MÜMİNUN SURESİ

41. Derken onları gerçekten bir ses yakaladı da biz onları bir sel süprüntüsü kıldık. Ardık zalimler olan kavim için bir uzaklık olsun.

41. (Derken) onlar öyle yalanlamalarına devam ederken ansızın (onları hakkiyle bir ses yakaladı) kendileri için takdir edilmiş olup müdafaası mümkün olmayan bir ilâhi azap meydana geldi. (de) o ses sebebiyle (biz onları bir sel süpürüntüsü kıldık) “Husa” selin getirdiği çerçöp ki, su üstünde veya kenarında görünür. (artık zalimler olan kavim için) öyle Peygamberlerini tekzib eden inatçı bir millet için Allah’ın rahmetinden (bir uzaklık olsun) onlar kendi kuvvetlerini kendileri hakkında pekhayır dileyen Peygamberleri aleyhine sarfettikleri için böyle bir bedduaya, bir helâke lâyık olmuşlardır.

42. Sonra onların ardından başka başka kavimler vücuda getirdik.

42. Allah Teâlâ Hazretleri bu mübârek sûrede üçüncü bir kıssa olmak üzere de özet olarak buyuruyor ki: (Sonra onların ardından) öyle Peygamberlerini yalanlamaları yüzünden helâke mâruz kalan Nuh ve Hud kavimlerini müteakip (başka başka kavimler vücude getirdik) Salih, Lût, Şüayb Aleyhimesselâm gibi Peygamberlerin kavimleri gibi çeşitli milletler vüdude getirilmiş oldular, onları da kendi itikatlarına; amellerine göre lâyık oldukları âkibetlere kavuştular. Bütün onların tarihi hayatı umum insanlık için birer ibret levhasıdır.

43. Hiçbir ümmet, ecelini geçemez ve geriye de kalamazlar.

43. Her kavmin, her insanın bir hayat müddeti vardır, bu Allah katında malûmdur, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Binaenaleyh (hiçbir ümmet, ecelini geçemez) daha hayatı müddeti tamam olmadıkça ölüp gidemez. (ve geriye de kalamazlar) hayatları müddeti tamam olduğu takdirde artık bir saniye bile yaşayamazlar.. Takdiri ilâhiyi kimse değiştirmeye kâdir değildir. Binaenaleyh o kavimler de takdir edilmiş olan zamanları gelince hemen mahvolup gitmişlerdir.

44. Sonra birbirinin ardından Peygamberlerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete Peygamberi geldi ise onun tekzib ettiler. Artık biz de onların bazılarını bazılarına helâk suretiyle tâbi kıldık ve onları birer acayip hâdise kılmış olduk, artık îmân etmezler olan bir kavim için uzaklık olsun.

44. Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Sonra) öyle çeşitli kavimleri vücut sahasına getirdiğimiz gibi o kavimlere (birbirini müteakip) aralarında uzunca zamanlarbulunmayarak teker teker (Peygamberlerimizi) de (gönderdik) o muhterem Peygamberler, o kavimleri ilâhi dine davet, kendilerini uyandırmaya gayret edip durdular. Buna rağmen (her ne zaman bir ümmete Peygamberi geldi ise onu yalanladılar) işte Ad, Semud gibi kavimler bu cümledendirler. (Artık biz de onların) o eski asırlar kavimlerinin (bazılarını bazılarına) o yalanlamaları sebebiyle katmak hususunda (tâbi kıldık) artık onlardan insanlar arasında birer ibret verdi haberden başka bir şey kalmamış oldu. (ve onları birer ibret hâdisesi kılmış olduk) tâki, onların başlarına gelmiş olan felâketleri işitip duranlar onlardan öğüt almış olsunlar. (artık îman etmezler olan bir kavim için) Allah’ın rahmetinden (uzaklık olsun.) Öyle birnice âyetleri, hârikaları gördükleri halde ve kendilerinden evvelki kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri işitip bildikleri halde onlardan uyanma hissesi almamış bulunan cemiyetler elbette öyle öldürücü bir âkibete lâyıktırlar. Muhakkaktır ki: Kâfirler kurtuluş bulmazlar, ergeç ilâhi azaba kavuşurlar. Müminler de hikmet gereği geçici bir takım dünyevî sıkıntılara uğrasalar da sonları selâmettir, onlar için kurtuluş ve saadet takdir edilmiştir. Onlar dünyada da güzel bir ad bırakmış olurlar.

“Minnet hüdaya devleti dünya fena bulur”

“Baki kalır sahife-i âlemde adımız”

§ Ahâdis; hâdisin çoğuludur ki: Sonradan olan şey, söylenilen söz, insandan sonra baki kalan zikir, nam ve nişan demektir. Peygamber efendimizin mübârek sözlerine, fiilerine ve gördüğü halde men etmediği şeylere de hadis-i şerif denilir. Yahut ühdûsenin çoğuludur ki, kendisinden şaşılacak olan hikâye demektir.

45. Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u âyetlerimizle ve bir açık delil ile gönderdik.

45. Bu mübârek âyetler de dürdündü kıssaolmak üzere Musa ve Harun Aleyhimesselâm’ın birçok mucizeler ile, pek kuvvetli bir delil ile Firavunu ve kavminin eşrafını îmana davete görevli olduklarını bildiriyor. Firavun ile kendisine tâbi olanların ise böbürlenerek o iki yüce Peygamberi yalanlamaya cür’et etmiş, nihayet helâke maruz kalmış olduklarını, Hz. Musa’ya ise kavminin hidayete nâil olabilmeleri için Tevrat kitabı verilmiş olduğu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sonra) o eski kavimlere gönderilen Peygamberleri müteakip (Musa’yı ve kardeşi Harun’u) da (âyetlerimizle) çeşitli mucizeler ile, onların peygamberlik iddiasında doğru olduklarını gösteren bir takım hayvancıkların ortaya çıkması gibi, Taunun, kıtlık ve pahalılığın yüz göstermesi gibi deliller ile ve özellikle (bir açık delil ile) asa gibi bir harika ile, öyle çarpmasıyle taşlardan çeşmelerin fışkırmasiyle, denizin yanrılmasiyle sihirbazların meydana attıkları şeyleri yutup yok etmesiyle temayüz etmiş olan pek kuvvetli bir mucize ile (gönderdik) yani: Kudret ve azametle o iki muhterem Peygamberi ilâhi dinî tebliğ etmekle görevlendirdim.

46. Firavun’a ve onun kavmine. Onlar ise ululandılar ve kendilerini yüksek görür bir kavim oldular.

46. Evet.. O iki zat (Firâun’a ve onun kavmine) Firavun’un eşraftan sayılan cemaatine gönderildi, onlara gidip: Yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet ediniz, ondan başka mâbut yoktur” diye tebligatta bulundular. (onlar ise) Firâun ile kendisine tâbi olanlar ise (ululandılar) kibirlice bir vaziyet aldılar (ve kendilerini yüksek görür bir kavim oldular) hakkı kabulden kaçındılar, başkalarını kahır pençeleri altında yaşatabilmek istediler. O mübârek Peygamberlerin değerinin yüceliğini takdir edemediler.

47. Binaenaleyh dediler ki: Bizim benzerimiz olan iki insana îmân eder miyiz onların kavmi ise bizim için kulluk edenlerdir.

47. (Binaenaleyh) öyle kibirlice, ve inatçı bir şekildeki tavırlarından dolayı (dediler ki: Bizim benzerimiz olan iki insana) bizim gibi insanlık vasfını taşıyan iki şahsa (îman eder miyiz?.) onları tasdik ederek yalnız bir Allah’ın varlığına inanır mıyız? (onların kavmi ise) İsrailoğulları ise (bizim için kulluk edenlerdir) onlar birer köle gibi bize zilletle boyun eğmiş bulunanlardır. Artık onları nasıl tasdik edebiliriz?

48. Bu cihetle onları tekzib ettiler de artık helâk olmuş olanlardan oldular.

48. (Bu yüzden) böyle yanlış bir düşünce, bir iddia neticesi olarak (onları) Hz. Musa ile Hz. Harun’u Firavun ile taraftarları (yalanladılar artık) Firavun ile kendisine tâbi olanlar (helâk olmuş olanlardan oldular.) Kızıl Deniz’de boğulup gittiler, onların iddia ettikleri kuvvetleri, mevkileri kendilerini böyle bir felâketten kurtaramadı. Öyle zayıf, köle sandıkları İsrailoğulları selâmet sahasına erdi, kendileri ise denizin dalgalar arasında mahvolup gittiler.

49. Andolsun ki, Musa’ya kitap verdik, kavmi hidayete erebilsinler.

49. (Andolsun ki,) muhakkak bir ilâhi lütuftur ki, (Musa’ya) Firavun’un boğulması ve helakinden sonra (kitap verdik) ona Tevrat’ı indirdik. O mübârek kitabın hükümlerini kavmi olan İsrailoğulları’na telkin buyursun da o sayede onun kavmi, sapıklıktan, cehaletten kurtularak (hidayete) hak yola, marifetlere, dinlerinin hükümlerini idrake (erebilsinler diye) kendilerini öyle bir nimete nâil kıldık. Artık onlar da bu ilâhi lütuftan istifade edemez de inkâra, yalanlamaya kalkışırlarsa elbette ki, onlar da Firavun ile taraftarlarının kötü sonuna uğrarlar. “Bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Bir takım cahiller, Peygamberleri de kendileri gibi birer insan gördükleri için onlara tâbi olmayı bir alçalma sanmışlardır. Halbuki, insanlar, insanlık itibariyle eşit iselerde haiz oldukları üstün vasıflar itibariyle eşit değildirler. İnsanlar bu bakımdan muhtelif tabakalara ayrılmışlardır. Hak Teâlâ Hazretleri bir kısım kullarını hikmeti gereği bir büyük yeteneğe nâil kılmıştır. Onlar birer temiz ruh ile yükseltmiştir, onları birer mukaddes kuvvet ile desteklemiştir, onlarda ruhani ve cismani birer harikulâde yücelik tecelli etmekte bulunmuştur. Artık öyle seçkin, yüce yaratılış sahibi zatların pek hayır diler tekliflerine, tavsiyelerine iltifat edilmesi, onun pek büyük bir selâmet vesilesi telâkki olunması icabetmez mi? İşte bu yüceliği takdir edemiyen Firavun ile onun gibi bir insanın maddî servetine, saltanatına bakarak kendisine tapınmakta bulunan cahil kavmi sonunda lâyık oldukları fecî âkibete kavuşmuşlardır. Bu kudret harikasını gören israiloğulları da daha sonra Musa Aleyhisselâm’a karşı isyankârca bir vaziyet alarak onun emirlerine, Tevrat’ın hükümlerine muhalefette bulunmuşlar, bu yüzden bir yıldırım azabına tutulmuşlardır.

§ Hud, Salih, Musa ve Harun Aleyhimüsselâtü vesselâmın kıssaları için “Bakara”, “Araf”, “Yûnus”, Hud”, “İbrahim”, “İsrâ”, “Kehf”, “Ta Ha”, “Enbiya” sûrelerinin tefsirine de müraacat ediniz!.

50. Ve Meryem’in oğlunu ve anasını bir harika kıldık ve ikisini bir oturaklı ve akar sulu yüksek bir mekânda barındırdık.

50. Bu mübârek âyetler de Hz, İsa ile muhterem annesine ait beşinci kıssaya ve onların birer ilâhi kudret alameti olduğuna işaret ediyor. Allah’ın dininin yalnızca İslâm dininden ibaret bulunduğunu bildiriyor. Buna rağmen milletlerin muhtelif fırkalara ayrılıp dinlerini aralarında parçalamış ve her taifenin kendi diniyle sevinçli bulunmuş olduğunu gösteriyor. Öyle sapıklık içinde kalmış taifelerin dünyadaki maddî varlıklarının bir kıymeti olmadığını, onların haklarında hayır ve saadetin takdir edilmiş bulunmadığını beyanbuyurmaktadır. Allah Teâlâ kudret ve yüceliğine diğer bir delil olmak üzere buyuruyor ki: (Ve Meryem’in oğlunu) İsa Aleyhisselâmı (ve) bu yaradılış harikasının (anasını) Hz. Meryem’i (bir harika kıldık) onları yüce kudretime delâlet eden birer âyet olarak vücude getirdik. Çünkü Hz. Meryem, son derece temiz yaratılışa sahip olup kendisine hiçbir erkek temas etmemiş olduğu halde Hz. İsa gibi bir melek yüzlüyü doğurmuştur. İsa Aleyhisselâm da babası olmaksızın dünyaya gelmiş, daha beşikte iken annesinin temizliğini, kendisinin peygamber olduğunu söylemiş, nasıl bir kudret hârikası olduğunu göstermiştir. İşte bunlar, ne kadar büyük bir ilâhi kudret alâmetidir, işaretidir. (Ve ikisini) Hz. Meryem ile muhterem oğlunu (bir oturaklı) sabit, geniş, kolaylıkla üzerinde oturulur bir yerde (ve akar sulu) gözlerin göreceği şekilde açıktan akan bir ırmak civarı olan (yüksek bir mekânda barındırdık.) Bu mekandan maksat ise İbni Abbas Hazretlerine göre Beytülmukaddestir. Diğer zatlara göre de ya Dımışk’tır veya Remke’dir veya Mısır’dır. Veyahut Filistin topraklarıdır.

§ İyva; İskân etmek, bir yere götürüp yerleştirmek ve ilticada bulunmak manâsınadır.

§ Rebve; Yerden yüksek olan mekân demektir. “Main” açıktan akıp gözler ile görülen sudan, ırmaktan ibarettir. İsa Aleyhisselâm için Al-i İmran, Nisa ve Meryem sûrelerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

51. Ey Resuller! Safi, helâl şeylerden yiyin ve iyi amelde bulunun şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi tamamiyle biliciyim.

51. Ve Allah Teâlâ beşeriyete vakit vakit birer Peygamber olarak göndermiş olduğu zatlara olan ilâhi hitabını şöylece hikaye buyuruyor: (Ey Resûller!.) Her biriniz, tayyibattan yani: (Safi, helâl şeylerden) yiyilmeleri mübah olan leziz yiyeceklerden, meyvelerden (yiyin ve iyiamelde bulunun) farz ve nafile ibadetlere gizli ve açık olarak devam edin. (şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi) zahiri ve bâtıni amellerinizi (tamamiyle biliciyim) Bir olan yüce zatıma hiçbir şey gizli kalamaz. Herkese amellerine göre mükâfat veririm, artık yüce mabûdunuzdan başka hiçbir kimseden korkmayarak ibadet ve itaatinize devam edin.

52. Ve muhakkak ki bu, İslâmiyet bir tek din olarak hepinizin dinidir. Ve ben de Rabbinizim, artık bana ittikada bulunun.

52. (Ve) Ey Resûller!. Ve ey ümmetler. (Muhakkak ki, bu) beyan olunan İslâm dinî ilâhi şeriat (bir tek din olarak hepinizin dinidir.) Hepinizin bu dinî vahdet üzere devam ve sebat etmeniz gereklidir. (ve) bu din, aranızda tek din olduğu gibi (ben de Rabbinizim) sizi yaratan, besleyen, size rızık ihsan eden ancak benim. Bu hakikati kabul etmeyen şirke düşmüş, helâk olmuş olur. (Artık bana ittikada bulunun) benim bir olan zatımdan korkun, ilâhi dine aykırı hareketlerden kaçının, muhtelif kitaplara tâbi olarak boş ihtilâflara düşmeyin.

53. Fakat ümmetler, fırka fırka olarak aralarında dinlerini parçaladılar. Her fırka kendi yanlarında olan ile mesrurlardır

53. (Fakat) böyle bir ilâhi uyarıya rağmen (ümmetler grup grup olarak) farklı cereyanlara kapılarak, veya muhtelif kitaplara tâbi olarak (aralarında dinlerini parçaladılar) birlikten sonra iltilâfa düştüler, Yahudi, Hıristiyan, Ateşperest vesaire gibi milletler, muhtelif dinlere tâbi oldular. Ve (her fırka kendi yanlarında olan ile sevinçlidirler.) hakiki bir dine, yani: İslâm dinine mensup olanlar, bu mukaddes dinleriyle övünür ve sevinir oldukları gibi, bâtıl, bozulmuş dinlere mensup olanlar da kendilerinin o makbul olmayan dinlerinden dolayı memnun ve hoşlanır bulunmaktadırlar. Bunlar ne kadar sapıklık içinde yaşadıklarının farkında değildirler.Kendilerine tebliğ edilen İslâmiyeti, o hakiki, ilâhi dinî kabule yanaşmıyorlar.

§ Zubur, kelimesi, Zeburun çoğulu olup fırkalar manasınadır. Kitaplar mânâsını da ifade eder.

54. Artık sen onları kendi sapıklıklar! içinde bir zamana kadar terk et.

54. (Artık) Ey hâtemülmürselin!. (Sen onları kendi sapıklıkları içinde bir zamana kadar terket) seni inkâr eden Mekke’deki kâfirleri vesair müşrikleri katledilecekleri veya ölüp gidecekleri bir vakte kadar içine batmış oldukları küfür ve sapıklık dalgaları içinde bırak, onların azaplarını acele isteme. Sen vazifeni ifa etmiş bulunuyorsun, onların halinden, azaba hemen uğramamış olduklarından dolayı üzülmeye lüzum yok, onlar lâyık oldukları âkibete elbetteki, kavuşacaklardır. Bu, Resûl-i Ekrem hakkında bir tesellidir.

55. Zannediyorlar mı ki, onlara kendisiyle imdad ettiğimiz mal ve evlât ile.

55. Evet.. O inkârcılar, o bâtı1 inanç sahipleri (zannediyorlar mı ki, onlara kendisiye imdat ettiğimiz mal ve evlât ile) öyle dünyada hal rızk, çoluk çocuk vermiş olmakla onları hayra kavuşturmak isteriz. Ne yanlış bir kuruntu!.

56. Onlar için hayırları hususunda acele ederiz. Hayır anlamıyorlar.

56. Evet Zannederler mi ki, kendilerine öyle muvakkat şeyleri vermekle (onlar için hayırları hususunda acele ederiz.) Onları biran evvel hayra kavuşturmak dileriz. Ne boş bir düşünce!. (Hayır) onlar (anlayamıyorlar) kendilerinin hayırdan ne kadar uzak olduklarını bilemiyorlar. Kendilerine verilen fâni, dünyevî şeyler, bir yaşça helâke götürmek içindir, yani: Kâfirlere hacetlerini, istedikleri dünyevî şeyleri vakit vakit verip onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak içindir. Onlar azsonra yakalanacaklar, lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Nail oldukları nimetlerin şükrünü ifa etmemiş olacakları için bundan dolayı da ayrıca cezalandırılacaklardır. Binaenaleyh öyle hakiki bir dinden mahrum kimselerin dünyada geçici bir zaman için elde edebildikleri fani varlıkların, servetlerin haddizatında bir kıymeti yoktur, gıpta edilecek, kazanılmaya ve takibine çalışılacak şey, müminlerin halleri ve davranışlarıdır.

57. Muhakkak o kimseler ki, onlar Rablerinin korkusundan dolayı daima korku üzere bulunur kimselerdir.

57. Bu mübârek âyetler, hayırlara ve iyiliklere koşup duran müminlerin dört güzel vasfını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hayır işlere ibadet ve itaate hulûsi kalp ile koşan zatlara gelince (muhakkak o kimseler) dir (ki:) onlarda başlıca dört güzel haslet mevcut bulunur. Birincisi: (Onlar Rablerinin korkusundan) onun rızasına muhalif harekette bulunmak endişesinden (dolayı daima korku üzere bulunur kimselerdir) onlar daima ilâhi azabı düşünür, ilâhi rızaya muhalefetten sakınınlar.

§ İşfak; korkmak, tam bir rikkaz ve zaaf ile bir korku ve endişe üzere bulunmaktır. Esirgemek, merhamet etmek manâsına da gelir.

58. Ve o kimseler ki, onlar Rablerinin âyetlerine îmân ederler.

58. (Ve) onlar (o kimseler) dir (ki, Onlar Rablerinin âyetlerine îman ederler) Kur’an-ı Kerim’i tasdikte bulunurlar. Cenab-ı Hak’kın ilahlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü gösteren yaratılış eserlerini müşahede ederek bunlar ile de kâinatın varlığına, birliğine, yüce sıfatlarına delil getirmiş olurlar. Bu da onların ikinci vasfıdır.

59. Ve o kimseler ki, onlar Rablerine ortak koşmazlar.

59. (Ve) o muhterem zatların üçüncü vasfı da (onlar) o zatlardır ki (Rablerine ortak koşmazlar.) Kendilerini yaratmış, lütuf ve ihsanına nâil kılmış olan yüce yaratıcının hiçbir hususta ortak ve benzeri olmadığını bilir, ibadetlerini pek hâlisane ifa eder, gösterişten, öyle bir gizli şirkten de kaçınırlar.

60. Ve o kimseler ki, onlar Rablerinin huzuruna muhakkak varacaklarından dolayı kalpleri şiddetli korkarak verdiklerini sadakaları vesaireyi verirler.

60. (Ve) onların dördüncü güzel vasıflarına gelince onlar (o kimseler) dir (ki, onlar Rablerinin huzuruna muhakkak varacaklarından) kıyamet gününde yeniden hayat bulup mahşere, bir mahkemei kübraya sevk edileceklerinden, orada dünyadaki amellerine göre mükâfat veya cezaya uğrayacaklarından (dolayı kalpleri şiddetli korkarak) kendilerinden kabul edilmeyeceğini, kendilerini ilâhi azaptan kurtaramıyacağını düşünerek (verdiklerini verirler.) Zekâtlarını, sadakalarını fakirlere dağıtırlar veya üzerlerindeki diğer emanetleri sahiplerine teslim ederler, uhrevî sorumluluktan korkarak böyle salih amellere koşarlar.