SAFF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre “Ettegâbün” sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur, on dört âyet-i kerîmeyi içermektedir. Müslümanların cihad yolunda saf saf olup düşmanlarına karşı cephe almalarını tavsiye ettiği için kedisine böyle “Saf sûresi” adı verilmiştir. Cihada teşviki içermektedir, kendisinden evvelki “El-Mümtehine” sûresinde de kâfirlerin dost tutulmaması emredilmiş olduğu için aralarında bu cihetten de büyük bir münasebet vardır.

Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

1. İnsanların ciddî olup sözlerinin işlerine muhalif olmamasını ihtar etmek.

2. Mûsa Aleyhisselâm’ın kavmi tarafından eziyetlere mâruz kalmış olduğunu beyan ile Peygamber Efendimize tesellî verilmesi.

3. Peygamber Efendimizin dünyayı teşrif edeceğine dair İsâ Aleyhisselâm’ın verdiği müjdeyi beyan etmek.

4. Peygamber Efendimizin Kuran ile, Hak din ile gönderilmiş olduğunu ve Allah-ü Teâlâ’nın İslâm dinini, onu söndürmeğe çalışanlara rağmen yücelteceğini müjdelemek.

5. Müslümanların da Havariler gibi kendi dinlerinin yayılmasına yardım etmelerini emretmek.

6. Hakikî ticaretin îmandan ve Allah yolunda cihattan ibaret olduğunu tebliğî ve yakında zafer ve fethin tecellî edeceğini müjdelemek.

1. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihte bulunmuştur. Ve o üstündür, hikmet sahibidir.

1. Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Cenab-ı Hak’kı tesbîh ve tenzihte bulunduğunu bildiriyor. Müslümanların yapmayacakları şeyleri yapacak gibi görünmelerinin pek büyük bir günah olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ne varsa) Melekler gibi, yıldızlar gibi herhangi canlı ve cansız mahlûk (ve yerde ne varsa) insanlar gibi, ağaçlar, ekinler gibi her hangi bir şey (Allah için tesbîhte bulunmuştur.) bütün onların varlığı sözle veya hâl ile Yüce Allah’ı tevhîd ve tenzîh etmiştir. Yâni: O ezeli Yaratıcının birliğine, rablığına, kudret ve büyüklüğüne işaret ve şahitlik edip durmaktadır.

(Ve O) Kerem Sahibi Yaratıcı (azîzdir) bütün mahlûkata galiptir. Dilediği şeyleri yapmaya hakkıyla kaadirdir ve (hakîmdir) bütün varlık sahasına getirdiği şeyler ve onların haklarındaki ilâhî düzenleme, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Muhakkak inanıyoruz…
Abdullah İbn-i Seleme, Radiyallâh-ü Anh’tan şöyle dediği nakledilir. Resûllâh’ın ashabından bâzı zatlar ile oturmuşluk, konuşmakta bulunuyorduk, dedik ki: Allah-ü Teâlâ’ya hangi amelin sevgili olduğunu bilsek te onu işlesek, bunun üzerine Allah-ü Teâlâ iş bu “Sebbeha Lillâhi” âyet-i kerîmesini indirdi. Elsirracül’münîr..

2. Ey iman etmiş olanlar… Yapmayacağınız şeyi ne için söylersiniz.

2. (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey İslâmiyet dairesinde yaşayanlar!. (Yapmayacağınız şeyi ne için söylersiniz) va’denize ne için muhalefet edesiniz, bu insanlığın şanına lâyık mıdır?.

Rivâyete göre bâzı müslümanlar demişler ki: Allah-ü Teâlâ’ca amelilerin en sevimlisini bilsek te, onun uğrunda mallarımızı, canlarımızı, feda etsek, Vakta ki, cihat hakkında âyet nâzil olmuş, cihadı hoş görmemişler, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur. “Tefsîr-i Ebüssüut”.

3. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.

3. Ey müslümanlar!. Şunu biliniz ki: (Yapmayacağınız şeyi söylemeyiniz) Yapacağınıza dair yalan yere söz vermeniz (Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.) İlâhî azabı gerektirecek büyük bir günahtır, son derece nefreti icap etmektedir. Çünkü, va’di yerine getirmek güzel bir özelliktir, va’d edenin ahlâkî olgunluğuna delîldir, cemaat arasında itimada, dostluğa, dayanışmaya vesiledir. Verilen sözü yerine getirmemek ise, ahlâka tamamen aykırıdır, halk arasında düşmanlığa, itimatsızlığa, dayanışmanın yok olmasına sebeptir.

Selef âlimleri, bu âyet-i kerîmeyi verilen sözü tutmanın vacip olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü, bu âyet-i Celîle, vefasızlığın pek çirkin olduğunu göstermektedir. Nitekim bir hâdis-i Şerîf de şu mealdedir: Münâfıkın alameti üçtür; verdiği sözden cayar, söyleyince yalan söyler, gücenilince de hiyanette bulunur. “Tefsir-ül’ meragî”.

4. Şüphe yok ki; Allah, o kimseleri sever ki: O’nun yolunda sanki bir muhkem binâ etmişler gibi saf bağlayarak savaşta bulunurlar.

4. Bu mübârek âyetler, Allah yolunda birleşerek cihada atılanların ilâhî muhabbete nâil olacaklarını müjdeliyor. Vakti ile Mûsa Aleyhisselâm’a kavminden bir kısmının isyan ederek onunla beraber cihada atılmadan kaçınmış ve O Yüce Peygambere eza ve cefaya cür’et etmiş olduklarından dolayı nasıl Hak’tan ayrılarak korkunç bir kalp değişikliğine mâruz kaldıklarını ve öyle isyankârları Cenab-ı Hak’kın hidâyete kavuşturmayacağını beyan ve ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: Allah-ü Teâlâ, cihaddan kaçınanları sevmez, fakat (şüphe yok ki, Allah o kimseleri sever ki: Onun yolunda) ilâhî din uğrunda (sanki bir muhkem bina) kurşunla kenetlenmiş pek sağlam bir duvar (gibi saf bağlayarak savaşta bulunurlar) öyle birleşik, muntazam bir vaziyet alarak düşmanlarını cezalandırmaya çalışırlar.

Böyle düzenli, birbirine bağlı bir vaziyet almaları, kendilerinin manevî kuvvetlerini arttırır, aralarındaki birliği temîn eder, düşmanlarının yüreklerine korku düşürür, yok olmalarına sebep olur. Nitekim namazlarda da safların düzeltilmesiyle emrolunmuştur ki, bu da müslüman cemaatının birliğini, kalbi bağlılıklarını göstermiş olur.

5. Ve bir vakit ki: Mûsa kavmine dedi ki: Ey kavmim! Ne için bana eziyet veriyorsunuz? Ve halbuki, benim sizin için bir Allah Resûlü olduğumu şüphesiz bilirsiniz. Ne zamanki, onlar Hak’tan döndüler, Allah-ü Teâlâ da, onların kalplerini döndürdü ve Allah fâsıklar olan kavme hidâyet etmez.

5. (Ve) Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Cihaddan kaçınmanın, Peygambere muhalefetin pek fenâ neticesini anlamaları için kavmine anlat (bir vakit ki, Mûsa) Aleyhisselâm (kavmine dedi ki: Ey kavmim!. Ne için bana eziyet veriyorsunuz?) emrime muhalefet ederek savaşı terk ediyorsunuz, benimle beraber zorbalara karşı cihada atılmak istemiyorsunuz? “Sen ve Rab’bin git, savaşta bulun, biz burada oturacağız” diyorsunuz.

(Ve Halbuki, benim sizin için bir Allah Resûlü olduğumu şüphe yok ki, bilirsiniz) elimde ortaya çıkmış olan birçok mûcizeleri gördünüz ki, onlar ile düşmanlarınızı helâk etmiş, sizi onların hâkimiyetinden kurtarmış bulunuyorum. Artık nasıl olur da emirlerime muhalefet edebilirsiniz?. Ne yazık ki: Onlar bu ihtarları dinlemediler.

Evet.. (Vakta ki onlar) Hak’ta tâbi olmaktan (döndüler) Mûsa Aleyhisselâm’ın risâletini bildikleri hâlde onun emirlerine riâyetten kaçındılar. (Allâh-ü Teâlâ da onların kalplerini) Kendilerinin o kötü irâdelerinden dolayı hidâyetten, hakkı kabulden, doğruya meyil etmekten (döndürdü) bir ceza olmak üzere kalplerini bir hayret, bir şek ve tereddüt içinde bıraktı (Ve Allah isyânkâr olan kavme hidâyet etmez.) Yâni: Allâh-ü Teâlâ, küfür ve isyânı tercih eden, Yüce zâtına ve Peygamberine itaatten kaçınan, kalplerinde muhalefet ve sapıklık duygularını besleyen kimseleri Hak’ka uymaktan mahrûm bırakır, selâmetlerine sebep olacak delillere bakabilmek kabiliyetini kendilerinden alır.

Bu ilâhî beyan: Başka kavimlerin de Peygamberlerine karşı muhalefette bulunmuş olduklarını haber vermekle Resûl-i Ekrem’e teselli veriyor. Hem de Peygamberlerine muhalefet edenlere müthiş bir felâket örneği göstermektedir.
Mûsa Aleyhisselâm’ın kavmi için Bakara ve Maide sûrelerine de bakınız.

6. Bir vakit ki: Meryem’in oğlu İsâ, dedi ki: Ey İsrâil oğulları? Şüphe yok ki: Ben, benden önce olan tevratı tasdik edici ve benden sonra Ahmet isminde gelecek bir Peygamber ile müjdeleyici olarak sizlere Allah’ın Resûlüyüm. Vakta ki, onlara açık mucizeler ile geldi, dediler ki: Bu bir apaçık sihirdir.

6. Bu mübârek âyetler, Hz. Mûsa’ya eza ve cefada bulunmuş olan İsrail oğullarının, Tevrat’ı tasdik ettiğini söyleyen ve Peygamber Efendimizin dünyayı teşrif edeceğini müjdeleyen Hz. İsâ’yı da yalanlayıp o Yüce Peygamber’in pek açık mûcizelerini sihir sandıklarını haber veriyor. İslâm dinini kabule dâvet edildikleri hâlde Cenab-ı Hak’ka ortak koşmak gibi bir iftirada bulunanların, en zalim kimseler olduklarını gözler önüne seriyor. Bir ilâhî nûr olan İslâm dinini yalan yere söyledikleri sözler ile söndüremeyeceklerini, Allah-ü Teâlâ’nın inkârcılara rağmen nûrunu tamamlayıp yücelteceğini mü’minlere müjdelemektedir.

Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Ve) Kavmine anlat (bir vakit ki, Meryem’in oğlu İsâ, dedi ki: Ey İsrail Oğulları!. Şüphe yok ki: Ben benden önce) Mûsa Aleyhisselâm’a verilmiş olan (Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra Ahmed isminde gelecek bir Peygamber ile müjdeleyici olarak sizlere Allah’ın Resûliyim) yâni: Ben bütün Peygamberleri ve Allah’ın kitaplarını tasdik ediciyim ve onlara îman etmenizi size teklif ediyorum. Bilâhare bir yüce Peygamber dünyaya şeref verecektir ki, onun vasıfları Tevrat’ta zikredilmiştir.

İncil’de de yazılı bulunmaktadır. (Vakta ki, onlara) O İsrail Oğullarına o Yüce Peygamber yâni: Hz. Muhammed Aleyhisselâm veyâhut İsâ Aleyhisselâm (açık mûcizeler ile geldi,) o mûcizeleri tasdik etmediler, bilakis (dediler ki: Bu, bir apaçık sihirdir.) o kadar açık, parlak hârikalara rağmen yalanlamaya cüret ettiler, kibirli bir vaziyet aldılar, o hârikalara birer açık sihir demekten sıkılmadılar.

İsâ Aleyhisselam, bir Yüce Peygamberdir, bir yaratılış hârikasıdır. Elinde nice mûcizeler meydana gelmiştir. O hâlde onun risaleti ve onun verdiği haber nasıl yalanlanabilir? Hz. Peygamber’e gelince onun da dünyaya risaleti ile şeref vereceği ve elinde nice hârikaların ortaya çıkacağı evvelki Peygamberler tarafından haber verilmiş ve neşrettiği dinin yüceliği de ortaya çıkmış olduğu hâlde artık onu da inkâr etmek de ne büyük bir cehâlettir, sapıklıktır.

Evet: Peygamber Efendimizin dünyaya teşrif edeceği, nübüvvet ve risâlete sâhip bulunacağı Tevrat ile İncil’de zikredilmiş idi, Kur’an-ı Kerim, bunu haber veriyor. Eğer bu bir hakikat olmasa idi, elbette ki, Yüce Peygamber bunu ehl-i kitaba karşı iddia edemezdi. Peygamberliğini yalanlamalarına sebebiyet vermez idi.

Gerçekten de, geçmiş kitaplar, bir çok tahrifata uğramış olduğu hâlde yine Peygamberimizin risâletini gösteren âyetleri içermektedirler. Kısacası, (1884) senesi Londra’da tabolunan Tevrat’ın Arapça tercümesinde şu meâldeki âyet vardır: “Cenab-ı Hak Sina’dan geldi, Sâir denilen mahâlden doğdu ve sağ elinde iki yüzlü ateşli bir balta olduğu hâlde bir nice temiz zât ile Faran dağlarından ortaya çıktı” İşte bu âyetin son fıkrası, Hatemül’ Enbiyâ Efendimizin yüce hâllerine tamamen uygundur. Çünkü Allâh-ü Teâlâ, gelip gitmekten münezzeh olduğundan onun Tur-i Sina’dan gelmesinden maksat, Hz. Mûsa’ya Tevrat göndermesidir, Sairden doğması da İsâ Aleyhisselâm’a İncîl’i Şerîfi inzâl buyurmasıdır.

Filvaki Hz. İsâ’ya Şam’da “Sair” nahiyesi yakınında Nâsıra denilen mahâlde İncîl’i Şerîf, nâzil olmuştur. Faran dağlarından ortaya çıkması da Son Peygambere Kur’an-ı Kerîm’i inzâl buyuracağına işârettir. Çünkü Peygamber Efendimiz, eski ismi “Faran” olan Mekke-i Mükerreme’de doğmuş, Hıra dağında ibâdetle meşgul iken ilâhî vahye mazhar olmuş ve birçok Ashab-ı kirâma nâil olup cihad ile emrolunmuştur.

Dâvûd Aleyhisselâm’ın mezamirinde de: Kendisinden sonra bir Peygamber geleceği, bu Peygamberin güzel bir yüze sâhip olacağı, kılıç kuşanacağı, arap oklarını kullanacağı, yüce hizmetiyle melik kızlarının şeref kazanacakları yazılmıştır. Nitekim Yahudi krallarından sayılan Ahtab’ın kızı Hz. “Safiyye” Peygamberimizin nikâhı altında bulunmakla şeref kazanmıştır. Ve o mübârek Peygamberin Yüce emrine uyarak zenginlerin mallarını dağıtacakları, huzuruna çeşitli krallar tarafından hediyeler takdim edileceği, mübârek isminin Müslümanların dillerinde dâima zikredileceği diğer yüce şemaili (ahlâkı) beyan olunmuştur. Bu vasıflar ve şartlar ancak Peygamber Efendimizde toplanmıştır.

Kezalik: Londra’da (1842) senesinde yayınlanan Yuhenna İncîl’inin arapça tercümesindeki bir âyetin meâli şöyledir. “Ben pederimden, -yâni: Hakiki terbiye edici olan Cenab-ı Allah’tan isteyeceğim: Sizinle ebediyen beraber kalmak için size başka bir Faraklit verecektir.” Faraklitten maksat ise Yüce Peygamberdir. Çünkü farakilit kelimesinin yunanca aslı “Piriklütüs”dür. Bu lâfzın mânâsı ise noksansız “Ahmet” demektir. Ahmet ise: Pek ziyade hamdedilen veya pek ziyâde övülmüş olan demektir. Bunun içindir ki ehl-i kitap, vaktîle Peygamber Efendimizin, şerefli gelişini bekliyorlardı. Ezcümle “İyâd” kabîlelerinin baş reisi olan “Kusbini Saite”nin “Sukı Ukaz” da okuduğu bir hutbe malûmdur.

Bu zât o hutbesinde şöyle demişti: Allah’ın gelecek bir Peygamberi vardır ki: Gelmesi yakîn oldu, gölgesi başınızın üstüne geldi, ne mutlu ol kimseye ki, ona îman edip te o da ona hidâyet eyleye. “Gariptir ki: Teşrif edeceğini müjdelediği o Yüce Peygamber, henüz gönderilmediği hâlde o
cemaat arasında hazır bulunmuştu. Kus ise onun bu şerefli gelişini bilmiyordu.
Kezalik: Peygamberin dâvetine kadar Hristiyan bulunan Habeş hükümdarı Necaşi’nin İslâmiyet’i kabul etmesi de ol Zâtın gönderileceğini semâvî kitaplar, vesâire vasıtası ile evvelce öğrenmiş olduğundan kaynaklanıyordu. “Muvazzah ilim-i Kelâm.”

7. O kimseden daha zâlim kimdir ki, kendisi İslâm’a dâvet olunurken o, Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunur. Allah ise zâlimler olan kavmi doğru yola kavuşturmaz.

7. (O kimseden daha zâlim) Daha câhil, daha ziyade düşmanlık ve alçaklık ile vasıflanmış (kimdir ki,) hangi insan bulunabilir ki, (kendisi İslâm’a dâvet olunurken) kendisine öyle bir selâmet ve saadet yolu gösterilip tavsiye edilirken (o) bu dâvetin kadrini takdîr edemez de (Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunan) o Yüce Mâbud’un Peygamberini inkâr ederek onun elinde ilâhî kudret ile meydana gelen mûcizeleri sihir telâkki eden, elbette böyle aklını zâyi eden (zâlim kavmi doğru yola kavuşturmaz). Çünkü: Onlar kendi ihtiyarları ile öyle bâtıl kanaatlerde bulunmuş, Yüce Peygamber’in tekliflerini, nasihatlarını red etmiş, küfür ve isyân zulmetleri içinde yaşamış, Allah’ın dinine düşman bulunmuştur, artık öyle dinsiz bir şahıs elbette ki, hidâyete nâil olamaz.

8. Allah’ın nûrunu ağızlar ile söndürmek isterler, Allah ise nûrunu tamamlayıcıdır. İsterse, kâfirler hoşlanmasınlar.

8. O zâlimler, o iftirada bulunanlar, o ilâhî dine düşman kesilenler (Allah’ın nûrunu ağızları ile söndürmek isterler) onların haince maksatları budur. Onlar mânevî bir nûr olan ilâhî dini veya Kur’an-ı Kerim’i veya pek parlak olan dini delilleri kendilerinin iftiraları ile ortadan kaldırmaya çalışırlar. Fakat bu, ne mümkün!. (Allah ise nûrunu tamamlayıcıdır.) Onu gâyesine erdirecektir. Onu doğu ve batıya neşredecektir. (İsterse: Kâfirler, hoşlanmasınlar.) O ilâhî nûrun böyle evrensel olmasından dolayı ümitsizlik ve keder içinde kalmış bulunsunlar.

Onların bu alçaklıklarına rağmen o Allah’ın nûru parlayıp duracak, bütün ufukları aydınlatmaya devam edecektir. Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberini zaferlere eriştirip İslâm dinini yaymaya muvaffak buyuracaktır. “Bu âyet-i Kerîme’nin sebeb-i nüzulü hakkında deniliyor ki: İlâhî vahy kırk gün kadar gecikmişti. Bunun üzerine “Keab Bin-i Eşref” dedi ki: Ey Yahudi topluluğu!. Size müjde… Allah, Muhammed’e indirdiği şey hususunda nûrunu söndürdü, artık ona nûrunu tamamlamayacaktır. Resûl-i Ekrem Efendimiz, üzüldü, ardından bu âyet-i Kerîme nâzil olarak ilâhî nûrun devam edeceği müjdelendi. Allah’ın vahyi yine gelmeye başladı.

Evet.. Allah’ın dini, devam edecektir. Allâh-ü Teâlâ’nın dinini, o dini yaymaya vasıta olan Kur’an-ı Kerim’i hiç bir din düşmanı söndüremez. “Bir şem’i ki mevlâ yaka bir veçhîle sönmez.” (Bu mumu ki Allah yaka hiçbir şekilde sönmez) Amennâ…
Güneşe karşı söylenilecek hoş olmayan lâkırdılar, atılacak sular onu kabil midir ki, söndürsün, ışıktan mahrûm bıraksın, artık güneşlerden binlerce kat daha yüce ve daha ışıklı olan ilâhî dini kim dedikodusu ile, düşmanca harekâtı ile söndürebilir?. O maksatla çalışanlar, her hâlde zarar ve ziyan içinde Allah’ın kahrına mâruz kalırlar. O ilâhî nûr ise ufuklara ışık saçmasına devam eder, nitekim asırlardan beri devam ederek birnice kalpleri, muhitleri aydınlatıp durmaktadır.

“Saadet-i ezelî, kabili zevâl olmaz”
“Güneş yer üstüne düşmekle payimâl olmaz.”
Fuzûlî.

9. O, O Kerem sahibi Mabud dur ki; Peygamberini Kur’an ile ve Hak dîn ile gönderdi. Onu her din üzerine yükseltmek için, isterse: Müşriklerin hoşuna gitmesin.

9. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in ne gibi yüce şeyler ile ve ne gibi bir gâyeyi temin için Peygamber gönderilmiş olduğunu bildiriyor. Mü’minlere kurtuluş vesilesi olacak ve Cennetlere ulaşmalarını temîn edecek bir ticaret yolunu gösteriyor. Mü’minlerin bundan başka bir nîmete de, yâni: Bir ilâhî zafere yakın bir fethe de nâil olacaklarını müjdeliyor.

Şöyle ki: (O, O) Kerem Sahibi Mâbud (dür ki: Peygamberini) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ı bir hidâyet rehberi olan (Kur’an) ile veya mûcize ile (ve Hak din ile) bir Hanif dininden ibaret olan İslâm dîni ile (gönderdi) bütün insanlar ve cinlere Peygamber tâyin etti. Evet.. (onu) O İslâm dînini (her bir din üzerine yükseltmek için) kendisine muhalif olan bütün dinlere galip kılmak için o Yüce peygamber göndermiş oldu. (isterse ki, müşriklerin hoşuna gitmesin) Bu yüce gâye o, dinsizlerin düşmanlıklarına rağmen gerçekleşmiş, bu hususta ki Allah’ın vadi yerine getirilmiştir.

Evet.. Şüphe yok ki: İslâm dînine karşı bütün muhalif dinler, mağlûp olmuş ve kahra uğramış bir hâle gelmiştir. Bir kere malûmdur: Semavî dinler, haddizatında aynıdırlar, hepsi de Allah’ın birliği meselesinde vesair itikadî hususlarda aynı hükümleri içermektedir, ancak şer’i hükümler ve pratik meseleler itibariyle aralarında bâzı farklar vardır. Bu bakımdan ise İslâm dini, sair ilâhî dinler arasında pek seçkin bir yere sahiptir. Hükümleri bütün insanlığa yöneliktir ve kıyamete kadar bakîdir. Diğer mübârek Peygamberlerin tebliğ etmiş oldukları dinlerin hükümleri ise mahdut bir zamana ve mahdut kavimlere yönelik ve ait bulunmuştur.

Bâtıl ve muharref dinlere gelince: Bunların haddizatında hiçbir manevî kıymeti yoktur. Muhteviyatı itibarı ile de dîn-i İslâm’ın muhteviyatına nazaran aslâ bir kıymet ve makbuliyete sahip değildirler. İslâm dininin pek nûranî olan ve pek kuvvetli delîllere dayalı bulunan varlığı yanında pek sönük kalmış, varlığı isbat edebilecek bir özellikten mahrûm bulunmuşlardır. Dinler arasında mukayese yapabilen her insaflı ve düşünen bir âlim bu hakikati itirafa mecburdur.

10. Ey iman etmiş olanlar! Size bir ticaret üzerine rehberlik edeyim ki: Sizi pek acıklı bir azaptan kurtarır.

10. (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey samimî sûrette Allah’ın birliğini ve Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmekte bulunanlar!. (Size bir necât üzerine rehberlik edeyim ki:) O ticaret, haddizatında pek fâidelidir, ebedî selâmet ve saadete vesiledir. Ve öyle bir ticarettir ki, (sizi pek acıklı bir azaptan kurtarır) sizin dünyanızı da, âhiretinizi de temîn etmiş bulunur.

11. Allah’a ve O’nun Peygamberine iman edersiniz ve Allah’ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile cihadda bulunursunuz. İşte bu, sizin için çok hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

11. İşte o ticaret şöyledir. (Allah’a ve O’nun Peygamberine îman edersiniz) Tam bir ihlâs ve îmanınızda sâbit bulunursunuz (ve Allah’ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile cihadda bulunursunuz) Yâni: Allah’ın rızâsını kazanmak için mallarınızı da, canlarınızı da fedâ etmeden çekinmezsiniz, İslâmiyet’i müdafaa, İslâm yurdunu korumak için icâbettikçe savaşa atılır, her türlü fedakârlıkta bulunursunuz.

Kötülüğü emreden nefise karşı ve dünyanın gayr-i meşrû varlığına karşı hırs ve tamadan kaçınarak muhalif bir cephe almak da bir nevi cihaddır. (işte bu) imân ve cihad sizin için (sizin için) herşeyden, mallarınızdan, nefislerinizden, bütün fânî dünya varlıklarından (daha hayırlıdır) pek fazla fâidelidir. (eğer bilir kimseler oldu iseniz?.) Siz hayatın gâyesini, menfaatlerin mahiyetlerini, mertebelerini düşünür, bilir kimseler iseniz, bu hakikati idrak eder, itirafta bulunursunuz.

12. Sizin için günahlarınız bağışlar ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerinde tertemiz konaklara girdirir. Bu ise en büyük bir kurtuluştur.

12. Evet.. imân eder ve cihadda bulunur iseniz, Allâh-ü Teâlâ (Sizin için günahlarınızı bağışlar) sizden insanlık hâli ortaya çıkan bir kısım günahlardan dolayı size azap etmez, (ve sizi altından ırmaklar akar cennetlere) bostanlara, fevkalâde gönül açıcı bağlara, bahçelere kavuşturur, (ve adn cennetlerinde) Arşa yakîn olan cennet köşklerinde birer ebedî (tertemiz) kalpleri hoş etmeye sevk eden (konaklara girdirir) oralarda pek mutlu bir hâlde ebediyen yaşarsınız. (Bu ise) Böyle mağfiretlere ve cennetlere erişmek ise (büyük bir kurtuluştur) en büyük bir kurtuluş ve selâmettir.

13. Ve kendisini sevdiğiniz bir başka nimet de vardır ki: O da Allah’tan bir zaferdir ve yakîn bir fetihtir ve mü’minleri müjdele.

13. (Ve) Maamafih, o uhrevî nîmetler ile beraber (kendisini sevdiğiniz bir başka) nîmet de (vardır ki:) onu dünyada iken temennî edersiniz, o da (Allah’tan bir zaferdir) düşmanlarınızın üzerlerine galip olmanızdır. (Ve yakîn bir fethtir.) Cenab-ı Hak’kın vereceği bir zafer ile dinsizlerin beldelerini fethederek İslâm dairesine girmenizdir. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Mü’minleri müjdele) Onlar, dünyada da, âhirette de öyle arzu ettikleri nîmetlere muvaffakiyetlere kavuşacaklardır. Bu hususu onlara müjdele. Nitekim de bu ilâhî vâ’d tecellî etmiş, Müslümanlar büyük bir hâkimiyete nâil olmuşlar, Mekke-i Mükerreme’yi fethetmişler, İslâm sancakları az bir müddet sonra doğu ve batı taraflarında yükselmeğe başlamış, İslâm orduları, bir nice müşriklerin en sağlam beldelerini fethe muvaffak olmuşlardır.

Müfessirlerin meşhurlarından olup “150” tarihinde Basra’da vefat etmiş olan Mükatil İbni Süleymanil’ Mervezî, bu mübârek âyetlerin sebeb-i nüzulünü şöylece rivâyet etmiştir: Osman İbn-i Mezun, huzur-i Nebevî’de bulunarak demiş ki: Ya Resûlullâh!. Eğer bana izin verirsen eşimi boşarım, ruhbanlıkta bulunurum, hadım olurum, eti haram kılarım, geceleri yatmam, gündüzleri iftar etmem, yâni: Dâima ibâdet ve itaatte bulunurum. Aleyhisselât-ü Vesselâm Efendimiz de buyurmuş ki: Nikâh benim sünnetimdir, ruhbanlık ise, İslâm’da yoktur, benim ümmetimin ruhbanlığı oruçtur.

Allah’ın size helâl kıldığını haram kılmayınız, benim sünnetimdendir ki: Uyurum, kalkarım, iftar ederim ve oruç tutarım. Artık kim benim sünnetimden kaçınırsa benim ümmetimden değildir. Bu ihtar üzerine Osman, memnuniyetini göstermiş, ve Yâ Resûlallâh!. Hangi ticaret, indallâh sevimlidir ki, o ticaretle meşgul olayım demiş, bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olarak Allah katında en sevimli olan ticaretin Allah’a ve Peygambere îmandan ve Hak yolunda cihadda bulunmaktan ibaret olduğu bildirmiştir.

Bu âyet-i celîle şunu da gösteriyor ki: İslâmiyet’te ruhbanlık, dünyadan alâkayı tamamen kesmek yoktur. Müslümanlar hem meşrû şekilde dünyalarına çalışırlar, hem dinlerinin emri dairesinde ibadet ve itaatle meşgul olarak âhiretlerini temîne gayret ederler. İşte dünyayı da, âhireti de temîn edecek din, ancak İslâm dinidir. Elverir ki, ahkâmına riâyet edilsin.

14. Ey iman etmiş olanlar! Allah’ın yardımcıları olun, nasıl ki: Meryem’in oğlu İsâ, Havarîlere dedi ki: Allah’a doğru benim yardımcılarım kimlerdir? Havarîler de dedi ki: Biz Allah’a yardımcılarız, sonra İsrâil oğullarından bir zümre iman etti, bir tâife ise kâfir oldu. Sonra iman etmiş olanları, düşmanlarına karşı destekledik, artık galipler olarak sabahladılar.

14. Bu mübârek âyet: Vaktîle Havarilerin ilâhî dine hizmet etmeleri gibi bu İslâm ümmetinin de ilâhî dîne yardım ile mükellef bulunduklarını bildiriyor ve İsrail Oğullarından îman etmiş olan bir tâifenin Allah’ın desteğine mazhar olarak îman etmemiş olan diğer bir tâife üzerine galip olmuş olduklarını bir ibret misali olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar..) Ey İslâm dinini tam bir ciddiyetle kabul etmiş bulunanlar!. (Allah’ın yardımcıları olun)

Yâni: Hak Teâlâ’nın dînine hizmet ederek tevhid kelimesini ufuklara neşre çalışınız, (nasıl ki, Meryem’in oğlu İsâ) Aleyhisselâm, kendisine ilk îman etmiş olan (Havarîlere dedi ki: Allah’a doğru) onun dinine yardıma yönelik olan (benim yardımcılarım kimlerdir!.) benimle beraber ilâhî dini yaymaya kimler çalışacaklardır?. (Havarîler de dedi ki: biz Allah’a yardımcılarız) O Yüce Mâbudun dinini neşre bizler çalışacağız, dinsizlere karşı ilâhî dinin galebesini temîne gayret edeceğiz.

Böyle söz vermiş olan zâtlar, etrafa yayılmışlar, Hz. İsâ’nın şeriatını etrafa neşre başlamışlardı. (Sonra İsrâil Oğullarından bir zümre îman etti) Hz. İsâ’nın Peygamberliğini kabulde bulundu, O’nun şeriatı ile amel etmeğe başladı (bir tâife ise kâfir oldu.) İsâ Aleyhisselâm’ın risâletini, Allah’ın muhterem bir kulu olduğunu inkâr ederek O’nun hakkında lâyık olmayan lâkırdılara cür’et eyledi.

(Sonra îman etmiş olanları düşmanları üzerine teyit ettik) Galip kıldık, Hz. İsâ, semâya kaldırıldıktan sonra onun neşretmiş olduğu ilâhî dini, gerek delil ile ve gerek cihad ile dinsizleri mağlûp ve kahre uğramış bir hâlde bırakmıştır. Bu hususta en büyük bir delil de Kur’an-ı Kerimdir, ki: Hz. İsâ’nın bir muhterem Allah kulu, ve Peygamberi olduğunu beyan ederek onu inkâr edenleri, yanlış tanıyanları câhil göstermekte ve kınamaktadır, (artık galipler olarak sabahladılar) Allah’ın yardımı, ehl-i îman tarafında tecellî etti, din düşmanları mağlûp, ve kahra uğramış bir hâle gelmiş oldular. Nitekim Peygamber Efendimize karşı düşmanlıkta bulunan dinsizler de az sonra mağlûbiyetlere uğradılar.

İslâm mücahitleri, birer İslâm Havarîsi, fedakârı olarak İslâm dinini doğu ve batıya neşre muvaffak olmuşlardır. Gerek bütün Ashab-ı kirâm, ve bilhassa Aşere-i Mübeşşere ve gerek seçkin tâbiiler ve gerek daha sonraki İslâm kahramanları İslâm dinini her tarafa neşre çalışmışlar, nice kâfirleri mağlûp ederek yurtlarını fethetmişler, zulmetler içinde bulunan bir çok sahâları nûrlar içinde bırakmışlardır.

Havariyûn; kelimesi: Hâlis, beyaz mânâsına olan “Havar” kelimesinden bir ismi mensup olan Havarî’nin çoğuludur. Hz. İsâ’yı ilk tasdik eden on iki zâta verilen bir isim bulunmaktadır.

O zâtların isimleri şöyle gösteriliyor:

(1): Batrus, diğer adı: Şem’uni Safa.

(2): Andiryas, Batrus’un birâderidir.

(3): Yuhenna.

(4): Filip.

(5): Yakûb-i Ekber.

(6): Bar Tilmi.

(7): Tuma.

(8): Betta.

(9): Siymun, yâhut, Buda Şem’un.

(10): Tadyus = Yehûda.

(11): Yakûbi Esgar.

(12): Yehûda = Buda,)

Bu oniki zâta İsâ’nın elçileri” adı da verilmiştir. Hz. İsâ, bunları muhtelif şehirlere göndermiş, Tevhid dinini neşretmekle görevlendirmişti.

Rivâyete göre bunlardan Yehûda veya Buda Şem’un, bilâhare Yahudi’lerden rüşvet alarak Hz. İsâ’yı onlara teslîm etmek hıyanetinde bulunmuş, bu cihetle irtidat ederek pek kötü bir ad almıştır.

Vakıa Havariler başlangıçta İsâ’nın dinini yaymaya çalışmışlar ise de, bilâhare pek fenâ cereyanlar, yanlış telâkkiler meydana çıkmış, bâzı münâfıklar ortaya çıkarak ilâhî dini değiştirme ve bozmaya cür’et göstererek bir çok kimseleri teslîs akîdesine düşürmüşler, İncil’i tamamen tahrife uğratmışlar, İsâ Aleyhisselâm’a Allah’ın oğlu demişler, nihâyet her taraf bir cehâlet karanlığı ve sapıklık içinde kalmıştı. Nihâyet Cenab-ı Hak’kın insanlığa karşı yeni bir lütuf güneşi tecelli etti, Son Peygamber Hz. Muhammed insanlık ufkunu yeniden nûrlar içinde bırakmaya başladı, kendisinden sonra da onun mübârek Ashab-ı kirâmı ve diğer ümmet büyükleri İslâm dinini neşre çalıştılar ve pek büyük muvaffakiyetlere nâil oldular. Ve başarı Allah’tandır.

Yorum Yap