ZARİYAT SURESİ

zariyat suresi tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre-i celîle, Ahkaf sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Altmış âyet-i kerîmeyi içermektedir. Kâf sûresindeki haşr ve neşre dâir ihtarın bir yaptırımı ve nihâyetindeki vaîd’in bir ayrıntısı makâmında bulunmaktadır.

 Bu mübârek âyetlerin içerdikleri mânanın özeti:

(1): Haşre ve neşre dâir en enteresan ve büyük deliller.

(2): Takvâ sâhiplerini mükâfatlar ile müjdelemek inkârcıları da azab ile tehdit etmek.

(3): Geçmiş kavimlerin ibret verici kıssalarına işâret ve Resûl-i Ekrem’e teselli vermek.

(4): Cinlerin ve insanların yaradılışındaki maksat.

(5); Nasihatlardan mü’minlerin istifâde edeceklerini beyân etmek.

1. Savurup dağılan rüzgârlara and olsun ki.

1. Bu mübârek âyetler, haşr ve neşrin ve mükâfat ile cezanın herhâlde vuku bulacağını pek muazzam kudret eserlerinden bir kısmına yemin sûretiyle beyân ederek insanları uyanmaya, âhiret hayatını tasdik etmeğe dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Toprakları vesâire (Savurup dağıtan) hayvanatın, bitkilerin hayatına, büyüyüp gelişmesine hizmet eden, denizlerde ayrı ayrı dalgalar meydana getiren velhâsıl bir yaratılış eseri olan (rüzgârlara and olsun ki,) beyân olunacak şeyler hakikatin tâ kendisidir.

“Zerv” Lûgatte savurmak, geçip gitmek mânasınadır. Bu bakımdan rüzgârlara “zariyat” denilmiştir. Maamafih zariyatı, yıldızlar ile, melekler ile ve çocuk doğuran kadınlar ile tefsir eden de vardır.

2. Sonra yağmurları yüklenen bulutlara and olsun ki.

2. (Sonra yağmurları yüklenen) Onları, takdir edilen yerlere götürüp yağdıran (bulutlara and olsun ki,) bildirecek hâdiseler, elbette ki, vâki olacaktır.

“Vikr” Lûgatta bir hayvanın yüklendiği ağır yük demektir. Çoğulu evkârdır. Buradaki hamilattan maksat ise bulutlar olduğu gibi bulutları yüklenen rüzgârlardır veya çocuklara yüklü bulunan kadınlardır da denilmiştir.

3. Sonra kolaylıkla akıp gidenlere and olsun ki.

3. (Sonra kolaylıkla akıp gidenlere) Yâni: Denizlerde cereyan eden gemilere veya yerlerde ve havalarda sür’atle dolaşan nakl vasıtalarına ki, bugünkü trenleri, uçakları da vesâire de kapsar. Veyahut estikleri yerlerde dolaşan rüzgârlara veya kendi yörüngelerinde, dolaştıkları yerlerde cereyan eden yıldızlara da (and olsun ki) haber verilecek hâdiseler, meydana gelecektir.

4. Sonra herhangi bir emri taksim eden meleklere and olsun ki.

4. (Sonra) herhangi (bir emri taksim edenlere) yâni: Rızkları, yağmurları vesâire kullar ve beldeler arasında dağıtmak vazifesiyle görevli olan meleklere veya bulutlara (and olsun ki,) şu beyân olunacak şeyler, elbette ki, hakikatin tâ kendisidir.

5. Size vaad olunan: Şüphe yok ki, elbette doğrudur.

5. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Size) Allah tarafından (vâ’d olunan) öldükten sonra yeni bir hayata kavuşacağınıza âid ilâhî vâ’d (şüphe yok ki, elbette doğrudur.) bu husustaki haberler, gerçeğe uygundur bir gün o hakikat, tecelli edecektir.

6. Ve muhakkak ki: Ceza da herhâlde vâkidir.

6. (Ve) Ey insanlar!. Yine (muhakkak ki, ceza da herhâlde vakidir.) herkes dünyadaki amellerine göre mükâfata veya cezaya kavuşacaktır, âhireti inkâr edenlerde lâyık oldukları cezalara elbette ki, çarpılacaklardır.

“Bu mübârek âyetlerdeki birçok yeminler, birer mühim hikmete ve faydaya dayanmaktadır. Kısacası: Bu muazzam eserlere yemin edilmesi bu eserlerin ne kadar muhteşem olduğuna ve Allah’ın kudreti için birer delil bulunduğuna işâret içindir. Ve bu muhteşem eserler, böyle harikulâde şeyleri vücuda getirmiş olan bir Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağına birer parlak numune olarak gösterilmiş bulunuyor.

Maamafih böyle yemin buyurulması, beyân olunan hâdiselerin fevkalâde mühim olduğuna bir işâreti içermektedir. Ve böyle haber verilen pek mühim hâdiselerin yeminler ile kuvvetlendirilmesi, konuşmada geçerli olan beyân üslûbunun gereğidir. Hattâ deniliyor ki: Vaktiyle Arap’lar, yalan yere yapılacak bir yeminin beldeleri harab bir hâle getireceğine inanıyorlardı. Kendi iddialarını doğru yeminler ile isbata, kuvvetlendirmeye çalışırlardı. Böyle bir yemine dayalı olan iddiaları kabul ederlerdi. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’deki yeminlerin vukuu da İslâm dairesine dâvet edilenleri temin etmek gibi hikmetlere de dayanmaktadır.

7. Muhtelif yörüngeleri olan gök hakkı için.

7. Bu mübârek âyetler, bir takım kimselerin muhtelif, bâtıl kanaatlerde, lâkırdılarda bulunduklarını bildiriyor. Böyle ihtilâflardan kurtulamamış şahısların Allah’ın kahrına lâyık olduklarını haber veriyor. Alay yoluyla kıyamet gününü soranların da nihâyet âteş azabına atılacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki (Muhalif yörüngeleri olan) Yıldızların hareket alanı bulunan yâhut güzel, dümdüz bir manzara teşkil eden (gök hakkı için) o muhteşem semâya, ilâhî kudretin güzel bir eseri olan yüksek âleme and olsun ki: “Hubük” Yollar, caddeler demektir. Tekili: Habîke’dir. Bunun süs sâhibi, dümdüz bir yaratılış sâhibi mânasına olduğunu söyleyen zâtlar da vardır.

8. Şüphe yok ki, siz muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.

8. Evet.. And olsun ki: Ey müşrikler!. (Şüphe yok ki, siz, muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.) Sizin lâkırdılarınız arasında ihtilâflar, tenakuzlar görülmektedir. Meselâ: Siz, Peygamberliği gün gibi açık olan bir zât hakkında şair, bazan sihirbaz, bazan da mecnun diyorsunuz. Kur’an-ı Kerim hakkında da, gâh şiir, ve gâh öncekilerin masalları demekten sıkılmıyorsunuz. Bu ne kadar cehâlet ve ahmaklık!. Siz hiç hakikatları görüp anlamayacak mısınız?.

9. Ondan döndürülen kimse, döndürülür.

9. (Ondan) gerçek görüşten, olgun imândan veya Resûl-i Ekrem’i ve Kur’an-ı Kerim’i tasdikten (döndürülen) kendi yaratılışının bozukluğu, nefsanî arzuları ve kötü irâdesinden dolayı mahrum bırakılan (kimse döndürülür.) öyle bir hidâyet yolundan uzaklaştırılmış bulunur. Diğer bir görüşe göre de öyle muhalif sözlerden bir takım kullar döndürülerek doğru bir söze sevk edilir, Allah’ın hidâyetine mazhar olarak ihtilâflardan kurtulmuş bulunur ki; bu da müminler hakkında bir övgü demektir.

“Efk” Sarfetmek, birşeyden döndürmek demektir, “İfk” ise yalan mânasınadır. Çok yalan söyleyene “effâk” denilir.

10. O muhtelif sözlü yalancılar kahrolsunlar.

10. (O) Muhtelif sözlü (yalancılar kahrolsunlar.) yâni: Allah’ın dini aleyhinde bulunanlar, bir takım iftiralara cür’et edenler, öyle kendi alçaklıklarından dolayı lânete hedef olarak helâk olup gitsinler. Bu, onların haklarında bir beddua mesabesindedir.

§ Harrâsûn”; Muhtelif lâkırdılarda bulanan yalancı kimseler demektir.

11. O kimseler ki, onlar cehâlet içinde gâfil kimselerdir.

11. Evet.. Kahrolsunlar (O kimseler ki,) o yalancı şahıslar ki: (onlar cehâlet içinde gâfil kimselerdir.) onlar derin bir cehâlete dalmış, büyük bir gaflet içinde kalmış, ne söyleyeceklerini bilemez bir hâlde bulunmuşlardır.

§ Gamre; Boğucu şey demektir, cehâletten ve sapıklıktan kinâyedir.

§ Sâhûn; da emrolundukları şeylerden gâfil bulunanlar mânasınadır.

12. Sorarlar ki: O cezâ günü ne zamandır.

12. O yalancılar, Hz. Peygamberden bir alay yoluyla (Sorarlar ki: O ezâ günü ne zamandır?.) ne vakit kıyamet kopacak, dinsizler cehennem azabına uğrayacaklardır?.

13. O gün ki, onlar âteş üzerine arz edileceklerdir.

13. O ceza vakti (O gün) vâki olacaktır (ki, onlar) o inkârcılar müşrikler (âteş üzerine arzedileceklerdir.) cehenneme atılarak yanıp yakılacaklardır. İşte o günü beklesinler.

§ Yüftenûn; kelimesi, yanarlar, azap görürler mânasında kullanılmaktadır.

14. Onlara denilecektir ki: azabınızı tadın. Bu odur ki, bunu alelacele ister idiniz.

14. Onlara, o âhiret gününü inkâr edenlere denilecektir ki: (Azabınızı tadın. Bu, odur ki) o alay yoluyla sual ettiğiniz âhiret azabıdır ki, siz (bunu alelacele ister idiniz) bunun meydana gelmeyeceğini zân ediyordunuz. İşte o uzak gördüğünüz elem verici olay, gerçekleşmiş oldu. Bütün bunlar, küfrün isyânın bir cezasıdır.