ZARİYAT SURESİ

15. Şüphe yok ki, takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınarlarda bulunacaklar.

15. Bu mübârek âyetler de, takvâ sâhibi kulların pek güzel hâllerini bildiriyor, onların gece ve gündüz ibâdetler ile, fakirlere, zayıflara yardım ile meşgul olduklarını takdir ediyor ve değer veriyor. Bu yüzden nâil olacakları uhrevî nîmetleri müjdeliyor. Dikkatleri yerdeki, insanlık nüfusuna ve gökteki kudret eserlerine çekiyor, vâ’d olunan haşr ve neşrin, mükâfat ve cezanın vâki olacağını kat’î bir sûrette şöylece beyân buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, takvâ sâhibi olanlar) yâni: İmân edip Cenab-ı Hak’dan korkanlar, dinî vazifelerine riâyette bulunup günâhlardan sakınanlar, âhirete varınca (cennetlerde ve pınarlarda) bulunurlar, aralarından ırmaklar akan bahçelere, büyük bostanlara nâil olmuş olurlar.

16. Rab’lerinin kendilerine verdiğini alıcıdırlar. Muhakkak ki, onlar bundan evvel iyilik eden zâtlar olmuşlardır.

16. Artık o seçkin zâtlar, (Rab’lerinin kendilerine verdiğini alıcıdırlar) kendilerine vâ’dedilen nîmetlere ermiş, onları teşekkürle kabul ederek ebedî selâmete, saadete ermişlerdir, (muhakkak ki, onlar) O cennetlere erişmiş olan takvâ sâhipleri (bundan evvel) dünyada iken (iyilik eden zâtlar olmuşlardı) Allah’ın rızâsını kazanmak için sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardı. Artık onun mükâfatı olmak üzere bu ebedî nîmetlere kavuşmuş oldular.

17. Geceden pek az uyur olmuşlardı.

17. Evet.. O takvâ sâhibi zâtlar, dünyada iken (Gecede pek az uyur olmuşlardı.) geceleyin kalkar, teheccüt namazı kılar, Allah’ı zikir ile meşgul olurlardı.

“Yehceûn” Geceleyin az ve hafif bir uykuda bulunurlar demektir.

18. Ve seher vakitlerinde de onlar istiğfarda bulunurlardı.

18. (Ve seher vakitlerinde de) Gecelerin son altıda birinde de, yâni: Sabaha yakın da (onlar) o takvâ sâhibi zâtlar, öyle az uyur ve çokça teheccüt namazı kılar olmakla beraber (istiğfarda) da (bulunurlardı) kendilerinin kusurdan uzak olmayacaklarını dikkate alarak Cenab-ı Hak’kın afv ve mağfiretini niyâza devam ederlerdi. Böyle, uyanık, ihtiyatlı bir hâlde yaşarlardı.

19. Ve mallarında da dilenen ve yoksul bulunan için bir hak var idi.

19. (Ve) O ibâdet ehli zâtların (mallarında da dilenen) ihtiyacını bildirerek yardım dileyen (ve yoksul bulunan) kimseye ihtiyacını arzetmeyerek fakirce bir hâlde yaşayan kimseler (için bir hak var idi) mallarının belirli bir kısmını ayırır, öyle yardıma muhtaç olanlara sadaka olarak verirlerdi, Cenab-ı Hak’kın mahlûkatına bu sûretle de şefkat ve merhamette bulunmuş Allah’ın rızâsını kazanmaya muvaffak olmuş idiler.

20. Ve yerde, kesin olarak inananlar için deliller vardır.

20. Evet.. Takvâ sâhipleri, Hak Teâlâ’nın kutsal varlığına, yüce kudretine. Şâhitlik eden yaratılış eserlerini dikkate alıyorlar, kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Çünkü herşeyde (Ve) özellikle (yerde) yerküresinin varlığında, yâni: Yeryüzündeki çeşitli kıtaların, sahraların, dağların, madenlerin, çeşitli ağaçların, bitkilerin ve birçok hayat sâhibi mahlûkların varlıklarında (kesin inananlar için deliller vardır.) bütün bunlar, kâinatı bir yaratanın varlığına, kudret ve büyüklüğüne birer kesin delildir.

21. Ve sizin kendi nefislerinizde de deliller vardır hiç de görmez misiniz?

21. (Ve) Ey insanlar!, (sizin kendi nefslerinizde de) Deliller vardır. Evet.. İnsanın yaratılışının ne enteresan, ne mükemmel olduğunu dikkate alanlar, bir Yüce Yaratıcının varlığını tasdike, ona kullukta bulunmaya mecburiyet görür, imân ile, takvâ ile vasıflanmaya çalışır. Artık ey gâfil insanlar!. Siz (hiç de görmez misiniz?.) bu kadar kudret eserlerine bir dikkat nazarı ile bakıp istifâde etmek istemez misiniz?. Hiç gaflet ve Allah’ın kudret ve nîmetini düşünmekten mahrumiyet, insanlara yakışır mı?.

22. Ve gökte de rızkınız ve vaad olunduğunuz şey vardır.

22. (Ve) Ey insanlar!, (gökte de rızkınız) vardır. Yâni: Rızkınızın sebebi olan ışıklar gibi, bulutlar ve yağmurlar gibi şeyler üstünüzdeki gök kubbede bulunmaktadır. (ve vâ’d olunduğunuz şey) de göktedir. Yâni: Hayır ve şer veya sevab ve ceza veya cennet ve cehennem semâdadır. Nitekim cennetlerin yedinci semâda olduğu bildirilmektedir. Diğer bir yoruma göre de ameller ve sevaplar, semâda, levh-i mahfuzda yazılmıştır, takdir buyurulmuştur.

23. İşte o göğün ve yerin Rabbine and olsun ki: O size vaad edilen herhâlde sâbittir, sizin konuşmanız gibi, bir hakikattir.

23. (İşte) Ey insanlar!, (o göğün ve yerin) O muazzam âlemlerin (Rab’bine) Yüce Yaratıcıya (and olsun ki, o) size vâ’d edilen haşr ve neşr, sevab ve ceza veya beyân olunan semâvî rızklar, nîmetler, (herhâlde sâbittir) onda bir şüphe yoktur (sizin konuşmanız gibi) bir hakikattir. Evet.. Nasıl ki; bir insan, kendisinin konuşma kuvvetine sâhip olup söz söyler olduğunda şüphe edemezse o kendisine vâ’d edilen de öyle kat’î bir hakikat bulunmaktadır, onda şüpheye aslâ yer yoktur. Maalesef.. Böyle açık hakikatları öteden beri inkâra cür’et edenler de vardır ki, nihâyet ilâhî azaba uğramışlardır. İşte evvelki Peygamberlerin kıssaları da bunu göstermektedir.

24. Sana geldi mi. İbrâhim’in ikram olunmuş olan misafirlerinin kıssası?

24. Bu mübârek âyetler, bir takım meleklerin insan sûretinde olarak İbrâhim Aleyhisselâm’ın yanına geldiklerini ve aralarındaki konuşmayı bildiriyor. Hz. İbrâhim’i pek bilgin bir oğula kavuşmakla müjdelediklerini ve bunu işiten pek yaşlı eşinin de almış olduğu vaziyeti beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Sana geldi mi) Senin haberin var mı?, (İbrâhim’in) O büyük Peygamberin kendi tarafından veya Allah tarafından (ikram olunmuş olan misafirlerinin kıssası?.) ki, o bir mühim kıssadır, ilâhî vahiy bulunmadıkça ondan haberdar olmuş olamazsın. Bu misafirler ise insan sûretinde Hz. İbrâhim’in yanına varmış olan oniki melek idi. Diğer bir görüşe göre de Hz. Cibril ve Mikâil ile diğer bir melekten ibâret bulunuyordu.


25. O vakit ki, onun yanına girmişler de selâm demişlerdi, Hz. İbrâhim de dedi ki: Selâm, tanınmamış olan bir cemaat.

25. (O vakit ki,) O melekler (onun) Hz. İbrâhim’in (yanına girmişler de selâm demişlerdi) yâni: Sana selâm olsun diye hitapta bulunmuşlardı. İbrâhim Aleyhisselâm da (dedi ki:) Aleyküm (Selâm) sizi tanıyamadım, siz bence (tanınmamışlar olan bir cemaat.) bulunuyorsunuz, kimler olduğunuzu bana bildirir misiniz?. Yâhut Hz. İbrâhim onların öyle kendince meçhul, gariplerden bir zümre olduklarını kalben düşünmüş bulundu.

26. Hemen bir bahane ile âilesinin yanına gitti, derhal semiz bir buzağı ile geldi.

26. İbrâhim Aleyhisselâm (Hemen bir bahane ile) veya misafirlerinden gizlice (ailesinin yanına gitti) misafirleri için ikramda bulunmak istiyordu (derhal semiz bir buzağı ile) bir pişirilmiş sığır yavrusu ile misafirlerinin yanlarına (geldi) onlara ziyâfette bulunmak istiyordu.

27. Bunu onlara yaklaştırdı. Dedi ki: Yemez misiniz?

27. Hz. İbrâhim (Bunu) bu getirdiği pişmiş buzağı etini (onlara) o misafirlerine (yaklaştırdı) buyurunuz bundan diye teklifte bulundu. O misafirler ise sofraya yanaşmıyorlardı. Bunu görünce İbrâhim Aleyhisselâm onlara (dedi ki: Yemez misiniz) ne için takdim edilen yiyeceğe iltifat buyurulmuyor?.

28. O vakit onlardan kalbinde bir korku gizledi. Dediler ki: Korkma ve onu bir bilgin oğul ile müjdelediler.

28. İbrâhim Aleyhisselâm (O vakit) o misafirlerin yemeğe iltifat etmedikleri zaman (onlardan kalbinde bir korku gizledi.) onların bir fenâlık için gelmiş olabileceklerini sanıverdi. Çünkü bir misafirin kendisine ikram edilen şeye iltifat etmemesi, kötü düşünmeyi gerektiren uygunsuz bir harekettir. Yâhut Hz. İbrâhim, o misafirlerin insan sûretinde görünmüş melekler olup azab için gönderilmiş olduklarını kalben düşünerek korkuverdi. O misafirler de (dediler ki: Korkma) biz Allah tarafından gönderilmiş melekleriz (ve onu) Hz. İbrâhim’i (bir bilgin) birçok ilm sâhibi olacak (bir oğul ile müjdelediler) Sâre adındaki zevcesinden İlhâk adındaki oğlunun dünyaya geleceğini müjdelediler.

29. Bunun üzerine eşi bir çığlık içinde yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi ve dedi ki: Kısır bir koca kadın!

29. (Bunun üzerine) O misafirlerin bu müjdesini duyar duymaz Hz. İbrâhim’in (eşi) evlerinin bir köşesinde oturarak misafirlerine bakan Hz. Sâre (bir çığlık içinde) a diye hıçkırarak (yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi.) kendi ihtiyarlığını düşündü (dedi ki: Kısır) gençliğinden beri çocuk doğurmamış (bir koca kadın!.) bulunuyorum, artık ben nasıl çocuk anası olabilirim?.