, onlar, emanetlerine ve ahdlerine riayet edenlerdir.

8. (ve) kurtuluşa eren (o müminler) dir (ki onlar emanetlerine) riayet ederler. Hiç bir kimsenin hukukuna, namusuna, haysiyyetine tecavüzde bulunmazlar. Kendilerine bırakılan emanetleri vediaları sahipleri adına korurlar. Kendileri için birer emanet sayılan hayatlarını, kuvvetlerini de kötüye kullanmazlar. (Ve) onlar(ahidlerine) de, yani: Vermiş oldukları sözlere, yapmış oldukları mukavelelere de (riayet edenlerdir.) Gerek Allah Teâlâ’ya karşı üstlenmiş oldukları ibadetleri, vazifeleri güzelce ifaya çalışırlar ve gerek insanlar ile yapmış oldukları ahit, sözleşme hükümlerini mutlaka yerine getirirler. Bu da o müminlerin şayani takdir olan altıncı vasıflarıdır.

9. Ve o müminler ki, onlar namazları üzerine muhafazada devamda bulunurlar.

9. (Ve) Allah katında makbul olup kurtuluşa ermiş olan (o müminler) dir (ki, onlar) namazlarını tam bir huşu ile kılmakla beraber (Namazları üzerine muhafazada) da (bulunurlar) yani: Namazlarına düzenli bir şekilde devam ederler. Namazlarının farzlarından, sünnetlerinden, âdabından bir şeyi terk eylemez, namazlarını vakitlerinde kılmaya çalışırlar. Beş vakit namaza, cuma namazına, teravih ve bayram namazlarına, vitir ve kuşluk namazlarına ve diğer nafile namazlara devam eder dururlar. Namazların en yüce bir ibadet olduğunu bilerek onları eda ile kalben neşeli, ruhani bir zevke nâil olurlar. İşte bu da kurtuluşa kavuşmuş olan hakiki müminlerin yedinci güzel vasıflarıdır.

10. İşte vâris olanlar, onlardır.

10. O güzel vasıflar ile nitelenmiş olan müminler var ya, (işte vâris olanlar onlardır) Evet.. Yüce makamlara nâil, vâris ünvanına lâyık olan ancak o zatlardır.

11. Onlardır ki, firdevse vâris olurlar, onlar orada ebedî olarak kalıcılardır.

11. İşte (onlar ki) o güzel vasıflara sahip olan müminlerdir ki (firdevse vâris olurlar.) cennetlerin en yüksek derecesini, tabakasını teşkil eden o ebedî saadet mevkiine kendilerine başkalarından miras kalmış gibi sahip bulunurlar. (Onlar, orada) o firdevscennetinde (ebedî olarak kalıcılardır.) Artık oradan ebedî olarak çıkmayacaklardır. İşte îmanın, İslâmi üstün vasıflara sahip olmanın büyük mükâfatı!

§ Ubadetübnüssamit; Radiallahu anh, Resûl-i Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimizden şu mealde bir hadisi şerif rivayet etmiştir.

§ Cennette yüz derece vardır, her iki derecenin arasındaki mesafe, gök ile yer arasındaki mesafe gibidir. Firdevs ise derece itibariyle cennetlerin en yükseğidir, dört cennetin ırmakları ondan cereyan edip akan, onun üstünde de Rahman’ın arşı vardır.. Artık Allah Teâlâ’dan dileyeceğiniz vakit, ondan firdevsi dileyiniz. Cenab-ı Hak, cümlemize nasip buyursun. Amin..

12. Ve andolsun ki, insanı çamurdan ibaret olan bir hülâsadan yarattık.

12. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın birlik, yaratıcılık ve uluculuk sıfatı ile vasıflanmasına ve kudret eserlerine dair delillerin birinci nevini kapsamaktadır. İnsanlığın yaratılış safhalarındaki dokuz değişim mertebesi ve insanlığın hallerinin sonunu bildirerek insanları düşünmeye davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, kullarını uyanmaya davet için şöyle buyuruyor. (ve andolsun ki,) muhakkaktır ki, her yüce yaratıcı, kudret ve büyüklüğüne (insanı) o mahlûk türünü, onların ilk babaları olan Hz. Àdem’in yaratılışı içinde (çamurdan) ibaret olan (bir hülâsadan yarattık) yani: Evvelâ Àdem Aleyhisselâmı bir toprak ile sudan ibaret olup “sülâle” denilen bir hülâsadan yaratmış, sonra da onun neslini yine su ile topraktan meydana gelen yiyeceklerden oluşan meniden vesaireden vücude getirmiş olduk. İşte bu, insanlığın birinci yaratılış mertebesidir.

13. Sonra onu sağlam bir karargâhta bir nutfe kıldık

13. (Sonra onu) o hülâsayı veya insan nevini,Hz. Àdem’in neslini evlât ve torunlarını (sağlam bir karargahta) annelerinin rahimlerinde (bir nutfe kıldık) yani; Bel ile göğüsten gelen, meni denilen ak, katı bir su halinde vücude getirdik. Bu da insanlığın ikinci yaratılış mertebesidir.

14. Sonra o nutfeyi bir donmuş kan yarattık, ardından o donmuş kanı da bir bir parça et kıldık, sonra o et parçasını da kemikler kıldık, kemiklere de bir et giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratılışla inşa etmiş olduk. İmdi şekil verici takdir edici olanların en güzeli olan Allah Teâlâ, pek mübarektir.

14. (Sonra O nutfeyi bir donmuş kan yarattık) o meniyi “aleka” denilen kırmızı, uyuşmuş bir kan haline getirdik. Bu da üçüncü bir yaratılış mertebesidir. (Ardından) da (o donmuş kanı da bir parça et kıldık) yani: O uyuşmuş kanı da muazzam kudret ve kuvvetimle bir parça et halinde yaratmış oldum. Bu da insanlığın yaratılışının dürdüncü mertebesidir. (Sonra o et parçasını da kemikler kıldık) o et parçasının büyük bir kısmını da başlar, ayaklar ve bunların aralarındaki diğer kemikler gibi.

§ Izam; denilen kemikler halinde yaratmış olduk. Bu da beşinci yaratılış mertebesidir. (Kemiklere de bir et giydirdik) tekrar o kemikleri gerektiği gibi et ile donattık. Bu da insanlığın yaratılışının altıncı mertebesidir. (sonra da onu) öyle mertebe mertebe teşekkül eden mahlûku (başka bir halk olarak inşa etmiş olduk) o bir damla su gide gide hayat sahibi bir mahlûk halinde dünyaya gelmiş oldu. Görmekten, işitmekten söylemekten, düşünmekten yoksun olan o mahlûk, daha sonra ruh sahibi mahlûk olarak dünyaya geliyor, birçok şeyleri düşünebiliyor, simasında fevkalâde eşsiz güzel bir manzara tecelli ediyor. İşte bu da insanlığın yedinci yaratılış mertebesidir. (imdi musavvir olanların) şekil verme ve takdire kâdir olanların (en güzeli olan) bütün kemâl sıfatlarına sahip bulunan(Allah Teâlâ, pek mübârektir.) bütün noksanlık lekelerinden yücedir, bütün kâinatın yaratıcısıdır, her bakımdan ortak ve benzerden yücedir..

§ Bu âyeti kerimede yaratıcılardan maksat, şekil veren, takdir edenlerdir. Cenab-ı Hak’kın yaratmış olduğu şeylerden birer manzara, birer şekil ve sünneti tertib ve tanzim edebilen kimselerdir. Yoksa yoktan var eden, yaratan mânasına olan yaratıcılık, ancak Allah Teâlâ’ya mahsustur. Nitekim diğer bir âyeti kerimede:

Evet Allah Teâlâ’dan başka halk edici, yaratıcı yoktur. Buna inanmışızdır.

15. Sonra şüphe yok ki, siz, bundan sonra elbette ölmüş kimselersinizdir.

15. (Sonra) Ey insanlar!. (Şüphe yok ki, siz) bu gelişmiş durumunuz (bundan sonra) öyle büyük harikulâde bir şekilde yaratılıp hayata kavuştuğunuzu müteakip takdir edilen zamanlar gelince (elbette ölmüş kimselersinizdir) herhalde hepiniz de öleceksinizdir, bu muhakkaktır, dünya hayatı kimseye kalıcı değildir. Bu da insanlığın yaratılışının sekizinci mertebesidir.

16. Sonra da muhakkak ki, siz kıyamet günü diriltilip kaldırılacaksınızdır.

16. Ey insanlar!. Hepiniz öyle dünyaya gelip bir müddet yaşadıktan ve sonunda ölüme tutulmuş olduğnuzdan (sonra da muhakkak ki, siz kıyamet günü) ikinci üfleme gerçekleşince mahşerde toplanmak üzere ilâhi kudret ile (diriltip) kabirlerinizden (kaldırılacaksınızdır) Cenab-ı Hak’kın adalet mahkemesine sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre hakkınızda sevap ve ceza ile hükmolunacaktır. Bu da insanlığın yaratılışının dokuzuncu mertebesidir. Artık her insan, o sonu düşünmelidir, Allah’ın azabından kurtulupsevaba, mükâfata, cennetlere nâil olabilmesi için daha dünyada iken fill ve amellerini meşru şekilde tanzime çalışmalıdır. O ebedî geleceği temine çalışmamak, pek büyük bir felâkettir ki, insanlık şânına asla yakışmaz. Her insan, kendi yaradılışını, ebedî hayatını korumaya çalışmadan geri durmamalıdır, Hak Teâlâ Hazretlerinden de muvaffakiyet niyâzında bulunmalıdır. İşte gözlerimizin önünde parlayıp duran bir nice yaratılış eserleri, o yüce yaratıcının varlığına, kudretine, ilahlığına, mahlûkatı hakkındaki merhamet ve şefkatine birer kesin delil bulunmaktadır.

17. Ve yemin olsun ki, sizin üzerinizde yedi yol yarattık ve biz halktan gafiller olmadık.

17. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, ilâhi kudretine dair olan ikinci, üçüncü ve dürdüncü nevi delilleri kapsamaktadır. O yüce yaratıcının kudretiyle yedi kat göklerin yaratılmış olduğunu, gökten indirilen sular ile yeryüzünde çeşitli bitkilerin, meyvelerin, ağaçların meydana geldiğini, bunlardan ve evcil hayvanlar ile denizlerdeki gemilerden insanlığın ne kadar istifade eder olduklarını birer uyanış ihtarı olmak üzere beyan buyurmaktadır. (ve yemin olsun ki) var olan bir gerçektir ki, Ey insanlar!. (Sizin üzerinizde) sizin üstünüzdeki sonsuz uzayda (yedi yol yarattık) yani: Yedi kat gökleri vücude getirdik, gök kubbeleri o kadar muazzam bir şekilde meydana getirilmiş bulunmaktadır. (Ve biz halktan gafil olmadık) gerek o muazzam mahlûkattan olan göklerden ve gerek diğer yaratılmış şeylerden ve bu cümleden olarak insanlardan, onların ikametgâhlarından habersiz değiliz. Hâşa. Kâinatın yaratıcısı Hazretlerinde gaflet, bilgisizlik düşünülemez. Onların hepsi de o yüce yaratıcının emri ve koruması altındadır. Hepsinin de devamı, değişme ve bozulması, umumun menfaatlerine hizmeti ilâhi iradeye tâbidir, birer ilâhi hikmetgereğidir. Bu âyeti kerime, yüce Allah hakkındaki delillerin ikinci nevini teşkil etmektedir.

§ Teraik; Tarikanın çoğuludur. Gökler, birbirinin benzeri olarak bazısı bazısının üstünde olduğu için onlara “Terayık” denilmiştir. Veyahut gökler, meleklerin yolları olduğu için veya eflâk denilen gökler, güneşin, ayın ve yıldızların yolları sayılıp oralarda dolaşıp durdukları için göklere “teraik” adı verilmiştir.

18. Ve gökten kâfi miktar su indirdik, sonra onu yerde yerleştirdik. Şüphe yok ki, biz onu gidermek üzerine de elbette kadiriz.

18. (ve) Ey insanlar!. Hak’kınızdaki ilâhi lütuflara bakınız ki, Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor: (Gökten kâfi miktar su indirdik) yani: İnsanların ve yerde bulunan diğer hayat sahiplerinin içmeleri, istifade etmeleri için ve ekinlerin vesairenin büyüyüp gelişmeleri için yeryüzüne ilâhi kudret ile gökten yetecek miktarda yağmurlar indirmektedir. Yağmurlar esasen sema tabakasından indiriliyor veyahut yüksekliğinden dolayı kendisine sema denilen buluttan yağdırılıyor. Şöyle ki: Yeryüzündeki denizlerden, büyük ırmaklardan buharlaşarak havaya yükselen sular, orada toplarıp bulut haline geliyor, sonra da soğuk havanın dokunmasiyle yine su haline gelerek yeryüzüne yağmaya başlıyor. Velhasıl ne şekilde olursa olsun bütün bunları yaratan, böyle değişime, oluşuma tâbi tutan ancak Allah Teâlâ’dır. Ondan başka hiçbir kimse yoktan bir damla bile su yaratamaz. İbni Abbas Radiallahu Teâlâ anhın rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre Allah Teâlâ cennet nehirlerinden yeryüzüne beş ırmak indirmiştir. Biri, Hind ırmağı olan Seyhundur. İkincisi Belh ırmağı olan Ceyhundur. Üçüncüsü ve dördüncüsü de Irak ırmağı olan Dicle ve Fırattır. Beşincisi de Mısır’ın ırmağı olan Nildir. İşte bunlarda semadan indirilmiş olan sularcümlesindendir. Bunlar, insanlık için ne büyük bir ilâhi lütuftur. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (sonra onu) o suyu (yerde yerleştirdik.) sabit kıldık, ondan yeryüzünün istifadesi, takdir edilen güne kadar devam edip duracaktır. Bununla birlikte (Şüphe yok ki, biz onu) o suyu (gidermek üzerine de elbette kâdiriz) onu öyle indirmeye kâdir olan bir yüce yaratıcı, onu dilediği zaman mahv ve yok etmeye her bakımdan kâdirdir. Buna inanmışızdır. Artık öyle kıymetli hayat veren suların birer ilâhi nimet olduğunu bilip bundan dolayı da kerem sahibi yaratıcımıza şükran arzında bulunmaya devam etmeliyiz.

19. Sonra sizin için onunla hurmalıklardan, üzümlüklerden bağlar inşa ettik ki, onlarda sizin için birçok meyveler vardır ve onlardan yersiniz.

19. Evet.. O yüce yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra) o suları indirdiğimizi müteakip de ey insanlar!. (Sizin için) sizin yaşamanız, istifade etmeniz, menfaatine dayalı (onunla) o yeryüzüne indirdiğimiz su ile (hurmalıklardan, üzümlerden) ibaret olan güzel (bağlar inşa ettik) vücude getirdik (ki, onlardan) o bağlarda (sizin için birçok meyveler vardır) onlardan istifade edersiniz, onları alır satar ticarette bulunursunuz (ve onlardan) o bağlardan veya hurmalardan, üzümlerden, öyle faideli meyvelerden (yersiniz) gıdanızı, rızkınızı, geçiminizi temine muvaffak olursunuz.

20. Ve bir ağaç da inşa ettik ki, Turi Sinadan çıkar, yiyecekler için yağ ile bir katıklık ile biter.

20. Yüce yaratıcı Hazretleri buyuruyor ki: (ve) özellikle (bir ağaç da) vardır ki, müstesna bir kıymeti, menfaati içermektedir. Onu da ilâhi kudretimle yaratıp icad ettim (ki) o ağaç, zeytun ağacından ibaret olup, (Turi Sinadan çıkar) orada çokça yetişip çoğalır. Orası onun asıl yetiştiği yerdir. Turi Sina ise, Cenab-ıHak’kın mukaddes sözlerini Musa Aleyhisselâma yönelmiş olduğu mübârek bir dağın ismidir ki, Mısır ile Şam arasında veya Filistinde bulunmaktadır. O pek kıymetli, faideli ağaç ise (yiyecekler için yağ ile ve) ekmeğe sürülen zeytin yağı gibi (bir katık ile biter) neşvü nema bulur umumun faidesini temine hizmet eder. Bu (18, 19, 20) nci âyetlerde Allah Teâlâ’nın yaratıcılığı, kudret ve şefkati hakkındaki üçüncü nevi delilleri kapsamaktadır.

Yorum Yap