|
85-EL-BURUC
SURESİ
Bu mübarek sûre, Şems
sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Yirmi iki âyeti kerimeyi
içermektedir. Göğün burçlarına yemîn ile başladığı için kendisine böyle "Burûc
sûresi" adı verilmiştir. Bu sûrede kendisinden evvelki İnşikâk sûresi gibi
müminler hakkında ilâhî vâ'di kâfirler hakkında da Rabbani tehdidi ve geçmiş
kavimlerin tuzak ve hilelerini içermektedir. Kur'an-ı Kerim'in büyüklüğünü ve
yüceliğini Al I ah'ü Teâlâ'nın da azametini ve yüce sıfatını içermiş bulunduğu
için aralarında büyük bir münâsebet vardır.
1. Andolsun burçlar sahibi
olan göğe.
1. Bu mübarek âyetler,
mü'mînlere karşı sırf Yüce Yaratıcıya îmanlarından dolayı hakarette, suikastta
bulunmuş olan eski bir kavmin başına gelen helaki bir takım kudret eserlerine
yemîn suretiyle haber veriyor. Asr-ı Saadetteki din düşmanlarına da bir ibret
numunesi göstermiş bulunuyor, şöyle ki: (Andolsun burçlar sahibi olan göğe.) Bu
burçlardan maksat, güneş ile ayın ve yıldızların konaklarından, güneşin ayrılmış
olduğu on iki kısmın her birinden ibarettir. Onlar, bu konaklarda her ay, her
sene muayyen vakitlerde dolaşırlar, bunun neticesinde bazen bahar, kış ve yaz
mevsimleri meydana gelir.
"Burçlara dair Furkan
sûresinin (61) " inci âyetinin tefsirine de bakınız!.
2. Ve va'dedilen güne.
2. (Ve va'dedilen güne..)
De andolsun.. Bundan maksat da Peygamberler ve semavî kitaplar vasıtalariyle
Allah tarafından vuku bulacağı vâ'd edilen âhiret günüdür, bir hesap ve ceza
günüdür.
3. Ve şahitlik eden ve
şahitlik edilene.
3. (Ve şahitlik eden
ve şahitlik edilene..) De andolsun. Bunların hakkında birçok rivayetler vardır.
Kısaca deniliyor ki: Şahitten maksat, Hz. Muhammed Aleyhisselâm'dır. Şahitlik
edilenden maksat da Adem oğullarıdır. Veya şahitten maksat, Hz. Muhammed'in
ümmetidir. Şahitlik edilenden maksat ise diğer ümmetlerdir. Veyahut şâhitden
maksat, hafaza melekleridir. Şahitlik edilenden maksat da Adem'in çocuklarıdır.
Maamafih şöyle de deniliyor ki: Şahitten maksat, cuma günüdür. Şahitlik
edilenden maksat arefe günüdür. Cuma gününde işlenilen amellere Cuma günü
şahitlik edecektir.
4. Hendeklerin sahipleri
öldürülmüştür.
4. (Hendek sahipleri
öldürülmüştür.) Günahları ile yakalanarak katle. Allah'ın kahrına uğramışlardır.
Bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin cevabı durumunda bulunmaktadır. Bu helak
olayının böyle yeminlerle bildirilmesi, onun ehemmiyetine ve nazarı dikkate
alınmasının lüzumuna işaret içindir.
"Uhdûd" kelimesi: Yer
yarığı, hendek manasınadır. Çoğulu, "ehadid" dir. Bu hendek sahipleri hakkında
çeşitli rivayetler vardır. Kısaca deniliyor ki. "Necrân" denilen mahelde bir zât
var idi, Hz. İsa'nın dini üzerine bulunuyordu. Kendi kavminden olan Yahudileri
Hz. İsa'nın dinine davet etti, cenab-ı Hak'kın Hz. İsa'yı yeni bir şeriat ile
göndermiş, onların şeriatini nesh eylemiş (kaldırmış) olduğunu bildirdi.
Onlardan bir gurup, imân ettiler. Bu hâdiseden Yahudilerin hükümdarı olan "Zanuvas"
haberdar olunca "Himyer"den askeri bir kuvvetle o îman edenlerin yanlarına
gitti, onları Yahudi olmakla ateşe atılmak arasında serbest bıraktı ve bir çukur
kazıttı. içinde bir ateş tutuşturdu, artık bu ateşten korkup dinini terk eden,
Yahudiliğe dönen kimseleri bıraktı, dinine sarılıp dünyevî azaplardan
korkmayanları da o ateşin içine alıverdi, sıkılmadan da o yaman îman sahiplerini
seyre daldı. İşte bu mübarek âyetler, böyle bir hâdiseyi bildiriyor.
5. Şiddetli tutuşturulmuş
ateş -sahipleri-,
5. Evet.. Öyle bir
maksatla (Şiddetli tutuşturulmuş ateş..» Sahipleri kahrolsunlar, onlar kahra,
cehennem ateşine lâyık bulunmuşlardır. "Veküd" odun ve çıra gibi ateş tutuşturan
şeyler demektir. "Vuküd" da ateş yanmak, tutuşmak manasınadır.
6. O vakit ki: Onlar onun
üzerine oturucu idiler.
6. (O vakit ki: Onlar) O
hendek sahipleri (onun üzerine oturucu idiler.) O ateşe attıkları müminleri
seyre dalmışlardı.
7. Ve onlar, mü'mînlere
yaptıklarını seyrediyorlardı.
7. (Ve onlar,
mü'minlere yaptıklarını) O pek zâlimce muamelelerini (seyir ediciler idi.) O
mü'mînleri kendi adamları vasıtalarıyla o ateşler içine attırıyorlardı,
karşılarından onları görüp duruyorlardı, bundan bir üzüntü duymuyorlardı, bu
kadar zâlimce muamelelerinden, hiç sıkılmıyorlardı, o kadar katı kalpli
bulunuyorlardı.
8. Ve bunlardan intikam
almaları da; bunların azîz, hamid olan Allah'a îman etmiş olmalarından başka bir
şey için değildi.
8. (Ve) o zâlimlerin
(bunlardan) bu ateşe attıkları mü'minlerden (intikam almaları da) sırf
(bunların) bu mü'min zâtların (azîz, hamîd olan Allah'a îman etmiş olmalarından
başka bir şey için değildir.) O hususta meşru, mâkul bir sebep yok idi. Ancak o
zâlimlerin ilâhî dine olan düşmanlıklarından dolayı idi ki: Kendilerini böyle
pek büyük bir zulme sevk edilmişti.
9. O -Allah- ki: Göklerin
ve yerin mülkü, ona aittir ve Allah her şey üzerine şahittir.
9. O mü'minlerin imân
ettikleri (O) Allâh-ü Teâlâ'dır ki: (Göklerin ve yerin mülkü ona aittir.) Bütün
mahlûkat onun tasarrufu altındadır. Artık o zâlimler, şüphe yok ki, kendilerini
o Yüce Yaratıcının kahır pençesinden asla kurtaramayacaklardır. (Ve Allah) O
Kâinatın hâkimi (her şey üzerine şahittir.) Bütün mahlûkatının neler
yaptıklarını tamamen görüp bilmektedir. Elbette ki; onları lâyık oldukları
cezalara kavuşturacaktır.
10. Muhakkak o kimseler
ki: İnanmış erkek ve kadınları belâya düşürmüşlerdir, sonra da tevbe
etmemişlerdir. Artık onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yangın azabı
vardır.
10. Bu mübarek âyetler de
mü'mînlere eza ve cefada bulunan kâfirleri müthiş bir cehennem azabı ile tehdid
ediyor. Mü'minlerin de ne kadar büyük nimetlere nail olacaklarını müjdeliyor.
Yüce Yaratıcının mükemmel kudretini afv ve keremini ve sanının yüceliğini
şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki,) Uhud ashabı gibi din
düşmanları ki: (Mü'mînleri ve mü'mîneleri belâya düşürmüşlerdir.) Onları
dinlerinden döndürmek için sıkıntılara işkencelere uğratmışlardır. (Sonra da)
öyle kâfirce hareketlerde bulunanlar, o pek çirkin hâllerinden dolayı
pişmanlıkta bulunarak (tevbe etmişlerdir, artık onlar için) âhirette (cehennem
azabı vardır.) Orada ebediyen azap göreceklerdir. (Ve onlar için) başkaca
da bir (yangın azabı vardır.) Bu da mü'mînlere yaptıkları fena muamelelerinin
ayrıca bir cezasıdır. Bunu dünyada iken de görmeleri düşünülmüştür. Nitekim öyle
bir çok zâlimler, dünyada da pek büyük felâketlere uğramışlardır.
"Bu âyet-i kerîme Ashab-ı
kirama eziyetlerde bulunmuş olanların ve her hangi asırda olursa olsun
mü'minlere hakaret etmek ve cezalandırmak isteyenlerin mutlaka azaba, Allah'ın
kahrına uğrayacaklarını haber veriyor. Bu ilâhî kahır, âhirette olacağı gibi
dünyada da meydana gelebilecektir. Nitekim Kureyş müşrikleri böyle bir akıbete
mâruz kalmışlardır..
11. Şüphe yok ki: iman
etmiş ve sâlih sâlih amellerde bulunmuş kimseler için de altlarından ırmaklar
akan cennetler vardır. Bu ise pek büyük bir kurtuluştur.
11. Evet..
Küfürlerinde devam edenler, er geç cezalarını göreceklerdir. Müminlere gelince
(Şüphe yok ki: İmân etmiş ve sâlih sâlih amellerde bulunmuş kimseler için de) o
güzel itikat ve amellerinden dolayı (altlarından ırmaklar akan cennetler
vardır...) Onlar, âhiret ağaçlarının altlarından nehirler akan bahçelere,
bostanlara kavuşacaklardır. (Bu ise) böyle cennetlere kavuşmak ise (pek büyük
bir kurtuluştur.) Pek şerefli bir kurtuluş ve selâmettir. Bu ebedî saadete göre
dünyanın bütün varlıkları pek ehemmiyetsiz kalır, işte insanlar, böyle yüce
nîmetlere nail olmak, âhiret azabından emîn bulunmak için ilâhî dine ve sâlih
amellere sarılmalıdır. Hilâfına harekette bulunmamalıdır.
12. Şüphesiz ki: Rab'binin
kavrayıp tutuşu pek şiddetlidir.
12. (Şüphe yok ki,) Ey
Son Peygamber!. (Senin Rab'binin kavrayıp tutuşu) Zâlimlerden, müminlerin kutsal
değerlerine musallat olanlardan intikam alması (pek şiddetlidir.) Artık bu
müthiş cezayı düşünmelidirler. Bu ilâhî hitab, Resûl-i Ekrem'edir. O Yüce
Peygamber'e teselli veriyor. Ona eziyet veren Kureyş kâfirleri vesaire hakkında
da büyük bir korku ve tehdidi içermektedir.
"Batş" Bir şeyi şiddetle
tutmak, sertlikle yakalamaktır.
13. Muhakkak ki: O'd ur,
ilk olarak yaratan ve iade eden O'd ur.
13. (Muhakkak ki:
O'dur) O âlemin yaratıcısıdır, bu kâinatı (ilk olarak yaratan ve iade eden,
O'dur.) Ondan başka Yaratıcı yoktur. O'nun kudreti yaratmaya da yaşatmaya da,
diriltmeye de fazlasıyla kâfidir.
Artık O Yüce Yaratıcı,
elbette ki: Zâlimlerden intikam almaya da her şekilde kaadirdir. Onlara dünyada
azap etmese de, nihayet âhirette azap edecektir. Çünkü onları diriltecek olan da
ancak O Yüce Yaratıcıdır.
14. Ve çok bağışlayan, çok
seven O'dur.
14. (Ve) O Kerem
Sahibi Mâbııd (çok bağışlayan çok sevendir.) Kullarının tövbelerini kabul eder,
itaatkâr olan kullarını sever, nîmetlere nail buyurur, artık o hikmet sahibi
yaratıcımızın affına, sevgi ve lütfuna kavuşmak için çalışılmalıdır. Dindarca
bir hâlde yaşamalıdır. Şükür vazifesini yerine getirmeye gayret etmelidir.
15. Şerefli arşın
sahibidir.
15. Evet.. O ezeli
yaratıcı (şerefli arşın sahibidir) Arş ve kürsü gibi pek yüce makamlar, o Yüce
Yaratıcının birer kudret eseridir. Veya bütün kâinatta ki mülk ve hükümranlık o
Yüce Mabuda aittir. O Mecid'dir. Yâni: Kerem ve fazlı pek büyüktür. Varlık ve
sıfatı itibariyle pek muazzamdır. Çünkü: O Varlığı zaruri olandır. Kudret ve
hikmeti her yönüyle mükemmeldir.
16. Dilediğini hakkıyle
yapandır.
16. Ve O Kâinatın
Yaratıcısı (dilediğini hakkıyle yapandır.) Onun ezeli irâdesi her şekilde
geçerlidir. Binaenaleyh müminleri mükâfatlara, kâfirleri de cezalara uğratmaya
fazlasıyla kaadirdir. Onun hakkında hâşâ bir acizlik düşünülmez. Buna inancımız
tamdır.
17. Sana o orduların haberi
geldi mi?
17. Ey Son Peygamber!.
(Sana o orduların haberi gelmedi mi?.) Elbette gelmiştir. Onları küfürleri,
zâlimce muameleleri yüzünden nasıl kahır ve helake uğramış oldukları sence
malûmdur. O müthiş tarihî hâdiseyi senin zamanındaki inkarcılar da dikkate
almalı değil midirler?.
18. Fir'avun ile Semûd'un
-haberi?-
18. (Fir'avun ile
Semûd'un..) Haberi, elbette ki: Sence malûmdur. Onlar da Peygamberleri tasdik
etmeyip onlara eza ve cefaya cür'et etmiş oldukları için ne müthiş azaplara
uğradılar, onların kuvvetleri, hâkimiyetlerin kendilerini kurtaramadı, Hz.
Musa'ya, Hz. Salih'e muhalefetlerinden dolayı helake mâruz kaldılar, diğer
inkarcılar da, onlardan bir ibret dersi almalı değil midirler?
19. Fakat kâfir olan
kimseler, yalanlamaktadırlar.
19. (Fakat kâfir olan
kimseler) O müthiş hâdiseleri düşünüp uyanmıyorlar. Onlar da Peygamberlerini,
kendilerini hidâyete kavuşturmak isteyen ilâhî kitabı (yalanlamaktadırlar.)
Evet.. Sonraki asırlardaki inkarcılar da inkârlarında devam ederek hiç akıllıca
düşünmüyorlar.
20. Halbuki: Allah,
arkalarından kuşatıcıdır.
20. (Halbuki, Allah)
Teâlâ Hazretleri, o inkarcılar (arkalarından kuşatıcıdır) hepsi de Cenab-ı
Hak'kın kudret elinde esirdirler. Kaçıp kurtulabilecek bir yer
bulamayacaklardır. Artık ey Yüce Peygamber!. Sen o inkarcıların
yalanlamalarından, inatlarından dolayı müteessir olma, onlar er geç lâyık
oldukları cezalara kavuşacaklardır.
21. Hayır o,
-yalanladıkları- şeref ve kadri pek büyük olan bir Kur'an'd ir.
21. (Hayır) O
inkarcıların sandıkları gibi değil, (o) yalanladıkları, kendisine sihir ve
kehanet isnat eyledikleri şey (şeref ve kadri pek büyük olan bir Kur'an'd ir.)
pek yüce bir ilâhî kitaptır.
22. Korunmuş olan bir
levhadadır.
22. O Hikmetli Kuran,
(Korunmuş olan bir levhadadır.) değiştirme ve bozulmadan her yönüyle muhafaza
olunmuştur. Artık onu inkâr edenler, en şiddetli azaplara lâyık olmazlar mı?
"Levh-i mahfuzun varlığını
Cenab-ı Hak, haber vermektedir. Biz, onun varlığına itikat ederiz, Maamafih levh-i
mahfuza dair birçok rivayetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Bu levh, yedinci
semânın üstünde ve hava içinde bulunan bir levhadır. Beyaz bir inciden
müteşekkildir. Ve pek süslüdür, uzunluğu yer ile gök arası kadardır, eni de doğu
ile batı arası kadardır ve şöyle de deniliyor ki: Levh-i mahfuz, arşın sağ
tarafındadır, kendisine "Ümmülkitab" (Kitapların anası) da denir. Bütün semavî
kitaplar onda yazılmıştır. Onda yazılı olanlar, ziyade ve noksandan ve
şeytanların saldırısından ve korunmuş bulunmaktadır. Kısacası: Biz bu levh-i
mahfuzun varlığına inanmaktayız, ayrıntılarını Allah'ın ilmine havale ederiz.
Cenab-ı Hak, bizleri güzel itikaddan mahrum bırakmasın âmin..
Sonraki Sayfa

|