MÜMİNUN SURESİ

21. Şüphe yok ki, sizin için enamda = ehli hayvanlarda bir ibret vardır. Size onların karınlarındakinden içiririz ve sizin için onlarda birçok menfaatler de vardır. Ve onlardan yersiniz.

21. O yüce yaratıcı Hazretleri şunu da beyan buyuruyor ki: Ey insanlar!. (ve şüphe yok ki, sizin için enam da) deve, sığır, koyun, keçi, denilen evcil hayvanlarda da (bir ibret vardır) Sular, daima yenilenip duran bağlar, bahçeler birer kudret eseri olduğu gibi hayat sahibi olan bu hayvanatta birer büyük ibret vesilesidir, bunların varlıklariyle Allah Teâlâ’nın varlığına, büyüklük ve kudretine ve her dilediği şeyi yaratıp yok etmeğe kâdir olduğuna, öldükten sonra dirilmenin de vuku bulacağına pek mükemmel delil getirilebilir. Evet.. Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, ne nimettir ki, (size onların karınlarındakinden) yani: Sütlerinden (içiririz) o, sizin için pek faideli, zevkinize uygun bir şurup mahiyetinde bulunmuş olur. (ve sizin için) Ey insanlar! (Onlarda) o evcil hayvanlarda (birçok menfaatler de vardır. ) Bunların yünlerinden, derilerinden, yavrularından istifade edersiniz, bunları alıp satmak suretiyle de ekonominize bir gelişme verirsiniz. (ve onlardan yersiniz) onların vücutlarından da böyle bir istifadede bulunur durursunuz, onlar size teslim olmaktan geri durmazlar.

22. Ve onların üzerlerine ve gemilerinüzerlerine yüklenilirsiniz.

22. (Ve onların) develer gibi yüklenmeye kabiliyetleri bulunan hayvanların (üzerlerine ve gemlerin üzerlerine yüklenilirsiniz) bu vasıtalar ile karalarda ve denizlerde rahatça gezmeğe, seyyahatte bulunmaya muvaffak olursunuz. Bütün bunlar insanlık hakkında Allah Teâlâ’nın birer büyük lütuf ve ihsanıdır. Bu (21,22) nci âyeti kerimede yüce yaratıcı Hazretlerinin varlığına, kudretine, ilâhi lütfuna delil getirmek için bu mübârek sûrede getirilmiş olan delillerin dördüncü nevinden ibaret bulunmuştur. Bu hakikat böyle açık iken maalesef yine bir çok insanlar, yüce yaratıcı Hazretlerine kulluk arzında bulunmaktan şükran vazifelerini ifa etmekten kaçınmışlar, kendilerini ikaz ve irşada çalışan zatların nasihatlarına iltifatta bulunmamışlar, yine inkârlarına devam edip gitmişlerdir. İşte yüce Peygamberlere ait kıssalar, bunu pek açık bir şekilde göstermekte, insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır.

23. Andolsun ki, Nuh’u kavmine gönderdik de dedi ki: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Artık sakınmada bulunmaz mısınız?

23. Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâmın kıssasını, kavminin Allah’ın dinine davet buyurmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden ileri gelenlerin de Hz. Nuh’un bir beşer olduğunu ileri sürerek onun risaletini inkâr, kendisine delilik isnât ve bir müddet beklenilmesini tavsiye etmiş olduklarını naklediyor. Hazreti Nuh’un da kavminin inkârına karşı Allah’ın yardımını niyâzda bulunmuş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Andolsun ki) muhakkak bir tarihi olaydır ki, vaktiyle (Nuh’u kavmine) Peygamber (gönderdik) insanlığın ikinci babası sayılan o muhterem Peygamber, zamanında bulunan ve kendisiyle aynı lisanı konuşan, bu sebeple aralarındaki bir ırk birliği meydana gelmiş, fakat ilâhi dinden mahrum bulunmuşolan kimselere (dedi ki: Ey Kavmim!) yalnız (Allah’a ibadet edin) çünkü sizin ilâhınız, mabûdunuz, yaratıcınız, ancak odur. (Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur) Gerçek mabûd olan ondan başka değildir. (artık sakınmaz mısınız?.) O yüce mabûdun azabından korkmaz mısınız ki, bir takım mahlûkları mabût tanımış, dalâlete düşmüş bulunuyorsunuz!.

24. Bunun üzerine kavminden kâfirler olmuş olan ileri gelen bir zümre dedi ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir insan, istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin. Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette melekleri indirirdi. Biz bunu evvelki babalarımızda işitmedik.

24. (Bunun üzerine) Hazreti Nuh’un bu ihtarına karşı (kavminden kâfirler olmuş olan ileri gelen bir zümre) kavminin eşrafından sayılan dinsiz bir taife, diğer halk takımına (dedi ki: Bu) Peygamberlik iddiasında bulunan Nuh -Aleyhisselâm- (başka değil) öyle iddia ettiği gibi Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber değil, o (ancak sizin gibi bir insan) aranızda bir fark yok, artık o nasıl olur da Peygamberlik gibi bir imtiyaza sahip bulunur!. O bu iddiasıyle (istiyor ki, sizin üzerinize üstünlük etsin) sizin âmiriniz olsun, sizi kendi arzusuna tâbi kılsın. (Ve eğer Allah dilemiş olsa idi) size bir Peygamber göndermek, sizi başkalarına ibadetten men eylemek istemiş bulunsa idi (elbette melekleri indirirdi) onları size Peygamber gönderirdi (biz bunu) yani: Yalnız bir Allaha ibadet edilip de başkalarına ibadet edilmemesini veyahut Nuh gibi peygamberlik davasında bulunmuş bir kimseyi (babalarımız arasında işitmedik) geçmiş ümmetler içinde böyle bir Allah’ın birliği inancı anlatılmış değildir. Bu cahil kavmin sözleri, kendilerinin akıl ve mantığa aykırı şüpheler içinde kalmış olduklarını göstermektedir. Bunlar, taşlardan, ağaçlardan yapılmış putların ilahlığına, mâbudluğuna inandıkları halde bir insanınpeygamber olacağına razı, inanmış bulunmuyorlardı. Düşünmüyorlardı ki: Bütün insanlık fertleri, melekler ile görüşerek dinî hükümleri o meleklerden bizzat işitip almaya müstait olamazlar. Allah Teâlâ ancak bir kısım seçkin kullarını melekler vasıtasiyle vahyi almaya müstait bir tabiatta yaratmıştır, böyle bir yetenek bütün insanlığa verilmemiştir. Bu hikmete aykırıdır. Bu sapıklar diyelim ki melekler insan şekline girip kendilerine görünecek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edecek olsalardı yine o melekleri de insan sanarak inkâr ederlerdi.

25. Bu başka değil, kendisinde cinnet bulunan bir erkek. Binaenaleyh onu bir zamana kadar gözetiniz.

25. O cahil taife şöyle bir şüpheye de düşerek dediler ki: (bu) Nuh Aleyhisselâm (başka değil, kendisinde delilik bulunan bir erkek) onun içindir ki Allah’ın birliğini iddia ederek bizi putlarımıza tapmaktan men ediyor, (Binaenaleyh onu bir zamana kadar gözetiniz) durumunun sonunu bekleyiniz, ya iyileşerek hastalıktan kurtulur, artık öyle bir iddiada bulunmaz veya ölüp gider de biz de onun tekliflerinden kurtulmuş oluruz.

26. Hazreti Nuh da dedi ki: Yarabbi! Bana yardım et, onların beni tekzib etmelerine karşı.

26. Hz. Nuh da sapıklık içinde çırpınıp duran kavminin durumunu ıslah etmesinden, hidayete, kurtuluşa ermesinden ümitsizliğe düşerek (dedi ki: Yarabbi!. Bana yardım et) onlara karşı bana yardım buyur, o inkârlarında ısrar edip duran kâfirleri helâk et (onların beni tekzib etmelerine karşı) onları bu yalanlamaları sebebiyle mahv et ve cezalandır. Çünkü bir Peygamberi yalanlamak, onu gönderen zatı da yalanlamak ve hafife almak olur. Artık Allah Teâlâ’nın muhterem bir resûlünü tekzib etmek rezaletine cür’et eden kimseler, elbetteki helâk olmaya lâyık olmuşolurlar. Onların yeryüzünde dolaşıp durmaları elbetteki, arzu edilmez.

27. Artık ona vahyettik ki, bizim nezaretimiz ve vahyimizle gemiyi yap. Vaktaki emrimiz gelir de tennûr kaynamağa başlarsa hemen o gemiyi her birinden iki çift, aleyhinde söz geçmiş olandan başka aileni de al ve zulümetmiş olanlar hakkında bana bir hitapta bulunma. Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.

27. Bu mübârek âyetler de Nuh Aleyhisselâmın bir gemi yapmakla ve mümin olanları o gemiye almakla ve o gemiye binince Cenab-ı Hak’ka hamd etmekle ve bir selâmet sahasına kavuşmasını Hak Teâlâ’dan niyâz eylemekle mükellef olmuş olduğunu bildiriyor ve Hz. Nuh’a ait olan bu birinci kıssada Allah’ın kudretinin büyüklüğüne, yüce peygamberlerin doğruluklarına ve güzelce sonlarına delâletler, işaretler bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Nuh Aleyhisselâm’ın Allah’ın yardımını temennisi sebebiyle (artık ona vahyettik ki) Ey Nuh!. (Bizim nezaretimiz ve vahyimizle) yani: Yüce Mabûd’un hıfz ve koruması ile onun emir ve öğretmesiyle, sana vereceği kuvvet ve yetenek ile (gemiyi yap) seni ve sana tâbi olanları selâmet sahiline erdirecek bir gemi inşa et. Rivayete göre Cibril-i Emin, Cenab-ı Hak’kın emriyle Nuh Aleyhisselâm’a geminin yapılmasını öğretmiş, ondan ne şekilde istifade edileceğini bildirmiştir. (Vaktaki emrimiz gelir de) yani: Dinsizler hakkında mukadder olan ilâhi emir yaklaşmış olur da (tennur kaynamağa başlarsa) yani: Hz. Àdemden intikâl etmiş olan bir ekmek tandırı, adeta aykırı olarak bir su kaynağı kesilmeğe başlaşmış bulunursa veyahut yeryüzünden sular fışkırmaya yüz tutarsa (hemen o gemiye) hayvanların (her birinden iki çift) bir erkek, diğeri dişi olmak üzere ikişer adet al (ve aleyhinde söz geçmiş olandan başka) yani: Helâkleri takdir edilmişbulunan bir eşin ile oğlun Kenandan başka (aileni de al) mümin olan ehlibeytini de evlâdını da o gemiye al (Zulmetmiş olanlar hakkında) küfre düşmüş, nefislerini helâke mâruz bırakmış olanlara dair (bana bir hitapta bulunma) onların Tufan azabından kurtulmaları için istekte, bir temennide bulunup durma. Zira (Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.) Onların şirk ve isyanları yüzünden boğulup cezalarına kavuşacakları hakkında ilâhi hüküm tahakkuk etmiştir. Onlar gördükleri birnice mucizelere, apaçık delillere rağmen küfürlerinde devam edip gittikleri için nefislerine zulmetmiş, artık o zulmün cezasına kavuşacakları zaman yaklaşmıştır.

28. İmdi sen ve seninle beraber olanlar geminin üzerine çıktığınızda de ki: Hamd o Allah’a olsun ki, bizi o zalimler olan kavminden kurtardı.

28. (İmdi) Ey azim sahibi Peygamberlerden olan Hz. Nuh!. (Sen ve seninle beraber olanlar) mümin olan çoluk çocuğun ve diğer müminler ile birer çift hayvanat (geminin üzerine çıktığınızda) orada oturup yerleştiğiniz zaman, sizi kurtuluşa erdirecek olan Allah Teâlâ’ya şükran arzında bulunarak (de ki: Hamd o Allah’a olsun ki, bizi o zalimler olan kavimden) o kâfir inatçı kimselerden (kurtardı) onları boğulmaya mahkûm ederek bizi selâmete erdirdi. Evet.. Öyle dinsiz, ahlâksız bir taifenin içinden ayrılıp bir selâmet sahasına ermek, onların uğursuzluğundan dolayı bir felâkete, bir cezaya uğramamak büyük bir lütufi ilâhidir. Artık bundan dolayı o yüce yaratıcıya hamd ve övgüde bulunmak, bir kulluk vazifesidir.

29. Ve de ki: Yarabbi!, beni bir mübarek yere indir ve sen indirenlerin en hayırlısısın.

29. (Ve) Ey şânı yüce Nuh!. (De ki: Yarabbi!. beni bir mübârek yere indir) gemimi bir selâmet sahiline kavuştur, beni, bana tâbi olanları hayır ve bereketi bol olan bir yereulaştırmak lütfunda bulunan (ve sen) Ey Rabbi Kerim!. Şüphe yok ki, (indirenlerin) konuklayanların, bir iltifat yerine kabul edenlerin (en hayırlısısın) çünkü senin ilâhi zatın dilediği kullarını fevkalâde bir şekilde rahmete, nimete kavuşturur, korur. Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Bizim gibi kullara yönelen en mühim vazife, daima Cenab-ı Hak’ka sığınmaktır, onun lütuflarını, himayesini niyâzda bulunmaktır, dünyada da ahirette de hayırlı bir menzile, bir makama kavuşmamızı yüce, merhametli yaratıcımızdan temenni eylemektir ve o yüce rızık vericinin verdiği nimetlerden dolayı ulu zatına daima hamd ve şükürde bulunup durmaktır.

30. Şüphe yok ki, bunda elbette bir nice ibretler vardır ve hakikaten biz elbette pek imtihan edicileriz.

30. (Şüphe yok ki, bunda) Nuh Aleyhisselâm’ın en garip olan bu kıssasında, müminlerin öyle selâmete kavuşup kâfirlerin bir azap tufanı ile mahv ve yok olmasından (elbette birnice ibretler vardır) Cenab-ı Hak’kın kudretine, Yüce peygamberlerin kadrinin yüksekliğine, onların bildirmiş oldukları şeylerin birer sırf hakikat olduğuna dair birçok deliller, kanıtlar vardır. Bu kıssadan pek büyük bir uyanış dersi alınabilir. Elverir ki, güzelce düşünülsün, (Hakikaten biz elbette pek imtihan edicileriz.) birçok hâdiseler ile kullarımız hakkında bir deneme muamelesi yapmış gibi oluruz. Evet.. İnsanlar, bu dünyada bazı vazifeler ile mükelleftirler, vakit vakit birnice nimetlere nâil olurlar, bazan da, bir takım sıkıntılara mâruz kalırlar. Bunlar ile kendilerinin ilâhi hükme uyma dereceleri, ahlâki metanetleri, din bakımından metanet dereceleri meydana çıkmış olur. Bu bir imtihan demektir, bunda muvaffak olanlar büyük mükâfatlara nâil olacaklardır, muvaffak olamayanlar da kendi kötü hareketlerinin cezasına uğrayacaklardır. Hak Teâlâ Hazretleri kullarının bütünkabiliyetlerini, onların neler yapıp neler yapmayacaklarını zaten ezeli ilmi ile tamamen bilmektedir. Böyle bir imtihandan maksat ise kullara kendi mahiyetlerini göstermek, onların kendi tercihlerini nasıl kullanmış olacağını meydana çıkarmak, ilâhi adaleti ortaya çıkarmak, ve kullar hakkında Allah’ın delilini gösterip bir itiraza asla mahal bırakmamak gibi hikmet gereği hususlardır. Nuh Aleyhisselâm’ın kıssası için Araf ve Yûnus ve Hud, Enbiya sûrelerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

31. Sonra onların arkalarından başka bir nesil icat ettik.

31. Bu mübârek âyetler de insanlara Hz. Nuh’tan sonra Hz. Hud ve Hz. Salih gibi birer Peygamber gönderilmiş olduğunun ve onlara ait bulunan ikinci kıssayı bildiriyor. O insanların Peygamberlerine karşı almış oldukları inkârcı vaziyetlerini ve ahiret hayatını nasıl inkâra cür’et eylemiş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra onların arkalarından) Nuh kavminin helâkini mükeakip (başka bir nesil) başka bir kavim (icat ettik) varlık alanına getirdik, hayata erdirdik. Bu kavimden maksat, tefsircilerin çoğuna göre Ad kavmidir. Bu, İbni Abbas Hazretlerinden de rivayet olunmuştur. Zaten diğer sûrelerde de Nuh kavminin kıssasından sonra Ad kıssası getirilmektedir ki, kendilerine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti. Bir görüşe göre de bu kavimden maksat, Semûd kavmidir ki, kendilerine Salih Aleyhisselâm gönderilmiştir.

32. Onların içinde de onlardan bir Peygamber gönderdik, dedi ki: Siz Allah’a ibadet edin, sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Artık sakınmayacak mısınız?

32. (Onların içinde de onlardan) onların arasında yetişmiş olanlardan (bir Peygamber gönderdik) ki, o da Hud veya Salih Aleyhimesselâm’dır. O mübârek Peygamber, okavmi tevhid dinine davet ederek dedi ki: Ey kavmim!. Siz (Allah’a ibadet edin) ondan başkalarını tanrı kabul ederek kendilerine ibadette bulunmayın. Çünkü (sizin için ondan başka) o ortak ve benzerden münezzeh olan Allah Teâlâdan başka (bir ilâh yoktur) yaratıcılık, mâbudluk sıfatına sahip olan ancak o yüce Allah’tır. (Artık sakınmayacak mısınız?) ilâhi azaptan korkarak şirk ve isyanı terk, yalnız o yüce mâbuda ibadet ve itaate devam eylemiyecek misiniz?. Nedir bu sizdeki küfür ve isyan!.

33. Onun kavminden bir taife ki, kâfir oldular ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz halde dediler ki: Bu başka değil, ancak sizin gibi bir insan, sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor.

33. (Onun kavminden) o yüce Peygamberin kendilerine öyle ihtarlarda bulunduğu cemaatin ileri gelenlerinden (bir taife ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler (ve ahirete kavuşmayı tekzib ettiler) uhrevî hayatı, ebedî azabı inkâr edip durdular, Peygamberlerinin ihtarlarını yalan sandılar (ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz) kendilerini birçok nimetlere, evlât ve mallara nâil kıldığımız (halde) bunları kendilerine ihsan buyuran yüce yaratıcının Peygamberini tasdik etmiyerek (dediler ki bu) Peygamberlik iddiasında bulunan zat, (başka değil) o da (ancak sizin gibi bir insan) o da sizin gibi aynı yaratılışta, aynı ihtiyaçta bulunuyor. O da (sizin yediğinizden yiyor ve sizin içtiğinizden içiyor.) artık o nasıl Resûl olabilir, o cahil kavim, o Peygamberlerin sahip oldukları, yüceliği, seçkinliği, güzel vasıfları görmüyorlar da onların diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacında bulunduklarını görüyorlardı.

34. Ve eğer siz benzeriniz olan bir insana itaat ederseniz şüphe yok ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış kimselersiniz.

34. (Ve) diyorlardı ki: Ey millet fertleri!.. (Eger siz benzeriniz olan bir insana) sizin gibi beşeri bir mahiyette bulunan bir mahlûka (itaat ederseniz) onun emir ve yasağına boyun eğer iseniz (Şüphe yok ki, o halde muhakkak hüsrana uğramış) aldanmış, zarar ve ziyana düşmüş (kimselersinizdir) çünkü kendi benzerini kendi üzerimize tercih etmiş bulunursunuz. Bu inkârcı kimseler, ne kadar bir sapıklık içinde kalmışlardı. İnsani olgunluklara sahip olan, kendilerini dünya ve ahiret saadetine nâil etmek isteyen bir zata, bir yüce Peygambere tâbi olmayı bir hüsran sanıyorlardı. Bir takım putlara ilâhlık sıfatı vermeye bir hüsran görmüyorlardı. Halbuki, bundan daha büyük bir hüsran mı olabilirdi?

35. Size vâd ediyor ki, siz olduğunuz ve bir toprak ve bir takı kemikler kesildiğiniz vakit muhakkak ki, siz çıkarılmış olacaksınızdır.

35. Yine o inkârcı, yüksek düşünceden mahrum kimseler diyorlardı ki: Ey millet fertleri!. O Peygamberlik iddiasında bulunan (size vâd ediyor ki, siz öldüğünüz ve bir toprak ve bir takım) çürümüş (kemikler kesildiğiniz vakit) büsbütün mahv ve yok olmuş olmayacaksınız (muhakkak ki, siz) kabirlerinizden diri olarak (çıkarılmış olacaksınızdır) ilk şekil ve heyetinizi yeniden almış bulunacaksınız.

36. Ne uzak, ne uzak o vâd olunduğunuz şey!

36. O inkârcılar, böyle yeni bir hayata nâil olmayı inkâr ederek diyorlardı ki: (Ne uzak, ne uzak!.) cidden ne derece uzak, garip bir şey!. (o vâd olunduğunuz şey) öyle yeniden hayata nâil almak işte ilâhi kudreti takdir edemedikleri için böyle bir inkârda bulunuyorlar, küfürlerinde devam edip duruyorlardı.

37. O hayat değildir, ancak bizim bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız ve biz tekrar hayata erdirilecekler değiliz.

37. Ve diyorlardı ki: (O) hayat başka (değildir)ayrı türlü tasavvur olunamaz. (Ancak bizim bu dünya hayatımızdan ibarettir) ikinci bir hayat yoktur. Tekrar hayata kavuşmak, mümkün değildir. Biz bu dünyada (ölürüz ve yaşarız) yani: Bizden bazıları, ölür, bazıları doğar dünyaya gelir, bir müddet yaşar. Bu hal asırların yok olmasına kadar böyle devameder, işte hayatımız bu dünya hayatından ibaretti. (ve biz tekrar) öldükten sonra (hayata erdirilecekler değiliz) yeniden hayata kavuşup mahşere sevkedilecek değiliz, o Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bu husustaki iddiası doğru değildir.

38. O başka değil, ancak bir erkektir ki, Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunmuştur ve biz ona inananlar değiliz.

38. O inkârcılar, bu gibi bâtıl sözlerini pekiştirmek için de diyorlardı ki (o başka değil) o peygamberlik iddiasında bulunan kimse de (ancak bir erkektir ki, Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunmuştur.) o, öyle Peygamberlik iddiasında ve bizlerin öldükten sonra yeniden hayata erip mahşere sevkedileceğimize dair tehditkârane sözlerinde doğru değildir, o Allah adına yalan söylüyor (ve) artık (biz ona inananlar değiliz) onun sözlerini tasdik etmeyiz. İşte o müşrik kavim, Peygamberlerinin insan oluşuna bakıp da onların Allah tarafından sahip oldukları yüce vasıflarına ve göstermeye muvaffak oldukları mucizelere bakmıyorlardı, küfürlerinde devam ederek artık ilâhi azaba tamamen lâyık bulunmuşlardır.

39. O Peygamber de dedi ki: Yarabbi!, beni tekzib ettikleri için bana yardım et.

39. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud gibi kavmi tarafından yalanlanan bir yüce Peygamberin Cenab-ı Hak’tan yardım istemiş olduğunu, bunun üzerine o kavmin bir azap sesi ile mahv ve yok olup gittiğini bildiriyor. Üçüncü bir kıssa olmak üzere de diğer Peygamberlerinkavimlerine gönderilmiş olduklarını ve kavimlerin takdir edilmiş vakitleri gelince inkârları yüzünden helâke uğramış, birer ibret verici tarihi olay teşkil etmiş olduklarını bir uyanma vesilesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kavmi tarafından yalanlanmaya devam edilen Peygamber de, Hud ve Salih Aleyhimesselâm da vaki olan devamlı ve güzelce davetine rağmen kavminin îman etmesinden ümidi kesince Cenab-ı Hak’ka dua ve niyâzda bulunarak (dedi ki: Yarabbi!. Beni tekzib ettikleri için) bu sebepten dolayı onlara karşı (bana yardım et) artık onları durumlarını ıslah etmiyecekler, benim için onlardan intikam al, onları lâyık oldukları âkibete kavuştur.

40. Cenab Hak da vahyen buyurdu ki: Biraz sonra elbette ki pişman olarak sabahlayacaklardır.

40. Hak Teâlâ Hazretleri de o Peygamberinin bu dua ve niyâzını kabul edip kendisini ilâhi vahyi ile müjdeleyerek (buyurdu ki: biraz sonra elbette ki) o kavim kendilerine gelen azabı görürler de (pişman olarak sabahlayacaklardır.) Öyle küfre, yalanlamaya devam etmiş olduklarından dolayı pişman olacaklarsa da kendilerine bir faide vermiyecektir.