MÜMİNUN SURESİ

81. Hayır.. Evvelkilerin dedikleri gibi dediler.

81. (Hayır) o inkârcılar, akıllıca düşünmezler, belki onlar (evvelkilerin dedikleri gibi dediler) Nuh kavmi gibi vesair eski inkârcı kavimler gibi, kendilerinin cehalet içinde ölüp gitmiş olan babaları gibi iddiada bulundular.

82. Dediler ki: Olduğumuz ve toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı biz herhalde dirilip kaldırılacağız?

82. Evet.. Onlar da o eskiler gibi kibirlice bir vaziyet alarak (dediler ki: Öldüğümüz ve toprak ve) çürümüş (kemikler olduğumuz zaman mı biz herhalde diriltilip kaldırılacağız?.) Bu ne mümkün!. Bu, onların birinci şüpheleri. O inkârcılar, bir kere düşünmeli değil midirler ki, vaktiyle hiç mevcut değiller iken daha sonra topraktan, bir damla sudan yaratılmışlardır. Artık ikinci defa yaradılmaları neden uzak görülsün?. Onları öyle ilk defa yaratan bir yüce yaratıcı, onları toprak kesildikten sonra tekrar iade edemezmi?. Neden gözleri önünde parlayan sonsuz kudret harikalarını görüp düşünmüyorlar?.

83. Andolsun ki, biz de ve evvelce babalarımız da bununla vâd olunmuşuzdur. Şüphe yok ki, bu evvelkilerin efsanelerinden başka değildir.

83. Evet.. O inkârcılar, bu bâtıl iddialarında ısrar edip kibirlice bir tarzda şöyle de dediler: (Andolsun ki, biz de ve evvelce babalarımız da bununla) böyle öldükten sonra dirilmek ile, yeniden hayata ereceğimiz ile (vâd olunmuşuzdur.) yani: Bu vâd bize Muhammed Aleyhisselâtü vesselâm tarafından vâki bulunmuştur. Halbuki, henüz gerçekleşmedi. (Şüphe yok ki, bu) vâd olunan yeni hayat meselesi (evvelkilerin efsanelerinden başka değildir) eski milletlerin yazmış oldukları hakikatı olmayan şeyler kabilindedir. Bu eski kavimler arasında yaygın olan yalan haberlerden ibarettir. Bu da o cahillerin ikinci şüphesidir. O cahil kimseler bu haşir ve neşir hâdisesinin hemen bu dünyada vâki olacağını sanmışlar, aradan asırlar geçtiği halde vâki olmadığını göz önüne alarak onu inkâra kalkışmış bulunuyorlardır. Halbuki, bu dünya hayatı ne kadar uzasa da birgün son bulacaktır. Yeniden hayata kavuşmak meselesi ise ahiret âlemine muhsus bir hâdisedir ki ergeç vâki olmadığını göz önüne alarak onu inkâra kalkışmış bulunuyorlardı. Halbuki, bu dünyada hayatı ne kadar uzasa da birgün son bulacaktır. Yeniden hayata kavuşmak meselesi ise ahiret âlemine mahsus bir hâdisedir ki ergeç vâki olacaktır. Yerleri, gökleri göz önüne alan, bu dünya hayatında nice hârikaların vücude geldiğini görüp düşünen akıllı bir kimse ilâhi kudret ile kıyamet hayatının da vuku bulacağını elbette inkâr edemez, bu aklen mümkündür, bunun tahakkuk edeceği ise doğru sözlü oldukları göstermiş oldukları nice mucizeler ile sâbit olan mübârek Peygamberler tarafından kesin bir şekilde haber verilmiştir. Birer sırf hakikat olan semavi kitaplar da bunuhaber vermektedir. Artık bunu inkâr etmek, pek büyük bir cehalet ve sapıklık alâmetinden başka değildir.

84. De ki: Yer ve on’da olanlar, kimindir? Eğer siz bilir, kimseler oldunuz ise söyleyin.

84. Bu mübârek âyetler, kıyameti veya Allah’ın birliğini inkâr eden cahilleri ikaz ve onları çeşitli deliller ile susturup tehdit ediyor, Allah tarafından hak ve hakikatın meydana gelmiş olduğuna ve bunu itiraf etmelerine rağmen o münkirlerin yine bâtıl inançlarda bulunarak yalancı kimseler olduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. O inkârcıları susturmak için birinci delil olarak (de ki: Yer ve onda olanlar kimindir?.) O kadar geniş olan yeryüzü ve onun üzerinde bulunan çeşitli, türlu türlü mahlûkat, hangi zatın kudret eseri?. (Eğer siz bilir kimseler oldunuz iseniz) bilmek kabiliyetine sahip bulunuyorsanız, haber veriniz, bu koskoca varlık, kimin mahlûkudur. Siz ne için hiçbir akıllı kimsenin inkâr edemiyeceği bir hakikatı inkâra cüret ediyorsunuz?.

85. Elbette diyeceklerdir ki: Allah’ındır. De ki: O halde düşünmez misiniz?

85. Bu kınamak ve susturmak için kendilerine yöneltilen suale cevap olarak o inkârcılar (elbette diyeceklerdir ki) bunlar (Allah’ındır) onun birer kudret eseridir. Onlar böyle bir itirafta bulunacaklardır. Çünkü bu meselenin açıklığı ve Allah’ın yaratıcılığının bu kâinattaki tecellisi, onları böyle bir itirafa mecbur edecektir. Onlara (de ki: O halde) siz hiç (düşünmez misiniz?.) Nedir sizdeki o sapıklık!. Madem ki: Bu kâinatı yoktan var eden bir yaratıcının varlığını itiraf ediyorsunuz?. Yahut madem ki, Allah Teâlâ’yı bütün mahlûkatın yaratıcısı biliyorsunuz, artık neden O’na bir takım mahlûkatı ortak eyliyorsunuz?. Bir kere güzel düşünüp de böyle bâtıl inancınızı terketmeniz icabetmez mi?

86. De ki: Yedi semanın Rabbi ve o yüce arşın Rabbi kimdir?

86. Ve Ey yüce Peygamber!. O inkârcıları susturmak için ikinci bir delil olarak da (de ki Yedi göğün Rabbi) yaratıcısı, idare edicisi kimdir?. (ve o yüce arşın Rabbi kimdir?.) göklerden ve yerlerden daha geniş olan o âlemi ulvinin, o kudret kürsüsünün yaratıcısı, sahibi hangi zattır?. Haber veriniz..

87. Hemen diyeceklerdir ki: Allah’ındır. De ki: O halde korkmaz mısınız?

87. O inkârcılar, başka cevap bulamayarak (hemen diyeceklerdir ki) bu gökler gibi o yüce Arş da (Allah’ındır) onun bir kudret eseridir, bunların yaratıcısı da, ezeli Rabbi de Allah Teâlâdan başka değildir. Ey Resûl-i Ekrem!. Sen de onlara de ki: (O halde korkmaz mısınız?.) O yüce yaratıcıya başkalarını nasıl ortak edebiliyorsunuz?. O kâinatın yaratıcısının insanlığı tamamen öldükten sonra tekrar dirilteceğini neden inkâr ediyorsunuz?. Şu sonsuz âlemleri var eden bir yüce yaratıcı, insanlık kitlesini tekrar hayata kavuşturamaz mı?. Siz bu şirk ve inkârınızdan dolayı azabı ilâhiye uğrayacağınızı düşünüp de hiç titremez misiniz?

88. De ki: Her şeyin melekütu elinde kudret elinde olan, kimdir ki: O himaye eder ve kendisine karşı kimse himaye edilemez. Eğer siz bilir kimseler olduğunuz iseniz söyleyin bakalım.

88. Ey Fahri Kâinat!. Ey insan ve cinlerin peygamberi!. O inkârcılara, ikaz için üçüncü bir delil, olmak üzere de (de ki: Her şeyin melekûtu) tamamen mülkiyyeti, tasarrufları, hâkimiyeti (elinde olan) kudret ve dilemesi altında bulunan (kimdir) o zikredilen âlemlerin bütün meleklerin, bütün insan ve cinlerin mülkiyeti hangi zata aittir (ki, o) zat, dilediği mahlûkunu (himaye eder) muhafaza buyurur, artık O’na kimse zarar veremez, kimse O’nunsahasına yanaşamaz (ve kendisine karşı kimse himaye edilemez.) O yüce yaratıcının gazab ettiği bir kimseye başkaları yardım edip onu kurtaramaz, ilâhi iradeye aykırı bir şey yapılamaz. İşte kudret ve azamet sahibi, bütün kâinata hâkim olan zat kimdir?. (Eğer) ey inkârcılar!. (Siz bilir kimseler oldunuz iseniz) bana cevap veriniz, söyleyin bakalım!.

89. Hemen diyeceklerdir ki: Allah içindir. De ki: Artık siz nereden büyüleniyorsunuz?

89. Bu suale cevaben de o inkârcılar (hemen diyeceklerdir ki, Allah içindir) her şeyin mülkiyyeti, hâkimiyeti Allah’a mahsustur, o dilediğini korur, onun korumak istemediğini de hiç bir kimse koruyamaz. (artık) ey inkârcılar!. (Siz nereden büyükleniyorsunuz?) Sizi kimler aldatıyor da inkâra sapıyorsunuz?. Böyle Allah Teâlâ’nın varlığının, hâkimiyetini itiraf ettiğiniz halde neden O’na ortak koşabiliyorsunuz?. Veya O’nun vücude getirdiği ahiret hayatını inkâr edip duruyorsunuz?. Eğer siz büyülenmiş şuuru bozulmuş olmasanız öyle apaçık olan Allah’ın birliğini, ahiret hayatını inkâra cür’et edemezsiniz.

90. Hayır.. Biz onlara hakkı getirdik. Onlar ise şüphe yok ki, elbette yalancılardır.

90. (Hayır) onların o inkârları bâtıldır (biz onlara hakkı getirdik) yaratıcıyı birlemeye, öldükten sonra dirilmeye dair olan beyanatımız, getirdiğimiz deliller, hakikatın kendisidir. (Onlar ise) o inkârcılar güruhu ise (şüphe yok ki, elbette yalancılardır.) Onların hayatı ahirete ait olan ilâhi vâdi inkâr etmeleri ve Cenab-ı Hak’ka ortak koşmaları ve o mahlûkatın yaratıcısına çocuk isnadında bulunmaları birer yalandır, hakikata aykırıdır, Allah tarafından red edilmektedir.

91. Allah hiçbir çocuk edinmedi ve O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. O zaman her ilâh, kendi yarattığı ile giderdi ve bazıları bazısı üzerine yükselirdi. Allah ise onlarınvasfettiklerinden münezzehtir.

91. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın evlât edinmesinden ve ortağı bulunmaktan yüce olduğunu bildiriyor, Allah’ın birliğini ispat eden iki mühim delil getiriyor. İnkârcılar hakkında Resûl-i Ekrem’in nasıl dua edeceğine ve o inkârcılara va’d edilmiş felâketin Hz. Peygambere gösterileceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah hiçbir velet ittihaz etmedi) Öyle Hıristiyanların dediği gibi Hz. İsa Allah Teâlâ’nın oğlu değildir ve bir takım kâfirlerin iddia ettikleri gibi melekler Cenab-ı Hak’kın kızları değildirler. Bütün bunlar, o yüce yaratıcının birer kudret eseridir, o Ezeli yaratıcı, evlâda ihtiyacı yoktur, kendisiyle aynı hüviyette hiçbir şey olamaz. (ve onunla beraber hiçbir ilâh da yoktur) o yüce mâbud, her bakımdan birdir. O’na ilâhlıkta benzer, ortak hiçbir şey bulunamaz. Puta tapanların putperestlik iddiaları son derece bâtıldır. (Ve o zaman) diyelim ki çeşitli ilâhlar olduğu takdirde (her ilâh kendi yarattığı ile giderdi) her biri kendi yarattığı üzerine bağımsız olarak, müstebitce muamelede bulunurdu, her birinin mülkü, hâkimiyet alanı, diğerinin mülkünden, hâkimiyeti dairesinden ayrılmış ilâhlıkları, yaratıcılıkları sınırlı bulunmuş, aralarında ihtilâflar cereyana başlamış olurdu. (Ve bazıları bazısı üzerine yükselirdi) hiç birinin elinde bütün kâinatın hâkimiyeti bulunmamış, bazıları âciz bir durumda kalmış bulunurdu, aralarında çekişmeler, savaşlar meydana gelirdi. Nitekim birçok hükümdarlar arasında bu gibi hâdiseler daima görülmektedir. (Allah ise onların) o müşriklerin (vasfettiklerinden yücedir.) O’nun ilâhlık şânı, evlat edinmekten, kendisine ortak ve benzer bulunmasından uzaktır, yücedir, o bütün kâinatın yaratıcısıdır, mutasarrıfıdır. İşte bu yüce beyan, Cenab-ı Hak’kın ortaktan yüce olduğuna ait bir kesin delildir.

92. Gaip olanı da, aşikâre bulunanı da bilendir. İşte onların ortak koştuklarından yücedir.

92. Evet.. O mukaddes kâinatın yaratıcısı (gaip olanı da âşikâre bulunanı da bilendir.) O’nun ilminden hiçbir şey hariç değildir. Bu da o yüce mabûdun ortaktan yüce, eşsiz olduğuna dair ikinci bir delildir. (İşte) böyle yüce, sonsuz evsaf ve üstünlükleri kendisinde toplamış olan âlemlerin yüce yaratıcısı (öyle bir kısım müşriklerin) o yüce yaratıcıya ilahlık, yaratıcılık gibi hususlarda (ortak koştuklarından yücedir) hiçbir şey, o ezeli yaratıcıya ortak ve benzer olamaz, hepsi de O’nun mahlûkudur, hepsi de onun tasarruf dairesinde olup emir ve takdirine boyun eğmiş şeylerdir. Bunun aksine inananlar, elbetteki lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır.

93. De ki: Yarabbi! Eğer onlara yapılan tehdidi bana herhalde gösterecek isen..

93. Allah Teâlâ Hazretleri Resûl-i Ekrem’ine olan şefkatini göstermek, onun dualarının Allah katında makbul olduğuna işaret buyurmak için emrediyor ki, Resûlüm!. Dua ve niyâzda bulunarak (de ki: Yarabbi!.) Ey bana ihsanı bol olan ezeli yaratıcım! (Eğer onlara) o müşriklere (edilen tehdidi) onların dünyada da azaplara uğrayacaklarına dair tehdidi (bana herhalde gösterecek isen) onların başlarına gelecek felâketi ben de seyredecek isem:

94. Yarabbi!, beni o zalimler olan kavmin içinde bulundurma.

94. (Yarabbi!. Beni o zalimler olan) müşrik (kavmin içinde bulundurma) o müthiş azabı öyle yakından görmüş olmayayım. Çünkü onun seyri bile fevkalâde müthiştir. Yüce Peygambere Allah tarafından böyle bir tavsiyede bulunulması, o müşriklere gelecek dünyevî azabın da pek dehşetli olacağına işareti içermektedir. Ve Resûl-i Ekrem, mâsum, ilâhi korumada korunmuş olduğu halde böylebir dua ile mükellef olması, bütün ümmetine bir işareti içermektedir ki, daima Cenab-ı Hak’kın korumasına ve himayesine sığınsınlar, dinsizlerden uzak bulunsunlar, duadan ve niyâzdan geri durmasınlar. Her bakımdan Allah’ın korumasına mazhar olan yüce Peygamberi, böyle bir duada bulunursa artık ümmetinin de daima böyle dualarda bulunması elbette ki, icabeder. Maamafih dua bir nevi ibadettir. Cenab-ı Hak’kın kudret ve azametini itiraftır. Bu yüzden de dua yapılması dinen pek övülmüştür.

95. Ve şüphe yok ki, biz onlara yapmış olduğumuz tehdidi sana göstermeğe elbette kadirleriz.

95. (ve) Cenab-ı Hak, yüce Resûlüne şöyle de beyan buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) azamet ve kudretimizle (onlara) o müşriklere (yapmış olduğumuz tehdidi) onların haklarında va’d olunmuş ve kararlaşmış olan dünyevî ve uhrevî azabı (sana göstermeğe elbette kadirleriz) onların başlarına gelecek olan azabı sen de görebilirsin. İlâhi kudret buna fazlasıyla yeterlidir. Fakat bir hikmet gereği olarak o azap sonraya bırakılmış olur. Onlardan bazıları veya onların evlât ve ahfadı daha sonra mümin olacaklardır. Resûl-i Ekrem’in vücudu da, âlemlere rahmet olduğundan onun zamanındaki inkârcılar, birden kökünü kazacak azaba uğramayacaklardır. Bununla beraber onlara daha dünyadalarken gelen bir kısım azapları Resûl-i Ekrem görmüştür. Bedir savaşı ve Mekke-i Mükerremenin fethi zamanında bir takım müşriklerin öldürülmeleri bu cümledendir. O merhamet abidesi Peygamberin pek güzel, pek hayırlı olan emirlerini, öğütlerini, dinlemeyenler elbetteki, birçok cezalara lâyık olurlar.

96. Sen o kötülüğü en güzel olan şey ile defet. Biz onların neler ile vasfeder olduklarını daha iyi biliriz.

96. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in birtakım kötülüklere karşı pek güzel bir şekilde muamelede bulunmakla memur olduğunu bildiriyor ve kendisinin Cenab-ı Hak’ka ne şekilde sığınacağını dua ve niyâzda bulunacağını gösteriyor. Ölume mâruz kalacak kâfirlerin yapacakları temennilerinin ise artık vakti geçmiş olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Sen) o inkârcılardan gördüğün (kötülüğü) fena lakırdıları, çirkin muameleleri (en güzel olan şey ile) en faideli olan sözler ile, fiiller ile (defet) onların kötülüklerine karşı sen iyilikten ayrılma, onlara karşı af ve bağış ile, güler yüz ile muamelede bulun. (Biz onların neler ile vasfeder olduklarını) seni ve ilâhi zatımı nelerle nitelerdirmede bulunduklarını (daha iyi biliriz) öyle olduğu halde onların cezalarını hemen vermiyoruz. Artık sen de sabret, nitekim diğer azim sahibi Peygamberler de sabır etmişlerdir. Bu ilâhi beyan, Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi ve inkârcılar hakkında da bir tehdidi içermektedir. Bir takım cahilce inkârcı sözlere karşı mukabelede bulunmak veya pek nazikçe, halimce bir tarzda karşılık vermek bir ahlâki fazilet mes’elesidir. Böyle bir muamele, bazan düşmanı dost etmeğe vesile olur. Nitekim “Hasmın sitemin anlamamak, hasma sitemdir” de denilmiştir. Su kadar var ki, yapılacak yumuşak mnuamele, dine, mürüvvete, insan karakterine aykırı bir şekilde olmamalıdır. Böyle bir yumuşaklık câiz değildir.

“Var iken elde müdara cenk-ü gavgadır abes”

“Düşmeni bed tıynete amma müdaradır abes”

97. Ve de ki: Yarabbi! Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım!

97. (Ve) Ey yüce Resûl!. (De ki: Yarabbi!. Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım) senin mukaddes emirlerine, yasaklarına aykırı hareketlere götüren ve güzel ahlâka aykırı olan ve bu cümleden olarak kötülüklere karşı iyilikle muamelede bulunulmasına engel kesilen şeytani aldatmalardan beni muhafazabuyur, ey kerem sahibi Rabbim!.

98. Ve yarabbi!, sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden.

98. (Ve) şöyle de duada bulun ki: (Yarabbi!. Sana sığınırım, onların huzuruma gelmelerinden) o şeytanların herhangi bir vakit yanıma gelerek vesveselerine cür’et etmelerinden beni koru, namaz kılarken veya Kur’an okurken veya ölüm anı gelip çatmışken o pis şeytanın vesveseleri artar. Artık onun vesveselerine uğramamak için Cenab-ı Hak’ka niyâzda bulunmalıdır. Yüce Peygamberimize olan bu ilâhi uyarı, onun bütün ümmetine yöneliktir. Her insan daha hayatta iken noksanlarını telâfiye çalışmalıdır, Hak Teâlâ’dan muvaffakiyet dilemelidir.

99. Nihayet onlardan birine ölüm gelince derki: Yarabbi! Beni geri gönderin.

99. Fakat insanlardan bir çokları küfür ve isyan içinde yaşarlar, şeytanların vesveselerine uyar dururlar (nihayet onlardan birine ölüm gelince) ahiret halleri, azap haileleri gözleri önünde görülmeye başlayınca, kusurlarının kötü neticesini düşünerek pişmanlık ile (der ki: Yarabbi!. beni geri gönderin) bana bir müddet daha hayat verin, yaşayayım. Böyle Cenab-ı Hak’ka çoğul kipiyle hitabedilmesi saygı içindir. Nitekim hükümdarlardan ve diğer büyüklerden her birine sen; yerine ‘siz”, diye hitabedilir. Yahut geri döndürülmek hususunda meleklerin de hizmetleri olacağı için çoğul kipiyle hitap, Cenab-ı Hak ile meleklere yönelik bulunmuştur.

100. Belki ben terkettiğim şey hususunda bir iyi amel isterim. Hayır, bu bir lakırdıdır ki: Bunu söyleyen O’dur ve onların önlerinde diriltilecekleri güne kadar engel vardır.

100. Evet.. Yarabbi!. Beni bir müddet daha yaşat, dünyada bulundur. (belki ben terkettiğim şey hususunda) kaybetmişolduğum îmana, bedeni ve malî amellere dair (bir iyi amel işlerim) kaybedileni telef etmeye çalışırım, bu yüz gösteren felâketten kurtulmuş olurum. Fakat bu temennisi reddedilerek deniliyor ki: (Hayır) sana öyle bir müddet daha verilemez. (Bu) senin temenni ettiğin şey (bir lakırdıdır ki) bir sözdür ki, (bunu) bu sözü (söyleyen O’dur) o ölüme mahküm şahsın hasret ve pişmanlıktan doğan, vakti geçmiş olan ve kabule şayan bulunmayan bir temennisinden ibarettir. Antık bu vaziyetteki kimselerin pişmanlıkları kendilerine bir faide vermez. (Ve onların önlerinde diritilecekleri güne kadar bir engel vardır) onların dünyaya dönmelerine mânidir. Onların kabirlerde bulunmaları, ruhlarının berzah âlemine gitmiş olması, kıyametin kopmasına da daha bir müddet bulunması sebebiyle onların tekrar hayat bulup bu dünyaya gelmeleri takdir edilmiş delildir. Binaenaleyh onlar öyle geri döndürülmek ümidinden vazgeçsinler, o temennileri boş yeredir, kendilerine bir faide vermeyecektir. Daha sonra kabirlerinden kalkınca dünyaya değil, mahşere ve cehenneme sevkedilecekledir.