HAC SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûrenin birçok âyetleri Mekke-i Mükerreme’de, bir kısım âyetleri de Medine-i Münevvere’de nazil olmuştur, yetmiş sekiz âyeti kerimeden meydana gelmektedir. İbrahim Aleyhisselâm’ın hac vazifesini nasıl ifa etmiş olduğunu, bu müslümanların da bu hac vazifesiyle nasıl görevli bulunduğunu bildirdiği için kendisine “Hac Sûresi” ünvanı verilmiştir. Bu kutsî sûrede de bundan evvelki Enbiya Sûresinin ahirinde ihtar buyurulmuş olan gelecekteki azaptan, sorumluluktan kurtulmak için takvaya sarılmayı tavsiye buyuruyor. İbadetleri, İslâmi faziletleri ibret verici kıssalar, cihad, sulha dair âyetleri kapsamış bulunuyor. Ahiret hayatını isbat edecek bir kısım açık misalleri ve hâdiseleri gözler önüne koyuyor. Birtakım insanların nasıl cahilce bir gaflet ve sapıklık içinde yaşadıklarını ve bir kısım eski ümmetlerin dinsizlikleri yüzünden başlarına gelmiş olan felâketleri bildiriyor. Müminler ile kâfirlerin âkibetlerine, uyanmaları için dikkat çekerek müminlerin kavuşacakları mükâfatlar ile kâfirlerin uğrayacakları cezaları bildiriyor. Bu mukaddes sûre, hac farizasının Önemine, haiz olduğu yüce menfaatlere işaret ediyor. Allah yolunda cihadda, savaşta bulunanların nâil olacakları zaferleri uhrevî nimetleri müjdeliyor. Allah Teâlâ’dan başkasını mabût kabul edenlerin ne kadar sapıklığa düşmüş olduklarına dikkati çekiyor, müslümanlarla üzerlerine düşen kutsal ibadetlere devam etmelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır ve ilâhi kudreti gösteren birnice yaratılış harikalarına enzarı dikkati çekmektedir. Mukaddesatı diniyeyi, İslâmvarlığını muhafaza ve müdafaa için cihadın farz olduğunu bildirmektedir. Bu mübârek sûre, muhakkak gerçekleşecek kıyametin ne zaman kopacağını Allah Teâlâdan başkasının bilmediğini bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem Efendimize teselli veren ve onun fetihlere muaffak olacağını bildiren âyetleri de içermektedir ki bunların geleceğe ait olan bu haberleri daha sonra tahakkuk etmiş, Kur’an-ı Kerim’in bir mucize olduğu bu şekilde ortaya çıkmıştır.

1. Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz. Şüphe yok ki, kıyametin depremi, pek büyük bir şeydir.

1. Bu mübârek âyetler, insanları kurtuluş sebeplerini olacak olan takvaya davet ediyor, kıyamete ait en müthiş bir hâdisenin vuku bulacağını bildiriyor, ilâhi din hususunda cahilce münakaşalarda bulunup da şeytana uyan ve haktan yüz çeviren kimselerin ne fecî azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey mükellef olan insanlık zümresi!. (Rabbinizden korkunuz) sizi yaratan, besleyen, nice nimetlere nâil buyurmakta olan yüce yaradanınıza âsi olmayınız, O’nun azabını düşününüz. Bu cümleden olarak (Şüphe yok ki, kıyametin depremi, pek büyük bir şeydir.) İnsanlar bir gün ansızın böyle tasavvurların üstünde korkunç bir musibete uğrayacaklardır. Evet… Yerler şiddetle hareket edecek, nice kimseler birden bire hayattan mahrum kalacaklardır. Bu depremin vakti, bazı zatlara göre kıyamet günüdür, diğer bazı zatlara göre de güneşin batı tarafından doğacağı zamandır. Bu zaman kıyamete en yakın bir vakittir.

2. Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiğinden gaflet eder onu unutur ve her yüklü kadın, yükünü düşürür ve insanları sarhoşlar görürsün ve halbuki, onlar sarhoş değildirler velâkin Allah’ın azabı şiddetlidir.

2. Evet.. O deprem, pek müthiştir. Şöyle ki:(Onu göreceğiniz gün) fevkalâde bir korku içinde kalınılacaktır, (her emzikli kadın) o depremin verdiği bir korku ve heyecan ile (emzirdiğinden gaflet eder) onu emzirmekte olduğunu (unutur) kendi derdine düşer, titrer durur (ve her yüklü kadın) da o depremin şiddetinden dolayı (yükünü düşürür) yüklü olduğu çocuğunu düşürür, büyük bir korku ve dehşetin tesiri altında kalır (ve insanları) o zaman uğradıkları dehşet ve şaşkınlıktan dolayı (sarhoşlar görürsün) onları görecek olsan şarabın tesiriyle sarhoş olmuş kimseler sanarsın (ve halbuki, onlar sarhoş değildirler) öyle şarabın vesairenin tesiriyle o hale gelmiş olmayacaklardır. (Velâkin Allah’ın azabı şiddetlidir.) İşte o deprem de bu azap cümlesindendir, onun tesiriyle insanlar öyle akıl ve fikirden mahrum bir hale düşmüş olurlar. Azap, ilâhî azap, işte böyle şiddetlidir. Artık bütün insanlar daha hayattalarken bunu düşünüp de hareketlerini güzelce tanzim, güzel bir inanç ve amel ile vasıflanmalı değil midirler?

3. İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur ve herbir inatçı şeytana uyar.

3. Ne yazık ki: (İnsanlardan öylesi de vardır ki,) nefsini ıslaha, inancını iyileştirmeye ve ahlâkını düzeltmeye çalışmaz da (Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur) o yüce yaratıcının kudretiyle öyle müthiş felâketlerin, kıyamet alâmetlerinin ve diğer şeylerin meydana geleceğini inkâra cür’et eden, Allah hakkında bir takım bâtıl kanaatlarda bulunur (ve her bir inatçı şeytana uyar.) insanlardan ve cinlerden olan birnice dinsizlerin, bozguncuların telkinlerine kıymet verir, mukaddesata karşı düşmanca bir vaziyet alır, bâtıl münakaşalara cür’et eder. Rivayete göre bu âyeti kerime “Nazrubnulhars” hakkında nâzil olmuştur. Bu, mücadeleci bir inkârcı imiş, melekler Allah’ınkızlarıdır, Kuran evvelkilerin masallarından ibarettir, öldükten sonra dirilmek yoktur dermiş. İşte bu âyeti kerime, onun ve onun gibi inatcı kimselerin öyle bâtıl iddialarını reddetmekte ve kınamaktadır.

4. Onun üzerine yazılmıştır ki, muhakkak herkim onu dost tutarsa elbette o, onu saptırır ve onu alevli azap ateşine götürür.

4. (Onun) lanetli şeytanın (üzerine yazılmıştır ki) öyle kesin bir şekilde ilâhi takdiri gerçekleşmiştir ki: (Muhakkak herkim onu dost tutarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine uyarsa (elbette o) şeytan (onu) o kendisini dost tutanı (saptırır) onu hak yoldan, cennet sahasından uzak düşürür (ve onu alevli azap ateşine götürür.) böyle bir azabı gerektiren olan çirkin, bâtıl şeyleri bezeyerek bunları o saptırdığı kimseye güzel gösterir, onun hidayetten mahrum, cehennem azabına mâruz kalmasına sebebiyet vermiş olur. Artık öyle şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine kıymet verip de kıyamet günü gibi vesaire gibi bir takım hakikatları inkâra cür’et etmek nasıl uygun olabilir?..

5. Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra tekrar dirilmekten bir şüphede iseniz düşününüz ki biz sizi topraktan, sonra safi bir sudan, sonra kırmızı bir kan parçasından, sonra da tam yaratılmış veya tam yaratılmamış bir et parçasından yarattık, size açıkça anlatalım diye ve dilediğimiz rahimlerde belirli bir vakte kadar durduruyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz, sonra da kemâle eresiniz diye yaşatıyoruz ve sizden kimi vefat ettiriliyor ve sizden kimi de ihtiyarlık çağına itiliverilir, tâki, bilgiden sonra bir şey bilmez olsun. Ve yeryüzünü kurumuş bir halde görürsün. Vaktaki, onun üzerine suyu indiriveririz, harekete gelir ve kabarır ve her güzel çiftten otları bitirir.

5. Bu âyeti kerime, öldükten sonra tekrar hayata ereceğimizi isbat için deliller getirerekinsanlığın yaratılışı hakkındaki ilâhî kudrete işaret ediliyor. İnsanların hayat merhalelerine ve yer yüzündeki çeşit çeşit bitkilerin nasıl güzel bir manzara teşkil etmeğe başladığına nazarı dikkatlerimizi çekiyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!.) Ey bütün insanlar!. Veya ey ahiret hayatını inkâr eden kimseler! (eğer siz öldükten sonra tekrar dirilmekten bir şüphede iseniz) onu imkânsız görerek ona dair bir delile ihtiyaç görüyorsanız, bir kere düşününüz, yaratılışın başlangıcına bakınız. (biz sizi topraktan) yarattık, bir kere büyük babanız Hazreti Âdem topraktan yaratılmıştı, sonra onun çocukları ve torunları olduğunuz için bu yaratılış, onun yaratılışı içinde sizi de kapsar. Bununla beraber bütün insanlar, gıda vasıtasiyle dünyaya gelmekte ve yaşamaktadırlar. Gıda denilen şeyler ise hayvansal ve bitkisel kısımlarına ayrılır. Bunlar ise netice itibariyle yerden, sudan kaynaklanıyor, doğmuş oluyor. Bu itibar ile de bütün insanlar topraktan yaratılmış demektir. (Sonra) Ey insanlar!. Sizi nutfe denilen (safi bir sudan) yarattık. Bu ise topraktan daha garip bir hayat kaynağı. Çünkü, nutfe, beyaz, saf, ince, akan ve çekilip uzanan bir şeytan ibarettir, böyle olduğu halde hayat vesilesi kılınmıştır. (sonra) alâka denilen, uyuşmuş (kırmızı bir kan parçasından) yarattık ki, o donmuştur, onda akma kabiliyeti yoktur (sonra da tam yaratılmış veya tam yaratılmamış) müzga denilen ufak (bir et parçasından yarattık) insanları böyle tertibe ve derece derece gelişmeye, kimisini yaratılışı tam olarak vücude getirdik, kimisini de düşmeye marûz bıraktık veya bazı azasının noksan yaratmış olduk. Bütün insanlığın yaratılışındaki bu safhalar, dereceler, Allah’ın kudretine birer şahittir. Bunların böyle yaratılışı, birer hikmete dayanmaktadır ve özellikle (size açıkça anlatalım) hikmet ve kudretimizi göstermiş olalım diye sizi böyle çeşitli vasıtalarla derece derece yaratılış sahasına getirdik. Artıkbunları düşünen bir insan, Allah’ın kudreti uzak görülebilir, nasıl imkânsız görebilir. Bir şeyi yoktan yaratan bir zat onu iadeye kâdir olamaz mı? Elbette kâdir olur. Evet.. Bir kere düşününüz ki, ey insanlar!. (Ve) sizden (dilediğimizi rahimlerde) annelerinin içlerinde (belirli bir vakte kadar durduruyoruz) bu müddetin en azı altı aydır, en çoğu da iki veya dört senedir. Rahimlerin kuvvetliliği ve zayıflığı gibi sebepler ile gebelik müddeti böyle değişir (sonra sizi bir çocuk olarak) annelerinizin içerilerinden dışarıya (çıkarıyoruz) artık annelerinizin içerilerinde kalarak onların perişan bir hâle gelmelerine sebebiyet verilmemiş oluyor. (sonra da) Ey insanlar!. Büyüyüp (kemâle eresiniz) diye sizi öyle dışarıya çıkarılmış kılıyoruz, sizi yaşatıyoruz, tâki kuvvet, akıl, bilgi kazanmak itibariyle olgunluk derecesine ermiş olabilesiniz. Deniliyor ki, bu müddet, otuz ile kırk yaş arasındaki hayat müddetidir. (Ve sizden kimi) daha genç iken (vefat ettiriliyor) fazla yaşatılmıyor (ve sizden kimi de) erzeli ömür denilen (ihtiyarlık çağına itiliverilir) çokça yaşatılmış olur. Bu kuvvetlerin zaafa uğradığı; akıla bozukluk geldiği, vücuttaki âletlerin gerektiği gibi işlemediği bir kocalık zamanıdır. (tâki, bilgiden sonra bir şey bilmez olsun) yeniden çocukluk haline iade edilmiş gibi bulunsun, bu şekilde de bu dünyanın fâni, Allah’ın kudretinin meydana geldiği anlaşılsın. İşte insanlığa ait bu halleri, bu inkilâpları meydana getirmeğe kâdir olan bir Yüce Yaratıcı, elbetteki, onları öldürdükten sonra tekrar yaratmaya da, onlara tekrar kuvvet, akıl ve iz’an vermeğe de kâdirdir. Buna inanmışızdır!. İşte bir örnek daha!. Ey insan!. Sen vakit vakit (yeryüzünü kurumuş,) sonbahara uğramış, bir ölü gibi sükûna dalmış (bir halde görürsün) yeryüzü de âdeta hayattan mahrum kalmış gibi bir vaziyette bulunur. Fakat, (vaktaki, onun üzerine suyu indiriveririz) kudretimizle yağmurları yağdırır,mevsimleri değiştiririz. O zaman, yeryüzü yeniden (harekete gelir) bitkileri meydana çıkarmaya kabiliyet kazanır, (ve kabarır) yükselir, bir bitirme gücüne kavuşur (ve her güzel çiftten otları bitirir.) Tatları, kokuları; menfaatları, miktarları farklı ve pek güzel, rengârenk ağaçları, çiçekleri, ekinleri vücude getirir, yeryüzü pek parlak bir güzellik levhası kesilir. İşte bütün bunlar da ilâhî kudret ile meydana gelen şeylerdir. Öyle olmuş bir halde bulunan yerküresini yeniden bir bahar feyzi ile hayata kavuşturan kerem sahibi yüce yaratıcı, artık insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturamaz mı? Onlara lâyık oldukları vaziyetleri veremez mi? İnanmışızdır ki bunların hepsine de fazlasıyla kâdirdir. Akıllı olan, bu dünyadaki hârikaları, eşsiz yaratılmış şeyleri seyreyleyen bir insan, insanların tekrar hayata ereceklerini, bir ebediyet âlemine sevkedileceklerini asla inkâr edemez.

§ Hamide; olmuş, kurumuş, bitkisiz bulunmuş şey demektir.

§ İhtizaz, hareket etmek, titremek, depretmek mânâsınadır.

§ Rebet, kabardı, arttı, bitki ile yükseldi demektir.

§ Zevc, renk, vasıf, çift demektir.

§ Behic; de güzel, gayet süslü ve her şey, sevinçli ve mutlu manasınadır. İbtihac da sevinç, mutlu olmak demektir.

6. O yaradılış, şu sebepdendir ki şüphesiz hak olan, o Allah’tır ve muhakkak ki, o, ölüleri diriltir ve şüphe yok ki, o, her şey üzerine ziyadesiyle kadirdir.

6. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın her şeye kâdir ve her fiilinin bir hak ve hikmede dayanmış olduğunu bildiriyor ve kıyametin mutlaka kopacağını ve kabirlerde olanları Cenab-ı Hak’kın dirilteceğini haber veriyor. İnsanlardan bir kısmının da bir bilgiye, biresasa dayanmış olmaksızın Hak Teâlâ’ya karşı mücadelede bulunduklarını ve böyle inkârcı hareketleriyle insanları Allah yolundan alıkoymak istediklerini beyan ve onların bu yüzden ne müthiş âkibetlere uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O) yaratılış, insanların ve yeryüzünün hayata nâil kılınmaları (şu sebeptendir ki) yani: Ey insanlar!. Sizin bilip anlamanız içindir ki (Şüphesiz hak olan) bizzat sabit olup zatında, sıfatında ve ef’alinde doğru bulunan (o Allah’tır) bütün o üstün vasıflara sahip olan Yüce yaratıcıdır, başkaları ise sonradan yaratılmışlardır, fânidirler, yaratıcılık sıfatına sahip değildirler (ve muhakkak ki, o) Ezeli yaratıcı, (ölüleri diriltir) buna ner bakımdan kâdirdir. Bir damla sudan insanı yaratan, kurumuş kalmış yeryüzüne hayat veren bir yüce yaratıcı, elbetteki ölüleri de diriltir. (ve şüphe yok ki, o) âlemlerin yaratıcısı (her şey üzerine ziyadesiyle kâdirdir.) onun kudreti içerisinde olmayan hiç bir hâdise düşünülemez, dilediği şey hakkında bir kerre ol deyince o şey hemen oluverir. İşte içinde yaşadığımız bu âlemdeki pek mükemmel, muazzam varlıklar da o hikmet sahibi yaratıcının varlığına, kudret ve büyüklüğüne şahitlik edip durmaktadır.

7. Ve muhakkak ki, kıyamet gelicidir, onda şüphe yoktur ve muhakkak ki, Allah kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır.

7. (Ve muhakkak ki, kıyamet gelicidir) ileride meydana gelecektir. Ölüler diriltilerek mahşere sevkedileceklerdir (onda şüphe yoktur) Cenab-ı Hak, onun vücude geleceğini haber vermiştir, Hak Teâlâ’nın her beyanı ise bir hakikattir, o hâşa gerçeğe aykırı bir şeyi beyan buyurmaz ve onun kudreti de bu kıyameti meydana getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık kıyametin kopmasında nasıl şek ve şüphe edilebilir?. (Ve muhakkak ki, Allah kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır)onları mahşer yerine sevkedecektir, onları dünyadaki amellerinin mükâfatına ve cezalarına kavuşturacaktır, bütün bunlar, Cenab-ı Hak’kın kudreti içerisindedir ve onun hikmetinin gereğidir. Artık bunlarda şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur.

8. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücadelede bulunur.

8. (Ve insanlardan öylesi de vardır ki) kendi cehaletini görmez, kâinatın yaradılışını düşünemez (ne bir ilme) bir zarurî bilgiye, selâhiyetle bir zatdan alınan bir habere (ve ne bir rehbere) kendisine bilgi verecek doğru bir görüşe, bir delil getirecek yola veya kendisini irşad edecek bir mürşide (ve ne de aydınlatan bir kitaba) hakkı gösteren bir vahye (sahip olmaksızın) böyle üç kısım bilgi yollarından mahrum bulunduğu halde (Allah hakkında mücadelede bulunur) Cenab-ı Hak’kın kudretini takdir edemez, onun dinî hükümlerini inkâra cür’et eden, kıyametin kopacağına inanmaz, yüce Peygamberin beyanatına karşı cahilâne münakaşalarda bulunur durur.

§ Bu âyeti kerime İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Ebu Cehil hakkında nâzil olmuştur ki, hükmü onun gibi diğer kâfirlere de şâmildir. O pis adam, insanları saptırmaya çalışarak Resûl-i Ekrem’e tâbi olmaktan alıkoymak isterdi.

9. Boynunu böbürlenip bükerek, Allah yolundan şaşırtmak için öyle mücadelede bulunur onun için dünyada zillet vardır ve ona kıyamet gününde yangın azabını tattırırız.

9. İşte öyle cahil bir şahıs, kendi cehaletini görmez de böbürlenirce bir vaziyet alır (boyununu böbürlenip bükerek) îmandan kaçınır, öyle bir halde mücadelede bulunur (Allah yolundan) başkalarını da (şaşırtmak için) öyle mücadeleye cür’et göstermiş olur.Artık (onun için) o mücadeleci kâfir hakkında (dünyada zillet vardır.) sonunda zelilce bir halde ölür gider. Nitekim Ebu Cehl de Bedir savaşında öldürülmüş, zillete uğramış oldu. (ve ona) o böbürlenen kâfire (kıyamet gününde de yangın azabını tattırırız.) Onu ebedî olarak cehenneme atmış oluruz, lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olur.

§ Saniye itfihi; küfründen, büyüklenmesinden dolayı zikirden kaçınan, hakkı kabul etmeyen, hakkı küçümseyen, arkasını döndürüp duran kimse demektir.

10. Denilir ki bu azab senin iki elinin evvelce yaptığından dolayıdır. Ve şüphe yok ki, Allah kulları için hiçbir zulmeden değildir.

10. Ve kıyamette öyle bir kâfire hitaben denilir ki, veya lisanı hal ile denilmiş olur ki: (Bu) senin uğradığın dünyevî ve uhrevî azap (senin iki elinin evvelce yaptığından dolayıdır.) senin dünyada iken yaptığın amellerin, inkârcı bir şekildeki hareketlerin, mücadelelerin bir neticesidir. Bu azaplara sebebiyet veren, senin kötü muamelelerindir. İnsanlar, birçok işlerini kendi elleriyle gördükleri için yaptıkları işler böyle ellerine nisbet edilmiştir ki, bu bir adet gereğidir. (Ve şüphe yok ki, Allah kulları için hiçbir zulüm eden değildir.) Hak Teâlâ Hazretleri, bir âdildir zulûmden münezzehtir, hiçbir kulunu günahları olmadıkça cezalandırmaz. İnkarcıların uğradıklan daimî azapları ise, kendi kötü hareketlerinin, inançlarının bir neticesidir. Bu da hikmet gereğidir, bu teklif âlemin icaplarından bulunmuştur.

11. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a bir tereddüt üzere ibadet eder. Eğer ona bir hayır dokunursa onunla yüreği rahat eder ve eğer bir musibet dokunursa yüzü üzerine geri döner. Dünyada da ahirette de ziyana uğramıştır. İşte apaçık ziyan budur, bu.

11. Bu mübârek âyetler, bazı insanların sırfşahsi menfaat düşüncesiyle Allaha ibadet edip kendilerine bir zarar dokununca da hemen dinden dönercesine harekette bulunur olduklarını ve bu yüzden ziyana uğradıklarını bildiriyor. Kimseye bir faide ve bir zarar veremiyecek olan putlara veya zararları faidelerinden daha ziyade olan kimselere tapınanların da pek çirkin durumlarını gösteriyor. İhlaslıca îmanda ve güzel güzel amellerde bulunanların da ne kadar ebedî nimetlere nâil olacaklarını müjdelemekte ve Cenab-ı Hak’kın her şeye kâdir olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardı ki,) İslâm dinini, kesin bir inanca dayanmış, kat’i bir kanaatle, tam bir samimiyetle kabul etmiş değildir. Belki (Allah’a bir tereddüt üzere ibadet eder) yani: Bir tepenin bir kenarı üzerinde düşmek tehlikesine mâruz bir vaziyette bulunuyormuş gibi bir halde, şek ve şüphe içinde ibadette bulunur. (Eğer ona), sağlık, servet gibi (bir hayır dokunursa onunla), o dokunan hayır sebebiyle (yüreği rahat eder) yatışır, dinî üzerine sebat eder. (Ve eğer bir musibet dokunursa) yani: Nefsine, ailesine, malına hastalık gibi, zarar ve ziyan gibi bir tecrübe ve imtihan vesilesi olacak bir hâdise isabet ederse hemen (yüzü üzerine geri döner) yine küfrüne dönmüş olur. Çünkü onun dinî kabulü temiz bir kanaate, bir yüce maksada dayanmış değildir. Maddi faideler uğrunda her türlü mukaddesatı feda edecek bir kabiliyettedir. Artık öyle bir kimse, şüphe yok ki: (dünyada da ahirette de ziyana uğramıştır.) ümit ettiği faidelerden mahrum kalmış din adına yapmış olduğu ameller zayi olmuş, dinden dönmesi sebebiyle ebedî azaba aday bulunmuştur. (İşte apaçık ziyan budur.) bu bildirilen dünyevî ve uhrevî hüsrandır, evet (bu) dur. Çünkü, bunun gibi bir hüsran olamaz.

§ Rivayete göre bu âyeti kerime çöllerdenMedine-i Münevvere’ye hicret eden bir takım bedevi Araplar hakkında nazil olmuştur. Bunlardan bir Medine-i Münevvere’de sağlık, rahat, servet bulunca eşi erkek çocuk doğurunca İslâmiyet güzel bir din, onun sayesinde hayıra nâil oldum der, kalben tatmin olurmuş. İş tersine olup da böyle maddî bir faide göremeyince, meselâ hasta veya fakir düşünce her şerre uğramış oldum, başka değil diyerek İslâm dininden dönüverirmiş. Bir rivayete göre “müellefetülkulub=kalpleri İslâma ısındırılmış” denilen kimseler hakkında nâzil olmuştur.

§ Bir kerre düşünmelidir ki, dindar olmaktan asıl gaye, ebedî hayatı temin etmek, îman şerifine nâil olup Allah’ın rızasını kazanmaktır. Uhrevî azaptan emin olup ebedî saadetlere kavuşmaktır. Bu dünyada mümin olanlar da, olmayanlar da, bazan müsibetlere sıkıntılara mâruz kalabilirler. Evet.. Bir kere düşünmelidir ki, Yüce yaratıcı, kullarını bu dünyada yaşatıyor, kendilerini bir çok nimetlere nâil buyuruyor, bir kısmını da bazan hastalık gibi, fakirlik gibi ârızalara uğratıyor, elbetteki bunda da bir hikmet vardır. Özellikle ilâhi takdire rıza göstererek bu gibi ârızlara karşı sabreden müminler bunun mükâfatını dünyada olmasa bile ahirette göreceklerdir. Artık böyle geçici bir ârızadan dolayı gücenip de dine aykırı harekete nasıl cü’ret edilebilir. Böyle bir cü’retin kötülüğü, pek korkunç âkibeti düşünülmeli değil midir?.

§ Harf; kelimesi, taraf, bir tepenin kenarı, uçurum yeri mânasında olup tereddütten, ıstıraptan kuşku ve şüpheden, dinin bir kenarında bulunup onun ortasında, merkezinde bulunmamaktan kinayedir.

12. Allah’tan başka kendisine ne zarar ve ne de menfaat veremiyecek olan şeye ibadet eder. İşte bu, en uzak sapıklıktır.

12. Evet.. Ne büyük bir hüsran ki, o ilâhi dinden mahrum kalan kimse Cenab-ı Allah’aibadeti bırakır da (Allah’tan başka kendisine ne zarar ve ne de menfaat veremiyecek olan şeye) cansızlar türünden olan putlara (ibadet eder) Evet.. O putlar, kendilerine ibadet edenlere bir faide veremiyecekleri gibi kendilerine ibadet etmeyenlere bir zarar veremezler. Artık öyle âciz, mahlûk şeylere nasıl ibadet edilebilir?. (İşte bu) putlara ibadet, haktan, hidayetten, akıllıca hareketten (en uzak sapıklıktır) artık bunun kadar korkunç, felâket sebebi bir hareket bulunamaz.

13. Zararı faidesinden daha yakın olan kimseye ibadet eder. Ne fena yardımcı ve ne fena sahip!

13. Öyle kâfirlerden bir kısmı da (zararı faidesinden daha yakın olan kimseye ibadet eder) meselâ Firavun, Nemrut gibi reislerine tapınırlar, onların dünyevî varlıklarına bakarak, kendilerinden maddî menfaatler umarlar, Halbuki, bunlar (ne kötü yardım ve ne kötü sahip) kimselerdir!. Çünkü bunlara tapanlar, dünyada öldürülmeye, harekete lâyık olurlar, ahirette ise en şiddetli azaplara ebediyen uğrarlar. O taptıkları şahıslardan ümit ettikleri dünyevî menfaatler ise ya hiç gerçekleşmez, veya gerçekleşse de çabucak yok olup mes’uliyeti gerektirir olacağından onun da ne kıymeti olabilir?. Artık böyle ebedî felâketlere sebep olan bir harekete, insan perestliğe aklı başında olan bir insan nasıl cür’et edebilir?..

§ Aşir; kelimesi, eş, sahip, kabile mânasındadır. Cem’i aşayirdir. On cüzden birisi mânasını da ifade eden “öşr” gibi.

14. Muhakkak ki; Allah, îmân eden ve güzel güzel amellerde bulunanları altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Şüphesiz ki Allah dilediği şeyi işler.

14. Fakat bir kerre düşünmelidir ki: Yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet edenler, ne kadar mutlu,gelecekleri ne kadar emniyete almış zatlardır. Evet.. (Muhakkak ki, Allah) Teâlâ Hazretleri, kendisine (îman eden ve) namaz gibi, oruç gibi, zekât ve sadaka gibi (güzel güzel amellerde bulunanları) dünyada da, ahirette de hayra, selâmete erdirir. Fetihlere nâil kılar (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir) onları dünyada nice güzel ülkelere hâkim kılan, onları ahirette de ebedî cennetlere kavuşturur. Cenab-ı Hak, bunların hepsine kâdirdir. Evet.. O yüce yaratıcıdır (Şüphesiz ki, Allah) o kerem sahibi mabûd (dilediği şeyi işler) her dilediğini meydana getirir. Binaenaleyh îman ve itaat sahiplerini her türlü selâmet ve saadete kavuşturacaktır, kendisine îman ve itaat etmeyenleri de her çeşit azaplara, felâketlere uğratacaktır. Onun için bir engel ve mâni yoktur. Buna inanmışızdır.

15. Her kim O’na Peygambere Allah’ın ne dünyada ve ne de ahirette yardım etmeyeceğini zannediyor ise semaya bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin, artık baksın ki, kendisinin bu hilesi, onun nefret ettiği şeyi giderecek mi?

15. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın yüce peygamberine yardım etmiyeceği kuruntusunda bulunan münafıkların ne kadar yanlış düşündüklerini, kendi nefislerini feda etseler bile o yardıma mâni olamayacaklarını bildiriyor ve Kur’an âyetlerinin birer açık delil olduğunu ve Cenab-ı Hak’kın dilediği kuluna yardım ve hidayet ihsan buyuracağını telkin buyuruyor ve müminler ile diğer milletlerin aralarını her şeyi hakkiyle görüp bilen Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamberi Muhammed Aleyhisselâma elbetteki, dünyada da, ahirette de yardım edecektir. (Her kim ona) o yüce Resûle (Allah’ın ne dünyada ve ne de âhirette yardım etmiyeceğini zannediyorsa) bu yardımın meydana gelmesini arzu etmiyorsa buna mâni olmak için (semaya) göğe veya hanesinin tavanına (bir ip uzatsin) onuboynuna takıp havaya yükselmek istesin (sonra onunla intihar etsin) yerden alâkâsını keserek gebersin gitsin. (onun nefret ettiği şeyi) Resûlullaha olan ilâhi yardımı (giderecek mi?.) Ne mümkün, elbette ilâhi yardım dinin yüceltilmesi tecelli edecektir. Onu istemeyenler ise kin ve düşmanlıklarından dolayı mahvolup gitsinler.

§ Bu âyeti kerime, bir takım din düşmanlarının ve Özellikle “Gatfan” ve “Beni esed” kabilelerinden bazı kimselerin haklarında nâzil olmuştur. Bunlar, Cenab-ı Hak’kın Peygamberine yardım etmiyeceğini zannediyorlar ve yardım etmesini istemiyorlardı. Bunlar İslâmiyete davet edilince bundan kaçınıyorlardı. Ve diyorlardı ki: bizimle Yahudi’ler arasında bir sözleşme vardır, onlar bize yiyecek, hurma gibi, erzak veriyorlar, eğer biz müslüman olursak bu erzaktan mahrum kalırız, Peygamberin yardıma nâil olacağını ise ummuyoruz. İşte bu âyeti kerime öyle âdi, dünyevî bir menfaat uğrunda ilâhi din gibi saadet sebebi olan bir muazzam, ebedî nimeti feda edenlerin o pek çirkin, cahilce düşüncelerini, hareketlerini red etmekte ve kınamaktadır.

16. Ve işte onu böyle açık açık âyetler olarak indirdik. Ve şüphe yok ki, Allah dilediğine hidayet eder.

16. Evet.. Cenab-ı Hak, Resûlune yardım edecektir, Kur’an-ı Kerim’in âyetleri bunu müjdelemektedir. (İşte onu) o Kur’an-ı Kerim’i (böyle açık açık âyetler) lâfzan ve hükmen birer mucize, birer söz harikası (olarak indirdik) o Peygambere ihsan ettik, onun zafere nâil olacağını bu vasıta ile de kendisine müjdelemiş olduk. (Şüphe yok ki, Allah dilediğine hidayet eder.) Onu hidayette sabit kılan, ona maddî ve manevî nimetlerini, yardımlarını ihsan buyurur. Artık buna o inkârcılar, o hainler mi mâni olacak?. Ne mümkün!. Nitekim Hz. Peygamber hakkındailâhi yardım tecelli etmiş, az bir zaman içinde düşmanlarına galip olarak Mekke-i Mükerremeyi ve diğer yerleri fetheylemiş, İslamiyet nurları doğu ve batıyı aydınlatmaya devam buyurmuştur.

17. Muhakkak o kimseler ki, iman ettiler ve o kimseler ki, Yahudi oldular ve Sabîîler ve Hıristiyanlar ve Mecusîler ve şirke düşenler yok mu, muhakkak ki; Allah Teâlâ kıyamet gününde onların aralarını ayıracaktır, şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyi görüp bilendir.

17. Evet.. Hak Teâlâ dilediğine hidayet eden ve dilediğini hidayetten mahrum bırakır. İşte (muhakkak ki, o kimseler ki, îman ettiler) Allah Teâlâ’yı ve bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eylediler, elbetteki, onlar hidayete mazhar olan zatlardır. (ve o kimseler ki, Yahudi oldular) Yahudilik dinini kabul etmiş bulundular, sonra birnice hükümleri değiştirdi ve bir kısım Peygamberleri inkâr ettiler (ve) onları ki (sabiîler) dir, bazı, yıldızlara tapan ve yaratılış eserlerini o yıldızlara isnât eden bir taifedir (ve) onlar ki (Hristiyanlar) dır. Hıristiyanlık dinini kabul etmiş, sonra Hazreti İsaya Allah’ın oğludur demeğe cür’et göstermiş kimselerdir. (ve) onları ki (mecusiler) dir. Peygamberlere inanmayıp güneşe, aya, ateşe tapan ve bu âlem için nur ile zulmetten ibaret iki asıl vardı demekte bulunan kimselerdir (ve şirke düşenler) dir. Peygamberleri tasdik etmeyip esnam denilen putlara tapan bir yığın cahillerdir. İşte bunlar (yok mu) böyle altı kısıma ayrılan din mensupları var ya, (muhakkak ki, Allah Teâlâ kıyamet gününde onların aralarını ayıracaktır.) doğru yolda olanlar ile bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Her bakımdan açık bir hakikattır ki, bu muhtelif dinler arasında yalnız İslâm dinî, ilâhi bir dindir, bütün Peygamberler ümmetlerine esasen bu ilâhi dinî tebliğ etmişlerdir. Diğer dinler ise bozulmuştur ve bâtıldır, şeytani bir mahiyette bulunmaktadır.Dinler arasında güzelce tetkikatta bulunanlar bu hakikatı itirafa mecbur olurlar. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyi görüp bilir.) hiç bir şey, Hak Teâlâ’nın müşahede alanından ezeli ilminin dairesinden hariç olamaz. Artık muhakkaktır ki, ahirette de ilâhi hükmü tecelli edecektir. Doğru yolda olanlar bile bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Doğru yolda olan ehli îmanı cennetlere, birnice tecellilere erdirecektir, küfre düşmüş olanları da cehenneme sevk buyuracaktır, her kul, lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olacaktır. İlâhi adalet, ilâhi hikmet bunu gerektirmektedir.

18. Görmedin mi ki, muhakkak Allah’a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da ve dağlar ve bütün hayvanat da ve insanlardan bir çoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah bedbahtlığa düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler.

18. Bu mübârek âyetler, göklerde ve yerde bulunan bütün cisimlerin, bütün eserlerin ve insanlardan bir çoklarının Cenab-ı Hak’ka karşı tâzim secdesine kapanmakta olduklarını ve insanlardan bir çoklarının da -küfürleri yüzünden- azaba mahkûm, yardımdan mahrum bulunduklarını bildiriyor. Bu iki zümreden küfre düşmüş olanların ne kadar ateşin azaplara mâruz kalacaklarını ve ateşten her çıkmak istedikleri zaman tadınız o yangın azabını diye kendilerine hitabedilerek ve ateşe iade edileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef, bilgi kabiliyetine sahip insan!. (Sen görmedin mi?) güzelce düşünüp bilmedin mi ki, (muhakkak Allah’a) o kâinatın yaratıcısına (göklerde olanlar da ve yerde olanlar da) bütün semalarda ve yeryüzünde bulunan melekler de diğer ruhani mahlûklar da secde ederler, yani o yüce yaratıcının takdir ve tedbirine tamamiyle boyun eğerler, bütünvarlıkları, parlaklıkları, neşvunemaları birer ilâhi kudret eseri olduğundan hepsi de Allah’ın birliğine delâlet ve şahitlik eder durur. Bu bakımdan bütün insanlar da, cinler de böyle bir boyun eğme ve delalete sahiptirler. (ve) böyle yalnız akıl sahipleri değil (güneş) de (ay) da (yıldızlar) da (ve dağlar, ağaçlar) da ve bütün (hayvanat da) secde ederler yani: ilâhi iradeye her bakımdan boyun eğer teslimiyette bulunurlar. Artık böyle birer mahlûk, ilâhi iradeye tâbi olan şeylere nasıl mâbudluk ve ilâhlık isnat edilebilir?. (Ve insanlardan bir çoğu da secde ederler) yani mümin, iyi olan insanlar, Cenab-ı Hakkı birlemeğe, ibadet ve itaate devam ve iradeleriyle vakit vakit kulluk secdesine kapanırlar. (ve) insanlardan (birçokları da vardır ki) secdeden kaçınır, kendi iradesiyle ibadette bulunmaz (onun üzerine de azap hak olmuştur.) İşte kâfirler, îmanın gereği olan secdeden kaçındıkları için haklarında bir ebedî azap mukadder bulunmuştur. (Ve kimi ki Allah bedbahtlığa düşürürse) yani: Hangi bir şahıs ki, kendi iradesini şerre ve küfre sarfettiği için hakkında bedbahtlık takdir edilmiş bulunursa (artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur) onu dalâletten kurtarıp hidayete erdirecek bir kerem sahibi bulunamaz. Çünkü buna Cenab-ı Haktan başkası kâdir değildir. (Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler) hikmetin gereğine göre iradesi tecelli eder. Elbette ki, mümin olan kullarının hidayete, saadete, ermeleri, kâfir olanların da sapıklığa, ihanete düşmeleri, birer hikmet gereği olup Allah’ın düşmesi cümlesindendir.

§ Bu âyeti kerime altıncı secde âyetidir.

19. Şu ikisi, iki düşmandır. Rableri hakkında çekişmede bulunmuşlardır. Artık o kimseler ki, kâfîr olmuşlardır, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üzerine de kaynar su dökülür.

19. İşte (Şu ikisi) mümin olan zümre ile kâfirolan taife (iki düşmandır) birbirlerine hasım olan iki fırkadır. Onlar (Rableri hakkında) o yüce yaratıcının dinî, zat ve sıfatı hususunda birbirleriyle münakaşada (çekişmede bulunmuşlardır) müminlerden meydana gelen zümre, hakikat caddesini takibeder, Allah’ın birliğine inanır, bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eder ve yüceltir. Diğer zümre fertleri ise bâtıl itikatlarda bulunurlar, bunların bir takımı bir kısım Peygamberleri, mukaddesatı inkâr ederler, bir takımı da gök cisimlerine ve diğer mahlûkata ilâhlık isnâd ederek putlara taparlar. (artık o kimseler ki, kâfir olmuşlardır) tevhit dininden ayrılmış bulunmaktadırlar (onlar için ateşten esvap biçilmiştir.) kendileri için vücutlarını her bakımdan kuşatacak olan cehennem ateşi, öyle müthiş bir felâket takdir edilmiştir. (başlarının üzerine de) o cehenneme atıldıkları zaman (kaynar su dökülür) İbni Abbas Radiallahu anh demiştir ki: Eğer o sudan bir damla dünya dağları üzerine damlayacak olsa elbette ki, onları eritiverir.

§ Bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bir rivayete göre Bedir savaşında ashab-ı kiram ile müşrikler arasında vuku bulan mübareze hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid İbni Utbe, harp meydanına atılmışlar, kendilerine karşı ensar-ı kiramdan bazı zatlar mübarezeye çıkmak isteyince müşrikler böbürlenerek demişler ki: Bunlar bizim eşimiz değildirler, bize karşı Kureyş’ten emsalimiz olan kimseler savaşa atılmalıdırlar. Bunun üzerine Hazreti Ali, Hazreti Hamza ve Hazreti Ubeyde meydana atılmışlar, Hz. Ali, Şeybe’yi, Hazreti Hamza da Utbe’yi öldürmüş, Hazreti Ubeyde Velid ile harb ederken Hazreti Ali gelip onu öldürmüştür. Diğer bir rivayete göre de bu âyeti kerime, müslümanlar ile ehli kitap denilen inkârcılar arasındaki bir münakaşa üzerine nazil olmuştur. Şöyle ki: Ehli kitaptan olanlar, demişler ki: Ey müslümanlar!. BizimPeygamberimiz sizin Peygamberinizden öncedir, bizim kitabımız da sizin kitabınızdan öncedir. Binaenaleyh biz sizden Allah katında üstünüz. Müslümanlar da demişler ki: Hayır.. Biz Allah katında üstünüz. Çünkü bizim kitabımız, bütün kitaplar üzerine hâkimdir, bizim Peygamberimiz de son peygamberdir. Bunun yanında biz bütün semavi kitaplara ve sizin Peygamberinize de îman etmiş bulunuyoruz, siz ise bizim Peygamberimizi de, bizim kitabımızı da bildiğiniz halde onları bir kıskançlık sebebiyle inkâr ediyorsunuz. Gerçekten insaflıca düşünen bir insan, müslümanların ne kadar haklı, İslâm dininin ne kadar yüce, ne kadar evrensel ve tab’ı selime ne kadar uygun olduğunu itiraf eder.

20. Onunla karınlarındakiler ile derileri eritilir.

20. Evet cehennemdeki sıcak su öyle şiddetlidir ki: (Onunla) o suyun şiddetli hararetiyle o içine atılacak kâfirlerin (karınlarındakiler ile) barsakları, iç yağları gibi şeyler ile (derileri eritilir) o kâfirlerin böyle içerileri ile dışarıları da böyle ateşin bir azaba tutulmuş olur.

Yorum Yap