HİCR SURESİ

31. Şeytan müstesnâ, o secde edenler ile beraber bulunmaktan kaçındı.

31. Evet.. Bütün melekler, secdeye kapandılar, onların arasında bulunup bu secde ile emrolunan (şeytan) ise (müstesnâ) o, busecde emrine muhalefet etti, bu şereften mahrum kaldı, Allah’ın emrindeki takdir hikmetine kibir ve gururu engel oldu. Artık o lânetli (secde edenler ile beraber bulunmaktan) o melekler ile beraber secde etmekten (kaçındı) kendisindeki alçaklığın büyüklüğünü göstermiş oldu, kendisini lânete, ebedî hüsrana hedef kılmış bulundu, İşte ilâhî emre muhalif etin müthiş cezası!.

32. Cenab’ı Hak buyurdu ki: Ey Şeytan! Senin için ne var ki, secde edenler ile beraber olmayasın?

32. Bu mübarek âyetler ne gibi bir gumûm tesiri ile şeytanın Hz. Adem’e secdeden kaçınmış olduğunu ve bu yüzden lânete hedef olup kovulduğunu bildiriyor ve kendisine kıyamet gününe kadar yaşamaya müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab’ı Hak, Hz. Adem’e secdeden kaçınan iblise bir ihanet için ilâhî şanına lâyık bir şekilde hitâbederek (buyurdu ki: Ey Şeytan!.) ne için ilâhî emrime uymadın (senin için ne var ki) ne gibi bir engelden dolayıdır ki, Hz. Adem’e karşı (secde edenler ile beraber olmayasın?.) melekler gibi şerefli mahlûkat o secdeye kapandıkları halde sen ne için bundan kaçınıyorsun?

33. Şeytan Dedi ki: Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yaratmış olduğun bir insana ben secde edecek değilim.

33. Bu ilâhî hitaba cevaben şeytan da (dedi ki:) Yarabbi!. Kendisini (kuru bir çamurdan) öyle âdi (şekillenmiş bir balçıktan yaratmış olduğun bir insana) öyle yoğun unsarlardan yaratılan, maddî bir yoğunluğa sahip bir kimseye (ben secde edecek değilim) sen beni unsurların şereflisi olan ateşten yarattın, artık benim gibi en şerefli unsurlardan yaratılmış bir mahlukun Âdem gibi âdi unsurlardan yaratılmış bir kimseye secde etmesi uygun olamaz. Mel’ûn iblis, varlık şerefinin öyle yanlızca aslî bir unsur ile devam edemeyeceğinianlamaktan mahrum bulunuyordu.

34. Hak Tealâ da buyurdu ki: Artık çık oradan, muhakkak ki, sen kovulmuşundur.

34. Hak Teâlâ da iblisin o cahilce iddiasına cevaben (Buyurdu ki:) Ey Iblis!. (Artık çık oradan) o cennetten veya gökten veya o meleklerin arasından ayni, sen öyle emre uyan seçkin bir topluluk arasında bulunmak özelliğine sahip değilsin. (Muhakkak ki) Ey iblis!, (sen kovulmuşsundur.) her türlü hayırdan, üstünlükten kovulmuş bulunmaktasın.

35. Ve şüphe yok ki, kıyamet gününe kadar lânet, senin üzerinedir.

35. (Ve) Ey iblis (şüphe yok ki, kıyamet gününe kadar lânet, senin üzerinedir) senin hakkında meleklerin ve diğer müminlerin lânet okumaları ceza gününe kadar devam edecektir. O günde ise artık lâyık olduğun ebedî azaba kavuşmuş olacaksın.

36. Şeytan da dediler ki: Ey Rabbim! Öyle ise kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver.

36. Cenab-ı Hak’kın tehdid etmesi ve haddini bildirmesi üzerine şeytan da (dedi ki: Yarabbi!, öyle ise) madem ki, öyle lânete hedef olacağım, artık insanların, âdem ile zürriyetinin (kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar) öyle uzun bir müddet (bana mühlet ver) benim ömrümü uzat, beni o müddetten evvel öldürme. Mel’ûn iblis, Ademoğullarını sürekli azdırmak, onlardan intikam almak maksadıyla böyle bir temennide bulunmuştur.

37. Allah Teâlâ da buyurdu ki: Artık şüphe yok, sen mühlet verilmişlerdensin.

37. Allah Teâlâ da şeytanın o temennisine cevaben (buyurdu ki: Artık şüphe yok ki) Ey iblis (sen) kendilerine bu (mühlet verilmişlerdensin) yani: Sen zaten ecellerinin geciktirilmesi birerhikmetten dolayı ezelde takdir edilen kimse-lerdensin.

38. Bilinen bir vakte kadar.

38. Ey iblis!. Zaten sana mühlet verilmiştir. (Bilinen bir vakte kadar) yani: Sen ilk sura üflemeye kadar yaşayacaksındır, bütün göklerdeki, yerdeki hayat sahiplerinin ölecekleri güne kadar sana mühlet verilmiştir, o zaman sen de öleceksin ve bilâhare tekrar hayat sahasına getirilerek sonsuz şekilde azap görmek için cehenneme sevkedileceksindir.

§ İblis’e bu kadar bir mühlet verilmesi, bir hikmet gereğidir, bu imtihan âleminin bir çeşit gereklerindendir. Onun böyle uzun bir müddet yaşaması, onun daha ziyade belâya, bahtsızlığa, alçaklığa uğratılmasına bir sebebtir. Onun ayartmalarına, vesveselerine kapılmayanlar da bu vesile ile daha ziyade sevaba, mükâfata kavuşacaklardır. “Her işde hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah”

39. Şeytan dedi ki: Yarabbi! Beni azdırdığından dolayı ben de her halde onlar için yeryüzünde süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.

39. Bu mübarek âyetler de lânete uğramış olan şeytanın insanlık hakkında ne gibi melunca hareketlerde bulunacağını bildiriyor. Ve şeytana samimi müminlerin tâbi olmayacaklarını ve öyle halk üzerinde bir kudret ve hâkimiyeti olmayan şeytana uyanların ise cehenneme sevkedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak hikmet gereği şeytana öyle bir mühlet verince şeytan (dedi ki: Yarabbi!.) andolsun ki sen (beni azdırdığından) rahmetinden uzaklaştırıp mahrum bıraktığından (dolayı ben de herhalde onlar için) o insanlara karşı (yeryüzünde) bir takım isyanları, dünyanın fanî varlıklarını (süsleyeceğim) onlara bir takım kötü şeylerigüzel göstererek kendilerini onlar ile meşgul kılacağım. (Ve onların hepsini), de (azdıracağım) onları vesveselerimle saptırarak doğru yoldan, hidayet caddesinden mahrum bırakmaya çalışacağım.

40. Onlardan ihlaslı olan kulların müstesnâ.

40. Ancak (onlardan) o insanlardan (ihlaslı olan kulların müstesnâ) onları saptıramayacağım. Öyle cehalet şüphelerinden uzak, samimi olarak ibadet ve itaate devam eden seçkin insanlara şeytanî vesveselerin tesiri olamaz. Cenab-ı Hak, sırf ilâhî rızası için dinî vazifelerini yapmaya çalışan kullarını, ilâhî yardımıyla günah işlemekten korur. Onları şeytan, hidayet yolundan ayıramaz.

41. Cenab-ı Hak buyurdu ki: Bu bana ait dosdoğru bir yoldur.

41. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri de (buyurdu ki: bu) öyle bazı kulların saptırılması, bazılarının da bundan korunmuş olması (bana ait dosdoğru bir yoldur) bütün bunlar, benim takdirime, hikmetime dayalıdır. Bu hususta hikmet gereği ne ise o ortaya çıkacaktır, öyle şeytanî vesveseler bu hususta hakikî manâda tesir edici değildir.

42. Şüphe yok ki, benim kullarımın üzerinde senin için bir hakimiyet yoktur, ancak azgınlardan sana uymuş olanlar müstesnâ.

42. Ve Cenab’ı Hak, şeytanı red için buyurdu ki: Ey mel’ûn!. (Şüphe yok ki, benim kullarımın üzerinde) öyle samimi, düşünen, mümin insanlara karşı (senin için bir saltanat yoktur) sen onlara musallat olamazsın onların üzerinde vesveselerinle tasarrufta bulunamazsın, böyle bir güce sahip değilsin (ancak azgınlardan) dinî vazifelerini terkederek nefislerinin arzularına düşkün bulunmuş ve ey şeytan!. Bu suretle (sana uymuş olanlar müstesna) sen ancak onları azdırabilir, yanlış yollara sevkedebilirsin ki, bu da onların kötü iradelerinin bir neticesidir.

43. Ve muhakkak ki, onların hepsine elbette vaad olunan yer, cehennemdir.

43. (Ve muhakkak ki onların) o şeytanın ve ona uyup da tövbekâr olmaksızın ölüp gidenlerin (hepsine elbette va’d olunmuş olan yer, cehennemdir) onlar nihayet öyle sonsuz bir azab yurduna sevkedileceklerdir. Ne müthiş bir cezâ yurdu!.

44. Onlar için yedi kapı vardır. Herbir kapı için onlardan ayrılmış birer gurup vardır.

44. Bu mübarek âyetler, cehennemin tabakalama, kısımlarına işaret buyurmaktadır. Takva sahiplerinin cennetlere, nimetlere kavuşup, saf ve temiz kalplere sahip olacaklarını, birbirlerine karşı kardeşçe bir vaziyet alarak her türlü üzüntülerden uzak bir halde ebediyyen cennetlerde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (onun için) o müthiş azap yurduna mahsus (yedi kapı vardır) yani: O yedi tabakaya, birbirinden aşağı yedi derekeye = dereceye ayrılmışıtr. (Her kapı için) o tabakalardan herbirine mahsus (onlardan) o şeytan ile ona tâbi olanlardan (ayrılmış) olan belli (birer gurup vardır) bir taife mevcuttur. O yedi tabakadan herbirine bir topluluk sevkedilecektir. Tefsirlerde yazıldığı üzere o azap yurdunun yedi tabakasına = derekesine şu adlar verilmiştir. Cehennem, Lezza, Hutame, Saîr, Sakar, Cehim, Hâviye bunlardan birinci tabakada günahkâr olan müminler geçici olarak azap göreceklerdir. Ikinci tabaka, Yahudilere, üçüncü tabaka, Hıristiyanlara, dördüncü tabaka, sabiîlere, yani yıldızlara tapanlara, beşinci tabaka, mecusilere, altıncı tabaka inatçı müşriklere, yedinci tabaka münafıklara aittir. Bu tabakalardan her biri kendisinden evvelki tabakaya nisbetle daha fazla bir azap merkezi durumunda bulunmaktadır.

45. Takva sahipleri ise muhakkak ki, cennetlerve pınarlar içindedirler.

45. (Takva sahipleri ise) yani dünyada küfür ve şirkten uzak, İmân ile vasıflanmış zatlar ise (muhakkak ki) yarın ahirette (cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar) çeşmeler, nehirler (içindedirler) yani öyle güzel, hayat veren nimetlere sürekli olarak kavuşmuş ve dalmış olacaklardır.

46. Oraya emniyetle ve selametle giriveriniz.

46. Ve öyle cennetlere nail olacak olan müttaki zatlara Allah tarafından pek büyük bir iltifat olarak denilecektir ki: Ey Mutlu zatlar!. (Oraya) o cennetlere (emniyetle) yok olmaktan, âfetlerden sürekli korunmuş bir halde (selâm ile) yani selâmetle, veya Allah’ın selâmına kavuşmuş olarak (giriveriniz) öyle muazzam, ilâhî nimetlere, ziyafetlere, iltifatlara ulaşmış olunuz. Velhâsıl: Ehli cennet, böyle ilâhî lütuflara ulaşacaklardır, onlar ebedî saadete, tecelli eden nurlara kavuşup duracaklardır.

47. Ve onların gönüllerindeki kini söküp attık. Onlar tahtlar üzerinde kardeşler olarak karşı karşıya bulunacaklardır.

47. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: O müminleri öyle muazzam nimetlere kavuşmayı takdir ve irade buyurduk (ve onların) o cennete kavuşacak zatların (gönüllerindeki kini) dünyada iken kalplere bulaşmış olan haset, cimrilik, düşmanlık gibi kötü ve ahlâkî olmayan özellikleri (çıkarıp altık) artık ehli cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır, (onlar) o cennet ahalisi (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyalarda, yüksek mevkilerde, oturacaklar (kardeşler olarak) birbirlerine karşı bir din kardeşliği ile bağlanmış, bir sevgi ve insaniyetle bağlı bir halde (karşı karşıya bulunacaklardır.) Aralarında böyle karşılıklı artan bir sevgi ortaya çıkacaktır. İşte ilâhî dine ortak bağlılığın pek yüce neticesi!.

48. Onlara orada bir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.

48. (Onlara) o mesut zatlara (orada) o mutluluk veren cennetlerde (bir yorgunluk dokunmaz) onlar o cennet âleminde bir kedere, bir meşakkate asla mâruz kalmazlar (onlar) o cennetlere kavuşacak zatlar (oradan) o cennetlerden (çıkarılacak da değillerdir) orada ebediyen ikamet ederek sonsuz nimetlere, tecellilere ulaşacaklardır. Bu kavuşacakları eşsiz, benzersiz lütuflar, mükâfatlar asla yok olmayacaktır. Ne muazzam bir ilâhî lütuf!.

49. Kullarıma haber ver, ben, şüphe yok ki ben, bağışlayıcıyım, fazlasıyla esirgeciyim.

49. Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak’kın kullarına lütufda bulunmaya da azap etmeye de kâdir olduğuna işaretle insanları uyanmaya davet ediyor. Buna bir misâl olmak üzere de Hz. İbrahim’e ait bir kıssayı beyan ile insanları, haklarında kurtuluş vesilesi olan ibadet ve itaat yoluna teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en faziletlisi olan Hz. Muhammed!. Sen inanan ve takva sahibi olan (kullarıma haber ver) onlara müjde ver (ben) Yüce Yaratıcı (şüphe yok ki ben) mümin kullarımı (bağışlayıcıyım) onlardan insanlık hali ortaya çıkan bir kısım kusurları günahları affedip ve bağışlayacağım ve ben müminleri (ziyadesiyle esirgcciyim) onların haklarında rahmet ve lütfum ziyadesiyle ortaya çıkacaktır. Bu ilâhî müjde, müminler hakkında ne büyük bir şeref ve saadeti içeriyor. Çünkü Cenab’ı Hak, onları kendi yüce zatına izafe edip onlara “kullarım” diyor. Bu, o müminler için ne kadar büyük bir iltifattır.

Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında da (kulunu bir gece… götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. (İsra, 17/1) âyeti kerimesinde  böyle bir iltifatta bulunmuştur.

Bir de bu ilâhî va’dini kuvvetli bir şekilde beyan buyurmuştur. Artık her mümin için lâzımdır ki, Hak Teâlâ’nın bu mağfiret ve rahmetine karşı şükür vazifesini yerine getirmeye devam etsin.

50. Muhakkak ki, benim azabım da o pek acıklı bir azaptır.

50. Yüce Allah, insanlığı gafletten uyandırmak, inkârcı hareketlerden alıkoymak için de şöyle buyuruyor. (Muhakkak ki, benim azabım da) kâfirler ve isyana devam edip duranlar hakkında (o pek acıklı) elem verici, felâket verici (bir azaptır) onun şiddetine tahammül pek müşküldür. Artık onu da düşünmeli, öyle müthiş bir azabı çekecek olan inkârcı ve bozguncu hareketlerden kaçınmalıdır. Bu ilâhî uyarı da yine insanlık hakkında ilâhî bir lütufdur ki, onların uyanmalarına bir vesile teşkil etmektedir.

51. Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver.

51. (Ve) Ey Resûllerin efendisi!, (onlara) o benim kullanma Hz. (İbrahim’in misafirlerinden de haber ver) onların kıssasını öğrensinler, ondan da bir ibret dersi alsınlar. İbrahim Aleyhisselâm nasıl bir müjdeye kavuşmuştu, Lût Aleyhisselâm ile ona imân edenler nasıl bir kurtuluşa ermişlerdi, onu inkâr edenler de nasıl Allah’ın kahrına uğramışlardı?. Bunlar düşünülmelidir!.

52. O vakit ki, onun huzuruna girmişler de selâm vermişlerdi. O da “biz sizden hakikaten korkuyoruz” demişti.

52. (O vakit ki) o misafirler (onun) İbrahim Aleyhisselâm’ın (huzuruna girmişlerdi) ona (selâm vermişlerdi) “Ey Yüce Peygamber! Senselâmette ol” gibi bir şekilde hitabetmişlerdi. (O da) Hz. İbrahim de lisânen veya kalben (biz) ben ve yanımda bulunanlar (sizden hakikaten korkuyoruz, demişti) bir korku belirtisi göstermişti.

§ Bu misafirler, üç veya on veya onüç melek idi. Cebrili Emin de bunların arasında bulunmuştu. Fakat bunlar insan suretinde görünmüş, ansızın Hz. İbrahim’in yanına girmiş, onun teklif ettiği yiyecekten kaçınmış idiler. Bu cihetle Hz. İbrahim’e bir korku gelmişti. Fakat bilâhare bunların melekler olduklarını anlayınca o korku kaybolmuştu.

53. Onlar da demişlerdi ki: “korkma, biz muhakkak seni fazlasiyle bilgin bir oğul ile müjdeleriz.”

53. Evet. Onlar da, Hz. İbrahim’in o korkusunu anlayan o misafir melekler de İbrahim Aleyhisselâm’a teselli vererek (demişlerdi ki:) Ey Yüce Peygamber! (Korkma) bizden körkmana bir sebep yoktur, bilakis sevin, çünki (biz muhakkak seni ziyada bilgin) mükemmel bir İlim ve irfanı haiz olacak (bir oğul ile müjdeleriz) o da “Ishak” adındaki seçkin bir oğuldan ibarettir ki, kendisi de Peygamberlik şerefini taşıyacaktır.

54. Dedi ki: Bana müjde verir misiniz ki, üzerime ihtiyarlık çökmüştür. Artık beni ne ile müjdeliyorsunuz?

54. Bu mübarek âyetler de Hz. İbrahim ile kendisine müjde veren melekler arasında cereyan etmiş olan konuşmayı bildiriyor. Ve bu meleklerin Lût kavmi hakkında yapacakları helâk muamelesini ve bu helâkten kimlerin müstesnâ bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. İbrahim, meleklerin kendisine verdikleri müj-deden dolayı bir nevi şaşkınlık göstererek (dedi ki:) Ey muhterem melekler!. (bana) bir oğlum olacağına dair (müjde verir misiniz ki, üzerime ihtiyarlık çökmüştür) böyle ihtiyarlık halindebulunan bir kimsenin evlâdı doğuvermek, tabii kanunlara göre pek vaki değildir. (Artık) siz (beni ne ile müjdeliyorsunuz?.) bunu bana açıkça bildiriniz. Yani: Ben böyle bir ihtiyarlık halinde iken mi ikinci oğlum olacak, yoksa Cenab-ı Hak bana yeniden gençlik mi verip de sonra oğlumu dünyaya getirecek?

55. Dediler ki: Seni hak ile müjdeledik, artık sen ümitsizliğe düşmüş olanlardan olma.

55. Melekler de cevaben (dediler ki:) Ey Allah’ın dostu!. (Senî hak ile müjdeledik) herhalde olacak bir hâdise ile veya bir hak yol olan Allah’ın emri ile, ilâhî takdir ile (müjdeledik) bu müjdemiz mutlaka gerçekleşecektir. (Artık sen ümitsizliğe düşmüş olanlardan olma) sakın ümitsizliğe kapılma, çünki Allah Teâlâ sana oğul vermeğe kadirdir. Nitekim babasız, anasız olarak da insan yaratmaya o Yüce Yaratıcı kadirdir. Aslında İbrahim Aleyhisselâm da bunu biliyor ve inanıyordu, onun suali, ilâhî kudretin tecellisini yüceltmekten ibaret bulunmuştu.

56. Dedi ki: Sapıtmışlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini keser?

56. İşte Hz. İbrahim, ilâhî kudret ile böyle bir hadisenin olacağına inandığını göstermek için meleklere hitaben (dedi ki: Sapıtmışlardan) doğru bir itikat yolunu kaybetmiş bulunanlardan (başka kim Rabbi’nin rahmetinden ümidini keser.) yoksa Cenab-ı Hak’kın kudretini, ilminin mükemmelliğini ve hikmetini bilen bir kimse onun pek geniş rahmetinden, lütuf ve ihsanından ümit kesebilir mi?. Binaenaleyh o kerem sahibi Yaratıcı bana da bu ihtiyarlığım çağında bir seçkin oğul verebilir. Buna inanıyoruz!.

57. Ve dedi ki: Ey elçiler! Artık işiniz nedir?

57. Bununla beraber Hz. İbrahim, meleklerin ne gibi büyük bir iş ile vazifeli olduklarını anlamak için de onlara (dedi ki: Ey elçiler!.) Ey Cenab-ı Hak tarafından gönderilmiş seçkinzatlar!, (artık işiniz nedir?.) ne gibi bir sebepten dolayı böyle bir cemaat halinde yeryüzüne inmiş bulunuyorsunuz?. Bana olan bu müjdenizden başka herhalde bir mühim vazifeniz de olmalıdır?.

58. Dediler ki: Muhakkak biz, suçlu olan bir kavime gönderilmişizdir.

58. Melekler de cevaben: (dediler ki: Muhakkak biz) dinsizliklerinin cezasını sermek, kendilerini helâk etmek için (suçlu olan bir kavme) aziz ve hakim olan Yüce Yaratıcı tarafından (gönderilmişizdir) onlar ise Lût Aleyhisselâm’ın kavminden ibaret idi. Fakat onların aralarında müstesnâ olanlar da vardır.

59. Lût’un aile fertleri müstesnâ. Şüphesiz ki, biz onların hepsini kurtaracağız.

59. Evet.. Hz. (Lût’un aile fertleri müstesnâ) ona tâbi olan, onun dini ve Tülliyeti üzere bulunan zatlar, helâke uğramayacaklardır. (Şüphesiz ki, biz onları) Hz. Lût ile onun mümin olan ailesinin (hepsini) de, kavmine isabet edecek olan felâketten (kurtaracağız) onların imanları, haklarında kurtuluş vesilesi olacaktır.

60. Karısı müstesnâ, takdir ettik ki, muhakkak o, elbette azapta kalacaklardandır.

60. Lût Aleyhisselâm’ın (eşi) ise o mübarek zata muhalefet ederek İman şerefinden mahrum bulunmuş olduğu için o (başka) o kurtarılacak zatlara dahil değildir. (Takdir ettik ki,) onun hakkındaki ilâhî takdiri bilmekteyiz ki (muhakkak o) kadın (elbette) azapta sürekli (kalacaklardandır) o da küfründen dolayı Lût kavmi arasında helâke uğrayıp gidecektir.

Yorum Bırakın