TEVBE SURESİ

91. Ne zayıflar üzerine, ne de hastalar üzerine ve ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine bir günah yoktur. Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır dileğinde bulundukları takdirde. İhsanda bulunanların aleyhine hiçbir yol yoktur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

91. Bu mübarek âyetler, dört kısım kimselerin gerçekten mazeret sahibi olup cihada iştirâk etmemelerinden dolayı mes’ul olmayacaklarını bildiriyor, ve mes’uliyetin, sorumluluğun kimlere yöneleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Cihad, bir dinî görevdir. Fakat mutlâka her müslüman bununla mükellef değildir. Bu cümleden olarak (Ne zayıflar üzerine) Yani: Pek ihtiyarlar üzerine veya yaratılıştan zayıf nâhif olanlar üzerine (ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine) yani: Cihad yolunda nafakasını temin edebilecek bir mala sahip bulunmayanlar üzerine böyle cihada iştirâk edemediklerinden dolayı (bir günah yoktur) bunlar geri kalabilirler. Fakat onların hakkındaki bu şer’î müsaade (Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır isteğinde bulundukları takdirdedir) Evet… Onlar tâm bir imân sahibi gizli ve açıkça ibadetten ve itaatden geri durmamalıdırlar. Müminleri cihada teşvik için nasihatta bulunmalıdırlar. Mücahitlerin geride kalmış ailelerine mümkün olan yardımları yapmalıdırlar. Mücahitlerin aleyhinde bulunmayı? fitneye sebebiyetverecek sözlerden sakınmalıdırlar. Müslümanlara sevinç verecek haberleri ulaştırmayı bir vazife bilmelidirler. Elden gelen iyiliklerden geri kalmamalıdırlar. Bu şekilde hareket edecek zatlar, İslâm toplumuna yine yardımda lûtuf ve ihsanda bulunmuş olurlar. (Ihsanda bulunanların aleyhine) ise (hiçbir yol yoktur.) onları kimse yeremez ve kınayamaz. Onlar milletin fâideli, kıymettar uzuvlarından sayılırlar, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) kullarının günahlarını af ve mağfiret buyurur ve (pek esirgeyendir) bütün kulları hakkında merhameti gahpür. İnsanlar kusurlardan uzak olamazlar. Elverir ki, kusurlarını bilsinler, tövbe ve istiğfar etsinler, kerem sahibi olan Yüce Mâbud’un merhametine iltica etsinler. Bir mazeret sebebiyle cihaddan mahrum kalanlar da yine insanlık icabı kusurları bulunsa bu ilâhî affa mazhar olabilirler. Elverir ki hayır isteğinde bulunmak suretiyle mensup oldukları İslâm cemiyetine ihsanda, güzel muamelede bulunacak olsunlar.

92. Ve o kimselere de günah yoktur ki, her ne zaman kendilerine binek veresin diye sana geldikçe “sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum” dedin de sarf edecek bir şey bulamadıkları için gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler.

92. (Ve) Cihada iştirâk etmediklerinden dolayı (o kimselere de günah yoktur ki) onlar cihada katılma arzusunda bulundukları için (her zaman kendilerine binek) deve vesair gibi nakil vasıtaları (veresin diye sana geldikçe) Resûlüm!. Sen onlara (sizi üzerine bindirecek birşey bulamıyorum, dedin de) onlar cihad yolunda nakil vasıtası ve benzeri şeyler tedâriki için (sarfedecek birşey bulamadıkları için) cihaddan mahrum kaldıklarını düşünerek fevkalâde bir üzüntü ile (gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler) maksatları temin edilemediği için cihada iştirâk edemediler. İşte bunlar da mazeretlidirler.

§ Rivayete göre bu müracaat eden zatlar arasında eshabı kiramdan Ebu Musel Aşari, Abdullah İbni Kaab, Makil İbni Yesar gibi zatlarda var imiş. İşte bu âyeti kerime, bu gibi muhterem, mazeret sahibi zatlar hakkında nâzil olmuştur.

93. Ancak sorumluluk o kimseler üzerinedir ki, onlar zengin kimseler oldukları halde senden izin isterler, geriye kalanlar ile beraber olmaya razı olmuş bulunurlar. Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir. Artık onlar bilmezler.

93. (Ancak sorumluluk yolu) Mesuliyet ve eza yolu (o kimseler üzerine) yönelmiş (dîr ki, onlar zengin) cihada çıkmak için lâzım gelen vasıtaları ve diğer şeyleri tedarike kaadir (kimseler oldukları halde) cihaddan geri kalmak için Resûlüm!, (senden izîn isterler) Kendilerinin bir özürleri bulunmadığı halde birer mazeret sebebiyle cihaddan (geriye kalanlar ile) özürleri olanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olmaya razı olmuş bulunurlar) Tabiatlarındaki alçaklıktan dolayı kahramanca bir harekete cür’et gösteremezler. İşte bu hallerinden dolayıdır ki, (Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir.) onları rezil ederek sonlarını düşünebilmekten mahrum bırakmıştır. (Artık) Böyle kalpleri mühürlenmiş, hakikatları göremez bir hâle gelmiş olmalarından dolayıdır ki, (onlar bilmezler) cihadda olan dünyevî ve uhrevî menfaatleri takdir edemezler. Halbuki, cihad sayesinde dünyada fetih ve zafer tecelli eder, düşman hücumundan İslâm yurdu kurtulmuş olur. Ahirette de bu yüzden İslâm gazileri, şehitler! ebedî nimetlere nail olur dururlar. İşte bu gibi yüce gayeleri bilip düşünen zatlardır ki, lüzumu tahakkuk eden bir cihada katılmayı bir kutsal vazife bilirler. Bunu takdir edemeyenler de bundan kaçınmaya bahane ararlar.

94. Onlara döndüğünüz zaman size mazeretbeyan edeceklerdir. De ki: Mâzerette bulunmayınız, elbette size inanmayacağızdır.Muhakkak ki, Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden bizi haberdar buyurdu ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir. Sonra gizliyi de âşikâreyi de bilene döndürüleceksiniz. Artık o neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.

94. Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan bir kısım münafıkların daha sonra yalan yere mazeret beyanında bulunacaklarını bildiriyor. Fakat bu mazeret göstermelerine iltifat olunmayıp kendilerinin yalancı olduklarını bildirmekte ve amellerinin cezasına kavuşacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Rasûlü Ekrem!. Ey Eshab-ı Kiram!. Cihadı müteakip (Onlara) o münafıkların yanına (döndüğünüz zaman) onlar ne için geri kaldıklarına dair (size mazeret beyan edecekelrdir.) Resûlüm!. Onlara (de ki: Mâzerette bulunmayınız,) öyle asılsız, uydurma bir mâzerette bulunmak da ayrıca bir kusurdur, (elbette size inanmayacağızdır.) Sizin bâtıl mâzeretinizi tasdik etmeyeceğizdir. Öyle hakikate aykırı bir mazeret kabul edilebilir mi?. (muhakkak ki. Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden) şer ve fesada ait amellerinizden, hareketlerinizden (bizi haberdar buyurdu) bu hususa dair ilâhî vahiy tecelli etti. (Ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir.) O nifak hallerinizden tövbe edecek misiniz, etmiyecek misiniz, bu zahir olacak, belli olacaktır, (sonra) Kıyamet günü sizler (gizliyi de âşikâreyi de bilene) ve bütün münafıkların içlerinde sakladıkları yalanları, kuruntuları, düşmanlıkları bilen Yüce Yaratıcıya (döndürüleceksiniz) onun büyük mahkemesine sevk olunacaksınızdır. (artık o da) O ezelî ilminden hiç bir şey saklı kalamayan o ezelî mabut da dünyada iken (neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.) Nekadar nifakta, çirkinhareketlerde bulunmuş olduğunuzu teşhir ederek sizi lâyık olduğunuz’ azaplara kavuşturacaktır.

§ Bir rivayete göre Tebük seferinden döndükten sonra Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelerek böyle mazeret beyanında bulunanlar, seksen kadar münafıktan ibaret bulunuyormuş.

95. Yanlarına döndüğünüz zaman onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için size karşı Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir. Artık onlardan vazgeçiniz. Şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir. Ve onların varacakları yer, kazanır oldukları şeye bir ceza olmak üzere cehennemdir.

95. Bu mübârek âyetler, cihaddan geri kalmış olan münafıkların daha sonra özür beyanetmelerini yemin ile takviye etmek, bu suretle sorumluluktan kurtulup müslümanların rızasını kazanmak isteyeceklerini, fakat onların herhalde lâyık oldukları ilâhî azâba kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Tebük seferinde bulunan mücahit müslümanlar! Siz cihaddan sonra o münafıkların (Yanlarına döndüğünüz zaman) haklarında af ve bağış ile muamele yaparak (onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için sizlere karşı Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir.) gösterdikleri mazereti bu suretle kuvvetlendirmek isteyecektir. (Artık) Siz de (onlardan vaz geçiniz) onlardan uzak durunuz, onlar zaten lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır, (şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir) Ruh pisliğine yakalanmış kimselerdir. Cismanî pisliklerden kaçınmak lâzım olduğu gibi öyle mhanî pisliklerden de sakınmak eîzemdir. (Ve onların varacakları yer) öldükten sonra atılacakları azap yurdu, onların dünyada iken (kazanır oldukları şeye) küfür ve nifaka, yalan yere özür dileyerek yemin etmelerine (bir ceza olmak üzere cehennemdir) onlar sonunda öyle bir ateşinazâbına uğrayacaklardır. Bu ceza onlara kâfidir, isterse onlar dünyada cezaya uğratılmasınlar.

96. Size yemin ederler ki, onlardan razı olasınız. Siz onlardan razı olacak olsanız da şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fâsıklar olan taifeden razı olmaz.

96. Ey mü’minler!. O münâfıklar (Size yemin ederler) mâzeretlerine ait sözlerini and içerek kuvvetlendirmek isterler (ki) siz (onlardan) o münâfıklardan (razı olasınız) onların haklarında yine evvelki gibi muamelede, iltifatta bulunasınız. Bununla beraber (siz onlardan) diyelim (razı olacak olsanız da) onların özürlerini kabul etseniz de bu onlara fâide vermeyecektir. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fasıklardan olan taifeden razı olmaz) çünki Cenâb-ı Hak onların kalplerindeki nifak ve ayrılığı tamamen bilir, onları lâyık oldukları cezaya kavuşturur. Artık onlar, mü’minleri aldatarak rızalarını celbedecek olsalar da bu onları o elem verici sondan elbette ki kurtaramaz. Asıl istenen,selâmet ve saadete vesile bulunan Allah rızasıdır.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Tebük seferinden dönüp Medine’i Münevvere ye gelince bir takım münâfıklar ile görüşüp konuşmayınız diye ashab-ı kiramına emretmişti, İşte bu âyeti kerime o münafıkların hakkında nâzil olmuştur. Artık hakikî bir mümin, bir münafıkı, bir dinsizi nasıl dost tutabilir, onun kâfirce hal ve etvarından nasıl razı olabilir?.

97. Bedevîler, küfrce ve nifakça daha beterdirler. Ve Allah Teâlâ’nın Resulüne indirmiş olduğu kanunları bilmemeğe daha lâyıktırlar. Allah Teâlâ ise bilendir, hikmet sahibidir.

97. Bu mübarek âyetler, Bedevî olan munafıların daha cahilce hareketlerini, temennilerini bildirmektedir. Fakat bir kısımbedevîlerin de güzel bir imâna sahip olup Allah rızası için harcamada bulundukları ve onların ilâhî lutfa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bedevîler) yani: -Arabistan’ın çöllerinde oturup kendilerine “A’rab” denilen bir takım taifeler, (küfrce ve nifakca daha beterdirler) bunların küfür ve nifakı şehirlerde ikamet eden münâfıklardan daha şiddetlidir, (ve) bu bedevîler (Allah Teâlâ’nın Resûlüne indirmiş olduğu şeyin) şer’î J-ıükmlerin, farzların, sünnetlerin (hududunu) derecelerini, ehemmiyetlerini (bilmemeğe daha lâyıktırlar) bunların bu hududu bilmemeleri haydi haydi sabittir. Çünkü bunlar medenî merkezlerden uzakta bulunmaktadırlar. Bilgin kimseler ile görüşememektedirler. Özelikle peygamberin meclisinde bulunup Hz. Peygamber’e nâzil olan Kur’an-ı Kerim âyetlerini işitmekten, mucizeleri görmekten mahrum bulunuyorlar, İşte onların bu durumları, kendilerini başkalarından ziyade nifaka, ayrılığa sevketmektedir. (Allah Teâlâ ise bilendir) bedevîlerin de başkalarını da hallerini, kalplerinde olanları tamamiyle bilir ve o Yüce Mâbud (hikmet sahibidir.) onun bütün emirleri, yasakları, kullarını sevaba ve cezaya kavuşturması hikmete, menfaata dayanmaktadır.

98. Ve bedevîlerden öyleleri vardır ki, harcayacağı şeyi bir ziyan sayar. Ve sizin hakkınızda hâdiselerin gelmesini bekler. Kötü bir hâdise onların üzerlerine olsun. Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir ve bilicidir.

98. (Ve) Bedevîler muhtelif şûbelere ayrılmışlardır. (Bedevîlerden öyleleri vardır ki) riyakârca bir halde bulunurlar, Hak Rızası için değil, sadece gösteriş için mallarını sarfederler, sonra da o (harcadığı şeyi bir ziyan sayar) bir ceza bir zarar, bir hüsran telâkki eder. Çünki onun karşılığında bir sevaba nail olacağına inanmış değildir. Ve o münâfık yok mu, Ey müslümanlar!. (Sizinhakkınızda hâdiselerin) inkılâpların, kendisinden kaçınılamayacak musibetlerin (gelmesini beklerler) müslümanların hakkında bu kadar kötülük ister olmaktan geri durmaz, (kötü bir hâdise) O müslümanların aleyhine istedikleri felâketler, fecî durumlar (onların) o münâfık bedevîlerin (üzerlerine olsun,) Amin. İşte onlar böyle bir bed duayı hak etmişlerdir. (Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir ve bilendir) Binaenaleyh o münafıkların müminler aleyhine ne söylediklerini, ne münâfıkca lâkırdılarda bulunduklarını tamamen işitir, bilir, ona göre haklarında ceza verir.

99. Ve bedevîlerden öylesi de vardır ki. Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân eder ve harcayacağı şeyi Allah Teâlâ katında yakınlığa ve Peygamberin duâlarına vesile edinir. Haberiniz olsun ki, onlar kendileri için bir yakınlıktır. Elbette Allah Teâlâ onları rahmetinin içine girdirecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığaycıdır, esirgeyicidir.

99. (Ve bedevîlerden) O taifeden (öylesi de vardır ki,) onlar nifaktan ayrılıktan beri, temiz bir inanca sahiptirler. Onlar (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eder) dinî esaslara inanır, riayette bulunur (infak ettiği şeyi) öyle riya için değil, sırf (Allah Teâlâ katında yakınlığa) mânevî bir yakınlığa (ve Peygamberin) mübarek (duâlarına) kavuşmak için bir (vesile edinir) böyle yüksek bir gaye uğrunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunur durur. Nitekim “Cüheyn” ve “Müzeyne” kabileleri ferterinden bir kısmı böyle güzel bir durumda bulunmuşturlar. Artık (haberiniz olsun ki, onlar) o zatların hak yolunda yaptıkları harcamalar, verdikleri sadakalar (kendileri için bir) büyük (yakınlıktır) mânevî yakınlığa bir vesiledir, Cenab’ı Hak’kın rızasına kavuşmak için bir yakınlıktır, bir itaattir, (elbette Allah Teâlâ onları) o halis, mümin kullarını (rahmetinin içine girdirecektir.) onları o sonsuz olan rahmet deryasından istifâde ederkılacaktır, böyle mânevî bir yakılığa nail buyuracaktır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığayıcıdır) Mümin kullarının insanlık icabı meydana gelecek bir kısım günahlarını af eder ve örter. Ve o Yüce Yaratıcı (esirgeyicidir) güzel inanca sahip kulları hakkında ilâhî merhamet, ilâhî şefkati ziyadesiyle tecelli eder. Buna inanmışızdır.

100. Muhacirler ile Ensardan ilk önce İslâmiyet’i kabul ile başkalarından öne geçenler ve onlara güzellikle tâbi olanlar var ya! Allah Teâlâ onlardan razı oldu, onlar da ondan razı oldular. Ve onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İçlerinde ebediyen bâki olacaklardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur.

100. Bu âyeti kerime, müslümanlar arasında en yüksek mertebeye, fazîlete sahip Allah rızâsına nail, cennetlerle müjdelenmiş olan seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu beyan byurmaktadır. Şöyle ki: (Muhacirler ile ensardan) Medine’i Münevvereye hicret etmiş olan eshab-ı kiram ile Medine’i Münevvere ahalisinden olup İslâmiyeti kabul ile muhacirlere yardım etmiş bulunan zatlardan (İlk İslâmiyet’i kabul ile başkalarından öne geçenler) diğer müslümanlardan önce İslâm şerefine nail olanlar var ya!, (ve) Bir de (onlara) yani: Muhacirini kiram ile ensarı kirama (güzellikle tâbi olanlar) kıyâmete kadar onların yolunda gidenler, o iki mübarek zümreyi dâima hayır ile anarak Allah Teâlâ onlardan razı olsun diye dua edenler veyahut daha sonra İslâmiyeti kabul edip eshab-ı kiram zümresine katılanlar var ya!. (Allah Teâlâ onlardan razı oldu) o üç zümreden herbirinin itaatlarını kabul etti, amellerini takdire lâyık gördü. (Onlar da) O mübârek zümreler de (ondan) o kerem sahibi, merhametli olan Yüce Allah’dan (razı oldular) kendilerine lûtuf ve ihsan buyurmuş olduğu dünyevî ve uhrevî nimetlerden ve özelliklekendilerini her nimetin üstünde olan ilâhî rızâsına nâil buyurduğundan dolayı şükran borçlu olarak kalben fevkalâde haz almış bulundular. (Ve) Kerem Sahibi Yaratıcı (onlar için) o seçkin zatlar için ebediyet âleminde (altından ırmaklar akan cennetler) bağlar, bahçeler, fevkalâde gönül açan ikametgâhlar (hazırladı) bugün bu cennetler mevcuttur. Orada cismanî, mhanî nice nimetler vardır ve bunlar geçici değil, daimîdir. Bu muhterem mü’min kullar o cennetlerin (içlerinde ebediyen bâki olacaklardır) artık bu nimetlerden hiçbir vakit mahrum kalmayacaklardır. (İşte bu, en büyük bir kurtuluştur) bir kurtuluştur, bir ebedî saadettir.

§ Muhacirini kiramdan önceliğe sahip olan zatlar ya iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlardır veya Bedir savaşında bulunanlardır veya “Beyatur Rıdvan” da bulunanlardır veyahut hicretten evvel müslüman olanlardır veya Rasûlullah’ı ilk tasdik eden zatlardır ki: Erkeklerden Hz. Ebu Bekir, kadınlardan Hz. Hatice, gençlerden Hz. Ali, azadlı kölelerden Zeyid İbni Hars gibi zatlar ilk önce İslâm şerefine nâil olmuşlardır. Allah onlardan razı olsun!. “Beyatülndvan” için fetih sûre’i celîlesi tefsi-rine bakınız!. Ensarı kiramdan önceliğe sahip olanlar da birinci, ikinci ve üçüncü akebe bey’atlerinde bulunan zatlardır. Şöyle ki: Hz. Muhammed’in -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Peygamberliğinin on birinci senesi hac mevsiminde Mekke’i Mükerreme dışında bulunan “Akabe” mevkiinde Medine’i Münevvere ahalisinden ve Hazrec kabilesinden altı zat İslâmiyet’i kabul etmiş, Rasûlullah’a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. İşte ensarı kiramdan ilk İslâmiyet’i kabul eden bu altı zattır. Peygamberliğin on ikinci senesinde de yine hac mevsiminde ve Akebe mevkiinde Medine’i Münevvere halkından on iki zat Peygamberimizle görüşmüş, İslâmiyet’i kabul etmiş, İslâmhükümlerine riâyet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Bu da ikinci Akabe bey’atı bulunmuştur. Yüce peygamberliğin on üçüncü senesi de, Medine’i Münevvere halkından İslâmiyet’i kabul etmiş olan yetmiş üç erkek ile iki muhterem kadın Mekke’i Mükerreme’ye gitmişler, yine Akebe mevkiinde Rasûlü Ekrem ile görüşmüşler, Rasûlullah’a her bakımdan hizmette bulunacaklarına dair söz vermişlerdi. İşte bununla da üçüncü Akebe bey’ati vâki olmuş, bunu müteakip Yüce Peygamber Hazretleri Medine’i Münevvereye hicret buyurmuştur.

§ Bu âyeti kerime de gösterilen üç zümrenin neden Allah’ın rızasına mazhar oldukları sebebine gelince: Bir kere muhacirini kiram, Rasûlü Ekrem’i ilk evvel tasdik eden, onun uğrunda her türlü zahmetlere, fedakârlıklara katlanan zatlardır. Dinlerini muhafaza için yurtlarından, aşiretlerinden ayrılmışlar, her türlü meşakkatlere katlanmışlar, Rasûlü Ekrem’e fevkalâde bir bağlılık göstermişlerdir. Ensarı kirama gelince: Bunlar birçok kimselerden evvel, Mekke’i Mükerremeye girerek Rasûlullah’ı tasdik etmişler, Rasûlü Ekrem’i kendi yurtlarına davette bulunmuşlar, hicret eden din kardeşlerine pek çok yardımlar yapmışlardır, İslâmiyet’in yayılmasına pek çok çalışmışlardır. Mübârek muhacirler ile Ensar’a muhabbette bulunanlar, onlara karşı güzelce muameleleri bir dinî vazife telâkki eyleyenler, onların güzel vasıflarını dâima düşünerek kendilerini rahmetle, Allah rızâsına kavuşmak temennisiyle ananlar da İslâm dinine büyük bir bağlılık göstermekte bulunmuşlardır. Artık bu üç zümrenin hepsi de Allah’ın rızâsına kavuşmak gibi büyük nîmetine elbette lâyıktırlar. Yüce Allah hepsinden razı olsun!.

101. Ve sizin etrafınızdaki Bedevîlerden ve Medine halkından münâfıklar vardır. Münâfıklık üzerine sebat edip durdular. Onları senbilmezsin, onları biz biliriz. Elbette onları iki kere cezalandıracağız, sonra da daha büyük bir azâba döndürüleceklerdir.

101. Bu mübarek âyetler, müslümanlarca bilinmeyen bir kısım münafıkların Medine’de ve çevresinde bulunduğunu ve onların iki kere azap göreceklerini, sonra da daha büyük bir cezâya uğrayacaklarını haber veriyor ve yapılacak tövbelerin Allah katında kabul edileceğini müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Medine’i Münevvere’deki Müslümanlar!. (Ve sizin etrafınızdaki Bedevîlerden) ki, bunlar Cühende, Eslem, Eşca ve Gıfar kabileleridir (ve Medine ahalisinden münâfıklar vardır) bunlar, İslâmiyet’i kabul etmiş, değildirler, (münâfıklık üzerine sebat edip duruyorlar) tövbe etmemişlerdir. Resûlüm!. (Onların) Onların birer münâfık kimseler olduğunu (sen bilmezsin) onlar nifaklarını son derece gizli tutarlar. Senin gibi pek büyük bir fetanet ve feraset sâhibi olan bir zat bile onların münâfıklığını anlayamaz. Fakat (onları biz biliriz.) Ben Yüce Yaratıcı onların bütün sakladıklarını, nifaklarını tamamiyle bilmekteyim, elbette onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacağım (elbette onları iki kere muazzep edeceğiz) dünyada öldürülme ve esarete, ölünce de kabir azâbına uğrayacaklardır. Hatta deniliyor ki: Bu münafıkların kimler olduğu daha sonra Rasûlullah’a bildirilmiş, o Yüce Peygamber de bir cuma günü hutbe okurken cemaat arasında bulunan bu münâfıklardan herbirine hitâben: “Sen münâfıksın, mescitten çık” diye emretmiş, onların durumlarının rezâleti böyle teşhir edilmiş, onlar mescit-i saadetten çıkarılmıştır. Bu birinci azaptır, ikinci azabı da kabirde göreceklerdi. O münâfıklar (sonra da) ahirette (daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir) bu da cehennemin ateşidir, İşte nifakın müthiş neticesi!.

102. Ve günahlarını itiraf eden başkaları da iyibir ameli diğer bir kötü ile karıştırmışlardır. Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

102. (Ve günahlarını itiraf eden başkaları da) Diğer bir cemaat de (iyi bir ameli) evvelce yapmış oldukları bir cihadı veya günahlarını itiraf etmiş olmalarını veya diğer güzel bir hareketlerini daha sonra (diğer bir kötü ile) ikinci bir cihada iştirakten geri kalmakla (karıştırmışlardır) artık hem sevabı gerektiren, hem de günahı gerektiren şeyleri yapmış bulunmaktadırlar. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder) Elverir ki, onlar kusurlarını bilip tövbekâr olsunlar. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.) Tövbe edenlerin kusurlarını af eder ve örter, kendilerini rahmete, lûtuf ve yardımına nail buyurur.

§ Rivayete göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden kaçınmış olan bir taife hakkında nâzil olmuştur. Bunlar ya onüç veya sekiz veya beş veyahut üç kimse imiş. Bunlar, bu seferden geri kalanların aleyhinde nâzil olan âyeti kerimeden haberdar olunca pek ziyade korkmuşlar, pişman olmuşlar, “biz yurdumuzda ağaçların gölgeleri altında ailelerimizle beraber rahat rahat yaşayalım da Rasûlü Ekrem ile eshabı kiramı cihada atılarak birçok zahmetlere katlansınlar. Bu nasıl olabilir? Diye pişmanlık göstermişler ve Rasûlullah’ın Medine’i Münevvereye dönüşü sırasında kendilerini mescid’i şerifin direğine bağlamışlar “Yüce Peygamberimiz, bizi açıp kurtarmadıkça biz kendimizi bu bağdan kurtarmayacağız” diye yemin etmişler. Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem de Medine’i Münevvereye dönünce yüce adetleri üzere saadet mescidine girmiş, iki rekât namaz kılmış, bunların bu halini görmüş. Fakat “bir ilâhî emir olmadıkça ben bunların bu bağlarını çözemem” diye buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerimenâzil olmuş, Rasûlü Ekrem de onları o halden kurtararak, tövbelerinin kabul edildiğini kendilerine müjdelemiştir. Yine rivâyet olunuyor ki: Bu zatlar, böyle tövbelerinin kabulünü öğrenince çok sevinmişler, mallarını Hz. Peygamber’in huzunma arzederek: Biz bu mallar yüzünden geri kaldık, bunları kabul buyur, bizim adımıza fakirlere sadaka ver, bizim için af dileğinde bulun” diye rica etmişler. Fahri Âlem Hazretleri de: “Bana sizin mallarınızdan bir şey almaklığım emir olunmadı” diye buyurmuş, bunun üzerine de şu 103 üncü âyet nâzil olmuştur.

103. Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir.

103. Bu mübarek âyetler, tövbelerin, sadakaların Allah katında makbul ve bir nice mükafatlarını tecellisine vesile olacağını bildirmektedir. Hz. Peygamber’in duasına nail olmanın fâidesini ve Cenab’ı Hak’kın yüce vasıflarını anlatmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Onların) O günahlarından tövbe edenlerin (mallarından bir sadaka al) verecekleri bir kısım mallarını kabul et. Nitekim o tövbe eden zatların Hz. Peygamber’in huzuruna takdim ettikleri malların üçte birini Rasûlü Ekrem Efendimiz kabul ederek fakirlere dağıtmıştır. (Onunla) Onlardan alacağın sadaka ile (kendilerini) günahlardan, mala düşkünlük lekesinden (temizlemiş) pâk, nezih bir hale getirmiş (onları tezkiye etmiş) yani; Berekete nail kılmış, amellerinin sevabını çoğaltmış, arttırmış, onları ihlaslı zatların derecelerine kavuşturmuş (olursun.) Resûlüm!. (Ve onlara dua et) Haklarında istiğfarda bulun. “Cenâb-ı Hak malınıza feyiz ve bereket versin” gibi bir temennide bulunmak, bir muhabbet, bir hayır isterlik nişanesidir, (ve şüphe yok ki, seninduan) Ey Yüce Peygamber!. (Onlar için bir sükûnettir) O dua sayesinde nefisleri rahat eder, kalpleri mutmain olur, tövbelerinin kabul edildiğini anlayarak neşelenirler. (Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir.) Duaları da yapılan tövbeleri de, günahların itiraf edilmesini de işitir ve o kerem sahibi mâbud (bilicidir.) kullarının amellerini, pişmanlıklarını, niyetlerin!, bütün hareketlerini tamamen bilir. Buna inanmışızdır.

104. Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, o kerem sahibi mâbud kullarından tövbeyî kabul eder ve sadakaları alır. Ve şüphe yok ki tövbeleri kabul eden, pek merhametli olan ancak Yüce Yaratıcıdır.

104. (Onlar) O tövbe edenler (bilmediler mî ki,) elbette bilmişlerdir ki, (muhakkak Allah Teâlâ, o) Yüce Mâbud (kullarından tövbeyî kabul eder) hâlisane olan tövbeleri kabul buyurmak ilahlık şanının gereğidir. (Ve) fakirlere zayıflara hak rızası için verdikleri (sadakaları alır) yani: Kabul eder, karşılığında sevaplar ihsan buyurur, (ve şüphe yok ki,) Kullarının yaptıkları hâlisane (tövbeleri kabul eden) ve onların günahlarını af buyuran ve (pek merhametli olan) bütün mahlûkatını lûtuf ve ihsânına nail kılan (ancak o Yüce Yaratıcıdır) artık öyle kerem sahibi, merhametli olan Allah Teâlâya karşı isyana, onun emirlerine, hükümlerine muhâlefete nasıl cesaret edilebilir?. Onun rızasını tahsil için fedakârlıktan nasıl kaçınılabilir? Bu mübarek âyetleriyle insanları sadaka vermeğe, tövbe ve istiğfar etmeye teşvik buyurmuş olması da onun merhameti ilâhîyesinin bir eseri bulunmaktadır.

105. Ve de ki: Dilediğinizi yapınız. Elbette ki. Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir. Ve siz gaybı da, görüleni de bilen zata elbette döndürüleceksinizdir. Artık o da neler yapar olduğunuzu size haber verecektir.

105. Bu mübarek âyetler, insanları tövbeye teşvik, tövbeden kaçınanlar! da tehdit mahiyetini taşımaktadır. Cihatdan geri kalan bir taifenin de ya azaba uğrayacaklarını veya affa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. O cihada katılmayanlara veya bütün insanlara hitaben (de ki: Dilediğinizi- yapınız) tövbenin lüzumu, faidesi açıkça bildirilmiş olduktan sonra artık dilediğiniz amellerde bulununuz (elbette Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir.) Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak’ka hiç bir şey gizli kalamaz. Yüce Peygamber de mazhar olduğu ilâhî vahiy sayesinde bunları bilecektir. Temiz mü’minler de iyi kimselere karşı kalben muhabbette, bozguncu kimseler hakında da nefretlerde bulunacaklardır. (Ve siz) Ey insanlar!. (gaybı da, görüneni de bilen) Kendisine hiç bir şey gizli kalamayan (zata) Cenâb-ı Hak’ka (elbette) söz öldükten sonra (döndürüleceksinizdir.) Bu muhakkaktır. (Artık o da) O sizin zahir ve gizli bütün yaptıklarınızı bilen Yüce Yaratıcı da sizin dünyada iken (neler yapar olduğunuzu size haber verecektir) o yapmış olduklarınıza göre sizi mükâfata ve cezaya uğratacaktır. Artık bu akibeti düşününüz!. Ne güzel bir teşvik ve ne müthiş bir tehdit!.

106. Ve diğer bir takımı da Allah Teâlâ’nın emri için tehir edilmişlerdir. Ya onları cezalandıracak veya onların tövbelerini kabul buyuracaktır. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

106. (Ve diğer bir takımı da) Medine ahalisinden ve bedevîlerden olup da nifaklarından dolayı değil, sadece tenbellikten ve rahata düşkünlükten dolayı Tebük seferinden geri kalan ve gelip de özür dilemede bulunmayan üçüncü bir kısım taife de (Allah Teâlâ’nın emri için) haklarında bildirilecek ilâhî hükmün gelmesini beklemekiçin (tehir edilmişlerdir) haklarında bir hükm verilmemiştir. Cenâb-ı Hak, (ya onları) o bulundukları hal üzere devam edince (cezalandıracak veya) niyetleri hâlis tövbeleri samimî olunca (onların tövbelerini kabul buyuracaktır) onları azaptan kurtaracaktır. Bütün bu olup olacakları Hak Teâlâ bilir (ve) şüphe yok ki, (Allah Teâlâ bilendir) bütün kullarının hallerini hakkiyle bilmektedir, onların tövbe edip etmiyeceklerini de bilmektedir. Ve Yüce Mâbud (hakîmdir) kullarının haklarında her ne yapar, her he hükmederse bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden geri kalan Keab İbni Mâlik, Miravetübnür Rebi ve Hilâl İbni Ümiyye adında üç kimse hakkında nâzil olmuştur. Bunun inmesi üzerine Rasûlü Ekrem, eshab-ı kiramını, hattâ bunların kendi ailelerini de kendileriyle görüşmekten men buyurmuştu, haklarında bir karar verilmemişti. Bunlar da pek zor durumda kalmışlardı, bu hal elli gün devam etti, ardından tövbelerinin kabulüne dair bir âyeti kerime nâzil oldu, bu zatların da tövbeleri kabul olundu.

107. Ve o kimseler ki, zarar vermek için ve küfr için ve mü’minlerin aralarını ayırmak için ve evvelce Allah Teâlâ ile ve Resûlü ile savaşa cür’et etmiş olanı beklemek için bir mescit edindiler ve yemin de edeceklerdir ki: Biz iyilikten başka bir şey kasdetmedik. Allah Teâlâ ise şahitlik eder ki, onlar şüphe yok yalancı kimselerdir.

107. Bu mübarek âyetler de müslümanların aralarını ayırmak, onlara zarar vermek için münafıkların din adına başka bir hileye baş vurmuş olduklarını teşhir etmektedir. Onların öyle kötü bir maksatla yaptırmış oldukları bir mescidde değil, sırf Hak rızası için yaptırılmış bir mabede devamın lüzumunu şöylece göstermektedir. (Ve o kimseler ki)Münafıklardan on iki şahıs ki, müslümanlara (zarar vermek için) Kuba mescidine devam eden mü’minlere zarar vermek için (ve küfr için) nifaklarını kuvvetlendirmek için, Rasûlü Ekrem’in aleyhinde bulunmak için (Ve mü’minlerin aralarını ayırmak için) Kuba mescidinde namaz kılan müslümanların arasına ayrılık düşürmek için (ve evvelce Allah Teâlâ İle ve Resûlu ile savaşa cür’et etmiş olanı beklemek için) yani: İslâm dinine düşmanlıkta bulunmuş, Rasûlullah’a rakip kesilmek istemiş olan fasık bir rahip olan Ebu Âmir’in gelip kendilerine imamlıkta bulunması için (bir mescit edindiler) ki: Buna”mescid-i dırar” denilmiştir. (Ve) Bu münafıklar, sonra da gelip yalan yere (yemin edeeklerdir ki, biz) bu mescidi yaptırmakla (iyilikten başka birşey kasdetmedik) bununla müslümanlara kolaylık göstermek istedik, Kuba mescidine veya mescid-i nebeviye gidemiyecek olan müslümanlar burada namaz kılsınlar diye bunu yaptırdık. (Allah Teâlâ şahitlik eder ki, onlar şüphe yok ki,) bu sözlerinde bu yeminlerinde (yalancı kimselerdir) onların maksatları başkadır, müslümanları parçalamaktır, müslümanların aleyhinde bir dârunnedve ve, bir nifak ocağı vücude getirmektir.

108. Onun içinde ebediyen namaz kılma. İlk günden beri takvâ üzere kurulmuş olan bir mescit, elbette onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır. Onun içinde öyle bir takım adamlar vardır ki, tertemiz olmayı severler. Allah Teâlâ da çok temizlenenleri sever.

108. Artık Habibim!. Sen (Onun) o Dırar mescidinin (içinde ebediyen namaz kılma) onu bir mabed tanıyarak içinde durma (ilk günden beri) vücude getirildiği ilk zamandan itibaren (takva üzere kurulmuş olan bir mescid) yani: Kuba mescidi veya Medine’i Münevveredeki mescid-i nebevi (elbette) muhakkak ki, veya and olsun ki, (onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır.) öyle sonradan güzel bir niyetebağlı olmaksızın yapılan bir mescidde Yüce bir Peygamberin gidip durması, namaz kılması uygun değildir, (onun) O takva üzerine tesis edilmiş olan mâbedin, o Kuba mescidinin (içinde öyle bir takım adamlar) samimî müslümanlar (vardır ki, tertemiz olmayı severler) Allah’ın rızasına kavuşmak için günahlardan, verilmiş özelliklerden kaçınırlar, güzel ahlâk sahibi bulunurlar. Bunlar ensarı kiramdan seçkin bir cemaat demektir. (Allah Teâlâ’da çok temizlenenleri sever) yani: Maddî ve mânevî kusurlardan kendilerini muhafazaya çalışanları ilâhî rızasına nail buyurur. Ne büyük bir mükâfat!.

§ Malûm olduğu üzere Rasûlü Ekrem, Sallallahu Teâlâ Aleyhi Vessellem Efendimiz, hicret buyururken reblulevvelin ilk günlerinde idi ki, Medine’i Münevvereye pek yakın olan “Kuba” köyünde Beni Neccar’dan bir zatın hanesinde misafir olarak birkaç gün kalmıştı. Bu müddet içinde “Kuba mescidi”ni yaptıdı. Bu İslâm cemaati için ilk yapılan mübarek bir mescitdir. Daha sonra Kuba köyünde bulunan on iki münafık orada başka bir mescit yapmışlar. Bunlar görünürde müslümanlara bir kolaylık göstermek istemişlerdi. Fakat asıl maksatları müslüman cemaati arasına ayrılık sokmak, orada toplanıp müslümanların aleyhine çalışmaktı. Hattâ İslâm düşmanı Ebu Âmir adında bir rahip vardı ki, Huneyn gazvesinde yenilgiye uğrayan düşmanlar arasında bulunmuştu. Bu yenilgi üzerine Şam’a gitmiş, Kayser’den kuvvet alarak müslümanların üzerine gelip saldırmak hülyasında bulunmuştu. Bu İslâmiyet düşmanı da o münafıklara haber göndermiş, kendisini yaptırdıkları mescide İmam tayin etmelerini istemiş, onlar ile beraber müslümanların aleyhine çalışacağım bildirmişti. Fakat az sonra Şam tarafında gebermişti. Bu Dırar mescidini yapanlar! .Tebük seferine gitmek üzere hazırlanmış olan Hz. Peygamber’e müracaat ederek yaptırdıkları mescidde namazkılarak kendilerine dua etmesini -melanetlerini saklamak maksadiyle- rica etmişlerdir. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz de: Ben şimdi yolculuk üzere bulunuyorum, inşallah dönünce gelir namaz kılarım diye buyurmuştu. Vaktaki Tebük seferinden döndü, o münafıklar yine müracaat ederek mescidlerine gitmesini istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Rasûlü Ekrem’in o nifak maksadiyle yapılmış olan bir mescide gidip namaz kılmasına Allah tarafından müsaade verimemiş oldu. Sonra da bazı zatlar gönderilerek o mescit yıktırılıp yaktırılmıştır. Binaenaleyh bir mescidin makbul bir İslâm mâbedi olabilmesi için helâl bir mal ile sırf Allah rızası için inşa edilmiş olması icabeder.

109. O halde binasını Allah Teâlâ’dan bir korku ve bir rıza üzerine kurmuş olan kimse mi hayırlıdır, yoksa binasını yıkılmakta bulunan bir yar’ın kenarı üzerine kurup da onunla beraber cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah Teâlâ da zalimler olan bir kavmi hidayete erdirmez.

109. Bu mübarek âyetler yaptıkları hayır ve iyilikleri, güzel bir itikada, yüce bir maksada dayanarak yapmış olan kimseler ile onları münafıkca bir fikre, bir gayeye dayanarak yapan kimseler arasındaki farkı fevkalâde edebî, müte’sirli bir üslûp ile bildirmektedir. Ve münafıkların meydana getirdikleri şeylerin kendi yüreklerinde sürekli bir korku ve endişeye sebep olacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (O halde) yani: Mescidi Dîran yapan münaıkların halleri bilindikten sonra artık (binasını) mescid adına yaptığı yapısını (Allah Teâlâ’dan bir korku ve bir rıza üzerine) her türlü günahlardan sakınarak Allah’ın rızasına kavuşma temennisi gibi mânevî bir esas üzerine (kurmuş olan kimse mi hayırlıdır) kendi hakkında ve insanlık hakkında faidelidir (yoksa binasını) mescidi Dırar gibi bir yapısını (yıkılmakta bulunan bir yar’ın kenarı üzerinekurup da) yani: Gösteriş maksadiyle, dünyevî bir menfaat hırsiyle, müslümanların arasına ayrılık sokmak arzusu ile yapıp da (onunla beraber) öyle bâtıl bir maksada, bir gayeye dayanan binasiyle birlikte (cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?) hayırlıdı. İşte şüphe yok ki, hayır ve saadet, öyle selâmet dairesinde yaşayan kimsede tecelli eder. Bilâkis zelilce bir şekilde cehennem ateşine düşüp giden bir şahısta ise hayır ve selâmet adına hiçbir şey tasavvur edilmez. İşte temiz itikatlı müslümanlar ile münafıklar arasındaki fark!. Evet… Münafıklar, zalim kimselerdir. Kendi kötü hareketleriyle hem kendi nefislerine, hem de diğer insanlara karşı zulm etmekte bulunmuşlardır. (Allah Teâlâ da zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez) Onları hayır ve saadete kavuşturmaz. Bilâkis onları cehennem vadilerinde ateşelere düşürmüş olur.

110. Onların kurmuş oldukları bina, onların gönüllerinde bir işkil olarak yok olmayacaktır. Meğer ki gönülleri parça parça olsun. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

110. (Onların) O mescidi Dırarı yapan münafıkların (kurmuş oldukları bina) münafıkca bir maksattan dolayı mescid adıyla meydana getirdikleri müessese (onların gönüllerinde bir işkil) bir şüphe, bir vesvese, bir şek ve töhmet (olarak yok olmayacaktır.) Onların o yapmış oldukları bina, yıkılsa da yıkılmasa da onları daima endişe içinde bırakacaktır. Kendi münafıkca hallerini Rasûlullah’ın bilmiş olduğunu, haklarında nasıl bir muamele yapılacağını düşünüp duracaklardır. (İsterse, gönülleri parça parça olsun) Kendilerinde düşünebilmek, anlayabilmek kabiliyeti kalmasın. Ancak onlar yaşadıkça korkular, düşünceler içinde kalacaklardır. (Ve Allah Teâlâ bilendir) Herşeyi tamamen bilir, onların o münafıkca halleri de Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Ve o Yüce yaratıcı (hikmetsahibidir) bütün emirleri, hükmleri, hikmet ve menfaata dayanmaktadır. O münafıklar hakkında gelecek olan ilâhî emir de bu hikmet cümlesindendir. Artık durumlarının sonunu düşünsünler!.

§ Bünyan: Yapı, bina, duvar demektir.

§ Sefa: Birşeyin kenan, ucu, bir tarafı mânâsınadır.

§ Cüruf: Uçurum, yar, altı boş, çukurlaşmış, yıkılmaya yüz tutmuş yer demektir.

§ Hâr: Harap olmuş, yıkılmış ve düşmek üzere olan şeydir.

§ Rîbe: Şek, şüphe, töhmet demektir. Reyb de şek, şüphe ve ihtiyaç mânâsınadır. “Reybelmenûn” da musibet demektir..

111. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da zikiredilmiş, hak olan bir ilâhî va’ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ’dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır? Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.

111. Bu âyeti kerime, hak yolunda yapılan savaşların sahiplerine ne kadar faydalı olacağını müjdelemekte ve mü’minleri din yolunda fedakârlığa şöylece teşvik buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü’minlerden) Cenâb-ı Hak’ka ve onun Peygamberine ve o Yüce Peygamberin tebliğ etiği şeylere imân edenlerden (nefislerini, ve mallarını, cennet muhakkak onların) o müminlerin (olması karşılığında satın almıştır) yani: Hak yolunda nefisleriyle, mallariyle fedakârlıkta bulunacak mü’minler için yarın ahiret âleminde cennetler ihsan buyurulacaktır. Onlar dünyadaki o amellerininkarşılığında böyle mükâfata kavuşacaklardır. Bilinmektedir ki: İnsanların da, diğer bütün mahlûkların da olanca varlığı Cenâb-ı Hak’kın lûtfunun eseridir. Hepsinede hakikaten sahip olan Allah Teâlâ’dır. Binaenaleyh hiç bir şeyi satın almaya muhtaç değildir. O böyle bir ihtiyaçtan uzaktır. Ancak böyle satın almak gibi tabirler, Cenâb-ı Hak’ka göre birer misâl getirme kabilindendir, o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfunun bir işaretidir. Kullarının hak yolundaki fedakârlıklarını Cenâb-ı Hak’kın büyük mükâfatlarla karşılaması, bir nevi alışveriş kabilinden gösterilmiş, kulların bu fedakârlıklarına lütfen büyük bir kıymet verilmiş oluyor. Evet… Mü’minler böyle bir iltifata lâyıktırlar. Çünki, onlar (Allah Teâlâ yolunda) İslâm dini uğrunda (savaşacaklar da) savaş meydanlarına atılacaklarda hem din düşmanlarını (öldürecekler) hem de o uğurda (öldürüleceklerdir) şehit düşeceklerdir. Hakkın Rızasını kazanmak için böyle fedakârlıklarda bulunacaklardır. (Onların) O mücahitlerin (öyle cennete konulmaları) hakkındaki Allah’ın vadi (Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da zikredilmiş) bu semavî kitaplarda tesbit edilmiş (hak olan bir ilâhî va’ddir) ki, mutlaka gerçekleşecektir. (Ve sözünü Allah Teâlâ’dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?.) Elbette hiçbir kimse Cenâb-ı Hak’tan fazla sözünü yerine getirmeye güç yetiremez. Hak Teâlâ herşeye tam anlamıyla kadirdir, kullarına lûtfen vâd ettiği şeye engel olabilecek hiçbir kuvvet bulunamaz. (Artık) Ey mü’minler!. Cenab’ı Hak ile (yapmış olduğunuz o alış verişten) nefsiniz ve mallarınız karşılığında cenneti satın almış olduğunuzdan (dolayı size müjdeler olsun) Siz bu ilâhî müjdeden dolayı sevinin, neşeleniniz. (ve işte bu) Böyle bir lütufa ulaşmak (en büyük bir kurtuluştur) bu, en muazzam bir nimettir, bir kurtuluş ve selâmettir. Ne mutlu bu müjdeye kavuşanlara. İşte hak yolunda yapılan samimî cihadın ebedî mükâfatı böyle pek büyüktür.

§ Rivayete göre Akabe gecesinde ensarı kiramdan yetmiş zat, Rasûlüllah ile beyatte bulunmuş yani: Onu tasdik ile kendisine bağlılık göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bunlardan “Abdullah İbni Revahe” namındaki zat “Ya Rasûlüllah!. Rabbin için ve kendi nefsin için dilediğini şart koş” demiş, Yüce Peygamber de “Rabbim için ibadet edip ona ortak koşmayınız, nefsim için de siz kendi nefsinizi, malınızı neden men eder iseniz beni de ondan men eyleyiniz” diye buyurmuş. Ensarı kiram da “biz böyle yaparsak bizim için ne vardır” diye sormuşlar, Rasûlü Ekrem de “cennet vardır” deyince O Seçkin Ensâr Bey atimiz, faideli oldu, bize kazanç temin etti, artık biz bunu asla bozmayın” demişler. Bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

112. Onlar tövbe edenlerdir, ibadette bulunanlardır, hamd edenlerdir, oruç tutanlardır, rukû’a, secdeye varanlardır, iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır ve Allah Teâlâ’nın sınırlarını koruyanlardır. İşte o müminleri müjdele.

112. Bu âyeti celîle cennet ile müjdelenmiş mü’minlerin pek yüksek olan dokuz vasfını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) Nefisleri ve maları karşılığında cenneti satın almış olan samimî mü’minler (tövbe edenlerdir) küfr ve isyandan kaçınıp tevbe ve istiğfar edenlerdir. (İbadette bulunanlardır) Cenâb-ı Hak’ka tam bir samimiyetle ibadete devam eyleyenlerdir. (hamd edenlerdir) Hak Teâlâ’nın verdiği dünyevî uhrevî nimetlerden dolayı kalp ve lisan yönünden şükre çalışanlardır, tesbih ve tehmitte bulunanlardır. (Oruç tutanlardır) Farz ve nafile oruçlara devam edenlerdir, (rukû’a, secdeye varanlardır) namaz kılanlardır, Cenâb-ı Hak’ka son derece hürmet için, kulluk için rukû’a ve secdeye kapananlardır. iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır) Din bakımından güzel, istenen şeyleri halka tavsiye eden din yönündençirkin, ve yasak olan şeylerden halkı men etmeğe çalışanlardır. (Ve Allah Teâlâ’nın sınırlarını) inancına göre, ibadetlere, muamelelere dair olan İslâmî hükümleri (koruyanlardır) bu pek önemli dokuz özelliği taşıyanlar hakikaten cennete lâyık zatlardır. (İşte) Resûlüm!. Sen bu yüksek özellikleri taşıyan o (mü’minleri müjdele) artık onlar için ne büyük nimetler, mükâfatlar vardır, onlara müjdele.

§ Bilindiği üzere “seyahat” yolculuk, yer yüzünde bir müddet gezip yürümek demektir. Seyahatte bulunan kimseye “sâih” denir. Çoğulu: “Saihun” dur. Bu âyeti kerimedeki “saihun” dan maksat, çoğu müfessire göre oruç tutanlardır. Çünki oruç tutan bir zat, muvakkat bir zaman için yemekten, İçmekten, ailesiyle yakınlaşmaktan ayrılmış, ibadete devam etmiş olacağı cihetle bu haline “seyahat” kendisine “sâih” denilmiştir. Bir de güzelce oruç tutan bir zat, bu sebeple birçok bereketlere, tecellîlere kavuşmuş olabilir, mânevî bir makamdan diğer bir makama intikâl etmiş bulunabilir. İşte bu cihetle de oruca seyahat denilmiştir. Bununla beraber bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimedeki “saihun” dan maksat, cihad için veya dinî ilimleri öğrenmek için

113. Peygamber için ve imân edenler için uygun değildir ki, müşrikler hakkında af talebinde bulunsunlar. İsterse akrabaları olsunlar. Onların cehennem ehli oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra.

113. Bu mübarek âyetler, kâfirler ile öldüklerinden sonra da alâkadar olmanın câiz ve haklarında af talebinde bulunmanın meşrû olmadığını gösteriyor bu yasaklamanın İslâm dinine mahsus olmayıp İbrahim dininde de mevcut olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Peygamber için ve imân edenler için uygun) sahih, doğru, Allah’ın hükmüne uygun (değildir ki, müşrikler hakkında) yani: Küfr ve şirk üzereölmüş olanlar veya küfr ve şirk üzere sebat edip duranlar hakkında (af talebinde bulunsunlar) çünkü bunların bu halde affa ulaşamayacakları Allah’ın bir hükmü gereğidir. (İsterse) O kâfirler, müşrikler o af talebinde bulunan kimsenin (akrabları olsunlar) kendilerinin anaları, babaları amcaları bulunsunlar. Bu affın böyle câiz olmaması (onların) o akrabadan olan dinsizlerin (cehennem ehli oldukları) yani küfr ve şirk üzere öldükleri (kendilerine belli olduktan sonra) artık af talebinde bulunmaya mahal kalmamış olur. Fakat bir mü’min zat, daha dünyada bulunup duran bir kâfirin imâna kavuşmak suretiyle Allah’ın affına ulaşmasını temenni edebilir. Nitekim bütün dinsizlerin imânı kabul edip de ahiret azabından kurtulmaları hakkında dua ederiz. Fakat herhangi bir şahsın kâfir olduğu halde affa kavuşması asla temenni edilemez. Çünki öyle dinsizlerin ilâhî affa kavuşamayacakları Allah tarafından kesin şekilde beyân buyurulmuştur.

§ Bir rivayete göre ashabı kiramdan bazıları şirk üzere ölmüş olan yakınları hakkında af talebinde bulunmuşlardı. Bunu müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuş, böyle bir af istemenin câiz ve fayda verici olmadığı bildirilmiştir.

114. İbrahim’in babası için af dilemesi ise ancak ona yapmış olduğu bir vadden dolayı idi. Ne zaman ki onun Allah için bir düşman olduğu kendisine belli oldu. Hemen ondan beri oldu. Şüphe yok ki, İbrahim elbette çok ah vah eden yumuşak tabiatlı bir zat idi.

114. (İbrahim’in babası) Âzer hakkında (af dilemesi ise) bu yasaklamaya aykırı değildir, babası hakkında İbrahim Aleyhisselâm’ın af talebinde bulunması (ancak ona) o babasına evvelce (yapmış olduğu bir vadden dolayı idi) yani: Hz. İbrahim, vaktiyle babasına demişti ki: Senin hakkında imân konusunda başarılı olman için elbette dua edip af talebindebulunacağım. Bu bir vâd idi veyahut İbrahim Aleyhisselâm’ın babası: Allah’ın dinini kabul edeceğine dair söz vermişti, böyle bir vadde bulunmuştu. İşte bundan dolayı Hz. İbrahim af isteğinde bulunmuştu. (Ne zaman ki onun) Babasının (Allah için bir düşman olduğu) küfr üzere ölmesiyle veya Cenab’ı Hak’kın vahyen bildirmesiyle (kendisine) İbrahim Aleyhisselâm’a (belli oldu) Hz. İbrahim de (hemen ondan beri oldu) hakkındaki af talebine son verdi, yoksa babasının küfr üzere öldüğünü bildiği halde onun için af isteğinde bulunmuş değildir. Belki, daha küfr üzere ölmeden onun imâna kavuşarak ilâhî affa ulaşmasını temenni etmiş bulunuyordu. (Şüphe yok ki. İbrahim) Aleyhisselâm (elbette çok ah vah eden) bir çok dua ve niyazda bulunan (yumuşak tabiatlı,) eza ve cefaya tahammül gösteren, yumuşaklıkla muameleye devam eden (bir. zat idî) işte onun bu ahlâkî fazileti idi ki, kendisini en sert tabiatlı olan babası hakkında af istemeye sevketmişti.

§ Bir rivayete göre Hz. Ali radiallahü Teâlâ anh, bir müslümanın müşrik olan ana ve babası hakkında af isteğinde bulunduğunu görmüş: “Sen müşrik oldukları halde onlar için af talebinde bulunur musun” diye buyurmuş. O da demiş ki: îbrahim Aleyhisselâm, anası, babası müşrik oldukları halde onlar için af isteğinde bulunmuş değil midir?. Hz. Ali, bu hadiseyi Rasûlü Ekreme arzetmiş, bunun üzerine bu âyeti celîle nâzil olmuştur.

115. Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça bildirmedikçe onları sapıklığa düşürecek değildir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeyi tamamiyle bilicidir.

115. Bu mübarek âyetler, müşrikler için af talebinde bulunmanın men edilmesi hakkındaki ilâhî emir gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı mü’minlerin sorumlu olmayacaklarını bildiriyor, ve öyle müşriklerdenalâkalarını kesecek olan mü’minlerin Allah’ın yardımına kavuşacakları için öyle müşriklerin yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmelerine sebep bulunmadığına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten) onları İslâmiyet’e nail buyurduktan (sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça) vahiy yoluyla (bildirmedikçe) yasak olan şeylerin nelerden ibaret bulunduğunu yeteri derece beyan buyurmadıkca (onları) o doğru yola erdirmiş olduğu kullarını bilahara yasaklanacak ve men edilecek şeyleri evvelce yapmış olduklarından dolayı (sapıklığa düşürecek) sapıklar hakkında yapacağı şeyi onların haklarında da yapacak (değildir) meselâ: Şarap içilmesi bilahara yasaklanmıştır. Bu yasaktan evvel onu içmiş olanlar bundan mes’ul olmayacaklardır. Elverir ki, bu yasaktan sonra içmesinler. İşte müşrikler hakkındaki af talebinde bulunmanın yasaklanmasına dâir hüküm gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı da bunu yapan müslümanlara bir mes’uliyet gerekmeyecektir. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir.) Artık ey mü’minler!. Sizin için yapılması uygun olup olmayan şeyleri de bilir beyan buyurur. Bu açıklamadan evvel yapmış olduğunuz şeylerden dolayı sizi ilâhî rahmetinin bir eseri olarak sorumlu tutmaz.

116. Muhakkak ki; Allah Teâlâ, bütün göklerin ve yerin mülkü onundur. Diriltir de, öldürür de. Ve sizin için ondan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

116. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ) Öyle bir kâinatın Yaratıcısıdır ki, (bütün göklerin ve yerin mülkü) bir ortak ve benzeri olmaksızın tamamen (onundur) o Yüce Mâbudundur. Bütün varlıklar onun mülkü, hâkimiyeti altında bulunmaktadır. O Ezelî Yaratıcı (diriltir de öldürür de) dilediği kulunu imân ile yaşatır, imân ile öldürür ve dilediği diğer bir kulunu da küfr üzere yaşatır, küfr üzere öldürür. Onunilâhî fiillerine kimsenin itiraza selahiyeti yoktur, (ve) Ey insanlar!, (sizin için ondan başka ne) Hakikî, dâimî (bir dost) bir dost, bir koruyucu (vardır) ki, sizi koruyabilsin. (ne de) ondan başka hakikî bir halde (bir yardımcı) bir muavin vardır ki, sizi ilâhî azaptan kurtarabilsin. Artık bir kısım müşriklerin yardımlarından vesaireden mahrum kalacağınızı düşünmenize mahal yoktur.

§ Rivayete göre bu af talebinde bulunmanın yasaklanması hakkındaki âyet nâzil olunca bir kısım mü’minler vaktiyle yapmış oldukları af talebinden mes’ul olacaklarını düşünerek korkmuşlardı. Bazı mü’minler de müşrik olan yakınlarından alâkalarını büsbütün kesince onların yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmeğe başlamışlardı. Bunun üzerine bu iki âyeti celîle nâzil olmuş, onlara teselli vermiştir.

117. Andolsun ki. Allah Teâlâ, Peygambere ve o güçlük zamanında ona tâbi olan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti. Onlardan bir gurubun kalpleri az kalsın eğilecek bir hâle geldikten sonra tövbelerini kabul buyurdu. Şüphe yok ki, onların hakkında o, çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

117. Bu mübarek âyetler, pek meşakkatli olan Tebük gazvesi sebebiyle meydana gelen ve terki daha uygun bulunan bazı hâdiselerden dolayı Rasûlü Ekrem ile eshabı kiramının ilâhî affa uğramış olduklarını ve kısacası savaştan geri kalıp da bilahara pişmanlık gösteren üç zatın da tövbelerinin kabul buyurulmuş olduğunu şöylece kendilerine müjdelemektedir. (Andolsun ki) muhakkak ilâhî bir lutuftur ki (Allah Teâlâ Peygambere) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (ve o güçlük saatinde) o Tebük seferi esnasındaki nakil vasıtalarının, gıda maddelerinin vesairenin noksanlığından dolayı pek meşakkatli olan bir sefer esnasındaki o vakte “saati usr” denilmiştir. (Ona) O Yüce Peygamber’e (tâbiolan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti.) Yani: Rasûlü Ekrem Hazretleri Tebük gazvesi sırasında bir takım münafıkların savaştan geri kalmalarına izin vermiştir. Bu “terki evlâ, zelle = en uygun olanı terketme ve sürçme” kabilinden bir müsaade idi. İşte bundan dolayı Yüce Peygamber af edilmiş, mes’ul tutulmamıştır. Ashab-ı Kiram’a gelince onlar da bu gazveyi ağır görmüş, başlangıçta bundan korkmuş iseler de sonra fikir değiştirerek savaşa atılmış olduklarından dolayı için bu hal onlar için bir tövbe mesabesinde bulunmuştur. Maamafih onların vaktiyle yapmış oldukları bazı kusurlar olabilirdi. Sonra bu ağır gazaya koşmuşlar, ağır sıkıntılara katlanmış olduklarından dolayı bu onlar için bir tövbe makamında olarak önceki kusurlarının affına, sevap kazanmalarına vesile olmuştur. Hattâ (onlardan bir zümrenin) Ebu Lübâbe ve arkadaşları gibi bazı zatların (kalpleri az kalsın eğilecek bir hale geldikten sonra) yani: O meşakkatli vaziyetten dolayı cihada katılmaktan geri kalmak gibi kalbî eğilimlerde bulunduklarında, sonra yine sabr ve sebat ederek Rasûlü Ekrem’den ayrılmamaları sebebiyle (tövbelerini) Cenâb-ı Hak (kabul buyurdu) onları mükâfatlara ulaştırdı. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ (onların) o mü’min kullarının (hakkında o) Kerem Sahibi Yaratıcı (çok esirgeyicidir) çok şefkat ve lûtuf sahibidir ve (çok merhametlidir) af ve rahmeti pek fazladır. Onlara nice ihsanlarda bulunur. Tövbelerinin kabulü de bu cümledendir.

118. Ve üç kişiye de ki: Geri bırakılmışlardı, hattâ yeryüzü genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti. Kalpleri kendilerine darlaşmıştı ve Allah Teâlâ’ya sığınmadan başka ondan sığınacak bir şey bulunmadığını anladılar. Sonra onlara tövbekâr olmaları için tövbe nasip buyurdu. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ’dır, tövbeleri en çok kabul eden, çok merhametli olan ancak, o’dur.

118. (Ve üç kişiye de) Cenâb-ı Hak tövbe nasip buyurdu (ki, gerî bırakılmışlardı.) vaktiyle mâzeretleri ne kabul ve ne de reddedilmeyip haklarında ilâhî bir emrin ortaya çıkmasına kadar beklenilmişti. Bunlar da Tebük gazvesinden geri kalmış olan Şair Kab İbni Eşref, Hilâl İbni Ümeyye ve miraret Übnür Rebi adındaki zatlar idi. (Hattâ yeryüzü) Olanca (genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti) o kadar ruhen bir sıkıntıya, bir üzüntüye düşmüşlerdi. Cihatdan geri kaldıkları ve henüz affa kavuşmadıkları için bir korku ve keder içinde yaşıyorlardı. (kalpleri kendilerine darlaşmıştı) Neşeden, güvenden mahrum kalmışlardı. Tövbelerinin kabulü geriye kalmış olduğudan dolayı heyecan içinde yaşıyorlardı, (ve Allah Teâlâ’ya sığınmadan başka) Ona iltica ederek af talebinde bulunmadan gayrı (ondan) o Yüce Yaratıcının azap ve cezasından kaçıp (sığınacak) iltica edecek (birşey bulunmadığını anladılar) o Kerem Sahibi Mâbud’un cezasından kurtulmak için yine onun lûtf ve keremine sığınmaktan başka çare bulunamayacağına kanaat getirdiler. (Sonra) O Kerem Sahibi Yaratıcı da (onlara tövbekâr olmaları için tövbe nasip buyurdu) onları tövbeye muvaffak kıldı. Bu tövbelerinin kabulü elli gün sonra kendilerine müjdelendi. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ’dır) Tevbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olan. Evet… (tövbeleri en çok kabul eden) isterse günahlar pek çok olsun, ve (en çok merhametli olan) kullarını birçok atlara lütuflara kavuşturan (ancak o’dur) o lûtf ve yardımı sonsuz olan Yüce Mâbud’tur. Artık daima onun ilahlık dergâhına sığınarak aflar, yardımlar niyâz etmeliyiz. Bu mübarek âyetler bizleri tevbe edip af dilemeye sevk etmektedir.

119. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’dan korkunuz ve doğrular ile beraber olunuz.

119. Bu mübarek âyetler, mü’minleri Allah Teâlâ’dan korkmaya, salih zatlar ile aynı halüzere olmaya dâvet ediyor. Gerek Medine ahalisi için ve gerek etrafındaki aşiretler için Rasûlü Ekrem’den ayrılmanın kendi nefislerini korumak için o Yüce Peygamber’in yolunu takip etmemenin, onunla beraber cihada çıkmamanın uygun olamayacağını ihtarda bulunuyor, ve Allah yolunda uğrayacakları sıkıntıların mükâfatını göreceklerini kendilerine müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Siz günahları: Peygamberimize muhâlefeti terketmek suretiyle (Allah Teâlâ’dan korkunuz) bütün yapacağınız ve terkedeceğiniz şeyler hususunda Allah’ın hükmüne aykırı hareketlerden sakınırız, Rasûlullah’ın davetine icabet ederek onunla beraber gazaya çıkılması da bir takva gereğidir. Bunun aksine hareket ise takvadan mahrumiyet demektir. Ve ey mü’minler!. Siz (doğrular ile beraber olunuz) yapmış olduğunuz yeminlerde, sözlerde veya Allah’ın dininde söz, fiil ve kalp yönünden doğru olan Rasûlü Ekrem ile ve onun seçkin ashab-ı kiramı ile beraber olunuz, onlara muhalefette bulunmayınız. “İnsana sadakat yakışır, görse de ikrah” “Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah”

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyete göre bu âyeti kerime, kitap ehli arasından İslâmiyet’i kabul edenlere hitab etmektedir. Buyumlmuş oluyor ki: Ey Kitap Ehli!. Siz de muhterem muhacirler ile, ensarı kiram ile berber olunuz, doğruluk vesair ahlâkî güzellikler hususunda onlar ile aynı yolda bulununuz. Selâmet ve saadetiniz bununla mümkündür.

120. Ne Medine halkı için ve ne de onların civarında bulunan Bedevîler için doğru olmaz ki. Allah Teâlâ’nın Resulünden geri kalsınlar ve onun kendi nefisinde ne yaptığına bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler. Çünki onlara Allah yolunda ne bir susuzluk ve ne bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkie ayak basmazlar ki ve ne de bir düşmana kaşı birmuvaffakiyete nail olmuş olmazlar ki, ancak onun karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, iyilik yapanların mükâfatını zâyetmez.

120. (Ne) Bir hicret yurdu olan mübârek (Medine ahalisi için ve ne de onların civarında) Medine’i Münevvere’nin bütün nahiyelerinde (bulunan bedevîler için) Müzeyne, Cüheyne, Eşca ve Gıfar gibi kabileler için (sahih) doğru (olmaz ki. Allah Teâlâ’nın resulünden geri kalsınlar) onun emrine muhalefet etsinler, onunla beraber cihada çıkmaktan kaçınsınlar. (Ve onun) O Yüce Peygamber’in (kendi nefsinde ne yaptığına) nasıl cihadı seçmiş olduğuna (bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler) kendi şahıslarını korumak için o Yüce Peygamber’in izinden ayrılsınlar, onun tercih buyurmuş olduğu cihadı kendileri tercih etmesinler. Bu nasıl doğru olabilir?. (Çünki onlara Allah yolunda ne) az (bir susuzluk ve ne de bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki) mutlaka onun mükafâtını görürler. (Ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkle ayak basmazlar ki) öyle bir yeri piyade ve süvari olarak işğâl etmiş olmazlar ki (ve ne de bir düşmana karşı bir muvaffakiyete) onları öldürmek, esir almak, yerlerini feth eylemek gibi bir gaîibiyete (nâil olmazlar ki, illâ onun) bu beyân olunan muamelelerden, başarılardan herbirinin (karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur.) Onların bu yüzden sevaplara, mükâfatlara kavuşmuş olmaları, Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Mabudumuzun ilâhî bir va’di gereğidir, mutlaka gerçekleşecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenlerin) Hak yolunda beden ve mal yönünden fedakârlıkta bulunanların (mükâfatını zâyetmez) onları herhalde nice sevaplara, nimetlere kavuşturacaktır. İşte hak yolunda cihada iştirâk de bir ihsandır. Bunun da pek çok mükâfatı vardır. Artık bu hususta mazeretsiz Rasûlullah’tan ayrılmak nasıl uygun olabilir?.

121. Ve onlar ne küçük ve ne de büyük bir nafaka sarfetmezler ki ve bir vadiyi dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için yazılır. Tâki, yaptıklarından daha güzeli ile Allah Teâlâ onları mükâfata kavuştursun.

121. Bu mübarek âyetler, müslümanların hak yolunda yapacakları harcamalardan ve seferlerden dolayı büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeliyor. Ve müslümanlardan bir grubun dinî ilimleri tahsil ile kendi kavimlerini irşat etmeye ve aydınlatmaya dinî hükmlere muhalefetten men etmeye ve sakındırmaya çalışmaları lüzumunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Onlar, o mücahit müslümanlar (ne küçük) isterse bir tutam ot olsun (ve ne de büyük) Hz. Osman’ın dağıtmış olduğu gibi pek büyük bir servet olsun (bir nafaka) İslâm ordusu için vesair muhtaç olanların geçimleri için birşey (sarfetmezler ki) ancak onların amel defterlerine yazılır (ve) onlar (bir vadiyi) hak yolunda herhangi bir yere gidip (dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için) amel defterlerine sevap (yazılır) onların bu infaklan, bu hareketleri tesbit edilir (tâki, yaptıklarından daha güzeli ile) daha üstünü ve daha fazlasiyle (Allah Teâlâ onları) o infakta, seferde bulunanları (mükâfata kavuştursun) onlara birçok sevaplar nimetler ihsan eylesin.

§ Bu âyeti celîle, hak yolundaki cihadın ve infakın fazilet ve ehemmiyetine bir delildir. Nitekim bir hadisi şerifte de:

Bir müslüman, bir gazada bulunacak dindaşının nafakasını, nakliye vasıtasını temin etmek gibi bir şekilde ona yardımda bulunmuş olsa kendisi de bilfiil gazada bulunmuş gibi sevaba kavuşur.

Diğer bir hadisi şerifte de şöyledir:

Allah yolunda bir günlük nöbet beklemek, düşmanın gelmesi muhtemel bir yolu muhafazaya çalışmak, dünyadan da ve dünyada bulunan şeylerden de hayırlıdır. Artık İslâm mücahitlerinin halleri ne kadar gıptaya, takdire lâyık bulunmuş olduğu pek güzel anlaşılmış olmuyor mu?.

§ Vâdi, asıl lûgatte, dere, iki dağ arası, su kanalı demektir. Çoğulu “Evdiye” dir. Mutlak anlamda yeryüzüne, ve tarz ve uslûba da vâdi denilmektedir.

122. Ve maamafih bütün mü’minlerin birden toplanıp sefere çıkmaları doğru değildir. Onların herbir fırkasından bir grup din de geniş bilgi elde etmeye çalışmalı ve kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler. Umulur ki, onlar sakınırlar.

122. İslâmyet’te cihad ve İlim tahsili, birer mühim vazifedir. (Maamafih bütün mü’minlerin birden toplanıp) cihad için veya İlim tahsili için (sefere çıkmaları doğru değildir) bu doğru ve yerinde bir hareket olamaz. Nasıl ki, hepsinin de oturarak lâzım gelen cihada ve İlim tahsiline gitmemeleri de câiz değilse bu da öğledir. Özellikle (onların) İslâm cemiyetlerinin (her bir fırkasından) her taifesiden (bir grup dinde geniş bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bu uğurda İlim merkezlerine girerek yeteri derecede lüzulu ilimleri tahsile gayret etmelidir. (Ve) Bu zatlar, tahsillerini tamamlayarak (kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler) kendi dindaşlarına dinî hükmleri bildirerek onlara muhalefetin nekadar sorumluluk gerektireceğini söylemelidirler, böyle bir muhalefetin ne gibi azaplarasebebiyet vereceğini bildirerek o dindaşlarını korkutmalıdırlar, onların haklarında böyle iyilik sever olmalıdırlar. (Umulur ki, onlar) O cemaat böyle elde edecekleri dinî bilgiler sayesinde dînen yasak, ahlâken kötü olan şeylerden (sakınırlar) kendilerini mes’ûliyetten kurtarırlar, temiz, takdire lâyık bir sosyal kurul örneği olurlar. Bu âyeti celîle gösteriyor ki: Bir İslâm toplumu için gerekli olan başlıca iki vazife vardır. Biri cihad, diğeri de İlim tahsili, İslâm varlığını korumak için bunlara kesin ihtiyaç vardır. Bir düşmana karşı müslümanlardan bir kısmının savaşa katılması, bir farzı kifayedir. Artık diğer kısımlarının da bu savaşa katılmaları mutlaka lâzım gelmez. Zaten katılmaları da menfaata uygun olmaz. Fakat düşmana karşı koyulabilmesi için bütün müslümanların harbe katılmasına lüzum görüldüğü takdirde harbe katılabilecek güce sahip olan her müslümanın buna iştirâk etmesi icabeder ki, o zaman cihad, umuma yönelik bir farz olmuş olur. Hepsinin de savaşa katılması lâzım gelir. Buna “Nefirlam” denir. Fakat böyle bir harekete çok kere lüzum görülmez, bu halde yurdun diğer ihtiyaçları başıboş bir halde kalmış olur ki, bu uygun değildir. İlim tahsiline gelince: Bir İslâm ülkesinin muhtaç olduğu şeylerin başında dinî bilgiler gelir, İslâm dinine göre her müslümanın dinî vazifelerini yerine getirebilecek derecede bilgi sahibi olması bir farzdır. Nitekim bir hadisi şerifte:

Her erkek ve kadın müslüman için İlim talebinde bulunmak bir farzdır. Her müslüman, namazına, orucuna, aile hayatına vesaireye ait dinî vazifelerini öğrenmelidir. Fakat dinî bilgiler pek fazladır, her müslüman bunlarıayrıntılı olarak tahsil edip bilemez. Bunları bilmek bir ihtisas meselesidir. Binaenaleyh bunları İslâm cemiyetleri arasından birer grubun güzelce tahsil etmesi lâzımdır. Bu da bir farzı kifayedir. Hepsi de bunu terkederse Allah katında mes’ul olurlar. Artık böyle bir ihtisas sahibi olan zatlar, öyle maddî, geçici bir mevki, bir nimet sahibi olmak için değil, sırf Allah rızası için dindaşlarını irşada çalışmalıdırlar, onlara lâzım gelen bilgiyi vermelidirler, dinî hükmlere muhalefet edenleri ilâhî azab ile korkutmalıdırlar, onları uyandırmaya gayret etmelidirler. Bu onların bir vazifesidir. Bu zatların böyle verdikleri öğütlere riâyet etmek de cemiyetin üzerine düşen bir vazifedir. Öyle iyilik sever öğütleri, uyanları takdir ödememek ise, bir nankörlük, bir kadir bilmezlik alâmetidir. Velhâsıl: Bir gurubun dinî ilimleri tahsil ederek geniş bilgi sahibi olması, büyük bir vazifedir.

Nitekim bir hadisi şerifte:

Cenâb-ı Hak, bir kulunun hayra kavuşmasını dilerse onu dinde malûmat sahibi eder ve ona doğru yola gitmeyi ilham buyurur.

§ Fıkıh, lûgatte bilmek, anlamak, herşeyin mahiyetine vâkıf olmak suretiyle güzelce anlamaktır. Istılahta: Fıkıh, bir kimsenin amel yönüyle lehine ve aleyhine olan şer’i hükmleri ayrıntılı delilleriyle beraber bir meleke halinde bilmesi demektir. İmamı Âzam Hazretleri de fıkıhı şöyle tarif etmiştir: Fıkıh, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir. “Bu tarife göre fıkıh ilmi, hem ibadetleri, pratiğe ait hususları ve hem de inanç ve ahlâka ait meseleleri içine almaktadır. İşte bu meseleleri bilmek, bir fekahattir. Böyle bir bilgi sahibi olmayaçalışmak da “tefekkuh” demektir. Bu mes’eleler! bilen bir zâta da “fakıh” denir ki çoğulu: fukahâdır.

123. Ey imân edenler! Kâfirlerden yakınınızda bulunanlar ile savaşın ve onlar sizde bir şiddet bulsunlar ve biliniz ki. Allah Teâlâ sakınanlarla beraberdir.

123. Bu mübarek âyetler, cihad hususunda müslümanların hareket prensiplerini tâyin ve düşmanlara karşı bir kuvvet ve güç gösterilmesi lüzumuna tenbih buyuruyor. Dinsizlerin başkalarını da dinden mahrum bırakmak için inen sûreler ile alay ettiklerini bildiriyor. Fakat bu sürelerin inişinin mü’minlerin imânını, o dinsizlerin de küfrlerini arttırmaya sebep olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslümanlar!. Ey seçkin sahabiler!, (kâfirlerden civarmızda) Yurdunuzun çevresinde, en yakın yerlerinde (bulunanlar ile savaşın) evvelâ onlara karşı savaşa atılınız. Bunlardan maksat, ya Medine’i Münevvere havalisinde bulunan Beni Kureyze, Beni Nadir Yahudi’leridir, Veya Hayber ahalisür. Veya Bağdat vesaireye göre Medine’i Münevvereye yakın bulunan Şam’daki Rumlardır. Bu ülkelerdeki fırsat bekleyen düşmanlar dururken onları bırakıp uzaktaki düşmanlar ile savaşta bulunmak idare ve siyaset bakımından uygun değildir. Bunun içindir ki, müslümanlar, evvelâ kendi ülkelerine yakın bulunan düşmanları ile savaşmakla emrolunmuşlardır. Bir kere bütün düşmanlara karşı birden hareket etmek zordur, en yakın düşmanlar ile harbe başlamak ise kolaydır, âlet ve edavat vesaire itibariyle de daha az zahmetlidir. Ve ihtiyata da daha uygundur. Bununla beraber bunda bir dinî lûtuf da vardır. Müslümaların cihaddan asıl maksadlara insanlığı dine, saadete kavuşturmaktır. Bu halde müslümanlar, kendilerine daha yakın komşu durumunda bulunan kimselerin dîne, saadetekavuşmaları İçin çalışmayı, başkaları için çalışmaya tercih etmiş olacaklardır ki, bu da komşuluk adına bir iyilikten, hayrı tavsiye etmekten başka birşey değildir, (ve) Ey Müslümanlar!. (Onlar) O düşmanlarınız (sizde bir şiddet) bir kuvvet, bir sabır ve dayanıklılık (bulsunlar) bu hal onların fikir değiştirmelerine sebep olur, İslâmiyet’e karşı koyamayacaklarını anlayarak dostluğa eğilim gösterirler, belki de İslâmiyeti kabul ederek selâmet-eererler. (Ve biliniz ki. Allah- Teâlâ sakınanlar ile beraberdir) yani: Herhangi bir cemaat Allah’tan korkar, ilâhî dine sarılır, onun hükmlerine uyarsa Cenâb-ı Hak’kın yardımına zafer ve lûtfuna kavuşur. Binaenaleyh ey müslümanlar!. Siz de o yolda hareket edeceğinizden dolayı Allah’ın lûtfuna mazhar olacaksınızdır. Ne büyük bir müjde. Nitekim bu hakikat tecelli etmiş, İslâm orduları az bir zaman zarfında doğu ve batıda nice bölgelere hâkim olmuşlardır.

124. Ve ne zaman bir sûre indirilmiş olunca onlardan kimi der ki: Bu hanginizin imânını arttırdı? Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir, artık onlara imânı arttırmıştır ve onlar sevinirler.

124. (Ve ne zaman) Rasûlü Ekrem’e Allah tarafından (bir sûre indirilmiş olsa) Kur’an’ı Kerim’in bir kısım âyetleri nâzil olsa (onlardan) o münafıklardan (kimi) kardeşlerine veya mü’minlere (der ki: Bu) sûrenin inişi (hanginizin imânını arttırdı?.) tasdikini fazlalaştırdı, kanaatine bir fazlalık verdi. Bu münafıklar, böyle düşünsünler!. (Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir) İslâmiyetin yüceliğini anlayıp onu kabul eylemişlerdir, (artık) O sürelerin böyle azar azar inişi (onlara imânı arttırmıştır) onların kalplerinde kesin bir ilmin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Onların bir kısım hakikatleri öğrenmelerini temin etmiştir, (ve onlar) O sürelerin böyle inişi ile (sevinirler) bunlardaki dinî ve dünyevîmenfaatleri anlar, bilgileri artar, sevinç içinde kalırlar.

125. Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara gelince o sûrenin nüzûlü onların küfrlerine küfr katıp arttırmıştır ve onlar kâfirler oldukları halde ölüp gitmişlerdir.

125. (Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara) Kendisinde şüphe ve münafıklık gibi, kötü inanç gibi mânevî bir hastalık bulunanlara (gelince) o sûrenin inişi (onların küfrlerine küfr katıp arttırmıştır.) yani: Onlar mânevî bir pislik olan öyle kötü kanaatler!, alaycı hareketleri yüzünden daha kâfirce bir vaziyete düşmüşlerdir. (Ve onlar, kâfir oldukları halde) Cenab’ı Hak’kın indirdiği âyetleri inkâr ederek (ölüp gitmişlerdir.) yani: Onların artık imâna ulaşmayı? küfr ve nifak üzere ölüp gidecekleri kesinleşmiştir. Bu onların öyle kötü hareketlerinin bir neticesidir.

§ Rics, Necaset, kötü koku, çirkin iş, maddî ve mânevî pislik, azap ve ıstırap mânâsında kullanılmaktadır. Küfre de mânevî bir pislikten ibaret olduğu için “rics” denimiştir. Maddî bir pislik su ile temizlenebilir, mânevî bir pislik ise temizlenemez. Binaenaleyh mânevî bir pislik olan küfr, maddî bir pislikten daha kötüdür, daha ziyade kaçınılması lâzımdır. Çünki mânevî bir pislik sahibini ebedî selâmetten mahrum bırakır.

126. Ya görmüyorlar mı ki, onlar her yıl mutlaka bir defa veya iki defa bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar da sonra tövbe etmiyorlar. Ve onlar düşünüp ibret de almıyorlar.

126. Bu mübarek âyetler, bir takım dinsizlerin vakit vakit uğradıkları musibetlerden ders almadıklarını bildiriyor. Onların ilâhî dine ait hükümlere karşı alaycı bir vaziyet almak alçaklığında bulunduklarını haber veriyor, İnsanlık hakkında pek iyilik sever olan Yüce Peygamber’in üstün özelliklerini beyan buyuruyor. O Yüce Peygamberin inklıarcılarakarşı ne şekilde hareket edeceğini, Cenâb-ı Hak’ka dayanarak kulluk lisanını Allah’ın zikri ile nasıl süsleyeceğini gösteriyor ve O Yüce Resûl’u teselli ediyor. Şöyle ki: (Ya) O münafıklar, o inkarcılar (görmüyorlar mı) hiç bakıp da düşünmüyorlar mı (ki, onlar her yıl mutlaka bir veya iki defa) yani çeşitli defalar (bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar) hastalıklara, yoksulluklara uğruyorlar, savaşlarda bulunmaya mecbur kalıyorlar, çeşit çeşit sıkıntılara mâruz kalıyorlar (da sonra) yine münaf ırklarından, sözlerini bozmuş olduklarından dolayı (tövbe etmiyorlar) kusurlarını bilip Cenâb-ı Hak’kın af ve lûtfuna sığınınıyorlar. (Ve onlara düşünüp ibretde almıyorlar) Başlarına gelen belaların neden ileri geldiğini anlamıyorlar, kendilerine verilen o öğütlerin ne kadar uyulmaya lâyık bulunduğunu düşünmüyorlar, münafıklarını terke, hareketlerini düzeltmeye çalışmıyorlar. Yüce Peygamber’in ilâhî desteğe kavuştuğunu ve ona hizmetin faidelerini hiç düşünmüyorlar.

127. Ve her ne zaman bir sûre indirilse bazıları bazılarına bakıverirler, sizi bir kimse görüyor mu diye endişede bulunurlar. Sonra da savuşup giderler. Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir. Çünki onlar öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar.

127. (Ve her ne zaman) Münafıkların kötü hareketlerini bildiren (bir sûre indirilse) Rasûlü Ekrem’e vahiy yoluyla bildirilse o münafıkların (bazıları bazılarına bakıverirler.) gözleriyle alaycı bir şekilde birbirine bakarak o sûrenin beyanlarını kalben inkâra cür’et gösterirler. Yahut o sûreyi celîleye karşı bir hiddete, bir kızgınlığa tutulurlar, (sizi bir kimse görüyor mu? Diye endişede bulunurlar) yani: Bu sürelerin açıklamalarını duymamak için meclisi terkedecek olsanız, sizi mü’minlerden bir kimse görecek midir?. Eğer görmeyecek ise hemen meclisi terkediniz, aleyhinizdeki sözleri dinlemeyiniz ve eğer görecekler ise bir yerdeoturup kalınız, münafıklığınızı onlara sezdirmeyiniz. (sonra da savuşup giderler) O aleyhlerindeki âyetlerin okunduğu meclisi terkederek münafıklıklarında sebat edip dururlar. (Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir.) Onlar öyle hakkı kabulden kaçınarak peygamber meclisinden ayrılmak istedikleri için Cenab’ı Hak da onların kalplerini imândan, hidayet nurundan mahrum bırakmıştır. Veyahut mahrum bıraksın. (Çünki onlar) O münafıklar (öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar) onlar kötü düşünceleri, hakkı düşünmekten mahrum olmaları sebebiledir ki, öyle imândan, hidayetten mahrum kalmışlardır. Bu mahrumiyet, onların o münafıkca ve inkârcı şekildeki hareketlerinin bir cezasıdır.

128. And olsun, size kendi cinsinizden bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız onun üzerine pek güç gelir, üzerinize çok düşkündür. Mü’minler hakkında pek şefkatli ve pek merhametlidir.

128. (And olsun) Ey Arap kavmi veya ey diğer insanlar!. (Size kendi cinsinizden) Meleklerden değil, sizin gibi insan olan ve pek seçkin, pek büyük bir şeref ve fazîlete sahip bulunan (bir Peygamber geldi ki) o Hz. Muhammed Aleyhisselât-ü Vesselâm’dır. Hz. İbrahim’in, neslinden en seçkin bir kabile arasından muhterem bir aileye mensuptur. Onun hayatındaki temizlik, yücelik herkesçe bilinmektedir. Ve o Yüce Resûl, en yüksek ahlâk ile vasıflanmıştır, özellikle o öyle merhametli bir Peygamberdir (ki, sizin sıkıntıya uğramanız) fena şeyleri yaparak sapıklık içinde kalmanız, hidayetten mahrum bulunmanız (onun üzerine pek güç gelir) sizin o kötü hallerinizden dolayı şiddetli bir üzüntü duyar, hâlinize acır, o kadar şefkatli bir durumda bulunur. Evet… O mübarek Peygamber (üzerinize çok düşkündür.) hidayete ermenizi pek fazla ister sizlerin iyihal sahibi olmanızı pek çok arzu eder. Evet… İnsanlık hakkında sırf rahmet olan o Yüce Peygamber (müminler hakkında) rahmet ve merhamet itibariyle (pek şefkatlidir (ve) günahkâr olan mü’minler hakkında da, (pek merhametlidir) onların tövbe ederek Allah’ın affına uğramalarını çok arzu buyurur. Evet… Yüce Peygamberimiz, en yüksek ahlâkî olgunluklara sahiptir. Bütün insanlık hakkında iyilik severdir ki, ister ki, hepsi de İman şerefine kavuşarak selâmet ve saadete ersinler. Cenâb-ı Hak da o muhterem Resûlünü, kendi yüce varlığına ait olan “reûf ve rahîm” isimleriyle vasıflandırmıştır. Başka hiçbir yüce Peygamber böyle iki ilâhî isimle vasıflanmamıştır. Bu da mübârek Peygamberimize ait bir ayrıcalıktır. Ve Cenab’ı Hak, o seçkin Peygamberimize şu mânâ da hitâbederek onu teselli etmektedir.

129. Eğer yüz çevirirlerse artık de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir. Ondan başka mabut yoktur. Ben ancak ona dayandım ve o pek büyük olan arşın sahibidir.

129. Yüce Resûlüm!. Sen Peygamberlik vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun (Eğer) kendilerine İslâm dininin hükümlerini tebliğ etmiş olduğunu bir takım kimseler onları kabul etmeyip de (yüz çevirirlerse) imândan kaçınırlarsa (artık) sen üzülme, üzerine düşen vazifeyi tam bir lûtf ve merhametle yerine getirmiş bulunuyorsun, o inkârcılara de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir) size bir ihtiyacım yoktur. Bana O Kerem Sahibi Yaratıcı, yardım eder, beni muvaffakiyetlere kavuşturur. (ondan başka mâbud yoktur) Ondan başka ibadet ve itaate lâyık, onun hükümlerini redde kaadir, onun iradesine, kudretine muhalif hareketlere güç yetirebilen bir kimse bulunamaz. (Ben ancak ona) O azamet ve kudret sahibi olan, ortak ve benzerden uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısına (tevekkül ettim) bütün vazifelerimde başarımı ondan bekledim.Bütün başarıları ondan beklerim, ondan başka hiçbir kimseden korkmam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (pek büyük olan arşın sahibidir) bütün kâinatın hakîmidir. Artık bütün insanlık, bütün akıl ve irfan sahipleri O Kerem Sahibi Ezelî Mâbuda imân etmeli değil midir?. Ona sığınarak, dayanarak bütün muvaffakiyeti onun yüce zatından niyazda bulunmalı değil midir?. Ya âlemlerin ilâhı. Biz âciz kullarını senin hidayet yolundan mahrum bırakma. Hz. Muhammed hürmetine âmin!.

§ Übeyy İbni Kaab Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet olunduğuna göre Kur’an-ı Mübinin en son nâzil olan âyetleri bu sûre’i celîlenin işbu (128 ve 129) uncu son iki âyetinden ibarettir. Gerçeği Allah bilir.

[/toggle]