|
Sünnetin Önemi
Sünnetin önemi nedir izah eder misiniz?
Müslim,
sünnetin ehemmiyetini şu şekilde özetler: Resûlullah (a.s.m.) ne
zaman ve ne durumda ne söylemiş veya yapmışsa, bir peygamber olarak
yapmıştır. Yaptığı her iş ve attığı her adım; dalâlet ve kötülükten
uzaktır. Bütün söz ve fiilleri, Cenâb-ı Hakk’ın çizdiği çizgi
üzerinde olmuş, onun gösterdiği sınırlar içinde kalmıştır.
Dolayısıyla, bütün insanlar Hazret-i Peygamber’in hayatının her
anını kendilerine örnek almalıdırlar. O’nun (a.s.m.) hayatı, canlı
bir Kur’an-ı Kerim ve İlâhî kurallar bütünüdür. Kur’an ve hadis
kitaplarında, sünnete uymanın, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu
kesin olarak ifade eden âyet ve hadisler pek çoktur. Bunlardan
bazıları şunlardır:
Ayetler,
Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan
ulü’l-emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz
-Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûl’e
götürün. Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”
Tefsir alimleri “onu Allah’a ve Resulüne götürün” emrini, “Kur’an’a
ve sünnete müracaat edin”, şeklinde tefsir etmişlerdir.
Bediüzzaman
Hazretleri bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle buyurur:
“Şu âyet
diyor ki: Allah’a (celle celalühü) imanınız varsa, elbette Allah’ı
seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı
yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta
benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona tâbi olmaktır. Ne vakit ona
tâbi olursanız, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz,
tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün
bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek
oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenâb-ı Hakk’ın
muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o
matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine
iktidadır.”
Mevdûdî
sünnete teslim olma konusunda şu ifadelere yer verir: Hazret-i
Resul’ün (a.s.m.) sünnetinden bir santim bile ayrılmak, Allah ve
Resulü tarafından daha az sevilmeye sebep olabilir. Aşk ve sevginin
ilk şartı kayıtsız şartsız teslimiyettir. Resûlullah’ı seven O’na
tüm olarak teslim olmalı, itaat etmelidir.
Bu
vesileyle Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sünnete tâbi olmak ile ilgili
bazı parçaları arz etmekte fayda görüyorum:
“Resûl-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür:
Akvali, ef ali, ahvalidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Feraiz,
nevafil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa
mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa
mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman
mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur.
Fiilinde
ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid’a ve
dalalettir ve büyük hatadır. Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı
müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten,- hay a t-1 şahsiye ve nev’iye
ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstah-sendir.
Çünki
herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi,
mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet madem
dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) mehasin-i
ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i
beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler
mu’cizatın delaletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve
kemalâtının şehadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’an-ı
Hakîm’in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir
mürşid-i ekmeldir.
Ve
madem semere-i ittibaıyla milyonlar ehl-i kemal, meratib-i kemalâtta
terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın
sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel numunelerdir ve takip
edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem
kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade
ola.
Sünnete
ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz
görür ise, cinâyet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise,
dalalet-i azîmedir. “Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde
yürürken, Resûl-i Ekrem’in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer
lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i
şer’î, zulmetli dalalet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda
insan, zerre-miskal o sünnetlerde! inhiraf ve udûl ederse;
şeytanlara nıel’ab, evhama merkeb ehval ve korkulara ma’rez ve
dağlar kadar ağır yüklen matiyye olacaktır.”
“Sünnet-i Seniye, edepdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki altında bir
nur, bir edep bulunmasın! Resûl-i Ekrerr Aleyhissalâtü Vesselam
ferman etmiş:
“Allah’a
ve Resulüne itaat eden kimseler; nebiler, sıd-dıklar, şehidler,
sâlihler ve Allah’ın kendilerine in’am ve ihsan-da bulunduğu
kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaşlardır.” “Her kim
Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiştir.” “Eddebenî Rabbî bi-ahseni
te’dibî” Yani: “Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş,
edeplendirmiş.”
Evet
siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat’iyyen
anlar ki: Edebin enva’ını. Cenâb-ı Hakk, habibinde cem’etmiştir.
Onun Sünnet-i seniyesini terk eden, edebi terk eder.” “Sizden
Allah’ı ve âhiret gününü dileyen ve çokça Allah’ı hatırlayanlar için
Resûlullah’a tâbi’ olmakta güzel bir istikamet vardır.”
Allah-u
Teâla Hazretleri, Peygamberimizin (a.s.m.) ve onun Sünnet-i
şerifinin ehemmiyetini bu âyetler ile altından bir kordon gibi
işlemiştir. Resûlullah fa.s.m.)’ın Sünnetine İmtisalı, Kur’an İle
Hadis Arasında Kopmaz Bir Bağ Olduğunu Bildiren Hadisler:
Ebu
Dâvud, Irbâd b. Sâriye’den rivayet etmiştir: Resûlullah (S.A.) bir
gün bize namaz kıldırdı, sonra yüzünü bize çevirdi, öyle beliğ bir
konuşma yaptı ki, kalpler ürperdi, gözler yaş döktü. Dinleyenlerden
bir adam, “Ya Resûlallah! Sanki bu veda eden birisinin konuşmasıdır.
O halde bize ne gibi şeyleri vasiyet edersin”, dedi. Resûlallah,
“Size Allah’ın azabından korkmayı, rahmetinden ümit-var olmayı,
siyah bir köle de olsa büyüklerinizi dinleyip itaat etmeyi tavsiye
ederim.
Biliniz
ki, aranızdan benden sonra yaşayacak olanlar pek çok ihtilaflar
görecekler. O zaman benim sünnetime ve doğru yolda giden râşit
halifelerimin sünnetine sarılınız. Sadece bunlara yapışınız. Sakın
başka yollara sapmayınız. Dinde yeni işler yapmaktan şiddetle
sakınınız. Çünkü dinde yapılacak her yenilik bid’at, her bid’at ise
sapıklıktır. Sapıklığın her çeşidi insanı ateşe iter.” buyurdular.
Müslim,
Câbir (r.a.) den rivayet etmiştir:
Resûlullah (a.s.m.) konuştuğu zaman -sanki akşama sabaha düşmanın
geleceğini ihtar eden bir kumandan gibi- gözleri kızarır, sesi
yükselir, gazabı artardı. Bir defasında şehadet parmağı ile ortanca
parmağını uzatarak şöyle dedi: “Kıyametle aramda şu iki parmak
arasındaki kadar mesafe kaldığı bir sırada ben gönderildim. Şüphesiz
sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabı, yolların en hayırlısı da
Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü, dinde yapılan mesnetsiz
yeniliklerdir. Dinde yapılan her yenilik bid’attır ve her bid’at da
sapıklıktır.”
Buhari ve
Müslim, Enes (r.a.) den rivayet etmişlerdir:
Resûlullah (a.s.m.), “Sizden hiç biriniz -ben kendisine babasından,
evladından ve bütün insanlardan daha sevgili oluncaya kadar- iman
etmez.”
buyurmuştur.
Hazret-i Peygamber: “Allah-u Teâla’nın rahmeti benim vekillerim
üzerine olsun” diye buyurmuş. “Vekilleriniz kimlerdir?” diye
sorulunca, “Sünnetimi yaşatıp Allah-u Teâla’nın kullarına
öğretenlerdir”, cevabını vermişlerdir.
“Musa
ibn-i İmran zamanımda bulunmuş olsaydı bana tabi olmaktan başka bir
şey yapamazdı.”
buyuran
Seyyidi’l-Mürselin hem sünnetin ulviyeti ve kutsiyetini hem de
kendine tabi olmanın vücubiyetini veciz bir ifade ile ortaya
koymaktadır.
Demek
oluyor ki, Hazret-i Musa gibi kitap sahibi bir peygamber için dahi
bütün kamillerin en ekmeli olan Peygamber Efendimize (a.s.m.) tâbi
olmaktan başka bir çare olmadığı halde, bizim gibi sıradan ve
günahkar ümmetin böyle bir Peygamber-i Alişan’ın sünnetine tâbi
olmamız, bizim için ne kadar büyük bir saadet ve bir bahtiyarlık
olduğu anlaşılır.
“Nebinizin sünnetini terk ederseniz, dalalete düşersiniz.”
“Bir
kimse benim getirdiğime değil, hevasına tabi olursa gerçek mü’min
olamaz.”
“Sünnetimi terkedene Allah ve ben lanet ederiz.”
“Sünnetimden yüz çeviren benim yolumu takip etmiş değildir.”
“Bizim
yolumuza uymayan bir işi yapanın bu ameli merduttur.”
Bunlar, bu konuda vârit olan âyet ve hadislerden bir nebzedir.
Kur’an’da ve hadis kitaplarında sünnete sarılmanın, dinin
vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden âyet ve
hadisler pek çoktur. Hal böyle olunca “yalnız Kur’an ile amel
edelim” iddiası ciddiyetten uzaktır. Samimi Müslümanlar bu tür
iddialara kulak vermezler.
Soru :
“Sünnet’i terk edip yalnız Kur’an ile amel etmek isteyenler” var bu
konuda ne dersiniz?
Bazı ehliyetsiz insanları görüyoruz ki, yalnız Kur’an-ı Kerim’in
getirdiği İlâhî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları
olan Sünnet, İcma ve Kıyas’ı reddediyorlar. Maksatları ise, halkın
itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur’an’ı tek
mezhep kabul edip, sünnet-i Peygamberiyeyi ve İslâm’ın diğer
delillerini hafife alırken işlerine gelen hadisleri kabul edip,
gelmeyenleri reddederler. Şuurlu müslümanları aldatamadıkları gibi
takdir de göremezler, buna hakları da yoktur. Malumdur ki,
müslümanlar Kur’an-ı Kerim’de nazil olan İlâhî hükümlere inanıp
onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerle buyrulan dinî
hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar. Bunlar asırlardan beri
tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan bütün ilim ve
fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate
almazlar.
Evet, Kur’an-ı Azimüşşanın gölgesine sığınarak yanlış yönlendirmede
bulunan bir kimse hiç olmazsa şunu bilmelidir ki, bir müslüman ne
kadar bilgisiz de olsa Kur’an’ı Azimüşşanın Allah kelamı olduğununa
katiyyen şüphe ve tereddütü olmadığı gibi sünnet-i seniyyenin de
İslâm’ın ikinci bir delili ve dayanak noktası olduğunu kesin olarak
bilir ve öyle de inanır. Şu halde, “İslâm dininin esası yalnız
Kur’an’dır, biz yalnız onda olan hükümler ile amel ederiz, onun
haram dediğineharam, helal dediğine helal deriz” diyerek sünneti
dikkate almamak ona kıymet vermemek Peygamberimizin değerini ve
görevini idrak etmemektir. Kur’an’ı tebliğ eden ve en başta tefsir
eden O’dur.
Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
“Bana Kur’an-ı Kerim ve onunla birlikte, bir onun kadarı daha (yani
sünnet) verildi.”
Başka bir hadis-i şerifte de, “Bir kişiye, koltuğuna yaslanmışken
hadisim ulaşır da, aramızda Allah’ın kitabı var, ondaki helali
helal, haramı da haram sayarız, derse (bilsin ki) Resûllullah ‘m
haram kıldığı da Allah ‘m haram kıldığı gibidir.” buyurulmuştur.
Ulemanın bir kısmı şöyle der: Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak
veya yakın, Kur’anda aslı vardır. Sünnet, sonuçta Kur’ana’a
ulaştırır. Onun öz halinde anlattığını açıklar, anlaşılmayan
konuları ise açığa kavuşturur.
Şatıbî, Kur’an ile yetinme fikrine sahip olanların sünnetten ayrılan
nasipsiz kişiler olduğunu söyledikten sonra, “Bid’at ehlinden bir
çoğu hadisi terk edip Allah’ın kitabını yanlış yorumlayarak hem
kendileri sapıttı, hem de başkalarını sapıttırdılar.” der.
“Muhakkak ki, O zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz, şüphesiz O’nun
hıfzedicisi de biziz.” âyeti ile bu iki esastan Kur’an-ı
Azimüşşan’ın lâfızları gibi manalarını da muhafaza etmeyi garanti
altına almıştır. İslâm alimleri buradaki korumanın Kur’an’ı olduğu
gibi sünneti de kapsadığını beyan etmişlerdir. Bu âyet-i kerime
Kur’an’ın tefsir ve izahı mahiyetinde olan Peygamberimizin sünnet ve
hadislerini de yani “Biz sana Kur’an’ı, insanlara indirilen
hükümleri beyan etmen için indirdik” âyeti ile teminat altına
almıştır. Çünkü âyette bildirilen “beyan” Kur’an’ın manasındandır.
Bu beyan ise ancak Peygamberimizin sünnet ve hadisleri ile olur.
“Resûlullah’ın size getirdiklerine yapışınız. O’nun size yasak
ettiği şeylerden de uzak olunuz. Allah’dan korkunuz. Çünkü Allah’ın
vereceği ceza ağırdır.” Elmalıh Hamdi Yazır Hazretleri tefsirinde bu
âyete şöyle meal verir: “Peygamber size her ne verdiyse onu alın,
almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın ve Allah’dan
korkun da Allah’ın ve Peygamberin emirlerine karşı gelmekten ve
birbirinizin hakkını yemekten, devlete hıyanet eylemekten sakının….”
Şu hale göre Kur’an sünnetsiz, sünnet de Kur’ansız düşünülemez.
Bunlardan birini ihmal etmek, İslâm dinini anlamamaktan doğan bir
hastalıktır ve bir dalalettir. Tabiri caiz ise Kur’an bir güneş ise
sünnet-i seniyye onun ziyasıdır. Birisi için diğeri feda edilmez.
Evet, nasıl Cenâb-ı Hakk, hafızlar ile Kur’an’ı hıfzetmişse, İslâm
alimlerinin vasıtası ile de sünnet ve hadisleri muhafaza etmiştir.
Kaynak: Mehmet Kırkıncı
Diğer Kaynaklar:
1.
Kur'andaki Sünnet
2.
Sünnetin Otoritesi
3.
Aydın İlahiyatçının Kur'an Anlayışı
4.
Kur'an
İslamı Üzerine
5.
Sünnet İnkarcılarının Bahaneleri
|