KAF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre-i celîle, mürselât sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur, kırk beş âyet-i kerîmeyi içermektedir.

Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

(1): Müşriklerin peygamberliği ve âhiret hayatını inkâr ettiklerini beyân ve Hucurât sûresinde hâlleri bildirilen Bedevî’lerin de bunları inkâr eder olduklarına işâret etmek.

(2): Göklere ve yere ve bunlardaki çeşitli kudret eserlerine dikkatleri çekmek.

(3): Helâke uğramış milletlerin ibret verici olan tarihî hâllerini hikâye etmek.

(4): İnsanların bütün amellerinin ve başkalariyle olan davranışlarının melekler tarafından tesbit edilip onlardan mes’ul olacaklarını ihtar etmek.

(5): Kâinatın boş yere yaratılmamış olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in yüce bir öğüt teşkil ettiğini beyân etmek.

(6): Resûl-i Ekrem’in mübârek kalbine teselli verip onun dâima tesbîhe devam buyuracağını ve kabiliyetli olanları, Kur’an-ı Kerim ile irşâd etmekle emrolunmuş bulunduğunu beyân etmek.

1. Kâf ve bereketi pek fazla olan Kur’an hakkı için Habibim! O kâfirler, seni tasdik etmediler.

1. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin Hz. Peygamber’in beyânlarını kabul etmeyip içlerinden bir zâtın Peygamber olarak geldiğini ve öldükten sonra tekrar dirileceklerini uzak görerek şaşırmış olduklarını kesin bir şekilde beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kaf) Bu, bir hususî harftir, yemini içermektedir, bâzı sûrelerin böyle birer harf ile başlaması, tilavet olunacak âyetlere dikkat nazarlarını çekmek gibi hikmetlere vesâireye dayanmaktadır ve mûteşâbihat kabilindendir.

Maamafih bu hususta müfessirlerin birçok görüşleri, rivâyetleri de vardır. Kısaca deniliyor ki: Bu harf, bu sûrenin ismidir ve yine deniliyor ki: Bu, Kur’an-ı Kerim’in isimlerinden biridir veyahut “kadîr”, “kaadîr”, “karîb” ve “kabz” gibi ilâhî isimlerin anahtarıdır, ilk harfini içermektedir. Ve İkrime ve Dahhâk’e göre de bu yeryüzünü her taraftan kuşatan ve yeşil bir zümrüdden meydana gelen pek büyük bir dağın ismidir, gökteki yeşil renk bundan meydana gelmektedir. Fakat bu görüş, Fahr-i Razi gibi müfessirlerce zayıf görülmektedir.

Aslında Cenab-ı Hak, öyle bir dağı yaratmaya da inanıyoruz ki kaadirdir, fakat onun yaratılmış olduğu sâbit değildir. Yerkürenin her tarafında gezip dolaşanlar vardır, öyle bir dağa tesadüf edilmemiştir. Bunun varlığı, hissi bir şâhitlikle sâbit değildir. Maamafih bu dağı, dünya etrafındaki okyanusları kaplayan bir rüzgâr küresinden ibâret olmalıdır diye yorumlayanlar da vardır.

Şöyle de deniliyor ki: Eğer bundan maksat, öyle bir dağ olsa idi “Velkâf” diye yazılırdı:

“Vettûr” diye yazıldığı gibi. Zâfir olan “K” “S” ve “N” gibi bir harften ibârettir, bir kelime değildir. Bu, “Muksemün bîh kendisiyle yemin edilen” olduğu için ayrıca yemin harfi olan vav ilâvesiyle zikredilmemiştir.

Velhâsıl: Hepsi de Allah’ın kudretine göre mümkündür. Biz bu hususta kat’î bir delil bulunmadıkça bunu Allah’ın ilmine havale ederiz. İhtiyata uygun olan da budur.

(Ve bereketi pek fazla olan Kur’an hakkı için) Yâni: Kur’an-ı Kerim’e yemin olsun ki: Sen Ey Son Peygamber!, Uyarıcı olarak gönderilmiş bir Peygambersin. Bilindiği üzere “K” ve “Kur’an-ı Mecit” kendisiyle yemin edilendir, üzerine yemin edilen ise hazfedilmiştir. Bu birkaç şekilde yorumlanmaktadır. Kısaca deniliyor ki: Resûlüm!. O kâfirler seni tasdik etmediler, halbuki, sen hakikaten yüce bir Peygambersin o inkârcıları uyarmak için gönderilmiş bulunuyorsun.

“Mecîd” Keremi pek geniş olan, şerefi ve yüceliği, büyüklüğü bulunan şey veya zât demektir. İşte Kur’an-ı Kerim de öyle pek büyük bir şerefi, yüceliği ve halkı irşâd etmek özelliği taşıdığı için öyle bir vasıf ile vasıflanmıştır.

2. Belki kendilerinden bir korkutucu gelmesine şaştılar, artık o kâfirler dedi ki: Bu şaşılacak bir şeydir.

2. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Sen kendilerini uyarmak ve irşâd için Kur’an-ı Kerim ile gönderildin, fakat bir takım inkârcılar, seni tasdik etmediler (Belki kendilerinden bir korkutucu gelmesinden teaccüp ettiler) Hiç bizim gibi bir insan, bizleri korkutmak, bizleri dine dâvet etmek için Allah tarafından gönderilmiş olabilirler mi?. Diye bunu uzak gördüler, inkâra başladılar (artık) Resûlüm!, (o kâfirlere dedi ki: Bu,) Böyle bizden bir şahsın bizlere peygamberlik gelmesi (bir şaşılacak şeydir) bizlere bir melek gönderilmeli değil mi
idi?.

3. Biz öldüğümüz ve toprak kesildiğimiz zaman mı? Tekrar dirileceğiz Bu uzak bir dönüştür.

3. Ve o kâfirler, bu inkârlarında daha ileri giderek imkânsız olarak gördükleri şeyi göstermek için dediler ki: (Biz öldüğümüz ve toprak kesildiğimiz zaman mı?.) Tekrar dirileceğiz, o Peygamberlik iddia eden zâtın dediği gibi tekrar başka bir âleme sevk edileceğiz, bir muhasebeye tâbi tutulacağız!, (bu uzak bir düşünüştür.) Bizim cidden sâir topraklardan ayrılarak tekrar teşekkül etmemiz, nasıl düşünülebilir?. Bunu bizim akıllarımız kabul etmiyor. O câhiller, bu âlemde dâima görülüp duran bir nice kudret eserlerini görmüyorlar da, kendilerinin başlangıçta topraktan, birer damla sudan yaratılmış olduklarını düşünmüyorlar da böyle câhilce şaşkınlıkta bulunup duruyorlar.

4. Muhakkak ki, yer onlardan neyi eksiltirse biz bilmişizdir ve bizim katımızda koruyucu bir kitab vardır.

4. Bu mübârek âyetler haşr ve neşri inkâr eden dinsizleri uyandırmak için bakışlarını göklere ve yere ve bunlarda olan çeşitli yaratılış eserlerine çekmektedir. Nice ekinlerin ağaçların meyvelerin insanlar için birer geçim vasıtası olmak üzere meydana getirilmekte olduğunu ve insanların da öldükten sonra tekrar yeryüzünün vakit vakit hayata erdirildiği gibi bir hayata erdirileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı âhiret hayatını uzak, gören gâfilleri irşâd ve uyanmaya dâvet için şöyle buyuruyor: (Muhakkak ki, yer onlardan) O ölüp kabirlere defnedilen insanlardan (neyi eksiltirse) onların etlerinden, kemiklerinden neleri parçalar, darmadağın ederse (biz bilmişizdir) onların öyle bir hâle gelmiş olmaları bize gizli kalmış değildir (ve bizim katımızda koruyucu bir kitab vardır) bundan maksat, yâ levh-i mahfuzdur ki, onda bütün kevni olaylar yazılıdır. Yâhud Cenab-ı Hak’kın bütün eşyaya âid olan ilmini misâl yoluyla beyân etmektir. Bir kitabda yazılan şeyler, nasıl sâbit ve korunmuş ise Allah’ın ilmindeki şeyler de, Kâinatın bütün hâlleri de Allah katında sâbittir, her şekilde korunmuştur. Binaenaleyh her ölen şahsın bütün bedeni zerreleri ve diğer hâl ve tavırları Cenab-ı Hak’ça tamamen malûm olduğundan o hikmet sâhibi Yaratıcı dilediği zaman o şahısları tekrar vücuda getirir, hayata kavuşturur. Bu nasıl uzak görülebilir.

5. Fakat kendilerine geldiği vakit hakkı yalanladılar. İmdi onlar karmakarışık bir ıztırap içindedirler.

5. (Fakat) O inkârcıların daha kötü ve daha câhilce hâllerine bakınız ki: (kendilerine geldiği vakit) Allah tarafından Peygamber olarak gönderildiği zaman (hakkı) mûcizeler ile sâbit ve açık olan Hz. Muhammed’in peygamberliğini (yalanladılar) artık öyle apaçık bir hakikati, sâbit bir peygamberliği yalanlayan câhiller o Yüce Peygamberin haber verdiği haşr ve neşri de inkâr cehâletini göstermezler mi?, (İmdi onlar karmakarışık bir ıztırap içindedirler) O mübârek Peygamber’e gâh sihirbaz ve gâh kâhin derler, onun teblîğ ettiği pek açık âyetleri şiir telâkki ederler ve bazan insanların peygamber olamayacağını söylerler, bazan da peygamberliğe makâm ve mevki sâhiplerinin lâyık olduklarını iddiada bulunurlar. İşte o inkârcılar, böyle şaşkınlıklar içinde vakit geçirirler.

§ Merîc; Muztarib, karışık muhtelif şeyleri içeren çeşitli şey demektir.

6. Üstlerindeki göğe bakmazlarmı ki: Biz onu nasıl binâ ettik ve süsledik ve onun için hiçbir gedik yoktur.

6. Öldükten sonra dirilmeği inkâr eden gâfiller!. Bir kere uyanıp da bir dikkat nazariyle (Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki:) o ne büyük bir ilâhî kudret eseridir (biz onu nasıl binâ ettik) bir direğe dayandırmaksızın nasıl yüksek bir hâlde yarattık (ve) o göğü bir nice parlak yıldızlar ile (süsledik) başları üzerinde bir nice ışık saçan yıldızlar ve gezegenler dönüp durmaktadır, (ve onun için) O gök kubbesi için (hiçbir gedik yoktur.) onda bir yarık, parçalanmış, ayrılmış birşey bulunamaz.

§ Furuc; Duvarlarda vesâirede meydana gelen yarık, aralık, parçalanmak demektir.

7. Ve yere de bakmadılar mı? Onu döşedik ve onda sâbit dağlar bıraktık ve onda her güzel cinsten bitirdik.

7. (Ve) O inkârcılar (yere de) bakmadılar mı?. Kendi ikâmetgâhları olan yeryüzündeki Allah’ın kudret eserlerini görmüyorlar mı?, (onu döşedik) basit bir şekilde yarattık (ve onda) o yeryüzünde (sâbit dağlar bıraktık) ne kadar muntazam, sâbit dağlar vücuda getirdik ki, yerkürenin sallantı içinde kalmasına meydan vermemektedirler ve nice fâideleri, madenleri içermektedir, (ve onda) Yer sahasında (her güzel cinsten bitirdik) gâyet süslü güzel manzaralı insanların fâidelerine hizmet eden bitkileri, ağaçları meydana getirdik. Bütün bunlar, Allah’ın kudretinin büyüklüğünü göstermektedir. Artık öyle büyük bir kudret ile vasıflanmış olan Kâinatın yaratıcısı, insanları öldükten sonra diriltemez mi?. Ne için bu kadar açık bir hakikati düşünemiyorlar?.

§ Behic; Güzel, yaraşık, gâyet süslü, hoşa giden şey demektir.

8. Bunları hakka müteveccih olan her bir kul için bir ibret ve bir mev’iza olarak vücde getirdik.

8. Evet.. âlemin yaratıcısı şöyle de buyuruyor: Bunları (Hak’ka yönelik olan) Rab’bine dönen, yaratıcısının kudretini düşünen, O’nun eşsiz eserlerini tefekküre dalan (herbir kul için bir ibret ve bir öğüt olarak) vücuda getirdik, o eşsizlikler, o yaratılış eserleri, inanan ve düşünen kimseler için birer büyük uyanma vesîlesi bulunmaktadır.

9. Ve gökten bir mübârek su indirdik, sonar onunla bahçeler ve biçilen ekin danelerini bitirdik.

9. Evet.. Cenab-ı Hak, yeryüzünde öyle fâideli bitkileri ve diğerlerini meydana getirmek için nasıl bir hayat kaynağı yaratmış olduğuna da şöylece işâret buyuruyor: (Ve gökten bir mübârek su indirdik) Menfaatleri pek ziyade olan yağmurları yağdırdık (sonra onunla bahçeler, ve biçilen ekin danelerini) buğday ve arpa gibi biçilen şeylerin dane denilen meyvelerini (bitirdik) bunları insanların istifâdelerine tahsis ettik. Artık bir su ile bu kadar çeşitli gıda maddelerini meydana getirmekte olan hikmet sâhibi bir yaratıcı ölmüş kullarını da dilediği bir şekilde yeniden diriltemez mi?. Hangi akıllı bir kimse, bunun imkânsızlığını söyleyebilir?.

§ Hab; Dane demektir. Çoğulu: Hubûbur. “Hasid” de biçilmiş ekin mânasınadır. Çoğulu: Hesâyid’dir.

10. Ve uzunca boylu hurma ağaçları da yetiştirdik ki: Onlar için bir biri üstüne konmuş muntazaman salkımlar tomurcuklar vardır.

10. (Ve uzunca boylu hurma ağaçları da) Yetiştirdik, onları da büyütüp geliştirdik (ki, onlar için) o yüksek ağaçlara mahsus (bir biri üstüne konmuş) güzel bir istikâmet almış (muntazam salkımlar) tomurcuklar (vardır) onlar da Allah’ın kudretine şâhitlik eden, pek güzel ve pek fâideli birer yaratılış eseri bulunmaktadırlar.

§ Nahl; Hurma ağacı demektir. Böyle bir ağaca “Nehle” de denir.

§ Bâsikat; Uzunca boylu şeyler demektir. “Tal”‘ da çiçek gılafıdır ki, çiçek onun içinde bulunur, çiçek mânasında da kullanılmaktadır. “Menzud” da bâzısı bâzısı üzerine konulmuş, muntazaman tertib edilmiş şey mânasınadır.

11. Kullar için bir rızık olarak bunları bitirdik ve onunla o su ile bir ölmüş beldeyi dirilttik. İşte kabirlerden çıkış da böyledir.

11. Kerem Sâhibi Yaratıcı şöyle de buyuruyor: (Kullar için bir rızk olarak) Bunları bitirdik, böyle çeşitli geçim vasıtalarını vücuda getirdik. Bütün bunlar, Cenab-ı Hak’kın kudretine, kulları hakkında lütuf ve keremine âid birer mühim eserlerdir, (ve) Bahusus (onunla) o hayatın kaynağı olan yağmur suları ile (bir ölmüş beldeyi dirilttik) sararıp solmuş, büyüme ve gelişmeden mahrum kalmış yeryüzünü tekrar hayata kavuşturduk, çeşit çeşit ve güzel güzel ekinler ile süsledik (işte) insanlar için öldüklerinden sonra kabirlerinden (çıkışta böyledir) artık düşünmeli, O kadar çeşitli, güzellik dolu bitkileri, ağaçları, hayata kavuşturan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata eriştirerek kabirlerinden çıkaramaz mı?. Hangi akıl sâhibi bir kimse bunu inkâr edebilir?. Ancak bir takım dünyaya dalmış, Allah’ın kudretini takdir etmekten âciz bulunmuş, şuursuz kimselerdir ki: Yüce Peygamberleri ve bu gibi hakikatları inkâra cür’et göstermekte bulunurlar. İşte onlardan bir takımını “12, 13, 14″üncü âyetler bizlere bildirmektedir.

12. Onlardan Kureyş müşriklerinden evvel Nûh kavmi, Re’s ashabı ve Semud kavmi de Peygamberlerini yalanladılar.

12. Bu mübârek âyetler, evvelki kavimlerin de Peygamberlerini yalanlamış ve cezalarına kavuşmuş olduklarını beyân ile Hz. Peygamber’e teselli vermiş oluyor. Mahlûkatı başlangıçta yoktan var eden Yüce Yaratıcının onları iâde ederek yaratmaktan âciz olmayacağını ihtar ile öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin cehâletlerini ortaya koymakta ve susturmaktadır. Şöyle ki: (Onlardan) Yâni: Son Peygamberi inkâr eden Kureyş müşriklerinden (evvel Nûh kavmi) de (Res Ashâbı) da yâni: Bir kuyu veya bir çöl civarında oturan ve Hz. Şuayb’in veya bir nebi olan”Hanzale İbn-i Safvan”ın kavmi de (ve) Hz. Sâlih’in (Semud) denilen kavmi de Peygamberlerini (yalanladılar) onlar da Kureyş müşrikleri gibi öyle küfr ve isyân içinde bulunmuşlardı.

13. Ve Âd ve Firavun ve Lût’un kardeşleri de yalanladılar

13. (Ve Âd) Kavmi de peygamberleri olan Hz. Hûd’u (ve Fir’avun) ile onun kavmi de Mûsa Aleyhisselâm’ı (ve Lût’un kardeşleri de) yâni: Onunla aralarında musaharet = hısımlık bulunan bir kavim de Hz. Lût’u yalanlamışlardı, onların risâlet ve peygamberliğini kabul etmemişlerdi.

14. Eyke ashabı da ve Tubb’a kavmi de hepsi de Peygamberlerini yalanladı. Artık tehdid, hak oldu.

14. (Eyke ashâbı da) Yâni: Ağaçları sımsıkı bir meşelik mahâllinde bulunan bir gurup da Peygamberleri olan Şuayb Aleyhisselâm’ı (Tüb’ba kavmi de) yâni: Yemen diyârında “Tüb’baulhimeyrî” adındaki sâlih, dindar bir hükümdarları tarafından ilâhî dine dâvet edilen bir kavim de hükümdarlarını yalanladılar. Evet.. O kavimlerin (hepsi de Peygamberleri) kendilerini dine dâvet eden zâtları (yalanladı) kendilerine teklif edilen ilâhî dini kabul eylemedi (artık tehdit, hak oldu.) o peygamberlerin korkuttukları azab, onları yalanlayan kavimler hakkında o yalanlamaları sebebiyle vâcip oldu, sâbit oldu, hepsi de lâyık oldukları azablara kavuştular.

Evet.. Nûh kavmi Tûfan ile mahvoldular, Res ashâbı bulundukları mevkiin alt üst olmasiyle
yok olup gittiler, Semud kavmi de bir zelzele neticesinde helâke uğradılar. Âd kavmi de şiddetli bir rüzgâr ile helâk oluverdiler. Fir’avun da kendisine tâbi olanlar ile beraber denizde boğuldular. Lût kavmi de başlarına yağan taşlar ile ve uğratıldıkları zelzele ile mahvoldular. Eyke ahâlisi de pek şiddetli bir sıcak içinde kaldılar, başlarına yağan âteş ile yanıp gittiler. Tüb’ba nâmında mümin bir hükümdarın inkârcı kavmi de sâhip oldukları büyük bir kuvvete rağmen küfrleri yüzünden büyük bir helâke, bir âteş azabına mâruz kalmışlardır. Bu Tüb’ba, hakkında Tefsir-i Alusî’de ayrıntılı bilgiler vardır. Duhan Sûresine bakınız!.