TEVBE SURESİ

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm

1. Bu, bir ayrılık ihtarıdır! Allah Teâlâ ile Rasûlü tarafından kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere.

1. Bu mübarek âyetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan antlaşmaların feshini tebliğ etmektedir ve kendilerine dört ay müsaade verilen o dinsizlerin zarar ve ziyanda olacakları kendilerine ihtar buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Biliniz ki: (Bu bir ayrılık ihtarıdır.) Müslümanlar ile siyasî alâkalarının kesildiğine dair bir beyannamedir. (Allah Teâlâ İle Resûlü tarafından kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere) Yani: Ey müslümanlar!. Allah Teâlâ’nın ve Resulunun izin ve müsaadesiyle yapmış olduğunuz o anlaşmaları yine Cenâb-ı Hak’kın ve Yüce Peygamberinin emir ve tebliğiyle fesh ediniz. Çünki o müşrikler, yapılmış olan antlaşmaların hükümlerine aykırı hareketlerdebulunmaktadırlar. § Beraat, lûgatte herhangi bir fenalıktan uzaklaşmak, beri olmak, kurtulmak demektir. Meselâ: Bir borçtan, bir sorumluluktan kurtulmak bir beraattir, bir işten alâkayı kesmek de bir beraattir. Siyaset bakımından da iki zümre arasındaki emniyetin, korunmuşluğun, sulh ve barışın kesilip bertaraf edilmesi de bir beraatten ibarettir.

§ Vaktiyle müşrikler ile antlaşma yapılmasına Allah tarafından müsaade edilmişti. Bunun üzerine müslümanlar Rasûlü Ekrem ile beraber Müşrikler ile antlaşma yapmışlardı. Daha sonra “Beni Damre” ile “Beni Kinane “den başka müşrikler sözlerinde durmadılar, antlaşma hükümlerine muhâlefete başladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlar ile olan antlaşmalara son verilmesini ve antlaşmalarına riayet etmeyen müşriklerden müslümanların sakınmalarını emir buyurdu. Maamafih bazı antlaşmalarda zaten geçici bir zaman için yapılmıştı. O zaman nihayet bulunca artık antlaşma hükmü kalmamış bulunacaktı.

2. Artık ey müşrikler! Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız ve biliniz ki, siz şüphe yok. Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak değilsinizdir ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri zelil kılıcıdır.

2. (Artık) Ey müşrikler!. (Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız) bu müddet içinde size taarruz olunmayacaktır. Fakat o müddetten sonra size güven yoktur. Bu müddetin başlangıcı, Hacci Ekber gününden ibarettir. Son bulması da Rebiülâhır ayının onuna rastlamaktadır. Bu müddete “haram aylar” denilmiştir. Çünki bu müddet içinde savaşmak haram bulunmuştur. Bu müddet Zilhicce’nin son yirmi günü ile Muharrem, Sefer Reblülevvel aylarından ve Rebiülâhırın ilk on gününden ibarettir. Bu hususta başka görüşlerde vardır. (Ve) Ey Müşrikler!. (Biliniz ki, siz) herhangi bir çareye baş vursanız ve nerelere kaçıp durmakisteseniz (şüphe yoH ki. Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak değilsinizdir.) Cenâb-ı Hak’kın kudret elinden yakanızı kurtaramazsınız. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri) dünyada öldürülmek, esaret ile, ahirette de pek acıklı azap ile (zelîl kılıcıdır) siz küfrünüzden dolayı böyle cezalara elbette kavuşacaksınızdır.

3. Ve Allah Teâlâ ile Resulû tarafından haccı ekber günü insanlara bir ilândır ki. Allah Teâlâ da Resulû de şüphe yok, müşriklerden uzaktır. Artık tövbe ederseniz o sizin için hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz biliniz ki, siz Allah Teâlâ’yı elbette âciz bırakacak değilsinizdir. Ve kâfir olanları acıklı bir azap ile müjdele!

3. Şu âyeti kerime müşrikleri tehdit ve onları tövbeye özendirmekte ve teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ ile Resûlü tarafından Haccı Ekber günü) yani: Kurban Bayramının birinci günü, o hac farizesinin kendisinde tamama ereceği büyük, mübârek zamanda veya arefe günü (insanlara) bütün mü’minlere, aralarında bir antlaşma bulunmuş olsun olmasın bütün müşriklere (bir ilândır ki, Allah Teâlâ da Resûlü de şüphe yok müşriklerden) antlaşmalarına riayet etmeyen kâfirlerden (beridir) onların o riayet etmedikleri antlaşmalarının artık Allah katında bir kıymeti yoktur. Binaenaleyh ey müşrikler bunun neticesini düşünün. (Artık) küfrünüzden, antlaşmanıza riayetsizlikten (tövbe ederseniz o) tövbe (sizin için hayırlıdır.) iki âlemde de felâketten, azaptan kurtulmuş olursunuz, (ve eğer yüz çevirirseniz) tövbeden kaçınırsanız: Müslümanlara karşı ahdinize riayetten ayrılırsanız (biliniz ki. Siz Allah Teâlâ’yı elbette âciz bırakacak değilsinizdir.) O Yüce Yaratıcı elbette sizi lâik olduğunuz cezalara kavuşturacaktır. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!, (kâfir olanları acıklı bir azap ile müjdele.) Yani: Onlara dünyada öldürülmek gibi, esaret gibi felâketlere, ahirette de cehennem ateşinemâruz kalacaklarını ihtar et. Bu gibi tehdit edilen kimselere karşı yapılacak müjde, bir tahakkümden ve istihfaftan onları uyandırmak için yapılan bir ihtardan kinayedir.

§ Hz. Peygamberin hicretinin dokuzuncu senesi, Rasûlü Ekrem, Sallallahü Aleyhi vesellem efendimiz Hz. Ebu Bekiri hac emiri olarak Mekke’i Mükerreme’ye göndermişti. Onun gitmesini müteakip Tövbe sûresi nâzil olmuştu. Rasûlü Ekrem Efendimiz de bu sûre-i celilenin hükümlerini hacc-ı ekber günü insanlara tebliğ etmeğe Hz. Ali’yi memur kılmıştı. Hz. Ali giderek Mina mevkiinde toplanmış olan insanlara bu sûre-i celilenin ilk âyetlerini okumuş ve demiştir ki: Ben dört şey ile emir olundum. Şöyle ki: Bu seneden sonra Beyt-i şerife müşrikler artık yaklaşmayacaklardır. Beyt-i Şerif çıplak olarak tavaf edilmeyecektir. Cennete ehli imândan başkası giremeyecektir. Ve yapılmış olan antlaşma müddetine riayet edilecektir. Bütün bunlar gösteriyor ki: Müslümanlıkta antlaşmaya riayet bir esastır. Müslümanların cihad ile memur olmaları antlaşmalarına riayetten kaçınanlara, İslâm mukaddesâtına saldıranlara karşı zarurî olarak yerine getirilmesi icabeden bir vazifedir. Düşmanları haberdar ederek kendilerine bir müddet verilmesi de haklarında hiyanet lekesinde kaçınılarak yüksek bir adâlet eseri göstermek hikmetine dayanmaktadır.

§ Hacc-ı Ekber, farz olan hacdır. Hacc-ı Asgar da nâfile olarak yapılan hacdır. Umreye de Hacc-ı Asgar denilmiştir ki, bu da herhangi bir mevsimde olursa olsun Kâbe’i Muazzama’yı tavaf ile Safa ve Merve arasında sâyetmekten ibarettir. Arefe günü Cuma’ya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilmiştir.

4. Kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da size karşı bir eksiklikte bulunmamış; ve sizin aleyhinizde olarak bir kimseye yardım eylememiş olan müşrikler müstesnâ. Artıkonlara müddetlerine kadar antlaşmalarını tamamlayınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sakınanları sever.

4. Bu âyeti kerime, müslümanlar ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine riayet eden gayri müslimlere karşı müslümanların ne şekilde hareket edeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da) bu antlaşma hükümlerine göre (size karşı bir eksiklikte bulunmamış) o hükümlere tamamen riayetten ayrılmamış, size karşı savaşa cür’et göstermemiş (ve sizin aleyhinizde olarak) düşmanlarınızdan (bir kimseye bir kavme (yardım eylememiş) başkalarını sizin aleyhinize olarak harbe teşvik ve kendilerine yardım edivermemiş (olan müşrikler müstesnâ) onların haklarında anlaşmalar dört ay sonra son bulmuş olmayacaktır. (Artık onlara müddetlerine kadar antlaşmalarını tamamlayınız) aranızdaki kararlaştırılmış olan müddetin tamam olmasına riayet ediniz, öyle dört ay sonra onlara karşı savaşta bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sakınanları) meselâ: Antlaşma hükümlerine riâyette bulunup da insanların haklarına tecavüzde bulunmayanları (sever) onları mükâfatlara nâil buyurur. Binaenaleyh Ey Müslümanlar!. Siz de takvadan ayrılmayınız, yaptığınız antlaşmalara tamamiyle riayetkâr olunuz.

§ Rivâyete göre, Beni Kinâneden bir kabile olan Beni Damre ile Rasûlü Ekrem arasında bir antlaşma yapılmış idi. Bu antlaşmanın dokuz ay kadar daha bir müddeti kalmıştı. İşte böyle antlaşmaların müddetleri tamam oluncaya kadar bunlara riayet edilmesi bu âyeti kerime ile emredilmiştir.

5. Artık haram olan aylar çıkınca, o diğer müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz ve onları yakalayınız ve onları hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz.Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse artık yollarını açık bırakınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

5. Bu âyeti kerime, yaptıkları antlaşma hükmlerine uymayan ve daha sonra tövbe edip İslâmiyet’i kabul eylemeyen müşriklere karşı müslümanların savaşa izinli olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık haram olan aylar çıkınca) yani: Kendilerine bir lûtuf olarak verilmiş olan dört aylık müddet son bulunca (-o diğer-) yani anlaşmalara riayet edenlerden başka (müşrikleri nerede bulursanız) gerek harem-i şerif içerisinde ve gerek dışında ve gerek haram olan aylarda ve gerek diğer aylarda yakalarsanız onları (öldürünüz ve onları) esaretle (yakalayınız ve onları) mescidi harama gelmekten, İslâm beldelerinde faaliyette bulunmadan engellemek için (hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz) onların gidecekleri, dağılacaklar! beldelerin yollarını nezaret altında bulundurunuz. Tâki, etrafa dağılıp İslâmiyet aleyhinde fenâlıklarda bulunmaya fırsat bulamasınlar. (Fakat) onlar (tövbe ederlerse küfrlerine son verip imâna gelirlerse (ve) bu tövbelilerinin bir delili olmak üzere (namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse) Cenâb-ı Hak’ka ve Allah’ın mahlûkatına karşı vazifelerini ifada bulunurlarsa (artık) onların (yollarını açık bırakınız) onlara hürriyet veriniz, onlara birşey ile taarruzda bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Tövbe edenlerin günahlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek esirgeyendir) onlara bu tövbelerinden dolayı rahmet ve merahmette bulunur, kendilerini nice nimetlere nail buyurur. Demek oluyor ki, Hak Teâlâ Hazretlerinin lûtfuna kavuşabilmek için hem küfrden uzak olmalıdır, hem de namaz, oruç, zekât gibi kulluk vazifelerini ifaya çalışmalıdır. Buvazifelere riâyet etmeyenler azaptan, cezalandırılmaktan kurtulamazlar. Özet olarak: Bu âyeti kerime: İnsanlığa selâmet ve saâdet yolunu göstermiş oluyor ki, o da Cenâbı Hak’ka imân ile dinî görevleri yerine getirmekten ibarettir.

6. Ve eğer müşriklerden bir kimse senden aman dilerse artık ona aman ver, tâki. Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin. Sonra onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünki onlar şüphe yok ki, bilmez bir kavimdîr.

6. Bu âyeti kerime gösteriyor ki, kendilerine mühlet verilmiş olan müşriklerden herhangi biri islâmiyet hakkında fazlaca bilgi edinmek maksadıyla bir aman talebinde bulunursa ona aman verilir, velev ki, o mühlet sona ermiş olsun. Şöyle ki: (Ve eğer) Kendilerine dört ay mühlet verilmiş olan (müşriklerden bîr kimse) bu müddetin bitmesini müteakip (senden aman dilerse) hakkında bir komşu imiş gibi muamele yapılarak kendisine aman verilmesini talepte bulunursa (ona aman ver) onu komşuluğuna kabul eder gibi ol, kendisine bir tecavüz edilmesine müsaade etme (tâki, Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin) gelsin de Kur’an-ı Kerim’in yüksek beyanını dinlesin, onun insanlığı islaha, insanların selâmet ve saadetine vesile olduğunu anlasın (sonra) imân etmeyip de yurduna dönmek isterse (onu emin bulunduğu mahalle) kendi kavminin yurduna (ulaştır) oraya dönsün, artık düşünsün. Onlara böyle bir aman verilmesinin hikmetine gelince (çünki onlar, şüphe yok ki, bilmez bir kavimdir.) İslâmiyetin hak olduğunu bilmez bir halde bulunmaktadırlar. Onlara böyle bir aman verilmelidir ki, gelip hakikatını güzelce anlayabilsinler, artık bir mazeret ileri sürmelerine mahal kalmasın.

§ Bu âyeti kerime de gösteriyor ki: İslâmiyet’teki cihâdın farz oluşu, yalnız insanlığın hak dini kabul ederek selâmet ve saadete nail olmaları içindir. Yoksabaşkalarının mallarını, yurtlarını ellerinden almak için değildir. İşte bunun içindir ki, en düşman bir müşrik bile islâmiyet hakkında bilgi edinmek için aman dileyince kendisine aman verilir, sonra da kendi yerine tam bir selâmetle iade edilir. Eğer cihatdan gaye, dünyevî bir varlık elde etmek olsa idi, böyle bir müsaade yönüne gidilmezdi, çünkü bu müsaade, o gayeye aykırı bulunurdu.

§ Bir de bu âyeti kerime İslâmiyetin ne kadar akıl ve mantığa uygun ne kadar düşünen kimselerin kabul edecekleri yüce hükümleri, düsturları kapsamış olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer böylece pek makul, pek yüksek ve her hakikî aydın kimsenin kabul edeceği bir mahiyette olmasaydı, kâfirler, bu dinî, bunun hükümlerini tetkik ve düşünmeye davet edilmezlerdi. Nitekim bu gerçeği bir takım insaflı şarkiyatçı ilim adamları da itiraf etmektedirler.

7. Allah Teâlâ’nın katında ve Peygamberinin katında o müşrikler için nasıl bir aht olabilir? Mescid’i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yapmış olduklarınız müstesnâ. İmdi onlar size karşı dürüstlük gösterdikçe siz de onlar için dürüstlük gösterin. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ takvâ sahiplerini sever.

7. Bu mübarek âyetler, antlaşmalarını bozan müşriklere karşı yapılacak muamelelere ve muamelelere sebep olan hikmetlere, faydalara işaret etmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın katında ve Peygamberinin katında) İlâhî dinin yüksek hükümlerine göre (o) ahtlarını bozup duran (müşrikler için nasıl) uyulmaya lâyık (bir ahd olabilir?.) elbette olamaz. Çünki onlar ahdlarını bozaktan, müslümanlara karşı düşmanlıktan geri durmazlar. Ancak (mescid-i haramın yanında) Hudeybiyye denilen yerde (kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz) müşrikler (müstesnâ) onlar ile olan ahdi devam ettirirsiniz. Fakat bu da şöyle bir şarta bağlıdır: (İmdi onlar size karşı dürüstlükgösterdikçe) antlaşmalarına riâyet edip onu bozmadıkça (siz de onlar için dürüstlük gösterin) antlaşma hukukuna riâyet ediniz, belirlenmiş olan müddet içinde kendi tarafından ahd yemini bozmayınız, (ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ takvâ sahiplerini) ahdlerini bozmaktan sakınanları (sever) binaenaleyh müslümanlar, verdikleri sözlerde sebat ederler, yaptıkları antlaşmaları bozmaktan kaçınırlar, fakat düşmanları bu anılaşmalara riâyet etmezlerse o zaman müslümanlar da karşılık vermek mecburiyetinde kalırlar. Nitekim müslümanlar ile antlaşma yapmış olan müşriklerden “Beni Bekir” kabilesi, müslümanların aleyhine olarak müşriklerden”Hüzaa” kabilesine yardımda bulunarak bu antlaşmalarını bozmuşlardı.

8. Nasıl olabilir. Ve eğer size bir galip gelecek olsalar sizin hakkınızda ne bir yemine ve ne de bir ahta riayette bulunmazlar. Onlar sizi ağızlarıyla hoşnut ederler. Kalpleri ise çekinir ve onların çoğu fasık kimselerdir.

8. (Nasıl) O düşmanlar için sabit bir aht (olabilir? Ve) halbuki (eğer) onlar (size bir galip gelecek olsalar) bir fırsat bulup kendilerini daha kuvvetli görseler, bir zafer elde edebilecek bir vaziyette bulunsalar (sizin hakkınızda ne) evvelce yapmış oldukları (bir yemine) veya bir akrabalık münasebetine (ve ne de bir anılaşmaya riâyette bulunmazlar) belki güçleri yettiği kadar size ezâ ve cefada bulunmasa çalışırlar. (Onlar) Ey Müslümanlar!, (sizî ağızlariyle hoşnut ederler) münâfıkca hareket ederek görünürde antlaşmalarına uyduklarını söylerler, size itaat edeceklerine dâir Allah adına and içerler. (Kalpleri ise) Ahte vefâdan, itaate devamdan (çekinir) onların sözleri özlerine uymaz, (ve onların çoğu fâsık) kendi milletleri arasında da ahlaksızlıkla tanınan, antlaşmalara uymaktan kaçınan (kimselerdir.) Diğer bir kısım müşrikler ise küfrleri bakımından haddizatında fâsıkkimseler iseler de kendi aralarında fâsıkca hareketlerden kaçınırlar ve İbni Abbas Hazretlerinin beyan buyurmuş olduğu üzere onlardan bir takımının daha sonra aklını başına toplayarak İslâm şerefine nail olmaları, düşünülebilir. Nitekim de daha sonra içlerinden bir zümre bu şerefe nâil olmuştur.

9. Onlar Allah Teâlâ’nın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar. Sonra da onun yolundan çevirdiler. Şüphesiz ki onların yapar oldukları şey ne kadar kötüdür.

9. Bu mübarek âyetler de müşriklerin ne kadar ilâhî dine muhalefette bulunduklarını ve onların müslümanlara karşı ne kadar hukuka saldırgan olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) O müşrikler veya onlara yardım eden Yahûdiler (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) antlaşma hükmlerine uymayı emreden âyetleri (az bir bedel karşılığında) arzu ve hevesleri, geçici menfaatleri, nefsanî istekleri uğrunda elden çıkardılar, (sattılar) değiştirdiler, (sonra da onun) hak dinin veya beyt-i şerifin (yolundan) döndüler, başkalarını da (çevirdiler) İslâm dinine girmekten engellemeye çalıştılar (şüphesiz ki, onların yapar oldukları şey) Allah’ın dininden kaçınmaları, başkalarının da o dine girmelerine mâni olmaları (nekadar fenâdır) haklarında nekadar azâbı gerektiricidir. Bunun farkında neden olamıyorlar?.

10. Onlar Bir mümin hakkında ne bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler. Ve işte haddi tecavüz etmiş olanlar, onlardır.

10. Evet… Onların yaptıkları şey pek fenâdır. Çünki (onlar) o dinsizler, (bir mü’min hakkında ne bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler) yani: Onlar ne yaptıkları yeminlere riâyet ederler, ne de yaptıkları antlaşma hükümlerine riâyette bulunurlar. Onlar görevlerini yerine getirmeye çalışmazlar, bunlara vakit vakit muhalefette bulunur dururlar. (Ve işte haddi tecavüz etmiş olanlar) dînen kararlaştırılmışolan hükümlere ve antlaşmaların gerektirdiği vecibelere muhalefet edip duranlar (onlardır) o hakikî imândan mahrum olan dinsizlerdir. Nekadar âdî kimseler!.

11. Eğer onlar daha sonra tövbe ederlerse ve namaz kılarlar ve zekâtı da verirlerse artık sizin dinde kardeşlerinizdir ve biz âyetlerimizi bilenler olan bir kavim için genişçe beyan ederiz.

11. Bu mübarek âyetler, insanlar arasında bir din kardeşliğinin ne şekilde meydana geleceğini bildiriyor ve hangi kimselerin en zararlı şahıslar olup kahır ve cezâya lâyık olduklarını tâyin buyuruyor. Şöyle ki: (Eğer onlar) o kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz kâfirler (daha sonra tövbe ederlerse) küfürlerini bırakıp imâna gelirlerse, yeminlerini bozmayı terkedip onlara riayete başlarlarsa (ve namaz kılarlar) ise, farz namazları bütün erkân ve şartlarına uyarak kılmaya başlarlarsa (ve) kendilerine farz olan (zekâtı da) kalben isteyerek fakir müslümanlara (verirlerse artık) onlar da o halde Ey müslümanlar!, (sizin dinde kardeşlerinizdir.) Sizin lehinize olan onların da lehinedir, aleyhinize olan da onların aleyhinedir. Aranızda böyle mükemmel bir dayanışma, bir sevgi meydana gelmiş olur. (ve biz âyetlerimizi bilenler) düşünüp anlayabilecek (olan bir kavim için genişçe) açık bir şekilde (beyan ederiz) tâki, İslâmiyetin teklif ettiği vazifelerin ne kadar hikmet ve menfaate dayanmış olduğu gözleri önünde parlayıp dursun, İşte gayri müslimler ile yapılacak antlaşmaların, cihadların hikmeti de gösterilmiş oluyor ki, o da insanlık âleminde bir sulh ve barışın, bir kardeşlik ve danışmanın ve sonuç olarak ebedî bir selâmet ve saadetin meydana gelmesini sağlama gayesinden ibarettir.

12. Ve eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozacak olurlarsa ve dininizhakkında da dil uzatırlarsa artık o küfr önderlerini öldürünüz. Şüphe yok ki, onların antları yoktur. Umulur ki, inkârlarına son verirler.

12. (Ve eğer) Antlaşma yapmış olanlar, bu (antlaşmalarından sonra) sözlerinde durmazlarda yapmış oldukları (yeminlerini bozacak olurlarsa) ahtlarına riayet etmezlerse (ve dininiz hakkında dil uzatırlarsa) İslâmiyet gibi kutsal, bütün hükümleri hikmete dayanmış apaçık bir din aleyhinde söz söyler, ona karşı küçültücü ve hakaret edici davranışlarda bulunmak alçaklığını işlerlerse (artık) Ey Müslümanlar!. Siz mâzursunuz, izinlisiniz, mukaddesâtınızı muhâfaza etmek ve korumak için (o küfür önderlerine) öyle İslâm dini aleyhinde bulunan bütün kâfirleri (öldürünüz.) onlar ile savaşa atılıp kendilerini cezalandırmağa gayret ediniz. (Şüphe yok ki, antları yoktur.) onların o yeminleri haddızatında bir yemin değildir. Eğer yemin olsa idi ona muhâlefet ederek yeminlerini bozmazlardı. Ey Müslümanlar!. Siz o gibi kâfirlere karşı kudret ve gücünüzü gösteriniz (umulur ki, -inkârlarına- son verirler.) bu sayede uyanırlarda İslâm dinini kabul ederek müslümanlık aleyhindeki hareketlerini bırakırlar, İşte bu, bütün insanlar hakkında Allah Teâlâ’nın büyük bir lûtuf ve keremidir ki, bu cihad ile onlara eziyet vermek değil, bilâkis onların ebedî felâketten kurtularak selâmet ve saadete kavuşmaları bir gâye bulunuştur.

13. Ya öyle bir kavim ile savaşta bulunmayacak mısınız ki, antlarını bozdular ve Peygamberi yurdundan çıkarmayı kurdular ve sizinle düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar. Onlardan korkar mısınız! Kendisinden korkmaya daha lâyık olan ancak Allah Teâlâ’dır. Eğer siz mü’min kimseler iseniz. Bunu böyle bilirsiniz.

13. Bu mübarek âyetler, birer büyük mucizedir. Müşrikler ile savaşın başlıca sebeplerini vefaidelerini bildiriyor, İslâm mücahitlerinin kalplerine cesaret veriyor. Ve müjdelemiş olduğu başarılar daha sonra tamamen vücude gelmiş bulunuyor. Şöyle ki: (Ya) Siz Ey Müslümanlar!. (Öyle bir kavim ile savaşta bulunmayacak mısınız ki) Onlar çeşitkli sebeblerden dolayı kahır ve cezâya lâyık olmuşlardır. Bu cümleden olarak: Birinci sebep onlar (yeminlerini bozdular) Hudeybiye antlaşmasını yaparken müslümanların aleyhine başkalarına yardım etmiyeceklerine dair yemin etmişlerdi. Sonra müslüman olan Huzae kabilesi üzerine kâfir olan Beni Bekr kabilesini saldırırlar. (Ve) Ikinci sebep de onlar (Peygamberi -yurdundan-çıkarmayı kurdular) Darünnedvede toplanarak Rasûlü Ekrem’i Mekke’i Mükerreme’den çıkarmak için istişarede bulundular, (ve) üçüncü sebep de (sizinle düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar) Rasûlü Ekrem’in İslâm dinini tebliğini kabul etmediler, onun gösterdiği mucizeleri inkâr ettiler, ona karşı savaşı göze aldılar veyahut Bedir Savaşı sırasında Kureyş’in kervanı kendilerine sağ-salim kavuşmuş olduğu halde yine geri dönmeyip Rasûlü Ekrem ile savaşa koştular veyahut müslüman olan Huzae kabilesi üzerine Beni Bekr’i saldırttılar. Artık Ey Müslümanlar!. (Onlardan) Size bu kadar düşmanlıkta, ihanette bulunan kâfirlerden (korkar mısınız!.) onlardan size bir müsibet gelir, korkusuyla cihadı terkeder misiniz?. Elbette siz de bilirsiniz ki, (kendisinden korkmaya daha lâyık olan ancak Allah Teâlâ’dır) artık yalnız ondan korkunuz, onun dinine hizmeti bir vazife biliniz, ona sığınarak düşmanlarınıza karşı cephe alınız, (eğer siz mü’min kimseler iseniz) bunu böyle bilirsiniz. Çünki hakikî müminler, yalnız Allah Teâlâ’dan korkarlar, başkasına ehemmiyet vermezler. Bütün hâdiselerin ancak o Yüce Yaratıcının iradesiyle, kudretiyle vücude geleceğine inanmış bulunurlar. Artık böyle kuvvetli bir inanca, sağlam bir kalbe sahip olan bir zümre,başkalarından korkar mı, mukaddesatı uğrunda cihad meydanlarına atılmaz mı?, İşte bu dinî terbiyedir ki, İslâm ordularını birçok savaşlarda kendilerinin sayıca kat kat üstünde olan düşmanlarına karşı galip kılmıştır. Böyle bir imân ve inanç, müslümanlara büyük bir kuvvet, büyük bir azim ve metanet vermektedir. Bu yüksek özelliğin bu yüce diyanet ve yiğitliğin İslâm muhitinde daima meydana galmesini sağlamaya çalışmak, İslâm cemiyetleri için en mühim bir vecibedir, varlıklarının şeref ve şan ile devam ve bakâsı için en birinci çâredir.

14. Onlar ile savaşın. Onları Allah Teâlâ sizin ellerinizle cezalandırsın ve onları rüsvay etsin ve onların üzerine size zafer versin ve mü’minler olan bir zümrenin göğüslerine şifa ferahlık nasip buyursun.

14. Artık Ey Müslümanlar!. (Onlar ile) Öyle yeminlerini bozan, size karşı hiyanette bulunan İslâm düşmanlariyle (savaşta bulunun) bunun bir kere şu faidelerini düşünün: Birincisi: (onları Allah Teâlâ sizin ellernizle cezalandırsın) öldürsün, esarete düşürsün, mallarını ellerinden gidersin (ve) ikincisi de (onları rüsvay etsin) dünyada zillet ve rezalete, ahirette de azaba düşürsün (ve) üçüncüsü de (onların üzerine size zafer versin) sizi onlara galip kılsın onları cezalandırmaya sizi muvaffak buyursun, (ve) dördüncüsü de (mü’minler olan bir zümrenin) o tecavüze uğramış olan Huzae taifesi gibi bir İslâm cemâatinin de (göğüslerine şifa) ferahlık ve neş’e (nasip buyursun) kendilerine eza ve cefada bulunmuş olan düşmanlarının mağlûbiyetlerini onlara göstermek suretiyle o taifeyi bekleme zahmetinden kurtarsın. İbni Abbas Hazretlerinden bir rivayete göre bu mü’minlerden maksat, Yemen ve Seba tarafından gelip İslâmiyet’i kabul eden bir zümredir ki yurtlarına dönünce yurtdaşlarından şiddetli bir ezayauğramışlardı. Durumu Rasûlü Ekrem’e bildirerek şikâyette bulunmuşlardı. Yüce Peygamber Efendimiz de “müjde, olsun size, kurtuluş yakındır” diye buyurmuştu. İşte bu gibi savaşa iştirâk etmemiş olan müslümanlar da bu savaş sonunda böyle bir gönül rahatlığına nail olacaklardı. Nitekim de olmuşlardır.

15. Ve kalplerinin kinini gidersin. Ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

15. (Ve) Ey Müslümanlar!. Savaşta bulunun, tâki, Cenâb-ı Hak, bu vesile ile dindaşlarınızın (kalplerinin kinini gidersin) gördükleri, kötü olaylardan, tecavüzlerden dolayı kalplerinde meydana gelmiş olan öfkeyi şiddeti, gazabı, kızgınlığı gidersin. İşte bu da bu cihadın beşinci faidesidir. (ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar) düşmanlardan bir nicesini dilerse fikir değişikliğine nâil ederek kendilerine küfür ve isyandan tövbe nasip buyurur. Nitekim de nasip buyurmuştur. Bu cümleden olarak Kureyş reislerinden olan Ebu Süfyan, İkrime, Süheyl gibi bir nice zatlar, Mekke’i Mükerreme’nin fethi günlerinde İslâm şerefine nail olmuşlar ve İslâmiyetleri pek güzel, pek samimî bulunmuştur, (ve Allah Teâlâ bilendir) geçmişte olanları bildiği gibi gelecekte olanları da pek mükemmel bilir. Ve o Yüce Yaratıcı (hikmet) sahibidir onun bütün emirleri, hükmleri hikmet ve menfaata dayanmıştır.” Binaenaleyh bu cihad ile mükellefiyet de bir ilâhî hikmet gereğidir. Bu âyetler birer büyük mucizedir. Çünkü bunların müjdeledikleri muvaffakiyetler daha sonra tamamiyle meydana gelmiş, müslümanlar her tarafta galip olmuş, İslâm hâkimiyeti parlak bir şekilde kendisini göstererek ehli imânın kalplerini rahatlatmıştır.

16. Yoksa sandınız mı ki: Bırakılacaksınız ve Allah Teâlâ sizden cihadda bulunanları ve Allah Teâlâ’dan ve Resulünden vemü’minlerden başkasını öz dost edinmeyenleri bilmeyecek? Halbuki, Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

16. Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan mü’minleri uyararak onları cihada teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Cenâb-ı Hak’kın emrine heman uymayıp da cihatdan geri kalan müminler!. (Yoksa) siz (sandınız mı ki) öyle cihad ile artık memur olmayacak bir halde (bırakılacaksınız) dır. (ve) yine fasit bir zan ile sandınız mı ki, (Allah Teâlâ, sizden) hak yolunda ihlaslıca (cihadda bulunanları ve) bununla beraber (Allah Teâlâ’dan ve Resûlünden ve mü’minlerden başkasını öz dost) sırdaş (edinmeyenleri bilmeyecek) bu haller o ezelî mabudun ilmî huzuru ile malûmu olmayacak!. Hâşâ (halbuki. Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.) O herşeyi bilen Yaratıcı, sizin bütün fiil ve hareketlerinizi, bütün hayallerinizi ve din düşmanlarıyle olan gizlice münasebetlerinizi tamamen bilir. Onun mukaddes zatına karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık bunu güzelce düşünmeli, yapılacak bir cihadı, bir ibadeti yalnız Allah rızası için yapmalı, yoksa nefsanî arzular için, gösterişler için yapılacak bir savaşın ve diğer şeylerin bir kıymeti yoktur.

§ Bu hitap!. Cihatdan geri duran bir kısım mü’minlere ve bir görüşe göre de münafıklara yöneliktir.

§ Velice kelimesi: Bir kimsenin sırdaşı demektir ki, kendisine bir takım sırları bildirir. Buna “bitane == sırdaş” da denir. Velice: Büyük çuval mânâsına da gelir.

17. Müşrikler için, kendi nefislerinin küfrüne şahitler oldukları halde Allah Teâlâ’nın mescitlerini imar etmeleri câiz değildir. Onlar o kimselerdir ki, onların ameleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebediyen kalıcılardır.

17. Bu mübarek âyetler, yapılan birmâbedin, bir ibadetin Allah katında makbul olabilmesiiçin bunu yapan kimsenin imân ile nitelenmiş ve üzerine düşen vazifeleri ifaya götürücü olması lüzumunu göstermektedir. Şöyle ki: (Müşrikler için, kendi nefislerinin küfrüne şahit oldukları halde) meselâ Yahudi veya Hırıstiyan olduklarını itiraf veya İslâm dinini inkâr edici olduklarını ifade ettikleri veya diğer hareketleriyle, lâkırdılariyle ilâhî dinden mahrum bulunduklarını meydana koydukları halde (Allah Teâlâ’nın mescitlerini imar etmeleri) yani: O mescitlere devam etmeleri, onların içinde oturmaları, onları inşa ve tamir eylemleri (câiz) doğru (değildir) onlardan bunun doğru ve makbul olacağı imkânsızdır. Çünki (onlar) o kâfirler (o kimselerdir ki, onların amelleri) onların yapmış oldukları hayırlı görülen işleri, küfrleri sebebiyle (boşa gitmiştir.) bâtıl olmuştur. Kendileri için uhrevî bir mükâfat temin edecek bir mahiyette bulunmamıştır. (Ve onlar) küfrleri yüzünden ahiretde cehenneme atılarak (ateşte ebediyen kalıcılardır.) bu onların küfrlerinin cezasıdır. Çünki küfür en büyük bir cinayet olduğundan cezası da bu kadar büyüktür, ebedîdir.

18. Allah Teâlâ’nın mescitlerini ancak Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve namaz kılan ve zekâtı veren ve Cenab’ı Hak’tan başkasından korkmayan kimse imar eder. Artık umulur ki, bunlar hidayete ermiş olanlardan olacaklardır.

18. (Allah Teâlâ’nın mescitlerini) Cenâb-ı Hak’ka ibadet için hazırlanan mabetleri öyle kâfirler değil (ancak Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, ortak ve benzerden uzak olduğuna (ve ahiret gününe) bütün insanlığın sonunda oraya sevk edileceğine (imân eden) kaani bulunan (ve namazı kılan) en büyük bir kulluk arzetme alâmeti olan namazları erkân ve şartları içerisinde kılan (ve zekâtı veren) dindaşlarının ihtiyaçlarını gidermek için onlara mal ile yardım eyleyen (ve) dinî işlerde (Cenâb-ı Hak’tan başkasından korkmayan)yani: Kulluk vazifesini gerektiği gibi ifa edemeyip de uhrevî sorumluluğa uğrayacağını düşünerek kalben yalnız Cenab’ı Hak’tan korkup bu hususta başkalarından korku ve endişede bulunmayan (kimse imar eder) mabetleri tamire, aydınlatmaya çalışır, içlerinde ibadet ve itaate devam eder durur. (Artık umulur ki) yani: Artık bu gibi zatlar ilâhî lûtuf lardan bekleyebilirler ki: (bunlar hidayete ermiş olanlardan olacaklardır.) burada bir işaret var ki: Öyle yüksek vasıfları haiz zatlar bile kendi ibadet ve itaatlerine aldanarak mutlaka hidayete ereceklerine hükmedemeyip bunu ancak bir ilâhî lûtuf olmak üzere ümit ederler. Artık ehli küfür ve şirk, o hâl üzere bulundukça hiç hidayete erebilirler mi?. Onların yapacakları mabetler onlar için bir hidayet vesilesi olur mu?. Elbette olmaz.

19. Ya siz hacılara su vermeyi ve mescidi haramın imârını, Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve Allah Teâlâ yolunda cihadda bulunan kimse gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah Teâlâ’nın katında eşit olamazlar ve Allah Teâlâ zalimler olan bir kavme hidayet etmez.

19. Bu âyeti kerime, imânsız olan bir kimsenin ne kadar görünürde güzel hizmetlerde bulunsa da imân sahibi olup hak yolunda çalışan bir zat ile eşit olamayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ya siz) Ey Müşrikler!. Veya ey Beyti şerifin suculuğunu, imâretini hicrete ve cihada ve benzerlerine tercih eden bir kısım müslümanlar!. (hacılara su vemeyi) Hacılara su vermek, onlara su dağıtmak hizmetinde bulunmayı ve (mescid’i haramın) Kâbe’i Muazzama’nın (imârını) onun tamir ve tezyin Edirnesini, onun koruyucusu, mütevellisi bulunmayı (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve Allah Teâlâ yolunda) kâfirler ile (cihadda) savaşta (bulunan kimse) nin imânı, Allah katındaki yeri (gibi mi tuttunuz?.) onları fazilet ve derece üstünlüğübakımından beraber mi kıldınız?. Bu ne yanlış bir kanaat!. Halbuki (Bunlar Allah Teâlâ’nın katında eşit olamazlar.) gerçek şekilde mümin olan ve hak yolunda cihad eden bir zatın imânı ile küfür üzere sebat eden bir şahsın sâdece hacılara su vermesi, Kâbe’yi koruması, tamir ve tezyin etmesi nasıl eşit görülebilir?. İmana dayalı olmayan öyle bir amelin Allah katında bir kıymeti yoktur, (ve Allah Teâlâ zâlimler olan bir kavme hidâyet etmez) Evet… Küfür ve şirk içinde yaşayan, Hz. Peygambere düşman bulunan bir topluluk, sapıklığa düşmüş kimselerdir. Artık onlar, öyle hayırlı görülen bazı hareketlerinden dolayı Allah yolunda cihadda bulunan mü’minlere nasıl eşit olabilirler?. Onlar ile mü’minler zümresini eşit görenler, zalimce bir kanaatte bulunmuş olmazlar mı?. Böyle zalimler ise doğru bir yolu takip etmeğe muvaffak olamazlar.

§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi hakkında birkaç rivâyet vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki: Mekke’i Mükereme’de bulunan müşrikler, Yahudi’lere sormuşlar ki: Biz bu mescid-i haramı tamir ve tezyin ediyor, hacılara su veriyor, ikramda bulunuyoruz. Artık biz mi daha üstünüz, yoksa Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshâbı mı daha üstündürler. Yahudiler de demişler ki: Siz daha üstünsünüz. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil olarak onları yalanlamıştır.

20. O zatlar ki, imân ettiler ve hicrette bulundular ve Allah Teâlâ’nın yolunda mallarıyle, canlarıyla cihada atıldılar. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Ve işte kurtuluşa erenler de onlardır.

20. Bu mübarek âyetler, bir takım yüksek vasıfları taşıyan mü’minlerin pek büyük derecelere muvaffak olduklarını bildirmektedir. Onların ebedî nimetlere, pek büyük mükâfatlara nâil olacaklarını açıkça beyân ederek kendilerini şöylece müjdelemektedir: (O zatlar ki, imân ettiler) İslâmiyet’i kabul ileimân nimetine kavuştular (ve) Rasûlullah’a tâbi olarak yurtlarını bırakarak Medine’i Münevvereye (hicrette bulundular ve) dini İslâm’ı ufuklara yaymak için, din düşmanlarını cezalandırmak için (Allah yolunda) Allah’ın dini uğrunda (mallariyle, canlarıyla cihada atıldılar) kâfirlerle çarpıştılar, işte şüphe yok ki, bu pek seçkin vasıflara sahip bulunan muhterem zatların (Allah katında dereceleri pek büyüktür.) Artık bu pek yüksek vasıflara sahip olmayanlar elbetteki, o zatlara fazîletce, üstün mertebece eşit olamazlar. (Ve işte kurtuluşa erenler de) dünya ve ahiret saadetine tamamen nâil olanlarda (onlardır) o pek seçkin vasıflara sahip olan zatlardır.

21. Onları Rableri kendinden bir rahmet ile ve bir razı olmakla ve cennetler ile müjdeler. Onlar için o cennetlerde ebedî nimetler vardır.

21. (Onları) O pek muhterem mücahit zatları (rableri) onları terbiye etmiş, arındırmış öyle olgunluklara erdirmiş olan Yüce Yaratıcı (kendisinden) kendi ilâhî katından sırf bir lûtuf olarak (bir rahmet ile) pek büyük bir ihsan ile (ve) onlardan ebedî şekilde (râarı olmakla) onları ebediyen gazabına uğratmaksızın ilâhî rızâsına nâil kılmış bulunmakla (müjdeler) kendilerine böyle pek büyük ilâhî lûtuflarını müjdeliyor. Ne kadar büyük bir ilâhî iltifat!. Artık (Onlar için) böyle yüce bir müjdeye mazhar olan o muhterem zatlar için (o cennetlerde ebedî nîmetler vardır.) Onlar her güne kederlerden uzak, ebedî olarak devam eden nîmetlere nâil olacaklar, pek mutlu bir haîde yaşayıp duracaklardır.

22. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın katında pek büyük bir mükâfat vardır.

22. (-Onlar-) O yüksek vasıflara sahip olan müminler (orada) o cennetlerde, o ebediyet âleminde (ebediyen bâki kalacaklardır.) artık onlar için nail oldukları nimetlerden mahrum olmak düşünülecek değildir. (Şüphe yok ki,) ogibi zatlar için (Allah Teâlâ’nın katında) mânevî huzurunda (pek büyük birmükâfat vardır.) çünki o zatlar en güzel bir imân ile, bir fazilet ile vasıflanmış oldukları için haklarındaki mükâfat da pek büyük olacaktır. Özellikle onlar ahiret âleminde Yüce Allah’ı görmeye nâil olacaklardır ki, artık bunun ne kadar büyük bir ilâhî lûtuf olduğunu düşünmelidir. Ne mutlu bu saadete nail olanlara!.

§ Malumdur ki: Cenâb-ı Hak mekân ve zamandan yücedir. Hiçbir zâtın o Yüce Yaratıcıya yakınlığı, onun katında bulunması, mekân itibariyle değildir. Bilâkis bu yakınlîktan ve katında oluştan maksat, mânevî bir yakınlıktır. Hakikî mü’minlerin bir kalp temizliği ile ibâdette bulunup bir kulluk zevkine dalacak olmalarından, mânevî bir huzura ve ruhanî bir tecelliye nâil bulunmalarından ibarettir. Bu şekilde onların kalplerinde ilâhî muhabbet nurları parlamış olur. Kendileri her türlü düşüncelerin üstünde ruhânî bir neşeye ulaşmış bulunurlar. Ne büyük saadet!.

23. Ey müminler! Eğer küfrü imân üzerine tercih etmişler ise babalarınızı, kardeşlerinizi dost tutmayınız ve sizden onları kimler ki dost tutarsa işte zalim olanlar, onlardır.

23. Bu mübarek âyetler gösteriyor ki: Din düşmanlariyle alâkayı kesmeyi imkânsız görmemelidir. Her mü’min için lâzımdır ki, Allah’ının ve peygamberinin emirlerine uysun, bu uğurda her fedakârlığa katlansın, mukaddesatına engel olmak isteyenlerle bağlarını kessin, akrabalık gibi, dünyevî menfaat gibi şeyler bu dinî vazifeye mâni olmasın. Bunun aksine hareket edenler kendilerine zulm etmiş, hidayetten mahrum kalmış olurlar. Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel müslümanlara hicret etmeleri emir olunmuştu, içlerinden bazıları: Biz nasıl hicret edelim ki, yurdumuzda babalarımız, aşiretlerimiz vardır, ticaretimiz, ikametgâhımız vardır, bunlardan alâkalarımızı nasıl keselim,diye söylenmişlerdi. Bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: (Ey müminler!.) Ey İslâmiyet’i kabul ettikleri halde hicret etmek istemeyen müslümanlar!. (Eğer küfrü imân üzere tercih etmişlerse) küfür ve azgınlık içinde yaşamayı gerekli görmüş ve bunda israr ederek İslâmiyeti kabulden kaçınmakta bulunmuşlar ise, artık öyle olan (babalarınızı, kardaşlarınızı dost tutmayınız) sonra onları muhabbeti sizleri İslâmiyet’e hizmetten, İslâm yurduna hicretten mahrum bırakır, bu yüzden din kuvvetiniz bozulur. (Ve sizden onları kimlerki dost tutarsa) onların sözleriyle oturup kalkarsa, onların kötü halini görmez de onlar ile oturup kalkmayı hicrete, cihada tercih eylerse (işte zalim olanlar) Allah’ın emrine muhalefet edip kâfirleri müminler üzerine tercih etmek suretiyle nefislerine zulm etmiş bulunanlar (onlardır) o kâfirleri böyle tercih edecek ve gerekli görecek kimselerdir.

24. De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileleriniz ve kazanmış olduğunuz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşnut olduğunuz ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ’dan ve Resûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allah Teâlâ’nın emri gelinceye kadar bekleyiniz! Ve Allah Teâlâ fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.

24. Resûlüm!. Öyle yurtlarındaki alâkalarından dolayı hicreti, hak yolunda cihadı bırakan müslümanlara (De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, eşleriniz, kabileleriniz) akrabanız (ve kazanmış olduğunuz mallar) ve sizin ayrılacağınızdan dolayı revacını, gelişmesini kaybederek (durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticaret) bir iktisadî muamele (ve hoşnut olduğunuz) içinde seve seve oturduğunuz (ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ’dan veResûlündan) onların rızaları için hicret etmekten (ve Allah yolundan cihatdan daha sevgili ise) böyle dünyevî alâkalar, menfaatler, sizin gözünüzde Allah Teâlâya ve Resûlüne itaatten ve hak yolunda cihaddan daha iyi görünüyorsa (artık Allah Teâlâ’nın emri) mukadder olan azabı, kahır ve cezası (gelinceye kadar bekleyiniz!.) elbette lâyık olduğunuz âkibete kavuşursunuz. (Ve Allah Teâlâ fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.) Öyle Cenâb-ı Hak’kın emirlerine itaatten kaçınan kimselerin kalplerini hidâyet nurlariyle aydınlatmaz. Binaenaleyh Yüce Allah’ın emirlerine daima riâyet etmelidir ki, insan hidâyet nurundan mahrum kalmasın.

§ Bu âyeti kerime bizlere bildirmiş oluyor ki: Dünyevî menfaatler ile dinî menfaat ler arasında bir çatışma bir aykırılık bulunursa her müslüman için icabeder ki, dinî menfaatleri, dünyevî menfaatler üzerine tercih etsin. Vakıa baba, ana, çoluk çocuk sevgisi, yaratılıştandır, bunlardan kalplerin alâkasını tamamen kesmek, imkânsızdır. Fakat düşünmelidir ki: Bunlar insanın mânevî helâkina sebep olacak bir halde bulunurlarsa artık ne kıymetleri olabilir?. Özellikle bütün varlığımız, bütün nâil olduğumuz nîmetler Cenâb-ı Hak’kın birer ihsanıdır ve ebedî saâdetimizi sağlamaya vâsıta olan zat da Rasûlü Ekrem Efendimizdir. Artık Cenâb-ı Hak ile Rasûlü Ekreme olan muhabbetimiz her türlü muhabbetlerin üstünde olmalı değil midir?. Artık bizleri yaratanımıza Peygamberimize isyana sevk etmek isteyen saptırıcı kimselere karşı nasıl bağlılık gösterebilir de kendimizi ebedî hüsrana düşürmeye cesaret edebiliriz?. Cenâb-ı Hak cümlemize güzelce düşünceler, hareketler nasip buyursun Amin!.

25. Muhakkak ki. Allah Teâlâ size birçok mevkilerde yardım etmiştir. Huneyn gününde de. O gün ki, çokluğunuz sizi güvendirmişti. Fakat bu size fâide vermemişti. Yeryüzügenişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti. Sonra da arka çevirir olduğunuz halde dönüp gitmiştiniz.

25. Bu mübârek âyetler, müslümanları düşünmeye, teşekküre dâvet ediyor, her hususta muvaffâkiyetin ancak Allah’ın yardımı sayesinde meydana geleceğini bildiriyor. Zâhirî varlığa, çokluğa, akrabalığa değil, ancak Allah’ın lûtfuna îtimat edilmesine işaret buyuruyor, însanlık gereği meydana gelen kusurlardan, yanlış fikirlerden dolayı tövbekâr olarak ilâhî affa iltica edenlerin af ve mağfirete nâil olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Düşününüz, İslâm dinî sâyesinde ne kadar başarılara nâil oldunuz. Evet… (Muhakkak ki. Allah Teâlâ size birçok mevkilerde) bir nice savaş alanlarında (yardım etmiştir.) Bu cümleden olarak Bedir, Kureyza, Nadir, Hudeybiye, Hayber savaşlarında Mekke’i Mükerreme’nin fethi gününde sizi ilâhî yardımına nâil buyurmuştur. (Huneyn gününde de) O Huneyn Savaşı zamanında sizi zafere kavuşturmuştur. Bir kere düşünün (o gün ki,) o Huneyn Savaşı başlarken (çokluğunuz) ordunuzun büyük bir kuvvete sahip olması (sizi güvendirmişti.) artık böyle bir kuvvetin mağlûp olamayacağına inananlarınız bulunmuştu. (Fakat bu) kuvvet, bu çokluk size başlangıçta (fâide vermemişti.) düşmanlarınızı hemen cezalandırmaya sebep olmamıştı. Hatta Ey Müslümanlar!. Orada (Yeryüzü genişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti.) Çok korkmuştunuz, orada duramaz olmuştunuz, âdeta kalplerinizin yatışacağı emin bir yer bulamaz gibi bir hâle düşmüştünüz, (Sonra da) düşmanlarınız olan kâfirlere (arka çevirir olduğunuz halde) yenilmiş olarak (dönüp gitmiştiniz.) savaş alanında yalnız Rasûlüllah ile birkaç zat kalmıştı. Bu hâdise müslümanlar için bir hikmet dersi idi. Tâki, daima Cenâb-ı Hak’ka tevekkül ve sığınmada bulunsunlar, muvaffakiyeti ancakondan beklesinler, kendi maddî varlıklarına güvenmesinler, yurtlarına, akrabalarına, servetlerine alâka bahanesiyle din uğrunda fedakârlıkta bulunmaktan kaçınmasınlar.

26. Sonra Allah Teâlâ Resûlü üzerine ve mü’minler üzerine rahmetini indirdi ve sizin görmediğiniz ordular indirdi ve kâfîr olanları azaplandırdı ve bu ise kâfirlerin cezasıdır.

26. (Sonra Allah Teâlâ) Lütfetti (Resûlu üzerine ve) mağlup olup dağılmış olan (mü’minler üzerine rahmetini indirdi) kalplerine sükûnet verdi, tekrar kendilerini toplayarak Yüce Peygamberin yanına koştular, savaşa başladılar (ve) Ey müslümanlar!. Cenâb-ı Hak (sizin görmediğiniz ordular indirdi) size imdat için birçok melekler gönderdi. (Ve kâfir olanları) öldürmekle, esaret ile, mallarının ellerinden alınmasiyle (azaplandırdı) onları yenilgiye uğrattı, (ve bu) azap (ise kâfirlerin) dünyevî (cezasıdır.) onların ahiretteki cezaları ise daha büyüktür ve ebedîdir.

27. Sonra Allah Teâlâ bunu müteakip dilediğini tövbeye muvaffak kılar ve Allah Teâlâ çok bağışlayan pek esirgeyendir.

27. (Sonra Allah Teâlâ bunu) Bu savaşı ve galibiyet ve mağlûbiyeti (müteakip) o düşmanlarından (dilediğini tövbeye) imâna ve günahkârlarından tövbe ve istiğfar etmeye (muvaffak kılar) onun mağlûbiyeti hakkında bir ilâhî lûtuf olur, onun kurtuluş ve saadetine vesile bulunmuş olur. Gerçekten de bunlardan bir kısmı gelip İslâmiyeti kabul etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o tövbe edenlerin günahlarını af eder ve örter ve (pek esirgeyendir.) onları lûtuf ve merhametine nail buyurur. Elverir ki, bir insan, kendi kusurunu bilerek tövbe edip af dilesin.

§ Huneyn Savaşı: Huneyn Mekke’i Mükerreme ile Taif arasında bir vâdîdir. Mekke’i Mükerreme’inin fetihin müteakip bu vâdide Arap kabilelerinin büyüklerinden Havazin,Sakiyf gibi kabileler toplanmış, müslümanlar ile savaşa karar vermişlerdi. Ordularının mevcudu dörtbin kadar imiş, bazı siyer kitaplarına göre yirmi bin kişiden ziyade bulunuyormuş. Rasûlü Ekrem Hazretleri de on ikibin kadar erden oluşan bir ordu ile Huneyn mevkiine varmış, savaşa başlamışlardır. Müslümanlardan bazıları İslâm ordusunun çokluğuna, kuvvetine bakarak “bu ordu hiçbir vakit azlığından dolayı mağlûp olmaz” demişti. Bu ise doğru bir söz değildi. Çünkü hangi bir ordunun başarısı çokluğu ile kendi kuvvetiyle değil, Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yardımıyla meydana gelir. İşte müslümanlara böyle bir uyanma dersi verilmesi hikmetine binaen olmalıdır ki, savaşa başlayan İslâm ordusu, başlangıçta galip olmuş iken sonra bir lâubalice hareket neticesi olarak bozguna uğramış, her tarafa dağılmış, yalnız Rasûlü Ekrem ile amcası Hz. Abbas ve amcası oğlu Ebu Süfyan ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi birkaç zat yerlerinde sebat edip kalmışlardı. Rasûlü Ekrem Efendimiz tam bir metanetle savaşa atılmış:

“Ben peygamberim yalan yok ben Abdu’l-Muttalib’in oğluyum.”

Diyerek düşmana meydan okumuştu. Hz. Abbas da: Ey İslâm erleri geliniz, Peygamberinizin yanından ayrılmayınız, diye nidâ etmiş, derken bütün İslâm kahramanları tekrar savaş alanına gelmişler, Rasûlü Ekrem de yerden bir avuç toprak alarak düşmanların yüzlerine doğru atmıştı. Bu toprak zerreler! düşmanların gözlerine isabet ederek onları sersem bir hâle getirmiş, gökten melekler de imdade gelmiş idi. Bunun neticesinde düşman büyük bir yenilgiye uğramış, bir miktârı öldürülmüş, bir kısmı da esir alınmıştı, malları da müslümanların ellerine geçmişti. Daha sonra bunlarda müslüman olanlar yine serbestbırakılmıştı.

§ Rasûlü Ekrem’in gazveleri = düşmanlarına karşı savaşa çıkmaları on dokuzdur. Düşmanlara karşı gönderdiği küçük birlikler ve buus denilen askerî kıtalar ile beraber toplamı yetmiş veya seksen kadardır.

28. Ey imân edenler! Şüphe yok ki, müşrikler pis kimselerdir. Artık bu seneden sonra Mescid’i Haram’a yaklaşmasınlar. Ve eğer ihtiyaçtan korkarsanız elbette Allah Teâlâ dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herşeyi bilendir, hikmet sahibidir.

28. Bu mübarek âyetler, Allah’ın dininden mahrum olanların mânen pis olduklarını, binaenaleyh bunların haremi şerife girmelerine müsaade edilmemesini ve bu yüzden iktisadî bir bunalım meydana gelmeyeceğini bildirmektedir. Ve İslâm dinini kabul etmeyen milletler ile, zelilce bir şekilde cizyelerini verinceye kadar savaşta bulunulmasını âmir bulunmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey Müslüman Kahramanları!. (Şüphe yok ki, müşrikler, pis kimselerdir.) yani: Bütün kâfirler, putlara tapanlar İslâmiyet’i kabul etmeyenler, içlerindeki kötü inançlarından dolayı mânen temiz değildirler. Onlar abdest almazlar, cenabetten yıkanmazlar, şarap vesaire gibi bir takım dînen pis olan şeyleri kullanırlar, bu sebeple bunlar mânen pis şeyler mahiyetindedirler. Her nekadar cismen pis değillerse de. Bunun içindir ki, elleriyle temas ettikleri birşey pis olmuş sayılamaz. (Artık bu seneden sonra) yani: Yüce Hicretin dokuzuncu senesini müteakip (Mescid’i harama yaklaşmasınlar) yani: Artık onlar hac veya umre için haremi şerif sahasına gelip girmesinler. Nitekim Hz. Ebu Bekir, Mekke’i Mükerremeye girerek böyle bir tebliğde bulunmuştur.

§ İmamı Âzam’a göre müşrikler, yalnız ziyaret için mescidi harama ve diğer mescitleregirmekten engellenmezler. İmamı Şafiî’ye göre yalnız mescidi harama girmekten men edilirelr. İmamı Mâlik’e göre de, bütün İslâm mâbetlerine girmekten men olunurlar. (Ve eğer ihtiyaçtan korkarsanız) müşriklerin haram sahasına girmemesi yüzünden ticaretin, maddî menfaatlerinin durgunluğa uğramasından endişeye düşerseniz, bu bir boş endişedir. Çünki (Allah Teâlâ elbette dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir.) haram sahasına başka bir feyiz ve bereket verecektir, bitirme gücünü arttıracaktır, bir nice grupları İslâm şerefine nail edip Beytullah’ı ziyarete sevkedecektir. Daha nice fetihler ve ganimetler ihsan buyuracaktır. Nitekim de öyle olmuştur. Bugün o mübarek yerlerden akmaya başlayan petrollerde bu feyz ve bereket cümlesinden biridir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bilendir) Sizin ihtiyaçlarınızı, menfaatlerinizi tamamen bilir. Ve (hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı, her insan ve men’i bir hikmete dayanmaktadır. Artık onun dinî hükümlerine riayet ediniz, ondan başkasından korkmayınız. Sizin için kurtuluş ve saadet çaresi ancak budur.

29. Kendilerine kitap verilmiş olanlardan olup da ne Allah Teâlâ’ya ve ne de ahiret gününe imân etmeyen ve Allah Teâlâ ile Resûlunun haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve ne de hak dinini din edinmeyen kimseler ile zeliller olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşta bulunun.

29. (Kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil’in hükmleri bildirilmiş olan kimselerden (olup da ne Allah Teâlâ’ya ve ne de ahiret gününe imân etmeyen) yani: Hak Teâlâ’yı ilahlık şanına lâyık bir şekilde birlemeyen ve yüceltmeyen ve ahiret âlemine İslâmiyet’in haber verdiği şekilde inanmayan (ve Allah Teâlâ ile Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan) tecavüz edilmemesi gerekenhaklara tecavüzü câiz gören, haram olan bir kısım meşrubatı helâl sanan bir takım putlara tapınmanın yasaklandığını inkâr eden (ve ne de hak dinin) diğer dinlerin bir nice hükümlerini kaldırmış olan İslâm dinini kendisine (din edinmeyen kimseler ile) aranızda büyük bir ayrılık vardır. Samimî bir dostluk ve muhabbet câri olamaz, bunlar mukaddesatın düşmanlarıdır. Binaenaleyh bunlar (zeliller olarak) müslümanlara karşı zillet ve itaat göstererek (kendi elleriyle) İslâm hükümetine (cizye verecekleri zamana kadar savaşta bulunun) onları cezalandırıncaya veya kararlaştırılmış olan vergiyi vererek itaat ve boyun eğmeye mecbur olacakları vakte kadar kendileriyle savaştan ayrılmayınız. Tâki, İslâmiyet’in galip oluşu, hâkimiyeti her yerde görünüp dursun.

§ Bu cizye, İmam-ı Âzam’a göre hem ehli kitaptan, hem de Arap ve Acem müşriklerinden alınıp kabul edilebilir, İmam Ebu Yusuf’a göre bu cizye, Arap müşriklerinden ve ehl-i kitabından alınmaz, başkalarından alınabilir. İmamı Şafiî’ye göre cizye, Arap ve Acem olan ehli kitaptan alınabilir, putperestlerden alınıp kabul edilmez. İmamı Mâlik’e göre de cizye, bütün kâfirlerden kabul edilebilir. Mecusîlerden (ateşperestlerden) cizyenin kabul edileceği hususunda da eshabı kiramın ittifakı vardır. Çünki, onlar hakkında ehli kitap muamelesi yapılmasına dair bir hadisi şerif vardır.

§ Cizyenin miktarına gelince: Bu, kazanan fakirler hakkında on ikişer dirhemdir, orta halli kimseler hakkında yirmi dörder dirhemdir, zenginler hakkında da kırk sekizer dirhemdir. Kazançtan âciz, veya hasta, veya çok yaşlı ve kadınlar ile çocuklar hakkında cizye yoktur. Bu cizyeler sene başında alınır. İmamı Şafiî’ye göre cizyenin miktarı her şahıs için bir dinardır. Bu zenginden de, fakirden de sene sonunda alınır. Cizye ile mükellef olan şahısİslâmiyet’i kabul deince veya ölünce bu cizye düşer.

§ İslâm dinine göre hakikî mümin o kimsedir ki: Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği şekilde Cenâb-ı Hak’ki birler ve tasdik eder, bütün Peygamberlere bütün semavî kitaplara inanır, hiçbir mahlûka yaratıcılık, ilahlık isnat edmez. Cenâb-ı Hak’kın bütün hükümlerini kabul eder ve saygı gösterir. Halbuki, ehli kitap denilen kimseler, Allah Teâlâyı ilâhî zatına lâyık bir şekilde tasdik etmiş ve yüceltmiş bir durumda değildirler. Çünki onlar, Cenab’ı Hak’ki, lâyık olduğu şekilde birleme ve yüceltmede bulunmamaktadırlar. Kimisi insanlara ilahlık, mâbudluk isnat etmektedir. Bir kısmı bazı Peygamberleri, semavî kitapları inkâr eylemektedir. Ahiret âlemine de İslâm dininin haber verdiği şekilde imân etmekte değildirler. Binaenaleyh onlar gerçekte diğer inkarcılar ile beraber bulunmaktadırlar.

30. Ve Yahudi’ler dedi ki: Üzeyr Allah’ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih, Allah’ın oğludur. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri lâkırdılarıdır. Evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini kahretsin! Nasıl Haktan çevriliyorlar.

30. Bu mübarek âyetler, Yahudiler ile Hıristiyanların da bazı zatları tanrı ve Cenab’ı Hak’kın oğlu kabul ederek daha eski müşrikler gibi pek yanlış bir inançta bulunmuş,bu şekilde bir nevi şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ehli kitap denilen taifeler, hak dine aykırı pek yanlış inanışlarda bulunmuşlardır. (Ve) bu cümleden olarak (Yahudiler dedi ki: Üzeyr) adındaki zat (Allah’ın oğludur.) böyle Allah’ın şanına lâyık olmayan bir babalık ve oğulluk isnadında bulundular. (Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih) Hz. İsa (Allah’ın oğludur.) onun insanlardan babası yoktur, babasız ise evlât olamaz. Öyle ise, Mesih’in babası Tanrı Teâlâ’dır. Hâşâ. (Bu)yakıştırmalar, bu cahilce iddialar (onların ağıızlariyle söyledikleri lâkırdılarıdır.) esassız delilden yoksun sözlerdir. Bu sözleri kendilerinden (evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar) nitekim vaktiyle bir takım müşrikler de “melekler” Allah’ın kızlarıdır demişlerdi. Yahut: Hıristiyanlar, kendilerinden önce olan Yahudiler gibi inanmış, bir insanı Allah Teâlâ’nın oğlu sanmışlardır… Yahudi’ler ise, daha evvel: Üzeyr’i Allah’ın oğlu sanmışlardı. Veyahut: Hz. Peygamber zamanındaki Yahudi’ler ile Hıristiyanlar da kendilerinden evvel gelip geçmiş olan kendi babaları, dedeleri gibi yanlış iddialarda bulunmuş, bunlar da bazı insanları Allah Teâlâ’nın oğlu sanıvermişlerdir. Bu ne cahilce bir iddia!. (Allah Teâlâ kendilerini kahretsin) yani: Böyle iddialarda bulunanlara lânet eylesin. Onlar (nasıl) haktan, Allah Teâlâ’nın birliğine, baba olmaktan yüce bulunduğuna dair inançtan bâtıla (çevriliyorlar) halbuki, bu bâtıla imkân yoktur, onun birliği, baba olmaktan yüceliği nice deliller ile sabittir.