SAD SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de Kamer Suresi’nden sonra nâzil olmuştur. Seksen sekiz âyeti kerimeyi kapsar, Saffaf Suresinin tamamlayıcısı gibi bir şekilde indirilmiştir. Çünki bu surede Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm’ın kıssaları da bildirilmiştir. “Sâd” harfiyle başladığı için kendisine “Sâd” sûresi adı verilmiştir. Bir adı da “Dâvud Suresi”dir. Bu yüce sûre’nin başlıca içeriği de şunlardır:

(1): Müşriklerin pek bâtıl inançlarını açıklayıp reddetmek, kendilerini kınayıp susturmak.

(2): Nuh, Salih, Hud, Şüayb, Dâvud, Süleyman, Eyyûb, İbrahim, İshâk, Yâkub, İsmail, İlyesa, Zülkifl ve Adem Aleyhimüsselâm’ın kıssalarına işaret etmek.

(3): Hak yolunda yüce peygamberlerin çekmiş oldukları eziyetleri ve nihayetinde galibiyete, ilâhi zafere kavuşmuş olduklarını beyan ile Son Peygamber’e teselli vermek, O’nu da Allah’ın zaferine kavuşmakla müjdelemek.

(4): Müşriklerin, inkârcıların aslı kıyamette de ne kadar müthiş azaplara uğrayacaklarını hatırlatmak.

(5): Adem Aleyhisselâm’a karşı meleklerin secde ile mükellef bulunmuş olduklarını, şeytanın ise böbürlenerek bu secdeden kaçınmış olduğunu ve bu yüzden ne fena bir sapıklığa düşmüş bulunduğunu beyan etmek.

(6): Kur’an-ı Kerim’in nasıl umumi bir ilâhi öğüt olduğuna dikkatleri çekmek ve inkârcıların bilahara nasıl müthiş bir vaziyette kalacaklarını ihtar etmek.

1. Sâd, şeref ve şan sahibi olan Kur’an hakkı için. İş o kâfirlerin dedikleri gibi değildir.

1. Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini inkâr eden müşrikleri reddediyor ve cahilliklerini ortaya koyuyor. Onların ne kadar kibirli bir vaziyet almış olduklarını teşhir buyuruyor. Onların putlara tapmaya devam edilmesini istediklerini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’na Kur’an-ı Kerim’in inişini imkânsız gördüklerini haber veriyor. O müşriklerin böyle cahilce iddialara cür’et etmeleri, onların henüz lâyık oldukları azaba kavuşmamış olduklarından neş’et ettiğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sâd) Bu lafz; benzerleri gibi müteşabihattandır. Bununla ne kasdedildiğini Allah’ın ilmine havale ederiz. Maamafih deniliyor ki: Bu lafz, bu mübârek surenin ismidir, okunacak âyetlere nazar-ı dikkati çekmektedir. “İşte böyle harflerden müteşekkil olduğu halde Kur’an-ı Kerim’in âyetleri birer mucizedir, nazire mümkün değildir” denilmek istenilmiş gibi oluyor. Bir de deniliyor ki: Bu lâfz, ilk harfleri Sâd olan “Sabur”, “Samed” gibi Allah’ın isimlerine işareti gerektirmektedir. Veyahut Resûl-i Ekrem’in sıdkına işarettir. Bir yemin mahiyetindedir. Evet.. Buyuruluyor ki: (şeref ve şân sahibi olan Kur’an hakkı için) Hz. Muhammed Aleyhisselâm, doğru sözlü bir Peygamberdir. Diğer bir yoruma göre de üzerine yemin edilen şey, şu mealdedir. Hakikatleri beyan eden Kur’an’a yemin olsun ki: İş o kâfirlerin dedikleri gibi değildir, Allah Teâlâ birdir, ortak ve benzerden uzaktır. Hz. Muhammed’in bu husustaki beyanatı da hakikatın ta kendisidir. O Yüce Resûl, doğruluk ve sadakatle hakkıyla vasıflanmıştır. Şüphesiz inanıyoruz.

§ Zikr; Lâfzı, şeref, yücelik, şân, öğüt ve beyan manalarını ifade eder. Kur’an-ı Kerim de, bu yüksek vasıflara sahip olduğu için kendisine “zikr” adı da verilmiştir.

2. Belki o kâfir olanlar, bir gurur ve bir muhalefet içindedirler.

2. (Belki o kâfir olanlar) Kendi cahilce yollarına devam etmek istiyorlar. Onlar (bir gurur) bir böbürlenmek (bir muhalefet) bir düşmanlık (içindedirler) kendilerine büyük bir kıymet veriyorlar, Yüce Peygambere karşı muhalefete cür’et gösteriyorlar, o yüzden böyle küfr içinde yaşıyorlar, başlarına gelecek ilâhi azabı hiç düşünmüyorlar.

§ İzzet; Galebe, kahr manasınadır, burada kibirlenme, şiddetli bir bencillik ve hakka uymaktan kaçınmak manasında kullanılmıştır.

§ Şikak; da ayrılık, Allah’ın dininden ve Resûl-i Ekrem’den uzaklaşmak, bertaraf bulunmak demektir.

3. Onlardan evvel nice kavimleri helâk ettik, çağırışmaya başladılar. Artık kurtuluş vakti değildi.

3. (Onlardan) O Kureyş müşriklerinden (evvel nice kavimleri) küfr ve şirke düşmüş, Peygamberlerini tasdik etmemiş oldukları için (helâk ettik) çeşit çeşit felâketlere uğrattık, başlarına öyle felâketler gelince onlar (çağırışmaya) bağırıp çağırmaya, imdat istemeye (başladılar) Heyhat!. (artık kurtuluş vakti değildi) O pişmanlıkları kendilerine bir faide vermiş olamadı. Çünki, öyle kimselerin kendilerine henüz ilâhi azap gelmeden inançlarını amellerini düzeltmeleri icabeder.

§ Menâs, Firar, kaçıp kurtulmak demektir.

4. Ve kendilerine içlerinden bir uyancının gelmesinden dolayı hayrete düştüler ve o kâfirler dedi ki: Bu, bir yalancı sihirbazdır.

4. (ve) O kâfirler (kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden) kendileri gibi insan nev’inden bir insanın gelip de kendilerini ihahi azaptan korkutanak îmana dâvet etmesinden dolayı (hayrete düştüler) o davetin faidesini takdir edemediler, o gelen zâtın ne kadar yüce vasıflar ile vasıflanmış olduğunu anlayamadılar. (ve, o kâfirler dediki: Bu) Bizi dine davet eden zât (bir yalancı sibirbazdır.) gösterdiği harikalar sihir kabilindendir, O, hakikaten Peygamber değildir, Allah adına gerçek dışı beyanlarda bulunuyor.

5. İlâhları bir ilâh mı kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek fazla tuhaf birşey.

5. O kâfirler, kendilerini Yüce Peygamber’e yalan isnadına sevkeden şüphelerini şöyle bildiriyorlardı. (ilâhları bir ilâh mı kılmış) O Peygamberlik iddiasında bulunan, bu kadar putların mâbut olduklarını inkâr ediyor da mabûdunun bir ilaha mahsus olduğunu mu iddia ediyor!. (Şüphe yok ki, bu,) iddia (elbette pek fazla tubaf birşey) nasıl olur da bir ilâhtan başka tanrı bulunmamış olsun?. O kâfirler, öteden beri atalarının öyle birçok putlara tapınıp durduklarını görmüş oldukları için o putların ilahlığa sahip olmadığına dair olan peygamber sözünü tuhaf ve garip görmüşlerdi.

§ Ucâb; Kendisinden çok fazla hayret edilecek şey, ve pek acayip veya kendini beğenmiş kimse demektir.

6. Onlardan ileri gelenler, yürüyünüz ve ilâhlarınızın üzerine sabrediniz, şüphe yok ki, istenilen şey budur. Diye çıkıp gittiler.

6. (Onlardan ileri gelenler) Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bir gurup, Resûl-i Ekrem’in kendilerini tevhid dinine davetine karşı mâkul bir cevap bulamadıkları için kendileri gibi müşriklere hitaben dediler ki: (yürüyünuz) Haydi O’nun yanından çıkıp gidiniz (ve ilâhlarınızın üzerine sabr ediniz) putlarınızın aleyhindeki sözlere bakmayınız, onlara tapınmaya devam eyleyiniz (şüphe yok ki, istenilen şey budur) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- tevhid inancını yaymak istiyor, onun kasdettiği bundan ibarettir. Siz O’nun bu arzusuna bakmayınız, putlarınıza tapmaktan geri durmayınız, o kendi iradesini terk edecekdeğildir. (diye) O gurup meclisten (çıkıp gittiler) Hz. Peygamberin mübârek teklifini kabul etmediler. “Rivayet olunuyor ki: Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri Ebu Talib’in evinde toplanmışlar, Hz. Peygamberin putlar aleyhinde bulunmamasını arzu ediyorlardı. O mecliste bulunan Resûl-i Ekrem de onların arzularını red etmiş ve buyurmuş ki: Ben sizden bir kelime diliyorum, onu kabul ederseniz size Arablar da, Arap olmayanlar da tâbi olur, hürmet eder. O taife de demişler ki: Ne iyi, o kelime nedir?. Resûl-i Ekrem de o kelime “Lailahe illaliah”dır diye buyurmuş. Bunun üzerine o gurup hemen toplanıp dağılmışlar, bu kutsî teklifi takdir edip kabul etmemişler.

7. Biz bunu son dinde de işitmedik. Bu bir uydurmadan başka bir şey değil.

7. O takdirden mahrum gurup diyorlardı ki: (Biz bunu) Böyle yalnız bir Allah’ın varlığını, O’nun vasıflarını (son dinde de işitmedik) Hıristiyan milleti de teslise üç ilaha inanıyor. Arab müşrikleri arasında hıristiyanlık, dinlerin sonuncusu sanıldığı için onu hassaten misal göstermek istemişlerdi. Diyorlardı ki: (bu) Hz. Muhammed’in bize teklif ettiği tevhid dinî (bir uydurmadan başka birşey değil.) bu, bir iftiradan, bir yalandan ibarettir, bunun bir hakikati yoktur.

§ İhtilak; Yalan ve iftira demektir.

8. O Kur’an, bizim aramızda O’nun üzerine mi indirilmiştir? dediler Hayır.. O inkarcılar benim vahy’imden tereddütler içindedirler. Hayır.. Azabımızı henüz tatmadılar.

8. O inkârcılar, kendi iddialarını takviye için ne diyorlardı ki: (O Kur’an, bizim aramızda O’nun üzerine mi indirilmiştir?.) Halbuki, biz insanların reisleriyiz, eşrafından bulunuyoruz. Eğer öyle bir ilâhi kitap olsa idi, bizim üzerimize inmesi lazım gelirdi. O cahiller, kendi maddî mevkilerine, servetlerine güvenerekböyle kibirli tarzda bir iddiada bulunmuşlardı. Allah Teâlâ da onları red için buyuruyor ki: (hayır) O inkârcılar (benim vahyimden) inzâl ettiğim semavi kitaptan (tereddütler içindedirler) eğer onlar güzelce düşünseler, o tereddütleri gider. (hayır.. Onlar azabımı henüz tatmadılar.) Eğer o inkârlarından dolayı lâyık oldukları ilâhi azap onların başına gelmiş olsa idi, elbette o şüpheleri, tereddütleri gidecek, ne kadar cahilce bir gurur ile küfr içinde yaşamış olduklarını anlayacaklardır. Fakat artık, kanaatlarını değiştirerek Resûl-i Ekrem’in beyanlarını tasdik etmeleri kendilerine faideli olmazdı, elbette ki, ümitsizlik halindeki îman makbul değildir.

9. Yoksa onların yanında mıdır, herşeye galip, çokca bağışlayıcı olan Rabbin rahmet hazineleri?

9. Bu mübârek ayetler de peygamberliğin Muhammed Aleyhisselâm’a ihsan buyurulmasını imkânsız gören inkârcıların ne kadar selahiyetleri dışında münasebetsizce söz söylediklerini ortaya koyuyor. Allah Teâlâ’nın dilediği kulunu peygamberlik şerefine kavuşturacağını, O’na kimsenin mani olamayacağını bildiriyor. Peygamberlerini yalanlayan kavimlerin pek fecî felâketlere uğramış olduklarına işaret buyuruyor ve alay etme yoluyla bir an evvel azaba kavuşmalarını isteyen inkârcıların nihayet korkunç bir ses ile helak olup azaba tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yoksa onların) O inkârcıların (yanında mıdır?.) onların selahiyetleri dahilinde midir (Herşeye galip) bulunan ve (çokça bağışlayıcı olan) dilediği kullarını af ve mağfiret buyuran (Rab’bin hazineleri?.) ki, o inkârcılar, o hazinelerde diledikleri şekilde tasarrufta bulunsunlar, dilediklerine ondan bal bol, versinler ve dilemediklerini de ondan mahrum bıraksınlar, risalet ve peygamberlik makamlarına da dilediklerini getirebilsinler?.

10. Yoksa göklerin ve yerin ve aralarındakilerin mülkü, onlar için midir?, öyle ise sebepler içinde yükseliversinler.

10. (Yoksa göklerin ve yerin ve) Bu ikisinin (aralarındakilerin mülkü onlar için midir?.) onlar böyle bir iddiada bulunabilirler mi?. Eğer faraza öyle ise (Sebepler içinde yükseliversinler.) yükselme vasıtalarile, yollariyle göklere kadar çıkarak arş üzerinde hükme başlasınlar, Rabbanî işler ve ilâhi takdirlen hakkında atıp tutsunlar, bu ne mümkün!. Bütün kâinat, bir Yüce Yaratıcının hâkimiyeti altında bulunmaktadır. O dilediği kullarını risalete, peygamberliğe vesair yüce nimetlere kavuşturur. Buna kim müdahale edebilir?.

11. Onlar burada muhtelif guruplardan hezimete uğramış bir ordudur.

11. Allah Teâlâ o inkârcıların nihayet zarar ve ziyanda kalacaklarını şöylece beyan buyuruyor: (Onlar) O Kureyş topluluğundan olan müşrikler (burada) Mekke-i Mükerreme beldesinde (muhtelif guruplardan) Peygamberlerine karşı muhalefete cür’et etmiş olan eski kavimler kabilinden (hezimete uğramış bir ordudur.) bu şimdiki muhalifler de, öyle yenilmeye mahkum bir guruptan ibaret bulunmaktadırlar. İşte bu haberde Kur’an-ı Kerim’in bir açık mucize olduğuna bir delildir. Çünki bu ayeti celîle, Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştu. Oradaki müşrikler ise büyük bir varlık sahibi bulunuyorlardı. Fakat az sonra Bedr ve Hendek gazvelerinde olduğu gibi asıl Mekke-i Mükerreme’nin fethi neticesinde de öyle büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Resûl-i Ekrem’in başarısı ve galibiyeti ise gün gibi parlamaya başlamıştır.

12. Onlardan evvel Nûh kavmî ve Ad ve demir kazıklar sahibi olan Firavun Peygamberleri yalanlamıştı.

12. Evet.. Son Peygamberi yalanlayanlar,nihayet öyle bir hezimete uğramışlardır. Nitekim (Onlardan) O Yüce Peygamberi yalanlayan müşriklerden (evvel Nuh kavmi) Nuh Aleyhisselâm’ı yalanlamışlardı. (ve Âd) Kavmi Hûd Aleyhisselâm’ı inkâr eylemişlerdi. (ve demir kazıklar sabibi olan) Yani: Demir dirnekler üzerine kurulmuş bir ikametgâha malik bulunan (Firavn) da Peygamberleri (yalanlamıştı.) İşte Peygamberlerini yalanlayanların hepsi de nihayet en şiddetli felâketlere, azaplara uğramışlardır.

§ Evtâd; Çakılmış kazıklar demektir. Kuvvetli ve sabit bir hâkimiyetten saltanattan kinâye bulunmaktadır. Firavn dilediği kimseleri ağaçlara mıhlayarak cezalandırdığı için kendisine “Evtâd sahibi” denilmiştir.

13. Ve Semûd ve Lût kavmi ve Eyke ahalisi de yalanlamışlardı işte bunlar, o guruplardır.

13. (Ve Semûd) Kavmi de Sâlih Aleyhisselâm’ı dinlememişti (ve Lût kavmi) Lût Aleyhisselâm’a muhalefette bulunmuştu (ve Eyke ahalisi de) Şüayb Aleyhisselâm’a karşı cephe almıştı, bunların hepsi de Peygamberlerini yalanlamıştı. (işte bunlar) Bu adları bildirilen kavimler (o guruplardır.) o Peygamberlerini inkâra cür’et etmiş, dinsiz kavimler cümlesindendirler. Artık asr-ı saadetteki inkârcı kimseler de o eski kavimler kabilinden bulunmaktadırlar.

14. Başka değil, hepsi de Peygamberleri yalanladılar da artık azabım, hak oldu.

14. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Başka değil) O guruplardan (hepsi de Peygamberlerini yalanladılar) zaten bir Peygamberi yalanlamak, bütün Peygamberleri yalanlama hükmündedir. (artık azabım hak oldu) Onların hepsi de, azaba lâyık oldular, başlarına lâyık oldukları azap gelmiş oldu. Nitekim diğer bir kısım sûrelerde o mübârek Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerinin başlarına gelen felâketler gösterilmiş bulunmaktadır.