SAD SURESİ

30. Ve Davud’a Süleyman’ı verdik. Ne güzel kul, şüphe yok ki, O daima Hak’ka yönelir idi.

30. Bu mübârek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm’ın muhterem pederi için ilâhî bir bağış olduğunu ve o mübârek peygamberin cihat vasıtalarına ne kadar ehemmiyet verdiğini ve kendisinin daima Hak’ka yönelik bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı, Dâvud Aleyhisselâm’a olan diğer bir lûtfunu beyan için buyuruyor ki: (Ve Dâvud’a Süleyman’ı verdik) O’nu Süleyman adındaki pek mümtaz, pek ziyade mükemmelliklere sahip olan bir oğula kavuşturduk. (ne güzel kul) O Süleyman veya Dâvud (şüphe yok ki, O) Hak’ka (yönelici idi) daima Cenab-ı Hak’ka yönelir, tevhid ve tesbihte bulunurdu.

31. O vakit ki, O’na sür’atle yürüyüp duran safkan koşu atları, öğleden sonra gösterilmişti.

31. An (O vakit ki, O’na) Süleyman Aleyhisselâm’a (sür’atle koşup duran safkan koşu atları öğleden sonra) güneşin dönme vaktinden batışına kadar (gösterilmişti) o, cihad vasıtalarının hâllerini dikkate almış, selâhiyetlerinin derecesini anlamak istemişti.

§ Sâfinat; kâinat, yani ayakta duranlar demektir. Üçer ayaklarının üzerine durup dördüncü ayaklarının uçlarını yere basan atlara da deniliyor ki, bu övülen bir vaziyet imiş.

§ Ciyâd; sür’atle ve çalımla yürüyüp koşan atlar demektir.

32. Dedi ki: Ben Rabbim’in zikrinden dolayı hayrı severcesine o atları seviverdim. Nihayet güneş veya atlar hicap ile gizlenmiş oldu.

32. Süleyman Aleyhisselâm (Dedi ki: Ben Rab’bimin zikrinden dolayı) Yani: Tevrat gibiilâhî kitaplarda övülmüş olduklarından dolayı (hayrı severcesine) o atları (seviverdim) onlara kalben muhabbet besledim. Çünkü onlar, birer cihad vasıtasıdır. (nihayet) Güneş veya o atlar (hicap ile gizlenmiş oldu) Yani: Hz. Süleyman, onlara bakıp dururken onlar, yürüyerek gözden gaip oldular. Veya gecenin karanlığı ile ve toz toprak gibi şeylerin perde olmalariyle o atlar görünmez bir hale geldiler.

33. Dedi ki: Onları bana iade ediniz. Hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı.

33. Hz. Süleyman, hizmetçilerine emrederek (Dedş ki: Onları) o görünmez bir hale gelen atları; artık (bana iade ediniz) getiriniz, yerlerine yerleştiriniz, onların ne kadar mükemmel nakil vasıtaları olduğu anlaşılmış oldu. O atlar tekrar huzura iade edilince Hz. Süleyman, onların (hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı) kendi nazarında o atların ne kadar kıymetli ve muhafazaya lâyık olduklarını bu iltifatiyle de göstermiş oldu. Süleyman Aleyhisselâm’ın o cihat vasıtaları hakkındaki bu muamelesi, onlara riayetin, güzelce bakmanın lüzumuna işaret etmektedir. Çünki onlar ile düşmanlara karşı cephe alınır, onlar ile düşman kuvvetleri bertaraf edilir ve onlardan daha birçok faideler temin edilir.

Nitekim bir hadis-i şerifte:  Atların cephelerinde -kendilerinde- kıyamete kadar hayr bağlanmıştır, onlardan istifade olunur. Bu mübârek âyetler başka bir vechile de tefsir edilmiştir. Şöyle ki: Süleyman Aleyhisselâm o atları fazlaca müşahede altına aldığı için güneş batmış, ikindi namazını kılamamıştı. Bundan üzüntü duyduğu için o atları getirtmiş,onlarını boyunlarını, bacaklarını kestirmiş, etleri onlarca helâl olduğu için fakirlere dağıtılmıştır. Diğer bir görüşe göre de güneşin tekrar iadesini meleklerden istemiş, güneş bir harika olarak iade edilince Hz. Süleyman ikindi namazını kılmış ve atları bir sadaka olmak üzere kesip dağıtmıştır. Fakat bu rivayetler, zayıf görülmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

34. And olsun ki, Süleyman’ı biz imtihan ettik ve tahtının üzerin bir ceset olarak bıraktık. Sonra tekrar tahtına dönüverdi.

34. Bu mübârek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm’in hayat tarihine ve kavuştuğu pek muazzam bir hükümet ve saltanata ve kendisinin Allah katındaki yüce mevkiine dair şöylece beyanatta bulunmaktadır. (And olsun ki, biz Süleyman’ı imtihan ettik.) O’nu hikmet gereği bir ağır hastalığa mübtelâ kıldık. (ve tahtının üzerine bir ceset olarak bıraktık) O hastalığın tesirinden dolayı sanki hayattan mahrum kalmış gibi bir halde bulunur olmuştu. (sonra tekrar) şifa bulup tahtına (dönüverdi) yine tam bir sıhhatle memleketinin işlerini idareye başladı. Bu hususa dair tefsirlerde fazlaca rivâyetler vardır. Fakat hiçbirinin doğruluğuna hükmedilemez. Ve bir kısmının tamamen uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberler mâsumdurlar, onların değerlerinin yüceliğine aykırı şeyleri onlara isnât etmek, dinin adabına muhalif ve hürmete zıttır. O gibi rivâyetlere kıymet verilmemesi icabeder.

35. Dedi ki: Yarabbi! Beni bağışla ve bana bir mülk ver ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şüphe yok ki, sensin çok bağışlayan sensin.

35. Süleyman Aleyhisselâm, sıhhat bulup tekrar hükmetmeye başlayınca, Cenab-ı Hak’ka niyâzda bulunarak (Dedi ki: Yarabbi!. Beni bağışla) çünki insanlık icabı bir hatasözkonusudur. Ve en iyi olanı terk ihtimali mevcuttur. Nitekim: “Hayır sahiplerinin iyilikleri, Allah dostlarının günahları durumundadır.” denilmiştir. Yani: Allah dostu olan peygamberlerin ibadet ve taatları fevkalâde bir samimiyet ve manevî bir zevk ile olduğu için buna cüz’i bir muhalefet bile o büyük zatlarca bir kusur gibi görülerek ondan dolayı Allah’ın affına sığınırlar, yoksa onların bağış talebinde bulunmaları kendilerinin bir günah işlemelerinden dolayı değildir. (ve) Hz. Süleyman şöyle de bir niyâzda bulundu ki: Yarabbi!. (bana bir mülk bağışla ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın.) yani: Bana harikulâde bir kabiliyet ver, peygamberliğe sahip olduğumu gösterir bir mucize ihsan buyur ki: Peygamberliğe sahip olmayan kimselere öyle harikulâde bir nimet, bir şeref ve şân ihsan buyurulmamış olsun, bu ayrıcalıkla benim peygamberliğim kuvvetlenerek hâkimiyeti güçlü bir şekilde icra edeyim Allah’ın dinini yaymaya muvaffakiyyetim fazlasıyla tecelli etsin. (şüphe yok ki) Yarabbi!. (sensin çok bağışlayan sensin.) Senin kullarını af ve lütfa kavuşturman da sırf senin çok ihsan edici olmandan doğmaktadır. Şimdi benim de bu istirhamımı lütfen kabul buyur, ey kerim olan mabûdum!.

36. Artık rüzgarı onun emrine verdik, onun emriyle dilediği yer kolayca akar giderdi.

36. Allah Teâlâ da Hz. Süleyman’ın duasını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyan buyuruyor: (Artık rüzgarı onun emrine verdik) rüzgârlar, O’nun emrine itaat edici oldular. (O’nun emriyle dilediği gibi yere kolaylıkla akar giderdi) O’nun istediği tarafa O’nun arzusu doğrultusunda esip durmaya başlamışlar, O’nun hâkimiyeti bu suretle de kuvvetlenmiş oldu. Düşmanlarına karşı ordularını pek kolaylıkla sevke muvaffak olmuş bulundu.

37. Şeytanları da, her bir binâ yapıcı ve dalgıç olanı da emrini verdik.

37. Evet.. Süleyman Aleyhisselâm’ın emrine (Şeytanları da) verdik, şeytanlardan (herbir binâ yapıcı ve dalgıç olanı da) O’nun emrine verilmiş oldu. Artık Hz. Süleyman, büyük kaleler, köşkler vesaire yapılmasını isteyince şeytanları da çalıştırıyordu. Ve denizlerden inciler, mercanları vesair kıymetli şeyleri de yine şeytanlar vasıtasiyle dışarı çıkartabilmişti.

38. Başkalarını da demir halkalarla bağlı oldukları halde emrin verdik

38. (Başkalarını da) Şeytanlardan inatçı, emre itaatten kaçınır olanları da bir ceza olarak (demir halkalarla bağlı oldukları halde) Hz. Süleyman’ın emrine verdik. Tâki, onların şerlerinden korunulsun ve başkalarına da bir ibret nümunesi olsun. Süleyman Aleyhisselâm’ın bu gibi tasarruflara muvaffak olması, onun için bir mucize idi. Bunların ayrıntılarını, onları ne şekilde idareye ve kayda, habse muvaffak olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz.

39. Dedik ki Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız ikram et veya tutuver.

39. Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: Süleyman Aleyhmsselâm’a dedik ki: (Bu bizim ihsânımızdır.) Sana verdiğimiz bu mülk ve saltanat ve böyle şeytanların vesâirenin üzerlerine hâkimiyet ve galibiyet sana mahsus ilâhi bir lütuftur. (artık dilediğine hesapsızca ihsan et) Buna selahiyetin vardır (veya tutuver) dilediğine bırşey verme, bu da senin görüşüne bırakılmıştır.

40. Ve şüphe yok ki, onun için bizim katımızda bir yakınlık ve bir de dönülecek güzel bir yer vardır.

40. (Ve şüphe yok ki, O’nun için) Süleyman Aleyhisselâm’a ait (bizim katımızda) ahiretâleminde (bir yakınlık) bir keramet, bir yücelik bir mânevi yakınlık vardır. (ve bir dönülecek güzel bir yer vardır) O da nimet cennetleridir. Evet.. Hz. Süleyman, öyle dünyada da, ahirette de tam bir mutlulukla, Allah’ın lütfuna kavuşarak yaşamış olacaktır. Cenab-ı Hak, bizleri de o Yüce Peygamber’in şefaatine, iltifatına eriştirsin. Amin.. Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman’ın kıssaları için Enbiya Sûresi’ne de bakınız!.

41. Kulumuz Eyyûb’u de an. O vakit ki, Rabbine seslendi: Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir eziyet ile dokundu. dedi.

41. Bu mübârek âyetler de Eyyûb Aleyhisselâm’ın kıssasını, onun tutulmuş olduğu bir hastalıktan nasıl bir sebeple kurtulmuş ve kendisine neler ihsan buyurulmuş olduğunu bildiriyor ve yapmış olduğu bir yemininden dolayı yeminini bozmaması için nasıl bir muameleyi yerine getirmekle mükellef bulunmuş ve kendisinin nasıl bir ilâhi övgüye kavuşmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin Sonuncusu! (Kulumuz Eyyûb’ü de an) O muhterem Peygamberin kıssasını da, onun sabr ve sebatını da kavmine anlat. (o vakit ki,) O Yüce zât (Rab’bine seslendi) yalvarış ve yakarışta bulundu (Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir eziyet ile dokundu) dedi. Şeytanın şerrinden Cenab-ı Hak’ka sığındı. Hz. Eyyûb hastalığına, üzüntüler içinde kalmasına şeytanın sebebiyet verdiğine dâir muhtelif rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Eyyûb Aleyhisselâm, çokca servete, çoluk ve çocuğa ve fazlaca sıhhat ve âfiyete kavuşmasından dolayı şeytanın bir vesvesesi tesiriyle kibre kapılmış, kendisini görür gibi olmuş, bunun üzerine Allah Teâlâ da, onu hastalığa düşürmüş, malları zâyi olmuş, evlâdı etrafa dağılmış, birçoğu da vefat etmiş. İşte bu gibi musibetlere karşı Hz. Eyyûbsabrda bulunmuş, Allah’ın takdirine razı olmuştur. Şu da muhakkaktır ki, ona ârız olan hastalık, kendisinden insanların nefret edeceği derecede bulunmamıştır. Çünki Peygamberler o gibi nefreti gerektiren arızalardan korunmuşlardır.

§ Nûsb; Zahmet ve meşakkat demektir.

42. Allah tarafından da denildi ki ayağını yere vur, işte bu, soğuk yıkanılacak ve içilecek bir su.

42. Eyyub Aleyhisselâm’ın dua ve niyâzi üzerine vahiy yoluyla kendisine denildi ki, Ya Eyyub!. (Ayağını) Yeryüzüne (çarpıver) o da ayağını yere çarptı. Derhal sular akmaya başladı. Yine Allah tarafından vahy olundu ki: (işte bu, soğuk yıkanılacak ve içilecek bir su) Bundan hem iç ve hem de yıkan, şifa bulursun. Bu âyeti kerime de bir işaret vardır ki, Hz. Eyyûb’un hastalığı, midevî olmayıp dil hastalığı imiş, o sularda kısmen kükürtlü sulardan bulunuyormuş. Böyle hastalıklara bir çok kaplıca sularının faide verici olduğu ise bilinmektedir.

43. Ve ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir ibret olmak üzere ailesini, hem de onlar ile beraber onların bir mislini bağışladık.

43. Cenab-ı Hak, Eyyûb Aleyhisselâm hakkındaki diğer bir lütf ve ihsanını da şöylece beyan buyuruyor. (Ve O’na) Hz. Eyyub’e (tarafımızdan bir rahmet ve akıl sabiplerine bir ibret) sabrın ne güzel neticelere vesile olduğuna dair alamet (olmak üzere hem ailesini) verdik yani: Onları dağılmış bir hale gelmiş olmaktan kurtararak yine Hz. Eyyûb’ün yanında topladık, yeni bir hayata kavuşturduk (hem de onlar ile beraber onların mislini) de verdik (bağışladık.) onun çoluk ve çocuğunu bilâhara iki kat arttırmış olduk. Bütün bunlar, sabr edenlerin, Allah’ın takdirine razı olanların mükâfatlara kavuşacaklarına bir delildir. Bunuelbette güzel akıl sahipleri takdir ederler.

44. Ve o’na emrolundu ki: Eline otlardan bir küçük demet al, sonra onunla vur ve yeminini bozmuş olma. Muhakkak ki, biz onu sabredici bir kul bulduk. Ne güzel kul! Şüphe yok ki, O hakka yönelirdi.

44. Allah Teâlâ Hazretleri, Eyyub Aleyhisselâm’a diğer bir kolaylık daha göstermiş olduğunu ve onun hakkında başka bir vesile ile de ilâhi rahmetinin tecelli etmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Eyyûb, hastalığı zamanında eşi Rahîme Binti Efrayim, bir iş için bir yere gitmiş, o muhterem hasta kocasını fazlaca bekletmiş, Eyyûb Aleyhisselâm da şifa bulunca o eşine yüz darbe vuracağına yemin etmiş idi. Bunun üzerine Hz. Eyyûb’e vahy olundu ki, Ey Eyyûb!. (Eline otlardan) Yüz parçalık (bir küçük demet al, sonra onunla) eşine (vur) yeminini yerine getirmiş ol, onu yerine getirmeyip de (yeminini bozmuş olma.) ne büyük bir ilâhi merhamet!. O yeminini mes’uliyetinden kurtulmak için ne güzel bir ruhsat!. Evet.. Hak Teâlâ, Hz. Eyyûb’un güzel vasıflarından dolayı ona böyle bir kolaylık göstermiş olduğuna işaret için buyuruyor ki: (Muhakkak ki, biz onu) Eyyûb Aleyhisselâm’ı (bir sabr edici bulduk) nefsine, malına, çocuklarına dokunan musibetlerden dolayı sabr etmiş, şikayette bulunmamıştır. (ne güzel bir kul!.) Eyyûb Aleyhisselâm ki, Allah’ın takdirine öyle rıza göstermiştir. (şüphe yok ki, O) Hz. Eyyûb, her hususta Hak’ka (yönelendir) Allah Teâlâ’ya sığınıp bütün muvaffakiyeti O’ndan bekleyendir. Eyyûb Aleyhisselâm için Enbiya Suresine de bakınız!. “Şu da bilinmektedir ki: İnsanlar daima Cenab-ı Hak’ka muhtaçtırlar, O’na dua ve niyâzda bulunmaları, O’ndan sıhhat ve selâmet temenni etmeleri Allah’ın takdirine karşı bir şikayet mahiyetinde değildir, sabra aykırı bulunmuş olmaz. Belki Allah Teâlâ’ya herhususta muhtaç olduklarını bir itiraftan ibarettir. Binaenaleyh peygamberlerin ve velilerin şefaatlerini temenni etmek, onların hünmetine olarak bir bela ve kederden kurtulmayı Cenab-ı Hak’tan niyâz eylemek de yine Hak Teâlâ’ya bağlılığı, O’nun takdirine teslimiyeti bozmaz. O gibi büyük zâtların ümmetin fertleri hakkında şefaatte bulunacakları naklen sabittir.

§ Dıhs; yaş kuru güzel kokulu bir ot demeti demektir.

Yorum Bırakın