TEVBE SURESİ

61. Ve yine onlardan öyle kimseler vardır ki. Peygamberi incitirler. O bir kulaktır, herkesi dinler derler. De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah Teâlâ’ya imân eder ve mü’minler için sözlerinin doğruluğuna inanır ve sizden imân edenler için bir rahmettir. Ve o kimseler ki. Allah Teâlâ’nın Peygamberini incitiverirler, onlar için pek acıklı bir azap vardır.

61. Bu mübarek âyetler, münafıkların Rasûlü Ekrem hakkındaki cahilce bir sözlerini kmamaktadır. Onların yalan yere yemin ederek müslümanları kendilerinden hoşnut etmek istediklerini bildirmektedir. O münafıkların Cenâb-ı Hak’ka ve Resûlüne muhalefetlerinden dolayı ebedî olarak azap çekeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve yine onlardan) O münâfıklardan (o kimseler de vardır ki) kötü sözleriyle hareketleriyle (Peygamberi incitirler) onun mübarek kalbini incitmekten geri durmazlar. Bu cümleden olarak (O) Peygamber (bir kulaktır) yani: Herkesi dinler, aldanır, saf kalpli bulunur, herkesin sözüne inanır kıymet verir (derler) Resûlüm o cahillere de ki: (o) Peygamber (sizin için bir hayır kulağıdır.) o öyle sizin iddianız gibi değil, belki hayrı, hak sözü dinler, onu kabul eden bir kulak sahibidir. O öyle bir Peygamberdir ki (Allah Teâlâ’ya imân eder) mazhar olduğu ilâhî vahye, ve nail bulunduğu yüce delillere, mucizelere dayanarak Cenâb-ı Hak’kın varlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü bilir tasdik eyler. (Ve mü’minler için) Sözlerinin doğruluğuna, onların samimiyetine, kalbinin ihlasına (inanır) onları mümin olarak kabul eder, onları yalanlamaz. Ve o Yüce Peygamber (sizden imân edenler için bir rahmettir) Allah’a ve Resûlüne imân ettiklerini söyleyenleri taltif eder, onların görünür hallerine bakar, müslümanlıklarını tasdik eyler, haklarında iyi muamele gösterir. Onların sözlerini bir bilmezlik veya safdillik eseri olarak değil, bir şefkat ve merhamet eseri olarak dinler,haklarında şefkat ve merhametle muamelede bulunur. (Ve o kimseler ki,) O Yüce Peygamberin o kadar, şefkatle, yumuşaklıkla muamelesine rağmen (Allah Teâlâ’nın) o muhterem (Peygamberini incitîverirler) hakkında lâyık olmayan sözleri sarfederler, o bir kulaktır, diye ona safdillik isnat ederler, artık (onlar için) öyle bir iyiliğe, güzel muameleye karşı böyle kötü yakıştırmalarda bulunanlara, bu cahilce cüretlerinden dolayı (pek acıklı bir azap vardır) onlar dünyada da, ahirette de belâlarını bulacak, ebedî azaba tutulacaklardır. İşte kâfirce, münâfıkca hareketlerinin cezası..

§ Rivayete nazaran münâfıklar bir yerde toplanarak Rasûlü Ekrem Hazretlerini şanına lâyık olmayan şeylerle anmaya başlamışlar, içlerinden birisi demiş ki: Öyle söylemeyiniz, korkarım ki sözlerinizden o haberdar olur. (Cellas İbni Süveyd) demiş ki: O her söyleneni dinler, inanır bir kulaktır. Biz dilediğimizi söyleriz, sonra da onun yanına gider, söylemedik diye yemin ederiz, o da inanır durur. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmşutur.

62. Sizin için Allah Teâlâ’ya and içerler ki, sizi kendilerinden razı kılsınlar. Halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir. Eğer mü’min kimseler işler onların rızasını elde etmeye çalışsınlar.

62. Ey mü’minler!. O münâfıklar (Sizin için) sizi inandırmak maksadiyle (Allah Teâlâ’ya and içerler ki, sizi -kendilerinden- razı kılsınlar) yani: Tebük savaşına vesaireye katılmadıklarının bir mazeret sebebiyle olduğunu iddia eder ve bu iddialarını yalan yere yemin ile kuvvetlendirmek isterler ki, müslümanlar kendilerinden yüz çevirmesinler, onlardan hoşnut bulunsunlar, (halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir.) onların emirleine itaat etmelidir. Onlara muhalefeten sakınmalıdır.(Eğer mü’min kimseler iseler) öyle iddia ettikleri gibi hakikaten imân sahipleri bulunuyorlarsa Cenâb-ı Hak ile Peygamberinin rızasını kazanmaya çalışmalıdırlar.

§ Bir rivayete göre Tebük savaşına iştirâk etmeyen münâfıklardan bir grup, Medine’i Münevvereye dönen Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelmişler, yemin ederek özür beyan etmişler. Artık onların hakkında bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

63. Bilmezler mi ki, şüphesiz her kim Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne muhalefette bulunursa artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır. Bu ise en büyük, daimî bir helâktir.

63. O münâfıklar (Bilmezler mi ki, şüphesiz herkim Allah Teâlâ’ya ve Resulüne muhalefette bulunursa) onların emirlerine uymaktan kaçınır, kendilerine düşmanlıkta bulunur, İslâmiyet sahasından uzaklaşırsa (artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır) o bunu hak etmiştir (bu ise) böyle ebedî bir azap ise (en büyük, daimî bir helâktir) ebedî bir rüsvaylıktır. Acaba o münâfıklar, böyle pek elem verici bir âkıbeti hiç düşünmezler di?. O ne kadar cehalet!.

64. Münâfıklar, üzerlerine bir sûre indirilip de onlara kalplerinde olanı açıkça haber vereceğinden korkarlar. De ki: Siz alay edip durunuz. Şüphesiz ki Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz şeyi açığa çıkarıcıdır.

64. Bu mübarek âyetler, bir takım münafıkların hem nifaka devam, hem de bu kâfirce hallerini teşhir edecek bir sûrenin nüzûlunden endişe eder olduklarını bildirmektedir. Ve onların bu münâfıkca vaziyetleri kendilerine ihtar edilince boş bir mazeret ileri sürer olduklarını beyan etmektedir. Bu münâfıkca hallerinden tövbe edeceklerin affa nail olduklarını, etmeyenlerin de azaba uğrayıp duracaklarını kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münâfıklar,üzerlerine) yani: Kendi kötü hâl ve durumları hakında Allah tarafından Rasûlü Ekrem’e (bir sûre indirilip de onlara) o münafıklara (kalplerinde olanı) kötü maksatlarını, gizli düşüncelerini, müminlere karşı olan düşmanlıklarını, alay eder lâkırdılarını (açıkça haber vereceğinden korkarlar) kendi kötü maksatlarının, ahlâkî kötülüklerinin daha iyi anlaşılmış olacağından endişeye düşerler. Resûlüm!. O münafıklara (de ki: Siz alay edip durunuz) bu alçaklığında devam ediniz, bu emir onların haklarında bir ilâhî tehdittir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz şeyi) kalplerinizde sakladığınız nifak ve ayrılığı bir sûre indir inzaliyle (açığa çıkarıcıdır.) Sizin o denaatinizi elbette teşhir buyuracaktır. Nitekim teşhir de buyurmuştur.

§ Münâfıklar, hem Rasûlü Ekrem’de görünen olgunlukları, bir takım sırlara ait şeyleri haber vermesini görüyorlar, hem de kıskançlıklarından heva ve hevese düşkünlüklerinden dolayı onun peygamberliğini samimî şekilde tasdik etmiyorlardı. Bu sebeple bir korku içinde yaşıyorlardı.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki, Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinden dönerken kendisine sui’kastta bulunmak için on iki münâfık Akabe mevkiinde gizlice toplanmışlardı. Yüce Resûl Hazretleri Cibrili Emin’in haber vermesi üzerine bunların bu maksatlarını öğrenmiş, eshab-ı kiramdan “Huzeyfe”yi göndermiş, onların binmiş oldukları hayvanların yüzlerine Hz. Huzeyfe tokat vurmuş, onları ürkütmüştü. O münâfıklar da yoldan çekilmişlerdi. Fakat Hz. Hüzeyfe bu münafıkların kimler olduğunu anlamamıştı. Rasûlü Ekrem Hazreleri onların adlarını bildirmiş, kendilerine dair malûmat vermişti. Bu münafıkların öldürülmesi istendi. Fakat Yüce Peygamberimiz buna müsaade vermedi.”Muhammed, savşata galip olunca kendi eshabını da öldürmeğe başladı” denileceğinden onların öldürülmesini uygun görmeyip Cenâb-ı Hak bize yeter diye buyurmuştur. İşte bu iki âyeti kerime bu gibi münâfıklar hakkında nâzil olmuştur.

65. Ve and olsun ki, onlardan soracak olsan “elbette biz ancak söze dalmış, şakalaşıyorduk” diyeceklerdir. De ki: Siz Allah ile mi ve onun âyetleriyle ve Resûlu ile mi eğleniyorsunuz?

65. (Ve) Habibim!. Bir olan zatıma (and olsun ki, onlardan) o munaıklardan seninle ve Kur’an’ı Kerim ile yaptıkları alaylara nasıl cür’et ettiklerini (soracak olsan elbette) özür beyanında bulunurak (biz ancak söze dalmış) neşe ile yol alabilmek için (şakalaşıyorduk) bununla bir alay etme kasdinde bulunmuş değildik (diyeceklerdir) Resûlüm!. Sen onların bu alay etmelerine iltifat etme. Onlara (de ki: Siz Allah ile mi) onun emirleriyle, farzlariyle, hükmleriyle mi (ve onun âyetleri) ile mi, onun Kur’an’ı ile mi ve diğer dine ait olup değiştirme ve bozma mümkün olmayan delilleri ile mi (ve Resûlu ile mi) o Yüce Yaratıcının sizi islâh etme ve yüceltmeye çalışan Yüce Peygamberi ile mi (eğleniyorsunuz?.) Bu ne kadar cahilce bir cür’et, nekadar kınamaya, ceza vermeye lâyık bir hareket!.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Tebük seferine giderken İslâm ordusu arasında bir takım münâfıklar da bulunmuştu. Bunlar kendi arlarında Kur’an ile, Rasûlü Ekrem ile eğlenmede bulunuyorlar, “Bakınız şu kişi Şam’ın kalalarını, köşklerini fethetmek istiyor, ne kadar uzak!.” diyorlardı. Cenâb-ı Hak bunların bu aşağılık halinden Peygamber Efendimizi haberdar kıldı, o Yüce Peygamber de bu münâfıkları yolda durdurarak: Siz neden şöyle şöyle söylediniz” diye ihtar buyurmuş, o münâfıklar da “Ey Allah’ın Resûlü!. Biz senin ve eshabının hakında birşey söylemiş değiliz,biz yol- alabilmek için lâtif ede, şakada bulunduk” demişlerdi. İşte bunların böyle yalan yere mazeret ileri sürdüklerini tekzib etmek kendilerini kınamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

66. Özür beyanında bulunmayınız, muhakkak ki, siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz. Eğer sizden bir zümreyi tövbe edeceklerinden dolayı affedersek bir topluluğu, onlar suçlu kimseler oldukları için azaba uğratacağızdır.

66. Artık ey münâfıklar!. (Özür beyanında bulunmayınız) Öyle bâtıl mazeretler ileri sürmeyiniz. (muhakkak ki, siz imanınızdan sonra) mü’min olduğunuzu söyliyerek imân izhar eylediğinizi müteakip (kâfir oldunuz) Rasûlüllah ile alay etmekte, ona ezâda, sövme ve ayıplamada bulunmaya cür’etle küfrünüzü meydana çıkardınız. (Eğer sizden bir zümreyi) Bu nifaktan sonra tövbe ederek ihlaslıca bir imâna sahip olanları veya alay etmekten ezâ ve cefâdan kaçınanları (af f edersek) diğer (bir grubu) af f etmeyiz. Çünki (onlar suçlu) tövbe etmeyip nifak ve eğlenmede israr edip duran (kimseler oldukları için) onları sürekli olarak (azâba uğratacağızdır) elbette küfr ve nifakın cezası böyle ebedî bir azaptan başka değildir.

§ Rivayete göre Hümeyri Eşceînin oğlu Yahya, böyle bir affa nâil olmuştur. Bu münâfık imiş, bu âyeti kerime nâzil olunca nifaktan tövbe etmiş ve “Ya Rabbi!. Ben devamlı olarak âyet dinliyorum ki, ondan deriler soyulur, kalpler heyecana gelir” Ya ilâhî!. Ben senin yolunda öyle bir ölüm ile öleyim ki, hiç bir kimse: Onu ben yıkadım, ben kefenledin, ben defnettim demesin” diye duada bulunmuş, sonra dinden dönenler ile yapılan Yemâme savaşında şehit düşmüş, fakat nerede şehit düşüp kaldığına müslümanlardan hiç bir kimse vâkıf olmamış, duası bu şekilde kabul olmuştur.

§ Itizar, bir kusurdan dolayı özür göstermek, af dilemek mânâsınadır. Özür ise, mâni, engel, sakatlık ve lâyık olmayan birşeyinistenilmeksizin meydana gelesi veya yapılan bir kusur ve kabahatin affı için söylenilen sebep ve bahâne ve bir emrin icrasını terke sebep ve, vesile olacak şey demektir. Çoğulu azardır, mazeret de özür ve bahâne göstermek af dilemek ve özür ve bahâneyi kabul etmek demektir. Tazîr de yalan yere özür ileri sürmektir. Şöyle gerçeğe aykırı bahâne gösteren kimseye, muazzir denilir. Çoğulu: Muazzirun’dur. Müazere de yalan yere özür göstermektir. Özür, itizar, esâsen kesmek, kesilmek mânâsınadır, İleri sürülen bir sebep ve bahâne de cezayı, kınama ve tekdiri kesmeğe, bertaraf etmeğe sebep olduğu için böyle özür itizar adını almıştır.

67. Münâfık olan erkekler ve münâfık bulunan kadınlar, bazıları bazılarındandır. Kötülük ile emir ve iyilikten alıkorlar. Ve ellerini sımsıkı yumarlar. Onlar Allah Teâlâ’yı unuturlar, artık o’da onları unuttu. Şüphe yok ki, münâfıklar, onlar tam fasık kimselerdir.

67. Bu mübarek âyetler, münâfık olan erkekler ile münâfık kadınların nifak hususunda biribirlerinin parçaları mahiyetinde olup ne kadar çirkince hareketlerde buundukarını bildirmektedir. Ve o erkek münâfıklar ve kadın münâfıklar ile kâfirlerin lânete Jğrayıp ebedî azaplara mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münâfık olan erkekler ve münâfık bulunan kadınlar) küfr ve nifaktaki birlikleri itibariyle (bazıları bazılarıdandır) birbirine benzemektedirler, birbirinin parçaları yerinde bulunmaktadırlar. Onların hepsi (kötülük ile) küfür ve günah ile, Rasûlü Ekremi yalanlamak ile (emir) ederler (ve iyilikten) imândan, ibadet ve itaattan (alıkor) durur (lar) İslâmiyet’e, insaniyete kötülük etmekten geri durmazlar, (ve ellerini sımsıkı yumarlar) Allah yolunda birşey vermezler, zekât gibi, sadaka gibi insanî vazîfelerden kaçınırlar. (Onlar Allah Teâlâ’yı unuttular) onun zikrinden gafil bulundular,emirlerine uymayı terkettiler (artık o’da) o Yüce Yaratıcı da (onları) o münâfıkları (unuttu) yani: Onları rahmetinden, lûtuf ve kereminden mahrum bıraktı. Cenâb-ı Hak’kın birşeyi unutması asla düşünülemez. Böyle buyrulması, karşılıklı konuşma hususundaki bir müşakele (iki cümlenin lafzı aynı mânasının farklı olması) kabilindendir. Bu unutmadan maksat, onların rahmetten, lûtf ve ihsandan mahrum bırakılmalarıdır. (Şüphe yok ki münâfıklar) küfür hususunda, hayır ve iyiliklerden kaçınmak hususunda (tam) son derece (fasık kimselerdir) Onlar her türlü İslâmî faziletlerden mahrum bulunmaktadırlar.

68. Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da kâfirlere de cehennem ateşini, orada ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir. O onlara yeter. Ve onlara Allah Teâlâ lânet etti. Ve onlar için daimî bir azap da vardır.

68. (Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da) Küfrelrini izhar eden (kâfirlere de cchennem ateşini) o pek müthiş ahiret azabını (orada) o cehennemde (ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir.) onların cehennemde ebedî olarak kalmaları Allah tarafından takdir edilmiştir. (O) Cehennem ateşi (onlara) o dinsizlere açınmak, elem vermek için (yeter.) Bu, cezaların en büyüklerindendir. (Ve) Bununla beraber (onlara Allah Teâlâ lânet etti) onları rahmetinden uzaklaştırdı, ihanetlere uğrattı (ve onlar için daimî bir azap da vardır.) ki hiç kesilmiyecektir. Onlar dünyada rezil olacak ve cezalandırılacaklardır. Ahirette de çeşit çeşit azaplara uğrayacaklardır. İşte küfrün ve nifakın pek müthiş, sonsuz cezası!.

69. Ey münâfıklar! Siz de evvelkiler gibî ki, onlar sizden kuvvetce daha şiddetli idiler ve mal ve evlâtca daha çok idiler. Artık onlar kendi nasipleriyle faidelendiler. Siz de kendi nasibinizle faidelenmek işlediniz, o sizdenevvelkilerin kendi nasipleriyle faidelendikleri gibi ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz. İşte onların amelleri dünyada ve ahirette bâtıl oldu ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.

69. Bu âyeti kerime, münafıkların da kendilerinden evvelki kâfirler gibi harekette bulunarak dünya varlığından istifadeye çalıştıklarını bildirmektedir ve kâfirleri daha çok olan varlıkları helâkten kurtaramadığı gibi münâfıkları da kendi varlıklarının helâkten kurtaramıyacağını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey münâfıklar!. (Sizden evvelkiler gibi) Sizden önce yaşamış, sonra helâk olmuş kâfirler gibi harekette bulundunuz (ki, onlar) o kâfirler, ey münâfıklar!, (sizden kuvvetce) bedenî kudretce (daha şiddetli) idiler ve onlar (mal ve evlâtca) sizden (daha fazla) ya sahip (idiler) bununla beraber onlar helâk oldular, daimî bir azaba uğradılra. O fazla varlıkları kendilerini kurtaramadı. Artık sizin de öyle bir âkibete uğrayacağınız şüphesizir. (Artık onlar kendi nasipleriyle) dünyada varlıklariyle (faidelendiler) dünyevî zevklere dalıp ahireti fedâ ettiler. Âdî geçici zevklerine, şehvetlerine düşkünlük gösterdiler, sonlarını hiç nazara almadılar şimdi (siz de) Ey münâfıklar!, (kendi nasibinizle faydalanmak istediğiniz) Kendi ehemmiyetsiz, çabucak yok olan varlığınıza güvendiniz, (o sizden evvelkilerin kendi nasipleriyle faidelendikleri gibi) siz de faidelenmekte bulundunuz, o eski kâfirleri taklide çalışınız, (ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz) onların izini takibettiniz, siz de onlar gibi Cenâb-ı Hak’kın Resûlünü yalanlamaya, müminler ile ayal etmeye cür’et gösterdiniz. (işte onların) O eski kâfirler ile onların yolunda yürüyen münafıkların (amelleri) dünyevî varlık uğrunda koşup durmaları, dünya ve ahirette (bâtıl oldu) zâyi oldu, bir fayda, bir meyve vermedi (ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.) Evet dünyevî ve uhrevî ziyana, felâkete tamamiylemâruz kalmış olanlar, bunlardan ibarettir. Çünki bunlar hem dünyadaki varlıklarını kaybetmiş, hem de bu varlıklarını kötüye kullandıkları için bu yüzden uhrevî azabı da hak etmişlerdir. Artık bir insan böyle bir varlığa nasıl mâruz olur da ebedî hayatını, saadetini sağlayacak dinî vazifelerini terkedebilir?.

70. Onlara, o kendilerinden önce olanların. Nuh, Âd, Semud kavminin ve İbrahim kavminin ve Medyen ile Mütefikât eshabının haberi gelmedi mi? Onlara Peygamberleri açık mucizeler ile gelmişti. Artık Allah Teâlâ onlara zulüm eder olmadı, velâkin onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.

70. Bu âyeti kerime, eski kâfirlere benzemekte bulunan münafıkların gaflet ve aşağılığına işaret etmekte, onların küfrleri yüzünden nekadar felâketlere uğramış olan geçmiş kavimlerin tarihî hallerinden ne için ibret almamakta olduklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Onlara) O münafıklara (o kendilerinden önce olanların) haberleri gelmedi mi?. Elbette gelmiş bulunmaktadır. O geçmiş kavimlerin ilâhî emre muhalefet, Peygamberlerine karşı isyana cür’et etmeleri yüzünden nekadar helâke uğramış oldukları bilinmektedir. Bahusus (Nuh, Âd, Semud kavminin ve İbrahim kavminin) haberleri size gelmedi mi? Şüphe yok ki gelmiştir. Malumdur ki: Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi tufan ile Hud Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd taifesi, rüzgârlar ile Salih Aleyhisselâm’ın kavmi olan Semud taifesi, yer hareketi ile mahvolup gitmişlerdir. İbrahim Aleyhisselâm’ın kavmi olan Bâbil ahalisi de bütün nimetlerinden mahrum kalmışlar, hükümdarları olan Nemrud da dimağına musallat olan bir sivri sinekle geberip gitmiştir. (Ve medyen ile mütefikât eshabının haberi) de (gelmedi mi?.) elbetteki gelmiştir. Tarihen meşhurdur ki: Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmi olan Medyen ahalisi birazap sesiyle mahvolmuşlardır. Ve yine o Yüce Peygamberin gönderilmiş olduğu iyle ahalisi de bir şiddetli sıcağa yedi gün tutulmuşlar, bütün ırmakları kaynamıştı. Üzerlerine gelen bir bulutun altında toplanmışlardı, derken o buluttan bir ateşyağarak hepsini de yakıp bitirmişti. Buna “Yevmüz Zille” azabı denilmektedir. Lût Aleyhisselâm’ın Peygamber gönderilmiş olduğu “Mütefikât” ahalisi de başlarına yağdırılmış olan taşlar ile ve yurtlarının uğradığı depremler ile mahvolup gitmişlerdir. İşte bütün bu tarihî hadiseler de Ey münâfıklar!. Sizin malûmunuzdur. (Onlara) O zikredilen altı tâifeye (Peygamberleri açık mucizeler ile gelmişti) açık deliller ile davalarını isbat etmişlerdi. O taifeler ise bu mucizelere, hüccetlere rağmen yine o muhterem Peygamberleri inkâr etmiş, Allah Teâlâ’nın emirlerine muhalefette bulunmuşlardır. Şimdi Ey münâfıklar!. Siz de o eski milletler gibi hareket ederseniz şüphe yok ki, siz de onlar gibi felâketlere” mâruz kalırsınız. Bunu bir düşününüz. (Artık Allah Teâlâ onlara) O helâk olan kavimlere (zulmeder olmadı) onların öyle kahra uğramaları bir ilâhî zulm değildir. Hâşâ (velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular) kendi küfrleri, isyanları sebebiyle o felâketlere uğramışlardır. Şimdi sizde bu kötü hareketlerinize devam ederseniz kendi felâketinize kendiniz sebebiyet vermiş olursunuz. Daha nice kavimler, küfür ve isyanları yüzünden helâk olup gitmişlerdir. Fakat bu beyan olunan altı kısım taifenin yaşadıkları yerler Arap yarımadasına yakın ve bunların tarihî durumları Arap’larca daha fazla meşhur olduğu için bu âyeti kerime de bunlar bir ibret örneği olmak üzere zikredilmiştir. “Mütefikât”, Lût Aleyhisselâm’ın kendilerine Peygamber gönderildiği bir kavmin ikamet etmiş oldukları birçok bucaktan ibârettir. Müfredi: Mütefikedir. Bu kavim, büyük bir inkılâba uğramış, yurtları altüst olmuş olduğuiçin onların yurtlarına bu ad verilmiştir. Çünki “itifak” kelimesi lûgatte inkılâp mânâsınadır, bu halde mütefikât da münkalibat (altüst olmuşlar) mânâsına olmuş oluyor.

71. İmân sâhibi olan erkekler ile kadınlar ise bazıları bazılarının velileridir. İyiliği emir ederler, kötülükten alıkorlar ve namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler. Ve Allah Teâlâ’ya ve peygamberine itaatte bulunurlar. İşte bunları elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

71. Bu mübarek âyetler, imân şerefine sahip olan erkekler ile kadınların pek Aiksek olan evsafını beyan etmektedir. Ve onların nâil olacakları pek yüce mükâfatları açıklamaktadır. Şöyle ki: (İmân sâhibi olan erkekler ile kadınlar ise) hakikî bir mâna: Yüksek bir fazîlete ermişlerdir, münâfık erkekler ve münâfık kadınlar gibi ieğildirler. Onların pek çirkin durumlarından nefret etmektedirler. Bu imân sahiplerinin bazıları bazılarının velîleridir.) aralarında imân bakımından birlik, ve dayanışma iakımından bir samimî dostluk vardır. Bunlar (iyiliği emrederler) şer’an hayır ve taat sayılan şeyler ile, Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine riâyet edilmesi ile birbirine emir ve tavsiyede bulunurlar. Öyle münâfıklar gibi kötülüğü emretmezler, bilâkis kötülükten men ederler) şer’î şerifin reddettiği, selim tabiatın kendisinden nef- et eylediği şeylerden, küfür ve nifaktan insanları engellemeye, irşada çalışırlar. Münâfıklar gibi kötülüğü ile emretmezler. Ve o imân sahibi zatlar (namazı) kendilerine farz olan namaz ibadetini (dosdoğru) erkân ve şartlarına tamamen uyarak (kılarlar) öyle münâfıklar gibi istemeksizin sadece gösteriş için kılmazlar (ve) üzerlerine farz olan (zekâtı) da (verirler) öyle münâfıklar gibi ellerini sıkıp durmazlar, harcamadan kaçınmazlar, (ve) O mümin olan erkek ve kadınlar (Allah Teâlâ’ya vepeygamberine itaatte bulunurlar) onların mübarek emirlerine, yasaklarına tam mânâsıyla riayet ederler. Öyle münâfıklar gibi Allah’ı da Peygamber’ini de unutmuş gibi hareketlerde bulunmazlar, (işte bunları) bu yüce vasıfları taşıyan müminleri (elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır) muhakkak ki, bu sâdık kullarına rahmetinin eserlerini bolca verecektir. Bunların dünyada zafere, ahirette cennete kavuşturacaktır. Bu bir ilâhî vâddır ki, mutlaka meydana gelecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ azîzdir) herşeye galiptir, İmân sahiplerini güçlendirmeğe, din düşmanlarını kehir ve helâk etmeğe kaadirdir ve o Yüce Yaratıcı (hakîmdir) bütün iradeleri, hükmleri hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Ehli imanı nimetlerine mazhar buyurması: Kâfir ve münâfıkları kahr ve azâba uğratması da onun ilâhî bir hikmeti gereğidir.

72. Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara içinde ebedî olarak kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler ve Adn cennetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur. Ve Allah Teâlâ tarafından olan bir rızâ ise daha büyüktür. İşte en büyük kurtuluş da budur.

72. Cenâb-ı Hak’kın ehli imân hakkındaki rahmet ve lûtfuna bakınız ki: (Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara) Ahiret âlemine gidecekleri zaman (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler) hazırlamıştır. Fevkalâde güzel ve hoş olan bağlar, bahçeler, bostanlar vücude getirmiştir. Oralarda geçici olarak değil, ebedî olarak kalıp neşeli olacaklardır. (ve) O imân sahipleri için (Adn cenetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur) bu Adn cennetleri, incilerden, zümrütlerden, yakutlardan oluşmuş, pek yüksek birer makamlardır ki, hâlis, ruh temizliğine sahip müminler için birer saadet yurdu olmak üzere hazırlanmıştır. (Ve Allah Teâlâ tarafından birrıza ise) yani: Ebedî saadet sağlayan, her türlü başarı ve kurtuluşa kavuşmaya vesile bulunan, temiz ruhlar için her türlü nimetlerin üstünde olan Allah rızası ise bütün dünyevî ve uhrevî nimetlerden (daha büyüktür) daha Öncedir, daha fazla istenen şeydir. Bütün ruhanî saadetler o sayede tecelli eder. Artık şüphe yok ki, bu Allah rızası, bütün nimetlerin saâdetlerin üstündedir. O mutlu müminler, bu ilâhı uzaya da kavuşmuş olacaklardır. (İşte en büyük kurtuluş da budur) mümin erkek ve kadınlar için mevcud olan bu ilâhî rızâdır veya bütün bu uhrevî nimetlerin toplamıdır. Artık bunun karşılığında diğer geçici, dünyevî nimetlerin ne kıymeti olabilir?. O münafıkların, kâfirlerin kendisine güvenip durdukları bütün varlıkları, çabuk yok olucudur, sahipleri için mesuliyeti gerektirir, kendilerinin ilâhî rızadan mahrumiyetlerini gerektirir. O halde bir insan bu gibi fanî, sorumluluğu gerektiren şeylere nasıl bağlanır durur da kendisini ebedî selâmete, saadete kavuşturacak olan imândan mahrum bırakır?. Eyvah!. Ne kadar gaflet!.

73. Ey Yüce Peygamber! Kâfir ve münâfıklar karşı cihadda bulun ve onların üzerine şiddetli davran ve onların varacakları yer cehennemdir. Ve ne fena bir dönülecek yer!

73. Bu mübarek âyetler, kâfirlere, münafıklara karşı şiddetli bir mücahedenin lüzumunu bildiriyor. Münafıkların nasıl yalan söylediklerini, nasıl nankörlükte bulunduklarını bildiriyor, içlerinden tövbekâr olmayanların ne kadar büyük bir azaba tutularak her türlü yardımdan mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey Yüce Peygamber!. Kâfirler ile) küfrlerini açıklayan düşmanlar ile (ve münâfıklar ile) küfrlerini gizleyip görünürde müslüman görünen ve gizlice hiyanette bulunun bozguncu kimseler ile (mücahedede bulun) kâfirleri kılıç ile cezalandırmaya çalış, münâfıkları da delil ile, burhan ile uyandırmaya gayret et (ve onlarınüzerine şiddetli davran) onlara karşı mülâyemet gösterme, münafıklara senden istedikleri izni verme, haklarında şefkatli olma (Ve onların) O kâfirlerin, münafıkların ahirette (varacakları yer cehennemdir) artık öyle bir kötü sona namzet olan dinsiz kimseler nezâkete ve yumuşak davranmaya lâyık olabilirler mi? (ve) o dinsizlerin varacakları yer (ne kötü bir dönülecek yer) kendisine ne kötü, ne korkunç gidilecek bir azap âlemi!. Bunu bir düşünmek icabetmez mi?.

74. Allah Teâlâ’ya yemin ederler ki; söylemiş değillerdir. Ve and olsun ki, o küfür lâkırdısını söylediler ve İslâmiyet’i kabul etmiş olduklarından sonra kâfir oldular ve yetişemedikleri şeye yine yeltendiler ve onlar inkârcı bir biçimde harekette bulunmadılar, ancak Allah Teâlâ’nın ve Resulünün ilâhî lütuf ile onları zengin kılmış olmalarından dolayı bulundular. İmdi onlar tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Ve eğer yüz çevirirlerse Allah Tealâ onları dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap ile azaplandırır ve artık onlar için yeryüzünde ne bir koruyacak ve ne de bir yardımda bulunacak kimse yoktur.

74. Münâfıklar (Allah Teâlâ’ya yemin ederler ki) Rasûlullah’ın haberdar olduğu o kâfirce sözleri, Rasûlü Ekrem aleyhindeki lâkırdıları kendileri (söylemiş değillerdir) onlar o söylediklerini böyle inkâr ederler. Halbuki, onlar öyle hezeyanlarda bulunmuşlardı evet.. (Ve and osunkr, o küfr lâkırdısını) o Rasûlü Ekrem aleyhindeki sözleri vesaireyi onlar (söylediler) şimdi de sıkılmadan inkâr ediyorlar (ve) onlar (İslâmiyet’i) görünürde (kabul etmiş olduklarından sonra) küfrlerini, içlerinde olanı açıklayarak (kâfir oldular ve) onlar vaktiyle isteyip de (yetişemedikleri şeye) Rasûlü Ekrem’i şehid etmeğe veya Medine’den müslümanları çıkarmaya (yine yeltendiler) yine eliboş ve ziyanda kaldılar, (ve onlar) O münâfıklar Rasûlü Ekrem hakkında (inkârcı birbiçimde harekette bulunmadılar) bir intikam arzusuna, bir kin beslemeğe, bir ziyadesiyle kötü görmek hissine kapılmadılar, (ancak) bir nankörülk tesiriyle bu cür’ette bulundular. Evet… O nankörler (ancak Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün fazlı ilâhî ile onları zengin kılmış olmalarından) dolayı böyle bir nankörlüğe kıyam ettiler. Bu ne kadar alçaklık!. Bu ne büyük bir iyiliğe karşı kötülükle karşılık. Bir kere düşünmeli ki: Bunların birçokları vaktiyle Medine’de pek dar bir geçim içinde yaşıyorlardı, bir devlete, bir ganimete nail bulunmuyorlardı. Rasûlü Ekrem’in Medine’ye teşrifinden sonra ise nimete, devlete nail oldular, çevreye hâkim oldular. Artık buna karşı o Yüce Peygamber’e fevkalâde bir sevgi ve bağlılık göstermeleri lâzım iken aksine hareket etmek istediler. Fakat o münâfıklar, bu işlediklerine kaadir olamadılar, zelilce bir halde kaldılar, (İmdi) Onlara yine pek iyilik ister bir ihtar. Şöyle ki: Eğer (onlar tövbe ederlerse) küfrlerini, nifaklarını tamamen bırakır, İslâmiyet’i samimi bir şekilde kabul ederlerse (kendileri için) dünyada da ahirette de (hayırlı olur) felâketlerden, azaplardan kurtulmuş olurlar, (ve eğer yüz çevirirlerse) imândan, tövbeden kaçınır, küfrlerinde, nifaklarında israr eder dururlarsa (Allah Teâlâ onları dünyada) öldürülmek ile, esaret ile, zelilce bir duruma düşürerek felâkete uğratır (ve ahirette) de (pek acıklı birer azap ile) kendilerini cehennem ateşinde ebedî olarak bırakmakla ve nice muhtelif cezalarla (azaplandırır.) Artık öyle bir azaba, felâkete ebedî olarak mâruz kalır dururlar. (Ve artık onlar için yeryüzünde) Koca bir dünya sahasında (ne bir koruyacak) muhafaza edecek (ve ne de) kendilerine (yardımda bulunacak) onları şefaatleriyle veya savunmalarıyla o felâketlerden kurtarabilecek (bir kimse yoktur) onlar ebedî olarak mahrumiyetler, felâketler, azaplar içinde kalmış olacaklardır. Artık bu müthiş âkibetlerinibir düşünmeli değil midirler?.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Tebük seferinden dönerken on beş münâfık geceleyin yolda pusuya girmiş, Hz. Rasûlullah’a su’ikastte bulunmak istemişlerdi. Fakat Rasûlullah’ın beraberinde bulunan “Huzeyfetülyaman” o hainlerin bu vaziyetini anlayınca: Ey Allah’ın düşmanları!. Çekiliniz diye bağırmış, onlar da bırakıp kaçmışlardı. İşte bu hainler, işlediklerine nail olamamışlardı.

§ Yine rivayet olunuyor ki, Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinde iki ay kalmıştı. Münâfıkları ayıplayan âyetler nâzil oluyordu. Münafıklardan bulunan “Cellâs tbni Süveyd” demiş ki: Eğer Medine’de kalan kardeşlerimiz ki; bizim eşrafımızdan bulunuyorlar, onların hakkında Muhammed’in -Aleyhisselâm- dediği doğru ise vallahi ben artık bir eşekten daha kötüyüm. Orada bulunan Âmir İbni Kaysil Ensârî de demiş ki: Evet… Vallahi Muhammed -Aleyhisselâm-şüphe yok ki, doğru söylüyor. Sen isen Ey Cellâs!. Eşekten daha kötüsün. Bu konuşmadan haberdar olan Hz. Peygamber, Cellâs’ı huzuruna davet etmiş, Cellâs yemin etmiş ki: Ben böyle birşey söylemedim. Bunun üzerine Âmir, ellerini kaldırarak: “Allah’ım!. Resûlün olan Muhammed Aleyhiseslâm üzerine doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyeni tekzib edecek bir âyet indir” diye dua etmiş bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Cellâs da: Allah Teâlâ bu âyette tövbeyi beyan buyuruyor, ben hakikaten yalan söylemiştim, diyerek tövbe etmiş ve güzelce bir tövbeye nail olmuştu. İşte bu mübarek âyet bu hadiselere işaret buyurmaktadır.

75. Ve onlardan bazıları da Allah Teâlâ’ya söz vermiş ki: Eger lütfundan bize verir ise elbette sadaka vereceğiz ve elbette salih kimselerden olacağız.

75. Bu mübarek âyetler, münafıkların birçokkısımlara ayrılmış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: Münâfıklar çeşit çeşittir. Kimisi Rasûlü Ekreme eziyet verir, kimisi sadaka verenleri ayıplar, kimisi cihada katılmamak için yalan bahane; mazeret ileri sürer, Hz. Peygamber’den izin ister (Ve onlardan) o münâfıklardan bazısı da (Allah Teâlâ’ya ahd etmişti ki: Eğer fazlından) lûtuf ve kereminden olarak (bize) mal ve servet (verirse elbette sadaka vereceğiz) zekâtınızı, sadakalarımızı vereceğiz. (Ve elbette) Biz hac gibi, namaz gibi vazifelerimizi yaparak (salih kimselerden olacağız) demek ki, bir kısım münâfıklar, her ne kadar Cenab’ı Hak’kın varlığını, onun kullarına lûtuf ve ihsanda bulunduğunu biliyorlarsa da Rasûlü Ekremi inkâr ettikleri için, bir takım dinî vazifeleri ifadan kaçındıkları için kendilerini küfür ve nifaktan kurtaramamışlardır. Çünkü imânın bütün esaslarını; şartlarını bilip kabul etmeyen herhangi bir şahıs, kendisini küfrden, nifaktan kurtarmış olamaz.

76. Vaktaki, Allah Teâlâ onlara lütfundan ihsan buyurdu. Onunla cimrilikte bulundular ve yüz çevirdiler. Ve zaten onlar yüz döndürür kimselerdir.

76. (Vakta ki: Allah Teâlâ onlara) O mal ve servet talebinde bulunan münafıklara (lutfundan) bir ilâhî lûtfu olarak nimet ve servet (ihsan buyurdu) onları hiç ummadıkları yerden bol bol rızıklandırdı (onunla) o elde ettikleri servetlerle (cimrilikte bulundular) o servetin icabeden zekâtını, sadakasını vermediler, Allah’ın hakkına riayetten kaçındılar (ve) Cenâb-ı Hak’ka ibadet ve itaatten (yüz çevirdiler) hac gibi, namaz gibi vazifelerini terkeylediler. (ve zaten onlar) o münâfıklar, Cenâb-ı Hak’ka ibadet ve itaatten (yüz döndürür kimselerdir) onlar öyle dinî, yüce vazifeleri bir temiz kalp ile yapmazlar, fırsat bulunca bunlardan bedenen kaçınırlar. İşte onlar böyle âdi bir topluluktur.

77. Artık Allah Teâlâ’ya vâd ettikleri şeyde ona muhalefet ettikleri için ve yalan söyler oldukları için o da onların bu hareketlerinin âkibetini ona kavuşacakları güne kadar onların kalplerinde bir nifaka döndürdü.

77. Fakat onlar böyle Hak’ka itaatden kaçınmalarının cezalarına kavuşmuşlardır ve daha da kavuşacaklardır. Evet… (Artık Allah Teâlâ’ya vâd ettikleri şeyde) sadaka gibi, iyi davranma gibi teahhüt eyledikleri hususta (ona) Cenâb-ı Hak’ka karşı onun mukaddes emirlerine karşı (muhalefet ettikleri için) vaadlerinde, vazifelerinde durmayıp ondan kaçındıkları için (ve yalan söyler oldukları için) bütün sözlerinde yalan söyledikleri için ki, bu vaadlerindeki yalan da o cümledendir (o da) o Yüce Yaratıcı da (onların) o münafıkların (bu hareketlerinin sonunu ona) o Kâinatı Yaratanın hükmü kazasına ebedî azabına (kavuşacakları güne kadar) ölecekleri, sona mahşere sevkedilecekleri zamana değin (onların kalplerinde) pek yerleşmiş (bir nifaka döndürdü) artık o münâfıklar, kıyamete kadar onun tesiri altında kalacaklar, o sonsuzluk âleminde bu hareketlerinin cezasına kavuşup duracaklardır.

78. Daha bilmediler mi ki: Allah Teâlâ, onların sırlarını da fısıltılarını da muhakkak ki, bilir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ gayıpları pek iyi bilendir.

78. O münâfıklar veya Cenâb-ı Hak’ka karşı söz vermiş bulunmayanlar (daha bilmediler mi ki, Allah Teâlâ) bütün mahlûkatının hallerini hakkiyle bilendir. (Onların) O nifak sahiplerinin (sırlarını da) kalplerinde sakladıkları kuruntularını da, sözlerinde durmayacaklarına dair kalben kararlarını da mutlâka bilir (fısıltılarını da muhakkak bilir) onların kendi aralarında. gizlice konuştuklarını tamamen bilir işitir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Halkın gözünden gaib olan, sırlar kabilinden bulunan bütün (gayıpları pek iyi bilendir) Bunainanmışızdır. Artık Ey münafıklar!. Kendi iş ve fikirlerinizi o Yüce Yaratıcıdan nasıl gizleyebilirsiniz?. Elbette hiçbir şeyi gizlemek mümkün olamaz. O halde vaziyetinizin ne kadar tehlikeli olduğunu hiç düşünmez misiniz?.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Münâfıklardan Salebetübnü Hatibil’ Ensârî” Rasûlullah’ın huzuruna gitmiş “Ya Rasûlüllah!. Cenâb-ı Hak’ka dua buyur, beni mal ile rızıklandırsın” demiş, Rasûlü Ekrem de “Ey Salebe!. Hakkını ödediğin az bir mal, hakkını ödemeyeceğin çok maldan hayırlıdır” diye buyurmuş, Salebe ise “Seni hak ile göndermiş olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bana mal verirse elbette bütün hak sahiplerine haklarını veririm” diye talebinde israr eylemiş, Rasûlü Ekrem dua etmekle Salebe zengin olmaya başlamış, koyunları az zaman içinde o kadar artmış ki, onlar Medine’i Münevvere’nin bir vadisini işgal edip durmuş. Salebe artık mallariyle uğraşmaya başlamış, namaz için cemaatten kesilmiş, cuma günü bile namaza gelemez olmuş. Rasûlü Ekrem: Salebenin nerede kaldığını sormuş, demişler ki: Onun koyunları o kadar arttı ki, bir vadiye bile sığamaz oldu. Rasûlü Tem de: Yazık Salebeye diye buyurmuş ve malının zekâtını almak için iki zatı memur olarak Salebeye göndermiş, Salebe de, bu peygamber emrini işitince: Bu bir cizyeden, bir cizye kız kardaşından başka değil, diye söylenmiş, memura da şimdi gidiniz, sonra geliniz bakalım demiş. Bu zatlar ikinci defa olarak yine gitmişler ise de yine zekâtı vermekten kaçınmıştır. Bu memurlar Hz. Peygambere gelip bu durumu haber vermişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Salebenin akrabasından biri bu âyeti kerimenin inişinden haberdar olunca gidip, Salebeye haber vermiş, ya Salebet. Yazık sana, aleyhinde şöyle bir âyet nâzil oldu demiş. Bunun üzerine Salebe Hz. Peygamber’in huzuruna gitmiş, zekâtınınkabulünü istemiş, Yüce Peygamber hazretleri de: Senin zekâtını almaktan Cenab’ı Hak beni men eyledi, diye buyurmuştur. Salebe başına toprak saçmaya başlamış, Hz. Peygamber Efendimiz de: Ben sana vaktiyle demedim mi idi?. Sen ise bana itaat etmedin, diye buyurmuş, Rasûlullah’ın vefatından sonra Salebe sadakasını yerine harcaması için Hz. Ebu Bekire götürmüş, o da kabul etmemiş, daha sonra Hz. Ömer’e götürmüş, o da alıp kabul etmemiş, Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ona götürüp teslim etmek istemiş, o da kabul buyurmamıştır. Salebe Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ölmüştür.

§ Bu sadakanın fukaraya tevzi için kabul edilmemesinin hikmetine gelince, sadaka, bir temizleme ve arındırma vesilesidir. Bir münâfık ise nifaktan tamamen ayrılmadıkça hiçbir sadakası Allah katında makbul, kendisinin anndırılmasına, sevaba kavuşmasına sebep olamaz. Ve böyle sadakayı almaya bir müslüman da tenezzül etmemelidir.

§ Bu âyeti kerime de şuna da işaret vardır ki: İnsan, dünya varlığına düşkün olmamalıdır, Cenab’ı Hak’tan hayırlısını niyâz etmelidir, eğer meşrû şekilde bir servete kavuşursa bunun da kadrini bilip Rabbilâlemine şükürde bulunmalıdır, bu servetin zekâtını, sadakasını da vermelidir tâki, kendisi için hakikaten faideli bir nimet mahiyetinde bulunmuş olsun. Ve illâ birçok gayrimeşru servetler sahipleri için nihayet bir felâkete, bir azaba sebep olmuş olur.

79. O kimseler ki, mü’minlerden sadakaları gönül hoşluğu ile fazlaca verenleri ve kendi güçlerinin ettiğinden fazlasını bulamayanları ayıplarlar, onlar ile alayda bulunurlar. Allah Teâlâ’da o kimseleri maskaraya çevirir ve onlar için acıklı bir azap vardır.

79. Bu mubârak âyetler, münafıkların, zekât, sadaka vazifelerini fazlasıyla yapan veya bir hikmet gereği durumu fakir bulunan mü’minlerile alay etmek alçaklığına cür’et ettiklerini bildiriyor, artık o gibi kâfir kimselerin ilâhî affa nâil olamayacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (O) Münâfık topluluğundan olan (kimseler ki) imanları pek kuvvetli olan (müminlerden sadakları gönül hoşluğu ile) kalben samimî şekilde isteyerek (verenleri) zekatlarından başka Hak rızâsı için fazlaca nâfile olarak teberrularda bulunanları (ve kendi güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanları) böyle oldukları halde yine sadaka vermeğe koşanları (Ayıplarlar) ve (onlar ile) öğle güçlerini sarf ederek sadaka vermeğe çalışanlar ile (alayda bulunurlar) artık (Allah Teâlâ’da) onların o kötü hareketlerinin bir cezâsı olmak üzere (o kimseleri maskayara çevirir) yani: Onları o alay etmeleri yüzünden cezaya uğratır, (ve onlar için) Öyle mü’minleri ayıplayan, onlar ile alay eden münâfık kimseler için (acıklıbir azap vardır) onların böyle ebedî bir azaba uğrayacakları kararlaştırılmıştır.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gün bir hutbe okuyup müslümanları sadaka vermeğe teşvik buyurmuştu. Bunun üzerine Abdullah İbni Avf, malının yarısı olan dört bin dirhemi getirip Rasûlullah’a teslim etmiş, dörtbin dirhemini de ailesinin geçimine tahsis ettiğini söylemişti. Yüce Peygamberimiz de: Allah Teâlâ senin için verdiğini de, yanında tuttuğunu da mübarek kılsın diye dua’a etmişti. Sonra Hz. Abdullah’ın serveti pek ziyade artmış, hattha vefatı zamanında iki eşine isabet eden miras payı yüz doksan bin dirhem bulunmuştu. Ashabı Kiramdan Hz. Ömer, Hz. Osman gibi zatlar da birçok sadakalar vermişlerdi. İşte münâfıklar bu verilen fazla sadakaları birer gösteriş eseri sayarak veren zatları ayıplamaya cür’et etmişlerdi. Ashabı Kiram’ın fakirleri de sadaka vermeğe çalışmış, hattâ “Ukayl” adındaki zat, bir kimsenin yanında iki ölçek hurma karşılığında çalışmış, sonra bununbir ölçeğin! getirip fukaraya verilmek üzere sadaka olarak Rasûlullah’a tesim eylemişti. Münâfıklar bu gibi zatlar ile alay etmişler, bunlar da büyüklerden sayılmaları için böyle sadaka veriyorlar diye söylenmişlerdi. İşte bu münâfıkları rde ve kınamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

80. Onlar için istiğfarda bulun veya onlar için istiğfarda bulunma. Eğer onlar için yetmiş defa af dileyecek olsa elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir. Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler. Allah Teâlâ ise fasıklar olan bir kavme hidayet etmez.

80. Resûlüm!. (Onlar için) O münafıkların ilâhî affa nail olmaları için, (istiğfarda bulun veya onlar için) böyle bir (istiğfarda bulunma) eşittir ve sen serbestsin, fakat bu af dilemenin onlara birfaidesi yoktur. Hatta (eğer onlar için yetmiş defa) yani: Ne kadar fazla olursa olsun (af taleb edecek olsan) onlar için bir faidesi olmaz. (Elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir) onlar için af, imkânsız derecededir (Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resulünu inkâr ettiler) bu kadar haddi aşarak küfrü seçtiler. (Allah Teâlâ ise fasıklar olan bir kavme) küfrlerinde inat gösterip duran bir topluluğa (hidayet etmez) onları hayırlı bir maksada kavuşturacak bir hidayete nail kılmaz. Böyle bir hidayet, hikmete aykırıdır.

§ Rivayete göre önceki âyet nâzil olunca bir kısım münâfıklar, Rasûlü Ekreme müracaat ederek: “Ya Rasûlüllah!. Bizim hakkımızda af dileğinde bulun” demişler, Rasûlü Ekrem de: “Sizin için af dileğinde bulunurum” demişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların nifak üzere ölenlerine istiğfarın fâide vermeyeceği bildirilmiştir. Evet… Cenâb-ı Hak, birçok günahkâr kulları hakkındaki af dileğini kabul buyurur, o af edicidir, merhametlidir. Fakat bütün gördükleri âyetlere, delillere karşı küfür ve nifaklarındadirenip duranlar, bu hâl üzere ölüp gidince artık mağfirete kabiliyetlerini kendi elleriyle zâyetmiş olurlar. Artık onların haklarındaki af dileğinin kabûlü, hikmete, dinin hükümlerine uygun olmaz.

81. Rasûlullah’a muhalefet için geri kalmış olanlar, oturmalarıyle sevindiler ve Allah yolunda mallarıyle ve canlarıyle cihadda bulunmalarını kötü gördüler ve şu sıcakta cihada çıkmayın dediler. De ki: Cehennemin ateşi sıcaklıkca daha şiddetlidir, eğer iyice anlar kimseler olsalar idi.

81. Bu mübârek âyetler, münafıkların Allah yolunda cihadda bulunmaktan kaçınmış, başkalarını da alıkoymaya çalışmış olduklarını bildiriyor, ve onların bu kötü hareketlerinden dolayı nekadar kötü bir âkibete uğrayacaklarını haber vermiş bulunuyor. Şöyle ki: Tebük seferi sırasında (Rasûlullah’a muhalefet için geri kalmış olanlar) boş bahanelerle Cenâb-ı Peygamber’den izin almış bulunan münâfıklar (oturmalariyle) sefere gitmeyip yurtlarında kalmalariyle (sevindiler) Yüce Peygamber’e muhâlefeti bir başarı kabul ettiler, meşakkatli bir seferden kurtulduklarından dolayı sevindiler. (Ve) O cahiller (Allah yolunda malariye ve canlariyle mücahedede bulunmalarını kötü gördüler) öyle bir fedakârlığı, fuzulî, kötü sandılar, öyle bir yüceliğin kadrini, mânevî mükâfatını takdir etmek yeteneğinden mahrum bulundular. (Ve) seferber olan ashab-ı kirama veya kendi arkadaşlarına da (şu sıcakta cihada çıkmayın dediler) onları da bu fedakârlıktan geri bırakmak istediler. Allah yolundaki bir fedakârlığın kıymetini anlayamadılar. Resûlüm!. Onları reddetmek ve cehâletlerini ortaya koymak için (de ki, cehennemin ateşi sıcaklıkca) şu dünyada kendisinden kaçındığınız ve başkalarını da geri bırakmaya çalıştığınız sıcaktan (daha şiddetlidir) bunu siz hiç düşünmez misiniz?. Evet… (Eğer) bu dünyahayatının ve dünyevî meşakkatlerin geçici olduğunu, uhrevî hayatın sürekli ve uhrevî meşakkatlerin daha ziyade ve daha sıcak, eleme sebep bulunduğunu onlar (iyice anlar kimseler olsalardı) bunu bilir öyle bir muhalefette, münâfıkca bir harekette bulunmaya cesaret edemezlerdi.

82. Artık onlar kazanmış oldukları şeyin cezası olmak üzere pek az gülsünlür ve pek çok ağlasınlar.

82. (Artık onlar) O münâfıklar, o dünya meşakkatine bakıp da ahiret meşakkatlerini düşünmeyen kâfirler daha dünyada iken (kazanmış oldukları şeyin) çeşit çeşit günahların, emirlere muhalefetin, başkalarını saptırmaya çalışmalarının (cezası olmak üzere) bu muvakat dünya hayatında (pek az gülsünler) eğlensinler, zevklerine baksınlar bunların ne ehemmiyeti var, hepsi de yok olmaya mahkumdur. Fakat onlar bir kere de ahiret hayatını düşünsünler, oradaki görecekleri azapları göz önüne alsınlar (ve pek fazla ağlasınlar) sürekli olarak üzüntü ve kder içinde kalsınlar, onların hallerine münasip olan budur. Zaten de öyle olacaktır. Bu bir emirdir ki, haber verme mahiyetinde bulunmaktadır.

83. Eğer Allah Teâlâ seni onlardan bir taifenin yanına döndürür de başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse de ki: Artık siz benimle beraber çıkmayınız ve benim maiyetimde olarak savaşta bulunmayınız. Çünki, siz ilk defa da oturmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlar ile beraber oturunuz.

83. Bu mübarek âyetler, münafıkların ne kadar alçak, zelîl kimseler olduğuna işaret ediyor. Münafıkların cihada iştirâk ettirilmeyeceğini ve onların üzerlerine cenaze namazı kılınamıyacağını bildiriyor. Onların mal ve evlâtlarının kendi haklarında bir azap vesilesi olup gıpteye lâyık şeyler bulunmadığını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (EğerAllah Teâlâ seni) Tebük seferinden sonra (onlardan) o seninle beraber cihada çıkmayıp geri kalan münâfıklardan (bir taifenin) yani: Nifaktan tövbe etmemiş veya doğru bir özür ile özür beyanında bulunmamış olanların (yanına döndürür de) Tebük seferinden (başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse) o nifak üzere devam etmiş olan tâifeye (de ki: Artık siz benimle beraber) hiçbir sefere (ebediyen çıkmayınız) Cenâb-ı Hak, beni size ihtiyaçsız kılmıştır. (Ve benîm beraberimde olarak) benimle beraber hiçbir (savaşta bulunmayınız) artık siz buna asla muvaffak olamayacaksınızdır. (Çünki siz ilk defa da) Tebük seferinde (oturmaya) Medine’de kalıp sefere çıkmamaya (razı oldunuz) bu sefere katılmamayı hakkınızda faydalı gördünüz. (Artık) Cihaddan (geri kalanlar ile) savaştan kaçınanlar ile, kadınlar ve çocuklar ile (beraber oturunuz)-siz cihada katılmaya lâyık kimseler değilsinizdir.

84. Ve onlardan hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebedî olarak namaz kılma ve kabrinin üzerinde durma. Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler ve onlar fasık olarak öldüler.

84. (Ve) Ey Yüce Resûl!, (onlardan) O nifakları gerçekleşmiş kimselerden (hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebediyen namaz kıma) cenaze namazı kılmaya kalkışma (ve) öyle bir münafıkın (kabrinin üzerinde durma) kabri yanında durup onun için duada, af talebinde bulunma. (Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler) Sonra da küfrlerinden dönüp tövbe ve istiğfar etmediler, (ve onlar fasık) Küfür ve nifaklarında ısrarlı ve inatçı (olarak öldüler) artık öyle kâfirler hakkında ehli imâna ait dinî merasim nasıl yapılabilir?. Onlar bu merasime lâyık değildirler. Bundan faydalanacak kabiliyetten mahrum kalmış, beşeriyet için zararlı bulunmuş kimseleren başka değildirler…

§ Rivayete göre “Abdullah İbni Übey, adındaki şahıs görünürde müslüman görünüyor, haddızatında ise münafıkların reisi bulnuyordu. Hasta olmuş, Rasûlü Ekrem de onu görmeğe gitmişti. Rasûlü Ekrem Efendimizinden rica etmiş. Ben ölünce namazımı kıl, kabrimin üzerinde dur bana du’a et demiş, sonra da birisini Rasûlullah’a göndererek mübarek gömleğini kendisine kefen yapmak için istemişti. Yüce Peygamberimiz mübarek gömleğini gönderdi. Hz. Ömer o pis herife bu mübarek gömleğin gönderilmesini istememiş ise de Rasûlü Ekrem Efendimiz: Benim gömleğim onu azaptan kurtaramaz. Bir isteyeni reddetmek uygun değildir. Bununla beraber umulur ki, bu sebeple birçok münâfıklar nifakı terkederek samimî bir biçimde müslüman olurlar diye buyurmuştu. Gerçekten de O münafıkların reisi, bu mübarek gömlekten fâide beklediğini görünce, bin kadar münâfık, düşüncelerini düzelterek İslâmiyeti ciddî şekilde kabul etmişlerdir. Bir de deniliyor ki: Bedir savaşında esir düşmüş olan Peygamberimizin amcası, Abbas, Medineye getirilmiş. Gömleksiz bulunuyordu. İbni Übey ise, Peygamberimize bir iyilik göstermek için kendi gömleğini Abbas’a vermişti. Bu defa Rasûlü Ekrem de o iyiliğe -bir karşılık olmak üzere mübarek gömleğini ona göndermişti. Zaten Yüce Peygamber Efendimiz pek fazla merhamet ve şefkat sahibi olduğundan herhangi bir isteyeni reddetmek istemezdi. Sonra İbni Übey ölmüş, kendisi gibi Abdullah adında bulunan oğlu ise, halis bir müslüman bulunuyordu. Bu, Rasûlullah’ın huzuruna gelmiş, babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etmişti. Rasûlü Ekrem de “sen namazını kıldır ve demet” diye emreylemişti. Fakat Abdullah; Ya Rasûlüllah!, eğer onun cenaze namazını sen kılmazsan hiçbir müslümankılmaz” diye tekrar ricada bulunmuş, Rasûlü Ekrem de bu namaz için ayağa kalkmış ise de Hz. Ömer, Rasûlüllah ile kıble arasına engel olmuş, bu namazın kılınmasını istememişti. İşte bu sırada idi ki, Cibril Emin gelerek bu âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, öyle küfür üzere ölmüş münâfıklar için cenaze namazının ve dua ile af dilemenin câiz bulunmadığı belli olmuştur. İbni Übey son zamanlarında Rasûlü Ekrem’den dua ve istiğfar niyazında bulunmuş idi. Bu hal, kendisinin fikir değiştirerek İslâmiyet’i kabûlüne delâlet ettiği için olmalıdır ki, Yüce Peygamber Efendimiz onun namazını kıldırmak lûtfunda bulunmak istemişti. Fakat bu âyeti kerimenin inişiyle onun yine nifak üzere ölmüş olduğu bilinmiştir.

85. Onların malları ve evladları seni imrendirmesin. Allah Teâlâ, diliyor ki, onları bunlar sebebiyle dünyada azaba uğratsın ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin.

85. Bir takım münâfıklar, kâfirler bu dünyada bir takım varlıklara sahip olabilirler. Fakat bunlar onların haklarında gelecekte büyük mes’uliyetlere, azaplara sebep olacaktır. Artık ey mü’minler!. (Onların malları ve evlâtları sizi imrendirmesin) bunlar haddizatında imrenmeğe lâyık şeyler değildir. (Allah Teâlâ deniliyor ki: Onları) O münâfıkları, kâfirleri (bunlar sebebiyle) böyle malları, evlâtları yüzünden (dûnyada azaba uğratsın) birçok meşakkatlere, facialara mâruz bıraksın (ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin) öyle dünyevî şeyler ile uğraşarak hak ve hakikattan gafil, hakikî geleceği, dost ve saadeti teamül ve tefekkürden mahrum olarak ölüp ebedî mücazata kavuşsunlar. İşte bütün bunlar, hakikî şekilde İslâmiyet’ten mahrumiyetin pek feci bir neticesidir. (55) inci âyeti kerimenin izahına da müracaat ediniz!.

86. Allah Teâlâ’ya imân edin ve Peygamberininberaberinde cihadda bulunun diye bir sure indiği zaman onlardan kudret ve servet sahipleri senden izin dilediler ve “bizi bırak oturanlar ile beraber olalım” dediler.

86. Bu mübarek âyetler, münafıkların imân etmeleri, cihada katılmaları hakkında ilâhî emre nekadar muhalefette bulunduklarını, bu sebeple kalplerinin nekadar katılaşıp hakikatları anlamaktan mahrum kaldığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Münafıklara hitaben (Allah Teâlâ’ya imân edin) onun varlığına, kudret ve büyüklüğüne tam bir samimiyet ile inanın (ve Peygamberinin beraberinde) onunla beraber hak yolunda (cihadda bulunun diye bir sûre) Kur’an’ı Kerim’in bir kısım âyetleri (indiği zaman) onlar bu ilâhî teklife karşı yine itaat göstermezler. (Onlardan kudret ve servet sahipleri) O münafıkların zenginleri veya reisleri, büyükleri (senden) Ey Yüce Peygamber (izin dilediler) cihada katılmamak için müsaade istediler (ve) o kudret sahipleri (bizi bırak oturanlar ile) bir mazeret sebebiyle savaştan geri kalanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olalım dediler) yurtlarından ayrılmadılar. Böle mal ve beden bakımından cihada mukteir oldukları halde ilâhî emre muhalefet ederek bundan kaçındılar, ne kadar yerilmeye lâyık, hakikî selâmet ve saadetlerni düşünmeden mahrum kimselerdir.

87. Onlar, seviye kalanlar ile beraber olmaya râzı oldular ve onların kalpleri üzerine mühür vurulmuştur. Artık onlar güzelce anlayamazlar.

87. (Onlar) Öyle mazeretsiz olarak cihaddan kaçınanlar, lüzumsuz yere izin isteyenler (geriye kalanlar ile beraber olmaya razı oldular) kendilerinin de insanların âcizleri gibi, evlerinde oturup durmaları icabeden kadınlar gibi bir vaziyette bulunmalarını hoş gördüler, nâil oldukları nîmetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeye çalışmadılar (ve) artık bu sebeple (onların kalpleri üzerine) küfür ile,sapıklık ile (mühür vurulmuştur) onların kalpleri yüce duygulardan mahrum kalmıştır, (artık onlar güzelce anlayamazlar) İmandaki selâmet ve saadeti, cihaddaki faideleri bilâkis küfür ve nifaktaki bedbahüık ve felâketi, cihaddan kaçınmaktaki ferdî ve ictimâî zararları bilip takdir edemezler. Onlar böyle yüksek bilgilerden mahrum kalmışlardır.

§ Havalif, halifenin çoğuludur ki, bundan maksat, evlerinde oturan kadınlardır veyâhut halkın alçakları, sefilleridir.

88. Fakat peygamber ve onunla beraber bulunan mü’minler, mallarıyle ve canlarıyla cihada atıldılar. Ve işte bütün hayırlar, onlarındır. Ve kurtuluş bulunanlar da işte onlardır.

88. Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’in ve ona tâbi olan ehli imânın hak yolunda ne kadar fedakâriıklarda bulunduklarını ve bu sebeple ne kadar yüce, ebedî nimetlere, nâil olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Münâfıklar, cihaddan kaçındılar, hak dine hizmette bulumadılar (Fakat) en büyük bir şeref ve şana, dinî değerlere sâhip bulunan (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ve onunla beraber bulunan) onun muhterem eshabı kirâmından bulunmak nîmetine nâil olan (mü’minler, mallariyle ve canlariyle cihada atıldılar) Allah Teâlâ’nın rızasını tahsil için her türlü fedakâriıklarda bulundular (ve işte bütün hayırlar) dünyada zafer ve ganimet ahirette de cennet ve ikram (onlarındır) o Yüce Peygamber ile onun o güzîde ashâbınındır (ve kurtuluş bulunanlar da) bütün yüksek nîmetlere saadetlere nail olanlar da (onlardır) o pek mübârek, muhterem zatlardır,

89. Allah Teâlâ onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar ebedî olarak kalıcılardır. İşte en büyük kurtuluş budur.

89. Evet… (Allah Teâlâ onlar için) oPeygamberlerin en üstünü olan Peygamberi ile onun o seçkin eshâbı için âhiret âleminde (altından ırmaklar akar cennetler hazırlamıştır.) O ebedî, neşe artıran yerlerde nice nimetlere, tecellilere mazhar olacaklardır. (Orada) O cennetler âleminde (ebedî olarak kalıcılardır) artık onlar için, bir ölüm, bir zevâl yoktur. Onlar oralarda sürekli olarak tam bir mutîulukla yaşayıp duracaklardır.. (işte en büyük kurtuluş budur) Bu uhrevî nimetlere, saadetlere kavuşmaktır. İşte Allah’ın dinine hizmetin ebedî mükâfatı. Artık bunun yanında geçici dünya hayatının ne kıymeti olabilir ki, icab edince insan, bu geçici hayatı, ebedî ve mutlu bir hayata kavuşmak için feda etmesin!. Artık hangi akıllı bir kimsedir ki, böyle yüce, ebedî bir gayeye kavuşmak arzusuyla ilâhî dine hizmeti bir kutsal vazife telâkki eylemesin?.

90. Ve bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne yalan söyleyenler de oturdular. Onlardan kâfir olanlara elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.

90. Bu âyeti kerime, bedevîlerden bir kısmının da cihada katılmamak için gelip mazeret ileri sürdüklerini, bir kısmının ise bir mazeret bile bildirmeden yerlerinde oturup kaldıklarını, ve bunlardan kâfir olanların pek kötü sonunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve bedevîlerden) Yani: Çölde yaşayan, kendilerine Arabî denilen kimselerden (mazeret ileri sürenler) mazur oldukarını söyleyenler (kendilerine izin verilmesi için) cihada iştirâk etmemelerine müsaade edilmesi için, Ey Yüce Resûl!. Sana (geldiler) böyle bir müsaade aldılar. Bunlar bir rivayete göre Esed ve Getfan kabilelerinden idiler. Bunlar ihtiyaçlarından ve ailelerinden bahsile izin istemişlerdi. Veya Amir İbni Tüfeyl’in kabilesinden idiler, sefere katıldıkları takdirde Tay Bedevîlerinin kendi yurtlarına hücum ederek mallarını yağma edeceklerinisöylemiş, izin almışlardı. (Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne yalan söyleyenler de) bir özür bile göstermeksizin cihaddan geri durdular, yerlerinde (oturdular) kaldılar, cihada iştirâk etmediler. Artık (onlardan) o bedevîlerden (kâfir olanlara) tövbe ve istiğfar etmeyip küfür üzere ölenlere (elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.) Onlar dünyada öldürülmek, esaret gibi felâketlere uğrayacaklardır. Ahirette de cehennem ateşine atılacaklardır, İşte küfür ve nifakın müthiş neticesi budur.