SAD SURESİ

15. Bunlar da ancak bir an gecikmesi olmayan korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.

15. Artık o kadar kuvvetli kavimler, küfrleri yüzünden helâke uğramış olunca Son Peygamber’i inkâr eden guruplar, bir gün büyük bir azaba uğramayacaklar mı? Elbette ki, uğrayacaklardır. Şöyle ki: (Bunlarda ancak, bir an gecikmesi olmayacak) yani: pek âni bir surette vuk’u bulacak (korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.) bunlar şimdilik yaşıyorlar, hikmet gereği köklerini kazıyacak bir azaba uğramıyorlar. Fakat takdir edilen vakit gelince, yani: İlk yahut ikinci sûra üfürme vuk’u bulunca hepsi de lâyık oldukları vezalara kavuşacaklardır, o günü bekleyip dursunlar!

§ Fevâk; deve veya koyun gibi hayvanı sağarken bir memesini bir kere sağmakla ikinci kere sağmak arasında geçen zaman demektir. Az bir zamandan, fazla beklememekten kinâyedir.

16. Ve dediler ki: Ey Rabbimiz! Bizim için amel defterimizi hesap gününden evvel çabukça ver.

16. (Ve) O Peygamber zamanındaki müşrikler, bir alay yoluyla (dediler ki: Ey Rab’bimiz!. Bizim için amel defterimizi) daha biz dünyada iken (hesap gününden evvel çabucak ver.) bizim ahirette azaba uğrayacağımız iddia ediliyor, şayet öyle bir azap var ise hemen başımıza getir, onu ahirete bırakma. Yahut: Görelim ki, bizim için güzel ameller mi, yoksa çirkin ameller mi yazılmış, bakalım, anlayalım!.

§ Kıt; kitap, delil, yazı, nâsip, hisse mânâsınadır. Çoğulu, kutût’tur.

17. Dediklerine karşı sabr et ve kulumuz kuvvet sahibi Dâvud’u hatırla, şüphe yok ki, O, çok Hak’ka yönelen bir zât idi.

17. Bu mübârek âyetler de Peygamber Efendimize kavminin hoş olmayan lâkırdılarınakarşı sabr etmesini tavsiye buyuruyor. Hz. Dâvud’un da fevkalade nimetlere, meziyetlere kavuşmakla beraber bazı üzüntülere bir imtihan için müptela olmuş olduğunu beyan ile Fahr-i Kâinat Hazretlerine teselli vermiş olmaktadır. Şöyle ki: Ey Resûl-i Ekrem!. Senin hakkında Kureyş müşriklerinin (Dediklerine karşı sabr et) bu senin hakkında bir ilâhi imtihandır bir mükâfat vesilesidir. (ve kulumuz kuvvet sahibi) ibadet ve itaat hususunda büyük bir sebât ve kuvvete sahip bulunan (Dâvud’u hatırla) Onun kıssasını göz önüne al, O’nun da ne kadar kuvvet ve hikmet sahibi iken birçok üzüntülere mâruz kalmış ve Allah korkusu ile titreyerek peygamberlik görevini ne kadar güzelce yerine getirmeye çalışmış olduğunu uyulması gereken bir örnek olarak düşün. (şüphe yok ki, O) Hz. Dâvud, (çok) Hak’ka (dönen) Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan (bir zât idi) geceleri kalkar namaz kılardı, daima bir gün oruç tutar bir gün de iftar ederdi. İmam-ı Buhari’nin tarihinde yazılı olduğu üzere Peygamber Efendimiz, Hz. Dâvud zikredildikçe buyurmuş ki: O, insanların en çok ibadet edeni idi. Allah’ın selâmı üzerine olsun.

18. Muhakkak ki, dağları emrine verdik, O’nunla beraber akşamleyin ve kuşluk vakti tesbîh ederlerdi.

18. Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: (Muhakkak ki, dağları emrine verdik) O kadar kuvvete, kudrete, yüceliğe sahip olan ve görünüşte his ve hareketten mahrum gibi görülen dağları, Allah’ın emrine itaatkâr ve boyun eğici kılmış olduk. (O’nunla beraber) Dâvud Aleyhisselâm’a arkadaş olarak (akşamıeyin ve kuşluk vakti) beraberce (tesbih ederlerdi.) dağların Hz. Dâvud ile beraber tesbihte bulunmaları, O’nun için bir mucizedir. Hikmet sahibi Yaratıcı o yüce dağlarda kendilerine mahsus bir hayat, bir akıl ve bir kudret ve bir konuşma yaratmıştı da, o zaman Hz. Dâvud ile beraber onlar da tesbihe,Allah’ın zatını kutsamaya devam ediyorlardı. Allah’ın kudreti karşısında dağların bu tesbihi imkânsız görülemez, bunu te’vile hâcet yok. Eğer dağların bu tesbihinden maksat, onların o büyük yaratılışları, vaziyetleri bakımından lisan-ı hal ile bir tesbihten ibaret olacak olsa, artık o tesbihi öyle iki vakte tahsis, ve Hz. Dâvud ile beraber göstermek uygun olmayabilir. Çünkü onlar bu itibar ile her vakit tesbih ve tehlilde bulunmaktadırlar. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Dâvud Aleyhisselâm’ın sesi pek güzel idi, böyle bir ses ile tevhid ve tesbihte bulunurdu, bu sesi dağlara aksediyordu, onlar da bu sedâyı aksettirerek sanki O’nunla beraber tesbihte bulunmuş oluyorlardı. Fakat Kur’an-ı Kerim’in açık beyanını kesin ihtiyaç olmadıkça böyle yoruma lüzum yoktur.

§ Aşiy; güneşin batışından yatsı vaktine kadar olan zamandır. Bir görüşe göre de güneşin dönmesinden batışına kadar olan müddettir.

§ İşrak; da ışık vermek ve aydınlatmak demektir. Bundan maksat ise, güneşin doğup her tarafa ışığının yayılmaya başladığı zamandır. Hz. Dâvud’un tesbihi bu iki zamana tahsis edilmiş ise, bu zamanlarda ibadet veya itaatin pek makbul olduğuna işaret vardır.

19. Kuşları da toplanmış olarak Ona tâbi kıldık hepsi de O’na yönelmiştir.

19. (Kuşları da toplanmış olarak..) Hz. Dâvud’a tâbi kıldık, onlar da O’nunla beraber tesbihte bulunurlardı. (hepsi de) Dağlar da, kuşları da, (O’na) Dâvud Aleyhisselâm’a (yönelmişlerdi.) O’nun emrine tâbi olarak O’nunla beraber tesbihe devam ederlerdi. Evet.. Hepsi de Allah’ın emrine itaatkâr, beraberce zikr ve tesbihe devam ediyorlardı.

20. Ve O’nun mülkünü kuvvetlendirmiştik ve O’na hikmet ve davaları, çözme kabiliyeti vermiş idik.

20. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor:(Ve O’nun) Dâvud Aleyhisselâm’ın (mülkünü) devlet ve saltanatını heybet ile, zafer ile, pek fazla bir ordu ile (kuvvetlendirmiştik) düşmanlarına karşı pek üstün bir vaziyette bulunuyordu. (ve O’na) O mübârek Peygamber’e (hikmet) yani: Peygamberlik, eşyanın hakikatlarına vukuf, hak ile bâtılın arasını ayırma gücü (ve davaları çözme yeteneği) davaları güzelce halletme ve çözme kabiliyeti (vermiş idik.) O Yüce Peygamber, öyle yüksek olgunluklarla, faziletlerle vasıflanmış bulunuyordu.

21. Ve sana o davacıların haberi geldi mi? O vakit ki, mâbedin duvarına tırmanıp çıkmışlardı.

21. (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana) Hz. Dâvud’un zamanına ait olan (o davacıların haberi geldi mi?.) o garip tarihi olayı biliyor musun?. Yani: Sen de o olaydan haberdar olmalısın, o pek ibret verici bir olay idi. (O vakit ki,) O davacılar, Hz. Dâvud’a mahsus (ibadetgaha) alışılmamış bir şekilde (tırmanıp çıkmışlardı.) O Yüce Peygamberin ibadetle meşgul olduğu bir zaman, garip bir tarzda huzuruna girmiş, muhakeme zamanı olmadığı halde O’na kendi hallerini arza başlamışlardı.

§ Tesevvür; sur’un, kale duvarının üzerinden aşıp gelmek manasınadır.

§ Mihrap, dan maksat da “Ğurfe” kendisinde ibadet olunan bir mahaldir.

22. O vakit ki, Dâvud’un karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki: Korkma, iki davacı ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu. Artık sen aramızda hak ile hükmet, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına sevk et.

22. Evet.. (O vakit ki,) O davacılar öyle ansızın (Dâvud’un karşısına girmişlerdi de) Hz. Dâvud (onlardan korkuya düşmüştü) çünkü onlar izinsiz yukarıdan aşağıya birden bire inmiş bulunuyorlardı. O mübârek Peygamberinibadet ve istirahat vaktini ihlâl etmişlerdi. O gelen zâtlar (dediler ki:) Ey Dâvud Aleyhissetam bizden (Korkma) biz (iki davacı) bulunuyoruz (ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu) bu tecavüzün hükmü nedir?. (artık sen aramızda hak ile hükmet) Vereceğin hükmde (haksızlık etme.) hak’tan ayrılıp uzaklaşma, (ve bizi doğru yolun ortasına sevket) adaletin gereği ne ise onu bize bildir, sonra o şekilde hükmet, bir tarafı tercih etme..

§ Feza’; Korku, feryat, nefret, keder, insana ârız olan heyecan.

§ Teşeddüd; Hak’tan uzaklaşmak, haksızlık ve zulmde bulunmak, yalanı tercih etmek demektir.

23. Muhakkak ki, şu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu vardır. Benim için ise bir dişi koyun var. Öyle iken “onu bana bırak” dedi ve beni konuşmada mağlûp etti.

23. Hz. Dâvud’un huzuruna giren iki şahıstan biri şöyle dedi: (Muhakkak ki, şu benim kardeşimdir) Yani: Din, meslek veya iyilikseverlik itibariyle aramızda bir kardeşlik vardır, bir bağ mevcuttur. (O’nun doksan dokuz dişi koyunu vardır) yani: O, kadar kadına sahiptir. (benim için ise bir dişi koyun var) Ben yalnız bir kadına sahibim (öyle iken) bu kardeşim (onu) o bir koyunu da (bana bırak dedi) yani: Ondan alâkanı kes de onu bana bırak diye teklifte bulundu (ve beni konuşmada mağlup etti) o daha güzel konuşan ve daha ziyade mücadeleye, münakaşaya güç yetiren biri olduğu için bana galip geldi, ona karşı, kendi hakkımı müdafaaya kâdir olamadım, sen bu hususta ne buyurursun, ey yüce hükümdar!..

§ Na’ce; dişi koyun demektir, fakat Arap lisanında bu, çok kere kadından kinaye bulunur.

§ İkfâl; kefil etmek, kabul ettirmek, veripbaşkasından alâkasını kesmek gibi bir manada kullanılmaktadır.

§ İzz; galip olmak, yağmur fazlaca yağmak manasını ifade eder.

24. Dâvud Aleyhisselâm dedi ki: Elbette senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulüm etmiş oldu. Ve muhakkak ki, mal ortaklarından birçokları mutlaka bazıları bazısı üzerine tecavüz etmektedir. Ancak, imân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar müstesnâ. Onlar da ne kadar az! Ve Dâvud sandı ki: Muhakkak biz onu bir imtihana tâbi tutmuş olduk. Hemen Rabbinden af dileğinde bulundu ve rukû edici olarak yere kapandı ve Hak’ka yöneldi.

24. Bu mübârek âyetler de Dâvud Aleyhisselâm’ın kendisine müracaat eden davacılara karşı olan açıklamalarını bildiriyor ve o davacıların öyle ansızın gelmelerini kendi hakkında ilâhî bir imtihan kabul ederek hemen af dileyip kulluk secdesine kapanmış olduğunu beyan buyuruyor. Ve Hak Teâlâ Hazretlerinin o Yüce Peygamberine hilâfet ihsan buyurduğunu ve O’nun nefsin arzularına tâbi olmaktan men ederek hakkaniyet dairesinde hükm ile mükellef kıldığını beyan ve nefsin arzusuna tâbi olanların hak yolundan ayrılmış, büyük bir azaba mâruz kalmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Dâvud Aleyhisselâm, öyle ansızın huzuruna giren şahısların ifadelerini aldı ve kendi beyanatını yemin ile kuvvetlendirerek (Dedi ki: Elbette) andolsun ki, (senin koyununu kendi koyunlarına) alıp ilave etmek (istemesiyle) o ortağın (sana zulm etmiş oldu) onun o arzusu, bir insafsızlık eserinden başka birşey değildir (ve muhakkak ki, mal ortaklarından birçokları) şirket hukukuna lâyıkiyle riayette bulunmuyorlar (mutlaka bazıları bazısı üzerine tecavüz etmektedir) aralarında çoğu defa çekişmeler, mücadeleler meydana geliyor. Halbuki, herkes kendi arkadaşının, kendi ortağının hakkınariayet etmedir, insaniyet bunu icabeder. (ancak imân edenler) Allah’ın dinî ile vasıflanmış olanlar (ve sâlih sâlih amellerde bulunanlar müstesnâ) onlar, dinî bir terbiyeye sahip, güzel ahlâk ile donatılmış bulundukları için herkesin hukukuna riayet ederler, kendi menfaatleri için başkalarının zararına sebebiyet vermezler. Fakat maalesef (onlar da ne kadar az!.) pek hayret edilir ki, öyle yüksek bir insani terbiyeye sahip olanlar, cemiyetler arasında nisbeten pek az bulunmaktadır. (Ve Dâvud) aleyhisselâm, o davacıların çıkıp gitmelerini müteakip, onların maksatlarını ve davalarında samimi olup olmadıklarını biraz düşününce onların vaziyetlerinden şüpheye düştü, sandı ki: (muhakkak biz O’nu) Hz. Dâvud’u (bir imtihana) bir denemeye tâbi tutmuş olduk.) öyle adete aykırı bir hâdisenin, öyle meçhul kimselerin huzurma ansızın girmelerinin ani bir imtihan olduğunu sanıverdi. (Hemen Rab’binden af dileğinde bulundu) Yarabbi!. Eğer bu hususta bir kusurum bulundu ise beni af et diye rica ve niyâza başladı. (ve rükü edici olarak yere kapandı) Yani: Kulluk secdesine vardı. Allah’ın himayesine sığınmak istedi. (Ve) Hak’ka (yöneldi) Şayet kendisinden en küçük bir günah çıkmış ise ondan dolayı tövbekâr olarak Allah’ın affına sığındı. Bu âyeti kerime, İmam-ı Azam’a göre bir secde ayetidir.

25. Artık bunun için O’nu bağışladık ve şüphe yok ki, onun için bizim katımızda elbette yüksek bir makamı ve bir âkıbet güzelliği vardır.

25. Cenab-ı Hak da o Yüce Peygamber’inin o pek samimi niyâzını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyân buyuruyor. (Artık bunun için) O Yüce Peygamber’in bu niyâzından dolayı (O’nu) o Dâvud Aleyhisselâm’ı (bağışladik) o zannından veya zelle kabilinden olan bir muamelesinden dolayı O’nu mes’ul tutmadık. (ve şüphe yok ki, O’nun için) Hz. Dâvud’amahsus (bizim katımızda) yanımızda (elbette bir yakınlık vardır) o mânevi bir yakınlığa, ebedî bir saadete adaydır ve onun için (bir âkibet güzelliği) de (vardır.) O’nun için cennette yüce makamlara ulaşmak da takdir edilmiştir.

26. Ey Dâvud! Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah’ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için şiddetli bir azap vardır.

26. Dâvud Aleyhisselâm kusurlardan beri ve Allah katında pek büyük bir fazilete sahip olduğunu şu ilâhi hitab da kesin bir şahittir. (Ey Dâvud!. Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık) Sana mülk ve saltanat ihsân buyurduk, senin ahali arasındaki hükmlerin geçerlidir, sana itaat etmeleri lazımdır. (artık) Sen de (insalar arasında hak ile hükmet) sana Allah tarafından bildirilmiş olan dünya ve ahirete ait hükmlere riayet eyle, içtimai kurtuluş onunla mümkündür. (ve hevaya tâbi olma.) Gerek hükümet etme hususunda ve gerek diğer dinî ve dünyevî işlerde nefsin hevasına uyma (Sonra) öyle nefsin hevasına uymak (seni Allah yolundan şaşırtır.) sapıklığa düşürür, yüceltme rehberi olan hükümlere riayetten seni mahrum bırakır, bütün dünyevî ve uhrevî istekler bozulmuş olur. Bunun mes’uliyeti ise elbette ki, Allah katında pek büyüktür. Evet.. (Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar) Hak’kı bırakarak bâtıla sarılırlar (Onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için) kıyamet gününün mes’uliyetini düşünmeyip gafilce yaşadıklarından dolayı (bir şiddetli azap vardır.) Binaenaleyh istikbaldeki bu müthiş mes’uliyet düşünülmelidir. Elbette insanlığın yaradılışı boş yere değildir, hiçbir şey boş yere yaratılmamıştır, hayatın gayesini dikkate almayanlar, elbette ki, uhrevîmes’uliyetten kurtulmayacaklardır. Yüce Peygamberler, masum ve Allah’ın emnine her yönüyle riayetkar oldukları için onlara yönelen bu gibi ilâhi beyanlar onların asıl ümmetlerine yöneliktir, onların uyanmalarına vesile olmak hikmetine dayanmaktadır. “Bu ayetlerın Dâvud Aleyhisselâma işaret ettiği kıssa hakkında muhtelif rivâyetler vardır ki, onların hiç de doğru rivâyetler olmadığını Fahri Razî gibi araştırmacı müfessirler açıklamışlardır. Kısacası denilmiştir ki: Dâvud Aleyhisselâm’ın birçok eşleri var idi. Buna rağmen “Uryâ” adında bir kumandanının eşine de aşık olmuş o kumandanı birkaç defa savaşlara göndermiş, onun öldürülmesinin ardından o eşiyle evlenmiş, o öldürülmeden dolayı mahzun olmamıştır. Bunun üzerine iki melek insan suretinde görünerek Hz. Dâvud’un huzuruna gelmişler, O’nun yaptığı muamelenin ahlâka uygun olmadığına işarette bulunmuşlardır. Bu iki meleğin Cebrâil ile Mikâil Aleyhimesselâm’dan ibâret olduğu da kaydedilmektedir. Halbuki, bu rivâyet boştur, bir asıla dayanmamaktadır. Dâvud Aleyhisselâm’dan böyle bir muamelenin çıkışı pek uzaktır. Böyle bir muamele vuk’u bulmuş olsa öyle iki meleğin gelmesine ne hâcet var?. Cenab-ı Hak, o Peygamberini ilâhi vahiyle irşad ve ikâz etmiş olurdu. Hatta, İmam-ı Ali Radiallâhü Anh buyurmuştur ki, Dâvud Aleyhisselâm hakkında kim öyle bir isnatta bulunursa kendisine yüzaltmış kırbaç vururum, Peygamberler hakkındaki iftiranın cezası budur. Maamafih Hz. Dâvud’un huzuruna gelenlerin ikiden fazla olduğunu Kur’an-ı Kerim’deki beyanlar göstermektedir. Çünki: “Dehalû” içeri giriverdiler, “Münhüm = onlardan, Kalü = dediler” kelimeleri çoğul sigalarıdır, gelenlerin ikiden ziyade olduğunu gösteriyor.

§ Hasm; tâbini ise bir cins isim olduğundanbire de, birden fazlaya da kullanılır. Binaenaleyh “Hasmâni” “iki hısım” denilmesi, o gelenlerin herhalde iki şahıstan ibâret olduğunu göstermiş olmaz. Bu hâdise hakkında en muvafık görülen rivâyet şöyledir: Her hükümdarın olduğu gibi Hz. Dâvud’un da düşmanları var idi. Onlardan bir gurup o mübârek zat’ın hayatına kastetmek için pencere gibi bir yerden huzuruna girmişlerdi. Fakat Hz. Dâvud’un şahsiyetindeki heybetten veya yanında bazı zâtların bulunmuş olmalarından dolay sui’kasta cür’et edememişler, öyle gerçek dışı bir dava ileri sürmüşlerdi. Dâvud Aleyhisselâm da, onları ifâdelerine nazaran bir tarafın zulmkar bulunmuş olduğunu söylemiş, onlar gittikten sonra haklarında kötü bir zanda bulunmuş, onlardan intikam almak istemiş, maamafih onların iddialarında samimi olmaları ihtimalini de nazara almış olduğu için o zannından dolayı af dilemeye lüzum görmüştür. Hz. Dâvud’un bu muamelesi, büyük zatların en cüz’i bir kusurlarından dolayı bile af dilemeye lüzum görmekte olduklarını göstermekte bulunmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

27. Ve göğü ve yeri ve bunların arasında olanları boş yere yaratmadık. Bu, küfre düşenlerin zannıdır. Artık küfre düşmüş olanlara ateşten, büyük bir helâk vardır.

27. Bu mübârek âyetler de bir mükâfat ve ceza âleminin varlığına bir delil olmak üzere bu kâinatın boş yere yaratılmamış olduğunu bildiriyor. Böyle bir zanda bulunan sapıtmış kimselerin ne kadar azap göreceklerini ihtar ediyor. Mü’minler ile kâfirlerin, takva sahibi olanlar ile isyan içinde bulunanların eşit olamayacaklarını ve Kur’an-ı Kerim’in ne gibi bir hikmet ve fayda için indirilmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir haşr ve neşr, bir ahiret âlemi vardır. Bütün gözlere çarpan kudret eserlteri O’na birer delildir. İşte Cenab-ı Hak O’na işaret için buyuruyor ki: (Vegöğü ve yeri ve bunların arasında olanları) Sonsuz küreleri, mahlûkları (boy yere yaratmadık) bu görülen kudret eserleri, elbette ki, birer muazzam gâyeye yöneliktir. Bu hakikat gözlere çarpıp durmaktadır. Artık şüphe yok ki, insanların varlığı da bir gayeye, bir hikmete dayanmaktadır. (bu) çeşitli varlıkların boş yere yaratılmış olması (küfre düşenlerin zannıdır) Cenab-ı Hak’kın varlığını, O’nun görünen ve görünmeyen âlemdeki sonsuz kudret eserlerini takdir edemeyen inkârcıların kuruntularından ibârettir. Yoksa bütün gözlere çarpan kudret eserleri, bir hikmet sahibi Yaratıcının varlığına ve O’nun hiçbir şeyi boş yere yaratmamış olduğuna güzelce şahitlik etmektedir. (artık küfre düşmüş olanlara) öyle boş yere yaratılmış olduklarını iddia eden inkârcılara (âteşten) ibâret pek (büyük bir helâk vardır) onlar cehennem âteşine atılacaklardır. Dünyada iken inkâr etmiş oldukları o ebedî cezaya uğratılmış olacaklardır. İşte küfrün ebedî cezası!.

28. Yoksa imân edenleri ve sâlih sâlih amellerde bulunanları yeryüzünde fesada çalışıp duranlar gibi mi kılacağız? Veya korunanları günahkârlar gibi mi sayacağız?

28. Kâinatın Yaratıcısının bütün yaratılış eserleri gösteriyor ki: O’nun her yarattığı şey bir gâyeye yöneliktir. Binaenaleyh insanların yaradılışları da, bir kısım vazifeler ile mükellef bulunmaları da birer hikmete dayanmaktadır. Bu hikmeti, bu yaratılış gâyesini bilip takdir edenler ile etmeyenler elbette ki, aynı olamaz, herkes kendi inancına, kendi amellerine göre ya mükâfata, veya cezaya kavuşacaktır. İşte bu hakikatı beyan etmek için de buyuruluyor ki: (Yoksa biz imân edenleri ve sâlih sâlih amellerde bulunanları) Mümin, itaatkar kulları (yeryüzünde fesâda çalışıp duranlar) kendileri îmansız itaatsiz oldukları gibi başkalarını ola öyle yapmaya çalışanlar (gibi mi kılacağız?) elbette ki, kılmayız, ilâhi adalet ve hikmet,yaratılışın gayesi buna terstir. Binaenaleyh o ahiret âleminde elbette ki, îman ve takva sahibi olan zâtlar, nimetlere, saadetlere kavuşacaklardır. İnkârcılar ve isyankârlar da lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Bu nasıl inkâr edilebilir?. Hiç bu kadar sonsuz eserleri, muntazam âlemleri yaratmış olan bir Yüce Yaratıcı, öyle birbirine zıt iki zümreyi aynı âkibete erdirir mi?. Elbette ki, erdirmez. Artık muhakkak ki, bir ahiret âlemi vardır, orada herkes dünyada hal ve davranışlarına göre mükâfat veya cezaya kavuşacaktır. İşte Cenab-ı Hak’kın kitabı da bu hakikati bize bildirmiş bulunuyor.

29. Bu bir kitaptır ki, O’nu sana indirdik, mübârektir. Âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar diye.

29. Evet.. (Bu) Kur’an-ı Kerim (bir kitaptır ki, O’nu) O hakikatı beyan eden kitabı, Ey Peygamberlerin sonuncusu (sana indirdik) Levh-i mahfuzdan Cibril-i Emin vasıtasiyle sana göndermiş olduk. O kitap, şüphe yok ki, (mübârektir) hayr ve menfaati pek çoktur, bütün insanlığı aydınlatmaya ve dünyevî, uhrevî birnice hallerden haberdar etmeğe bir vesiledir. O mübârek kitap, böyle lütfen indirilmiştir. İnsanlar, O’nun (âyetlerini düşünsünler) O’nun lâtif mânâlarını, işaret buyurduğu enteresan sırları tefekkür etsinler (ve akıl sahipleri ibret alsınlar) O’ndan bir öğüt alıp hayatlarını güzelce tanzim eylesinler. Dünyaya da ahirete de meşru surette çalışsınlar, gafletten uyanıp temiz bir inanç ile yaşasınlar (diye) işte Kur’an-ı Kerim’in bizlere ihsan buyurulmuş olması, bu gibi büyük gayelere, hikmetlere dayanmaktadır. O’nun haber verdiği kıssalardan birer ibret dersi almaya çalışılmalıdır. O ilâhi kitabı gaflette okumamalıdır, O’nun yüce açıklamalarını anlamaya gayret etmelidir. O’nun gösterdiği yolu tâkibetmelidir ki, insan dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete kavuşabilsin

“Nûr-i imân ile vicdanını tenvir etsin”

“Nail olmak dileyen bir ebedî kurtuluşa”

Yorum Bırakın