HAK SÖZÜN VesikaLARI-(HUCEC-İ
KAT’İYYE)
[(HUCEC-İ
KAT’İYYE) kitabı Bağdâdlı Ebülberekât Abdüllah Süveydî
tarafından arabî diliyle yazılmıştır. 1323 [m. 1905] de Mısrda
basılmış, 1400 [m. 1980] de İstanbulda ofset baskısı yapılmıştır.
Allâme Yûsüf Süveydî tarafından yapılan Türkçe tercümesi, 1326 [m.
1908] da Mısrda Kürdistan matbaasında basılmıştır. Süveydî Abdüllah
efendi, binyüzdört [1104] yılında Bağdâdda tevellüd etti.
Binyüzotuzyedide hac vazîfesini yaptıktan sonra, Abdülganî
Nablüsîden [1050-1143 (m. 1730 Şâm)] ve İstanbullu Ali [1099-1149]
efendiden de icâzet aldı. Bağdâdda yıllarca ders verdi. Birçok
kıymetli kitap yazdı. Otuzuncu dedesi; Abbâsî halîfelerinden Ebû
Câfer Abdüllah Mensûrdur. ]
Îrân
hükümdârlarından Nâdir şâh [1099-1160 (m. 1746)] Îrân ve Buhârâ
âlimlerini toplayarak, Sünnî ve Şî’î fırkalarından hangisinin doğru
olduğunun anlaşılmasını emretmiş ve Süveydîyi o meclise reîs
yapmıştı. Bu mecliste konuşulanları bildiren (HUCEC-İ KAT’İYYE)
kitabı çok kıymetlidir. Bu mecliste kendisi, Şî’î âlimleri ile uzun
konuşma sonunda, Ehl-i sünnetin haklı olduğunu isbât etmiştir. Şâhın
hoşuna giderek, kendisini tebrik etmiştir. 1174 [m. 1760] senesi
Şevvâlin onbirinci Cumartesi günü vefât etmiştir. 200 [m. 815] de
vefât etmiş olan Mâruf-i Kerhî hazretlerinin türbesi yanında
medfûndur.
Îrândaki Safevî hükümdârlarının dokuzuncusu ve sonuncusu olan şâh
Hüseyn Safevî, 1142 [m. 1729] de, Efganlılar tarafından öldürülünce,
Acemistân karıştı. Şâhın oğlu İkinci Tahmâsib âciz ve eğlenceye
düşkün olduğundan, Nâdir adındaki vezîri idareyi eline aldı. 1143 de
Efganlıları Îrândan çıkardı. Başşehrleri olan İsfehanı geri aldı.
Bağdat vâlîsi Ahmed pâşa zamanında Bağdâdı kuşattı. Sekiz ay sonra,
İstanbuldan gelen topal Osman pâşanın ordusu Îrân askerini kaçırdı.
Nâdir
şâh 1148 de Îrân şâhı oldu. Delhîyi aldı. Çok kan döktü. Efganistânı,
Buhârâyı aldı. (Şâhenşâh) ismini aldı. Osmanlı devletine sefirler
gönderip, Ehl-i sünnet fırkası ile İmâmiyye fırkasından hangisinin
doğru olduğunun ilim yolu ile anlaşılmasını istedi. Büyük bir ordu
ile Bağdat ve Mûsul üzerine yürüdü. Alamayıp Necefe çekildi.
Şî’îlerle Sünnîler arasında, birbirine uymıyan inanışları ortadan
kaldırmak, doğru olana sarılarak iki fırkayı birleştirmek için
(NÂDİR ŞÂH) emir verdi. İki taraf âlimleri toplandı. Hepsinin
karşısında Abdüllah Süveydî efendi ilim, akıl ve senetlerle uzun
konuşmalar sonunda, Şî’îleri cevapsız bıraktı. İki tarafın soru ve
cevapları (HUCEC-İ KAT’İYYE) ismi ile bir kitap hâlinde neşredildi.
Abdüllah Süveydî efendi diyor ki: Bağdat vâlîsi Ahmed pâşa, beni
istemiş. Gidince, Pâşanın ağalarından Ahmed ağa beni karşıladı. Pâşa
seni Nâdir şâha göndermek istiyor dedi. Sebebini sordum. Şâh Ehl-i
sünnetten bir âlim istemiş. Şî’î fırkasının doğru olup olmadığını
anlamak için, Şî’î âlimleri ile tartışma yapacaksın. Şî’îlik doğru
ise, beşinci mezhep olarak ilân edilecek, dedi.
- Ey
Ahmed ağa! Sen bilmez misin ki, acemler inatçı olur. Dediğinden
dönmez. Benim sözümü kabûl ederler mi? Hele şâhları, zâlim ve
mağrurdur. Onların fırkalarının bozuk olduğunu gösteren vesikaları
nasıl söyleyebilirim? Onlarla nasıl konuşulabilir? Delîl olarak
söyleyeceğim hadislere zaten inanmıyorlar. Din kitaplarını kabûl
etmiyorlar. Âyet-i kerimelere, işlerine gelecek şekilde mânalar
veriyorlar. Abdest alırken, mest üzerine mesh etmenin câiz olduğunu
onlara nasıl isbât edebilirim? Bu iş, sünnet-i seniyye ile câiz
olmuştur. Bunu gösteren hadis-i şerifi, yetmişten ziyâde Eshâb haber
verdi. Bunlardan biri de, Hz. Alidir desem, bunun câiz olmadığını
bize yüzden ziyâde Sahâbî haber vermiştir, derler. Sizin hadis
zannettiğiniz sözler, mevdû’dur, sonradan uydurulmuştur desem, onlar
da bana böyle söyler. (Ne derseniz, biz de, onu söyleriz) derler.
İşte, bunun için pâşa hazretlerinden ricâ ederim. Beni af buyursun
dedim.
- Buna
imkân yok. Bu iş için pâşa seni seçti. Emrine itaat lâzımdır. Sakın
karşı gelme dedi. Ertesi sabah Ahmed pâşa ile uzun uzun konuştuk.
Sonunda (Haydi bakayım, Cenâb-ı Hak, diline ve delîllerine kuvvet
versin! Görüşmelerde, inatçı ve kibrli görünürlerse, sözü kısa
kesersin. Fakat, onları cevapsız da bırakma! Hakkı kabûl ederler,
insâflı konuşurlarsa, çekinmiyerek bildiklerini hep söyle! Sakın
mağlup olma! Şimdi Nâdir şâh Neceftedir. Çarşamba günü oraya var!)
dedi. Birkaç kişi yola çıktık. Yollarda, vereceğim cevapları,
göstereceğim delîlleri düşünüyordum. Yolda rastladığım kimseler,
şâhın yetmişe yakın Şî’î müftî topladığını söylediler.
Kendi
kendime düşündüm. Onların karşısında söylemekten çekinmek doğru
olmaz. Fakat, sözlerimi, şâha değiştirerek bildireceklerinden
korkulur. En iyisi, mecliste şâhın bulunmasını isterim. Necefe iki
saatlik yol kalmıştı. Biri gelip, (Ne duruyorsunuz? Şâh sizi
bekliyor) dedi. Şâh, her misafirini, böyle yolda çağırır mı, dedim.
Hayır. Senden başka kimseyi böyle acele istememiştir, dedi. Bu söz
üzerine, kendime (Şâhın maksadı, İmâmiyye fırkasını zorla bana kabûl
ettirmektir. Beni sıkıştıracak, belki de zorlayacak. Fakat ben, ne
aldanırım, ne de korkarım. Öldürüleceğimi bilsem, doğruyu
söylemekten çekinmem. Müslümanlar iki kere, çok sıkıştı. Birisi,
Resûlullahın vefâtında idi. Bu zaman, Ebû Bekr-i Sıddîk imdâda
yetişip, feraha kavuşturdu.
İkincisi, Hârûnürreşîdin oğlu halîfe Me’mûn [Anası câriye idi. 180
de tevellüd, 218 de vefât etti. Mezarı Tarsustadır. ] Şî’î fırkasını
severdi. Kur’an-ı kerime mahlûk derdi. Ahmed ibni Hanbel [164-241
Bağdâdda] müslümanları bu fitneden kurtardı. Şimdi de, üçüncü
fitnenin uyanmakta olduğu görülüyor. Benim kusurum, duraklamam, bu
fitnenin kıyâmete kadar uzamasına sebep olur. Yâni, islâmın
yükselmesi ve küçülmesi birer sebebe bağlıdır. Şimdi, bu fitnenin
ortadan kalkmasına ben sebep olacağım) dedim. Gayret ve sebât etmeye
karar verdim. Ölümü bile gözüme aldım.
Karşıdan iki bayrak göründü. Yaklaşınca, saltanat çadırlarını
gördüm. Şâhın çadırı, büyük, yedi direk üzerine kurulmuştu. Binlerce
nöbetci asker vardı. Birisi bizi karşıladı. Ahmed pâşayı, beyleri
ismleri ile sordu. Böyle tanıdık gibi sormasından şaşırdım. (Îrânın
Osmanlı devletinde elçisi idim. Ahmed pâşa hazretlerine de hizmet
etmiştim. Adım, Abdülkerîm beydir) dedi. Dokuz kişi daha geldi.
Bunlar gelince, Abdülkerîm bey saygı ile kalktı. Büyüklerden
olduklarını anladım. Selâmlaştık. Şâhın huzuruna buyurun! diyerek,
büyük çadırın perdesini kaldırdılar. Bir aralıktan geçip, şâhın
odasına girdik. Nâdir şâh, beni görünce, yüksek sesle (Abdüllah
efendi, merhabâ! İleri gel) dedi. On adım kadar ilerledik, tekrar
(ileri gel!) dedi. Daha gittim. Aramızda iki-üç metre uzaklık kaldı.
Oturuyordu. Uzun boylu olduğu anlaşılıyordu. Başında, boynunda,
kolunda çok süslü şeridler vardı. Kibrli, gururlu idi. Yorgun,
ihtiyâr görünüyordu. Sakalı siyaha boyanmış, ön dişleri düşmüştü.
Açık yay gibi kaşları ile gözleri pek güzeldi. Heybetli, fakat
sevimli bir zat idi. Onu görünce, gönlümde korku kalmadı. Yine
türkçe olarak (Ahmed hân ne hâlde, nasıldır?) dedi. İyidir,
âfiyettedir, dedim.
[O
zaman, Osmanlı tahtında, yirmidördüncü pâdişâh olan sultan birinci
Mahmûd hân vardı. Fakat, bundan önceki sultan üçüncü Ahmed hân
hayatta idi. 1083 de tevellüd, 1149 [m. 1736] da vefât etti.
Bahçekapıda, yeni câmi ile Mısr çarşısı arasındaki babasının annesi
olan (Turhan Sultan) türbesindedir. 1115 yılında tahta çıktı. 1143
de yeniçeri isyânı üzerine tahttan indirildi. Yerine, kardeşinin
oğlu sultan birinci Mahmûd geçti. Deli Petronun mağlubiyeti ve
dâmâdı olan Nevşehrli İbrâhîm pâşanın 1143 de parçalanması bunun
zamanındadır.
(Sicill-i Osmanî) kitabı,
birinci ciltte diyor ki, Ahmed pâşa, Eyyûbî Hasen pâşanın oğludur.
1129 da Konya, 1130 da Basra ve 1136 da, babası vefâtında Bağdat
vâlîsi, sonra Îrân üzerine serasker oldu. 1149 da, yine Bağdat
vâlîsi oldu. Binyüzaltmış Zilka’de ayında vefât etti. Bağdâdda iki
defa vâlîliği yirmi iki sene sürmüştür]. - Seni ne için istediğimi
biliyor musun, dedi. - Hayır, dedim. - Biliyorsunuz ki, benim
memleketlerim iki kısmdır. Biri Türkistân ile Efgandır. Bunlar,
Îrânlılara kâfir diyorlar. Emrimdeki insanların birbirlerine kâfir
demesi uygun değildir. Seni, kendime vekîl ediyorum. Onlarla, benim
yerime görüşeceksin. Hangi tarafın doğru olduğunu isbât edeceksin.
Şu ayrılığı ortadan kaldıracaksın. Toplantı yerinde her gördüğünü,
işittiğini bana haber ver! Ahmed hâna da bildir, dedi.
Huzurundan çıkmamıza izin verdi. İtimadüddevle, yâni baş vezîrin
yanında misafir olmamı ve öğle namazından sonra, Mollabaşı yâni
diyânet işleri reîsi ile buluşmamı emretti. Oradan, sevinerek
çıktım. Yemek için, İtimatın yanına götürdüler. İtimat, oturduğu
yerde selâmımı aldı. Kalkmadı, saygı göstermedi. Ben oturunca, o
kalktı, safâ geldiniz dedi. Ev sahibi, misafir oturduktan sonra
kalkarmış. Fakat, bunu bilmediğim için, önce sıkılmıştım. Hattâ
şâhın emri ile kaldırılması lâzım olan küfürlerin birincisi olarak,
din âlimine saygısızlık yaptı diyerek İtimatın cezâlandırılmasını
istiyecektim. Fakat âdetlerini öğrenince, saygı gösterdiğini
anladım. Yemekten sonra, molla başıyı görmek üzere, hayvanlara
binip, yola çıktık. Yolda karşıma, bir Efganlı geldi. Selâm
verdi. Sen kimsin, dedim. Ben Efgan müftîsi molla Hamzayım, dedi.
Arabî bilir misin, dedim. Evet, dedi. (Şâh emretti ki, acemlerin
küfür olan inanışlarını, bozuk işlerini düzelteceğim. Fakat, küfür
olan bir şeyde inat ederler, bazı inanışlarını saklarlar ise, ne
yaparım? Bunların iç yüzlerini bilmiyorum. Sen biliyorsan söyle! Ona
göre davranayım) dedim. - Şâhın sözüne güvenme! Seni, yalnız
konuşmak için, molla başıya gönderdi. Konuşmalarda, uyanık davran,
dedi. - Onların insâfsızlığından korkarım, dedim. - Yok. Ondan
korkma! Şâh konuşmaların, kendisine değiştirilmeden bildirilmesi
için adım başına, güvendiği adamları dizdirdi. Şâha, yanlış birşey
bildirilmesine imkân yoktur, dedi.
Molla
başının çadırına yaklaştım. Çıkıp, yürüyerek karşıladı. Kısa boylu
idi. Beni üst yanına oturttu. Söz arasında, bugün Efgan müftîsi Hâdî
hocayı gördüm. Bir ilim deryasıdır, dedi. Hâdî hoca Buhârâ kâdısı
idi. Çok âlim idi. (Bahrül’ilm) denirdi. Benden dört gün önce
gelmiş. Yanında, Buhârâ âlimlerinden altı kişi varmış. Molla başı: -
Kendisine, Bahrül’ilm adını nasıl yakıştırmış? İlmden hiç haberi
yoktur. Ona, imam-ı Alînin birinci halîfe olacağını gösteren iki
vesika versem, cevabını bulamaz. Yalnız o değil, Ehl-i sünnet
âlimlerinin hepsi bir araya gelse, birşey söyleyemezler, dedi. Öyle
cevap verilemiyecek delîlleriniz nedir, dedim.
1-Önce,
size sorarım ki, Hz. Peygamber Ali ibni Ebî Tâlib için (Mûsânın
yanında Hârûn nasıl idi ise, sen de, benim yanımda öylesin. Yalnız,
şu fark var ki, benden sonra Peygamber gelmiyecektir) buyurdu.
Bu hadisi, siz de bilirsiniz, dedi. - Evet. Hem de meşhûrdur, dedim.
- İşte bu hadis, Hz. Peygamberden sonra, imam-ı Alînin halîfe
olacağını gösteriyor, dedi. - Nasıl gösteriyor, dedim. - İmâm-ı
Alînin Peygamber yanındaki yeri, Hârûnun Mûsâ yanındaki yeri gibi
gösteriliyor. Yalnız (Ancak benden sonra Peygamber gelmez)
diyerek, burada ayrıldığı bildiriliyor. Bunun için, Hz. Alînin,
birinci halîfe olması lâzımdır. Hârûnun eceli gelmeseydi, Mûsâdan
sonra, halîfesi olurdu, dedi. - Sözünüzden açıkça anlaşıldığına
göre, mantık bilgisinde, bu sözlerden genel hükm çıkar imiş. Genel
olduğunu neresinden çıkarıyorsunuz? - İstisnâlarda, izâfet, genel
mâna bildirir. - Hârûn, Mûsâ gibi Peygamber idi. Hâlbuki, Hz.
Alînin, önce de, sonra da Peygamber olmadığını siz de biliyorsunuz.
Bundan başka, Hârûn, Mûsâın öz kardeşi idi. Hâlbuki Hz. Ali, Resûl-i
ekremin öz kardeşi değildir. Genel olan şeyin ise, istisnâ ile
ayrılması, mantık ilminde, zan gösterir. Onun için, sözün hükmünü,
mânasını, bir menzile, bir yer için aramak lâzım olur. Bunun için
de, hadis-i şerifteki menzile kelimesinin sonundaki (t) harfi, bir
tek mânasını bildiriyor. (Hârûnun yerinde) izâfeti, izâfetlerin
çoğunda olduğu gibi, izâfet-i ahdiyyedir. Yâni genel mâna bildirmez.
(Ancak) kelimesi de (Fakat) demektir. O hâlde, sözün mânası, kat’î
değil zannî oldu. Böyle sözlerde, belli olmıyan birşey, başka
bilgiler yardımı ile anlaşılır. Yâni (menzile) ile (Hârûn)
arasındaki bağlantı, Hârûnun yalnız, benî İsrâil için halîfe
olduğunu gösterdiği gibi, Hz. Alînin de Tebük gazâsında Medîne-i
münevverede halîfe bırakıldığını gösterir, dedim.
-
Halîfe bırakmak, onun üstün olduğunu bildiriyor. Birinci halîfe
olması lâzım gelir, dedi. - Öyle ise, Abdüllah ibni ümm-i Mektûmun
da halîfe olması lâzım gelir. Çünkü, Resûl-i ekrem Onu ve
başkalarını da, Medîne-i münevverede, halîfe, yâni kendi yerine
vekîl bırakmıştı. Şu hâlde, halîfelikte birinciliği, buna ve
başkalarına vermeyip de, Hz. Aliyi, ayırmanızın sebebi nedir? Bundan
başka, yerine vekîl bırakılmak, üstünlüğe sebep olsaydı, Ali (Beni
kadınlarla, çocuklarla, zevallılarla birlikte mi bırakıyorsun?)
diyerek üzülmezdi. Fahr-i âlem efendimiz de, Alînin gönlünü almak
için (Sen benim yanımda Hârûnun Mûsâ yanındaki yeri gibi olmayı
beğenmiyor musun?) buyurmazdı, dedim.
- Ehl-i
sünnetin üsûl bilgisine göre, sebebin ayrı olmasına değil, sözün
genel olmasına bakılır. - Vesika olarak, sebebin ayrı olmasını ele
almıyorum. Ancak, hadis-i şerifteki, belli olmıyan birşeyin, yalnız,
(Husûsî) olduğunu gösteren bir işaret olduğunu söylüyorum, dedim.
Sustu. Bundan başka, bu hadis-i şerif, zaten senet olarak
gösterilmez. Çünkü, sözbirliği ile bildirilmiş değildir. Kimi sahih,
kimi hasen, kimi de zayıf hadistir, dedi. İbnülcevzî ise, mevdû’
olduğunu bildirmektedir. [Ebülferec Cemaleddîn hâfız Abdürrahmân bin
Aliyyülcevzi büyük hadis âlimidir. 508 de Bağdâdda tevellüd, 597 [m.
1201] de orada vefât etti. Yüzden fazla kitap yazdı. Mugnî adındaki
tefsîri meşhûrdur. ] Bununla, imam-ı Alînin birinci halîfe olması,
nasıl anlaşılır ki, delîlin meşhûr nass olması lâzımdır, dedim. -
Evet öyledir. Delîlimiz, yalnız bu değildir. (Aliye, müminlerin
emîri olarak selâm veriniz) hadisi delîldir. Bundan Alînin Peygamber
olduğu anlaşılmasa bile, birinci halîfe olmasına diyecek yoktur,
dedi.
- Bu
hadis-i şerif, bizce mevdû’dur. Ehl-i sünnet âlimlerinin
kitaplarında, böyle bir sahih hadis yoktur, dedim. Düşündü.
Birdenbire: - Başka bir delîl söyleyeceğim ki, mânasını çevirmeye
imkân yoktur. (Geliniz! Çocuklarınızı ve çocuklarımızı
çağıralım!) âyeti delîlimdir dedi.
- Âl-i
İmrân sûresinin altmışbirinci âyeti olan bu âyet-i kerime, nasıl
delîl olur dedim. - Necrandan, hıristiyanlar, Medîneye gelip
inanmayınca, Resûlullah bunlara, (Gelin, içimizden yalancı olana,
Allahdan lânet isteyelim) buyurdu. Ve Ali, Fâtıma, Hasen ve
Hüseyni alıp meydana çıktı. Duâya çıkan, çıkmayanlardan elbet daha
üstündür, dedi. - Bu dediğiniz, menkıbedir. Üstünlüğü göstermez.
Çünkü Eshâb-ı kirâmdan herbirinin bir menkıbesi vardır ki,
başkalarında bulunmaz. Tarih okuyanlar, bunu iyi bilir. Bundan
başka, Kur’an-ı azîmüşşân arabî dil ile indi. Meselâ, iki aşîret
arasında harp başlamak üzere iken, biri (Ben aşîretimdeki yiğitleri
alıp çıkacağım. Sen de seçilmiş, kahramanlarını alıp çıkmalısın)
dese, bu söz, ikisinin de aşîretinde, meydana çıkanlardan başka,
yiğit adam bulunmadığına delil olamaz. Duâda, akrabâ ve yakınları
ile birlikte bulunmak kalbin kırıklığı ve duânın çabuk kabûl olması
içindir, dedim.
- Bu,
sevgisinin çokluğunu gösterir, dedi. - Bu cibillî, tabî’î,
yaratılışta bulunan bir sevgidir. İnsanın kendi kendini, çocuklarını
sevmesi gibidir. Bunda üstünlük aranmaz, dedim. - Başka bir şey daha
var. Peygamber Hz. Aliyi kendisi ile berâber saymıştır dedi. - Sen
daha, üsûl ilmini ve belki de arabîyi bilmiyorsun! Delîl sandığın (enfüs)
kelimesi, cem’i kıllettir. Cem’ olan (nâ) ya bağlanmıştır. Cem’in
cem’ karşısında bulunması ise, birlerin binlere bölünmesine sebep
olur. Meselâ bölük bindi demek, bölükteki erlerin hepsi atlarına
bindi demektir. Birden çok olana cem’ denir. Nûr sûresinin
yirmialtıncı âyeti olan (Bunlar onların dedikleri gibi değildir)
kelâmında, Hz. Âişe ile Safvân bildirilmektedir.
Bunun
gibi, Tahrîm sûresinin dördüncü âyetindeki (kalbleri), cem’ olduğu
hâlde, mantık ilmine göre, ikiyi gösteren zamîre bağlanınca iki kalb
olmuştur. Bunlar gibi Hasen ve Hüseyn için cem’ olarak
(çocuklarımız) ve Hz. Fâtıma yalnız bulunduğu hâlde, cem’ hâlinde
(kadınlar) denilmesi, mecazdır. Bu âyet-i kerime, eğer, Hz. Alînin
birinci halîfe olacağını gösterseydi, Hasen, Hüseyn ve Fâtıma
hazretlerinin de, sıra ile halîfe olmaları lâzım olurdu. Hâlbuki,
Hz. Fâtıma halîfe olamaz, dedim.
- Benim
bir delîlim daha var. Mâide sûresinin ellisekizinci âyetinde meâlen,
(Elbet, sizin velîniz, sahibiniz, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü ve
îman edenlerdir) buyuruldu. Tefsîr âlimleri sözbirliği ile
bildiriyor ki, Hz. Ali namazda iken, bir fakire yüzüğünü sadaka
verince, bu âyet-i kerime nâzil oldu. Âyet-i kerimedeki (inne-mâ)
yalnız o demektir. Yâni, ona mahsûstur. Velî kelimesi de, tasarrufa,
idareye en elverişli demektir, dedi. Ve, siz Sahâbe-i kiramı nasıl
bilirsiniz? dedi. - Âdil, özü, sözü doğru biliriz dedim.
2-
Kur’an-ı kerimdeki pekçok âyetler, Eshâbı azarlamaktadır dedi.
Münâfık olduklarını, Resûlullaha, elem, acı verdiklerini bildiren
âyetler çoktur. Meselâ, Tevbe sûresinin ellidokuzuncu âyeti ve
Mücâdele sûresinin sekizinci âyeti ve Münâfıkûn sûresinin birinci
âyeti ve Muhammed sûresinin onaltıncı ve yirmi ve yirmidokuzuncu ve
otuzuncu âyetleri bunlardandır, dedi. Bundan başka, Tevbe sûresinin
yüzikinci âyeti ve Feth sûresinin onbirinci ve onikinci ve onbeşinci
âyetleri ve Hucurât sûresinin dördüncü âyeti gösteriyor ki, Medînede
bazı münâfıklar o kadar gizli çalışıyorlardı ki, ehâliye değil,
Fahr-i âlem efendimize bile sezdirmiyorlardı. Enfâl sûresinde,
(Resûlullaha karşı gelenler, meşhûr Bedr gazâsından cayarak, düşmanı
görmeden önce geri dönenler, müminlerin, canlarına minnet bildikleri
o günün şerefinden kaçanlar, hep onlardır) buyuruluyor.
Bunun
içindir ki, gizli şeyleri bilen Allahü teâlâ, Enfâl sûresinin
altıncı âyetinde münâfıkların kötü niyetlerini açığa çıkarmaktadır.
Huneyn gazâsında kaçanlar ve çok sayıda olmalarına güvenerek, Âl-i
İmrân sûresinin onuncu ve yüzonaltıncı âyetlerinin inmesine sebep
olanlar, yine bu münâfıklardandır. Bunlar, Uhud fâciasında, Fahr-i
kâinat hazretlerini düşmanların eline bırakıp dağa kaçtılar. Mübârek
yüzünün yaralanmasına ve iki dişinin şehit olmasına ve kısraktan
düşmesine sebep oldular. Hattâ yardım istediğinde, duymamazlıktan
geldikleri için, Âl-i İmrân sûresinin yüzelliüçüncü âyet-i kerimesi
ile, Allahü teâlâ tarafından azarlandılar. Tebükteki meşhûr
hareketlerinden dolayı da, Tevbe sûresinin otuzdokuzuncu âyet-i
kerimesi ile tektîr ve tehdîd edildiler.
Bütün
bunlardan anlaşılıyor ki, Hz. Peygamberin Eshâbı isyân ederler, Ona
karşı gelirlerdi. Firâr ettiklerini bildiren âyet-i kerime,
birkaçının değil, hepsinin kaçtığını göstermektedir. Çünkü, Tevbe
sûresinin kırküçüncü âyeti, azâblarını ve azarlandıklarını açıkça
bildirmektedir. Fahr-i âlem, onların geri dönmelerine izin verdiği
için, Tevbe sûresinin kırktördüncü âyet-i kerimesi ile, o Nebiy-yi
zîşânın da azarlanmasına sebep oldular. Bunlardan başka, hicretin
beşinci yılının onbirinci ayındaki Ahzâb yâni Hendek gazâsında,
Ahzâb sûresinin onüçüncü ve onbeşinci âyetleri ile ve daha nice
âyetlerle tektîr edildiler ve kötülendiler. Böyle kimselere nasıl
olur da, âdil denir? Onların işleri ve sözleri, din işlerinde nasıl
senet olur? Onlara inanmak, güvenmek, akla da, ilme de uygun
değildir dedi.
- Eshâb-ı kirâmı kötülemek için, vesika olarak
bildirdiğin âyet-i kerimelerin hepsi, münâfıklar için gelmiştir.
Bunda, kimsenin şüphesi yoktur. Hattâ, Şî’îler de, böyle olduğunu
sözbirliği ile söylemektedir. Münâfıklar için geldikleri bilinen bu
âyet-i kerimeleri, âyetler ile medh-u senâ edilen Eshâb-ı kirâma
bulaştırmaya kalkışmak, böylece, O büyükleri lekelemek istemek,
adalete ve insâfa sığmaz. Önceleri, münâfıkların sayısı çoktu.
Sonra, azalmaya başladı. Fahr-i âlem efendimizin, ömr-i şerifinin
sonuna doğru, münâfıklar, doğru olan müminlerden ayırd edildi.
Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin yüzyetmişdokuzuncu âyet-i
kerimesi ile, tayyıbleri habîslerden ayırd eyledi.
Resûlullah efendimiz hazretleri, (Ocaktaki ateş, demiri,
pislikten ayırdığı gibi, Medîne de, insanların iyisini, kötüsünden
ayırıyor) buyurdu. [Yâni demircilerin kullandığı ocak, yüksek
fırınlar, demirdeki curûfu, gang denilen kötü maddeleri ayırdığı
gibi, Medîne şehri de, insanların kötüsünü iyisinden ayırır buyurdu.
] Bunun için münâfıkları bildiren âyet-i kerimeleri Eshâb-ı kirâma
yüklemek, nasıl doğru olur? Âl-i İmrân sûresinin yüzonuncu âyetinde
meâlen, (Siz ümmetlerin en hayrlısı, en iyisi oldunuz)
buyuruldu. Bu âyet ile, Allahü teâlânın medh-u senâ buyurduğu
kimseler, nasıl olur da, münâfıklarla bir tutulur?
Allahü
teâlâ, Eshâb-ı kirâmı, birçok âyet-i kerime ile övdü. Tevbe
sûresinin ellidokuzuncu âyetinin (Havâric) kabîlesinin reîsi (İbni
zil Huvaysıra bin Zuheyr) için geldiğini bütün tefsîrler yazıyor. Bu
âyet-i kerimeyi Sahâbe-i kirâma yüklemek, ilim adamına yakışmaz.
Buhârî-yi şerif kitabında, bunu açıklayan yazıları burada söylemek
yerinde olur. Ebû Sa’îd-i Hudrî diyor ki, Resûlullah efendimizin
yanında idim. Mübârek nurlu yüzünü görmekle lezzet alıyordum.
Kendisi, Huneyn gazâsında kâfirlerden alınan ganîmet mallarını
dağıtıyordu. Benî Temîm aşîretinden Huvaysıra kapıdan içeri girdi.
(Yâ Resûlallah! Adaleti gözet!) dedi.
Resûlullah (Sana yazıklar olsun! Ben adalet yapmazsam, kim yapar?
Adalet üzere olmasaydım, çok zarar ederdin!) buyurdu. O sırada,
Eshâb-ı kirâmdan Ömer-ül-Fârûk ayağa kalkıp, (Şu câhili öldürmeye
müsâade buyur) dedi. (Bırakınız! Çünkü, bu adamın arkadaşları
vardır. Sizin gibi namaz kılarlar. Sizinle birlikte oruç tutarlar,
Kur’an-ı kerim okurlar ise de, Allahü teâlânın kelâmı boğazlarından
aşağı inmez. Bunlar, ok yaydan çıktığı gibi, dinden dışarı çıkarlar.
Okuna ve hedefe ve şişeye bakınca, hiçbirini göremez. Hâlbuki, ok
şişeye varmış, delmiş, kanı akıtmıştır. Bunların içinde bir kimse
olacaktır ki, rengi siyahdır. İki kolundan biri hayvan memesi
gibidir. Durmadan damlar) buyurdu.
Ebû
Sâ’id-i Hudrî diyor ki, Hz. Ali halîfe iken, hâricîlerle muhârebe
etti. Esîrler arasında, böyle bir adam gördük. Tam, Resûlullah
efendimizin bildirdiği gibi idi. Bu âyet-i kerimenin inmesine sebep,
münâfıklardan Ebülhavât adında birisinin (Ey arkadaşlar! Sahibinize
niçin bakmıyorsunuz! Size mahsûs olan eşyayı, koyun çobanlarına
vererek adalet yaptığını göstermek istiyor) demesidir denildi.
Mücâdele sûresinin sekizinci âyeti de, yahudiler ve münâfıklar için
inmiştir. Çünkü bunlar, müminlerden gizli olarak, aralarında
toplanır ve göz, kaş işaretleri ile, Eshâb-ı kirâmı aldatmaya
çalışırlardı. Müminler, bunların başlarına ağır bir felaket
geldiğini, acılarını kimseye duyurmamak için gizli konuştuklarını
sanarak bunlara acırlardı. Fakat, böyle gizli konuşmaların uzun
zaman sürmesi, bunların içlerini ortaya çıkardı. Eshâb-ı kirâm, kötü
niyet ile yapılan bu gizli toplantılara son verilmesi için, Fahr-i
âlem efendimize şikâyet ettiler. Böyle toplantılara son verilmesini
emir buyurdu.
Fakat,
münâfıklar dinlemedi, hiyânetlerine devam ettiler. Bunun üzerine,
Mücâdele sûresinin sekizinci âyetinde, meâlen (Gizli toplantı
yapmaları yasak edilenleri görmedin mi? Bunlar, yasak edildiği
hâlde, yine gizli toplandılar. Günah, düşmanlık ve Resûlullaha
karşılık için toplanıyorlar) buyuruldu. Bunların yasak emrini
dinlemeyip, yine toplanmaları, Resûlullaha karşı gelmektir.
Mücâdele sûresinin sekizinci âyetinde meâlen, (Sana selâm
verdikleri zaman, Allahü teâlânın, seni selâmladığı gibi
vermiyorlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede yahudiler
azarlanmaktadır. Yahudiler, Resûlullahın yanına geldikleri zaman,
(Size selâm olsun) yerine, (Size sam olsun) derlerdi. Resûlullah de
(Size de olsun!) buyururdu. Emîn olmak, korkusuz olmak demek
olan selâm yerine, ölüm demek olan sam derlerdi. Böylece,
yaratılmışların, geçmiş, gelecek bütün insanların en üstünü olan
Fahr-i kâinâtı aldatacaklarını sanırlardı. Kendisinden ayrıldıktan
sonra, aldattıklarını, eğer gerçekten Peygamber olsaydı, bu
kötülüklerinden dolayı, kendilerine azâb gelmesi lâzım olduğunu
söylerlerdi. Bunun içindir ki, bu âyetin sonunda, (Hesaplarının
sonu Cehennem azâbıdır) buyuruldu. (Buhârî) kitabında
diyor ki, yahudiler, Peygamberimiz efendimizin huzuruna geldikleri
zaman, kötü âdetlerine göre, şüpheli, bozuk selâmlarını söylerlerdi.
Âişe bunu anlayıp öfkelendi. Resûlullah efendimiz, öfkelenmenin yeri
olmadığını, (Size de olsun!) dediğini, duâsının kabûl
buyurulduğunu söyledi.
Münâfıkûn sûresinin birinci âyetinde, (Münâfıklar, sana geldiği
zaman) kelâmı, Abdüllah bin Selûl ve arkadaşlarını
göstermektedir. Eshâb-ı kirâm ile hiçbir alâkası yoktur. Muhammed
sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Onlardan, seni dinleyenler,
yanından çıktıkları zaman… ) buyuruldu. Bu âyet-i kerime de,
münâfıklar için gelmiştir. Münâfıklar, Resûlullahın yanında bulunup,
sözlerini işitirler ise de, anlamak istemezlerdi. İmâm-ı Mukâtil
[Belhlidir. 150 de Basrada vefât etti. ] tefsîrinde diyor ki,
Resûlullah hutbede, münâfıklara nasihat verirken, onlar
anlamamazlıktan gelerek, Abdüllah ibni Abbâstan sorarlar, (Bu ne
demek istiyor) derlerdi. Abdüllah ibni Abbâs bâzan bana sorarlardı
diye, bunu haber veriyor.
Adalet
sahibi olan Allahü teâlâ, sâdık olan, canla başla hizmet eden
müminleri, münâfıklardan ayırarak, Muhammed sûresinin onaltıncı
âyetini gönderdi. Bu âyet-i kerimede meâlen, (Onların kalblerini
Allahü teâlâ mühürledi… ) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmı da, bundan
sonraki âyet-i kerimede hidâyet ve necât ile müjdeledi. Sa’îd bin
Cübeyr diyor ki, Muhammed sûresinin yirminci âyetinin,
(Kalblerinde hastalık olanları gördün) meâli, münâfıkları açıkça
göstermektedir. Çünkü, üç türlü kalb vardır: Biri, müminin kalbidir.
Temiz ve sevgi ile Allahü teâlâya bağlıdır. İkincisi kâsî ve ölü
kalbdir. Kimseye acımaz… Üçüncüsü, hasta olan gönüldür. Hastalık,
münâfıklık hastalığıdır. Allahü teâlâ, bu üç kalbi de, Hac sûresinin
ellibirinci âyetinde bildiriyor. Bu üçten, ikisi azâbdadır. Biri,
kurtulucudur. Müminin kalbi selîmdir. Allahü teâlâ, kalb-i selîmi
medh ve senâ buyuruyor. Şü’arâ sûresinin seksensekizinci âyetinde
meâlen, (O gün, mal ve çocuklar fayda vermez. Yalnız, kalb-i
selîm ile gelen faydalanır) buyuruldu.
Benî
Anber kabîlesi kâfir idi. Bunları, Eshâb-ı kirâm hazretlerinin
sırasına koymak, akıl ile de, ilim ile de pek yanlıştır. Bedr
gazâsına gelince, sizin de, bizim de, kitaplarımızda açıkça
bildirildiği üzere, Enfâl sûresinin birinci âyetinde bildirildiği
gibidir.
Huneyn
gazvesindeki dağılmak da, kaçmak değildir. Bir tedbir, bir harp
oyunu idi. Her savaşta, ilerleme olduğu gibi, bâzan çekilme de olur.
Bununla berâber, bu dağılanlar, Eshâb-ı kirâmın büyükleri değildi.
Birkaç ay önce, Mekkenin fethinde, âzâd edilmiş olan esîrlerdi.
Sonunun zafer olacağı belli idi. Hattâ bu çekilmenin zafere yol
açtığı, Tevbe sûresinin yirmiyedinci âyetinin, (Sonra, Resûlüne
ve müminlere sekîne indirdi) meâl-i şerifi ile bildirilmektedir.
Resûlullah bunu bildiği için, o gün dağılanlara, sonra hiçbirşey
söylemedi. Hiçbirine darılmadı. Bizim dil uzatmamız, doğru olur mu?
Şî’î fırkasının âlimlerinden Ebülkâsım şî’înin (Kitâbüşşerâyı’)
risâlesinde (Ölüm ve helâk tehlikesi olduğu zaman muhârebeden
kaçmak câizdir) denildiğine göre, Huneyn gazâsında çekilen Eshâba
dil uzatmamak lâzım gelmez mi?
Uhud
gazâsındaki firâr ise, yasak edilmeden önce idi. Allahü teâlânın
bunları af buyurduğu, Âl-i İmrân sûresinin yüzellibeşinci âyetinde
bildirilmektedir. Âl-i İmrân sûresinin yüzelliüçüncü âyet-i
kerimesinden önceki (Allahü teâlâ, sizi affetti) meâlindeki
müjdenin, bu sonraki âyete bağlı bulunduğunu her tefsîr
bildirmektedir. Tevbe sûresinin otuzdokuzuncu âyetinde meâlen,
(Ey îman edenler! Cihâda gidiniz denildiği zaman, size ne oldu?)
buyuruldu. Bu meâl, Eshâb-ı kirâmı kötülemek, azarlamak değildir.
Gevşek davrandıkları, kendilerine haber verilmektedir. Hepsine
bildirilmektedir. Bunların arasından Hz. Alînin ayırd edileceği
bildirilmemiştir, dedim. Molla başı söz alıp:
3-
Hilâfetinin kabûlünde anlaşmazlık olan kimsenin halîfe olması doğru
olur mu? Benî Hâşim, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden idi. Halîfeyi,
uzun zaman sonra zor ile kabûl etmişlerdi. Böyle halîfe kabûl edilir
mi? - Hz. Ebû Bekrin halîfeliğini bütün Sahâbe, sözbirliği ile kabûl
etti. İnâd etmiyen herkes bunu böyle bilir. Hz. Ali ile yanında
bulunan birkaç Sahâbînin, sonra bî’at etmeleri, kabûl
etmediklerinden değildi. Kendileri çağrılmadığı, seçimde
bulunmadıkları içindi. Zaten, birkaç kişinin ayrı kalması,
çoğunluğun seçmesini değiştiremezdi. Değiştirseydi, Hz. Alînin
halîfe olduğu, halîfe seçildiği zaman değiştirirdi ve onun
halîfeliği doğru olmazdı, dedim.
4-
Molla başı, sözü değiştirerek, Ebû Bekr, Hz. Fâtımanın hakkını zor
ile elinden aldı. (Biz, Peygamberler miras bırakmayız. Bizim
bıraktıklarımız, sadaka olur) hadis-i şerifini ileri sürerek,
onun hakkını vermedi. Hayber muhârebesinde, Cebrâîl, İsrâ sûresinin
yirmialtıncı âyetinin (Sana yakın olana, hakkını ver!) meâl-i
şerifindeki emri getirince, Peygamber efendimiz (Yakın olan
kimdir?) buyurdu. Yakın olan, Fâtımadır denilmişti. Bunun
üzerine, Fâtımaya (Fedek) denilen hurma bahçesinin verildiğini Ümm-i
Eymen ve Esmâ bint-i Umeys ve Ali ibni Ebî Tâlib haber vermiştir. Bu
şâhitler varken, kendinin haber verdiği bir hadis ile, elinden
alması, zulüm değil de yâ nedir? Hâlleri, işleri böyle olan bir
halîfeyi kabûl etmek islâmiyete uygun olur mu, dedi.
- Hz. Fâtımanın Fedek hurmalığını istemesi, iki sebeple
olabilir: Hurmalık bana miras kaldı, der. Yâhut, önceden bana
verilmişti. Benim mülküm idi, der. Sizin bu sözünüzden, mülkü olduğu
için istediği anlaşılıyor. Fedek bahçesinin Fâtıma hazretlerine
önceden verilmiş olduğunu, Onun mülkü olduğunu, Ehl-i sünnet
âlimlerinden hiçbiri bildirmemiştir. Hiçbir islâm kitabında da
yazılı değildir. Bütün kitaplar, bu hurmalığı, babasından miras
kaldığı için istediğini yazmaktadır. (Buhârî-yi şerif)
kitabında açıkça bildirilen bu vak’a, (elinden zor ile alındı)
şeklinde, nasıl değiştiriliyor? Hadis-i şerifler, böyle değiştirmeye
meydan bırakmıyacak kadar açıktır. Çünkü, Fedek hurmalığı, Peygamber
efendimizin elinde idi. Vefât edince halîfesi olan Ebû Bekrin
idaresine geçti. Hz. Fâtıma miras olarak istedi. O da, hadis-i
şerife uygun cevap verdi. Resûlullahın akrabâsını, kendi
akrabâsından daha üstün tuttuğunu yemin ederek bildirdi. Bunlar
(Buhâriy-yi şerif) kitabında yazılıdır. Bu hadis-i şerifi,
yalnız Ebû Bekr haber verdi demek, pek yanlıştır.
Bu
hadis-i şerifi, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdürrahmân, Abbâs
ve Resûlullah efendimizin mübârek zevceleri de haber vermiştir.
Buhâriy-yi şerifte yazılıdır. İmâm-ı İsmâ’îl Buhârî buyuruyor ki,
İshak bana dedi ki, bu hadis-i şerifi, Mâlik bin Enesten işittim. O
da, İbni Şehâb-i Zührîden işitmiş. Ona da, Mâlik bin Evs haber
vermiş. Ben, Mâlik bin Evse gidip sordum. Bana dedi ki, öğleden
evvel evimde oturuyordum. Hz. Ömerin adamı geldi. Halîfe seni
istiyor, dedi. Halîfenin huzuruna gittim. Halîfe bir serîr [kanepe,
sıra] üzerinde oturuyordu. Kanepede döşek yoktu. Bir yastığa
dayanmıştı. Selâm verdim. Oturdum. Bana dedi ki, sizin aşîretinizden
birkaç kişi geldi. Kendilerine para verilmesini emrettim. Bu parayı
almak ve onlara dağıtmak için, sizi istedim. Alınız, dağıtınız!
Halîfeye, beni Mâzur buyurmasını, bu emri başkasına yaptırmasını
istirhâm ettim. Fakat, isrâr ettiler. Red edemedim.
O
sırada, odacı gelerek, Osman, Abdürrahmân, Zübeyr, Sa’d ibni Ebî
Vakkâs içeri girmek için izin istediklerini söyledi. İzn verdi.
Girdiler. Oturdular. Biraz sonra, Hz. Ali ve Abbâs da içeri girmeye
izin istiyorlar, denildi. İzn verildi. Geldiler. Oturdular. Hz.
Abbâs, söze başlayıp, Ali ile, Allahü teâlânın Resûlullaha ihsân
eylediği (Benî Nadr) malından dolayı hâsıl olan anlaşmazlığın
giderilmesini istiyoruz dedi. Önce gelenlerin de rahat etmeleri ve
râzı olmaları için, bu işin görüşülmesini istedi. Önce halîfe söze
başlayıp, yeri ve gökleri yaratan ve her ân varlıkta durmalarına
izin veren Allahü teâlânın ulûhiyyet ve izzeti hakkı için sizden
sorarım ki, Resûlullah, (Biz Peygamberler miras bırakmayız!
Bıraktıklarımız sadaka olur) buyurdu mu?
Bu
hadis-i şerifi söylediğinden haberiniz var mı, dedi. Önce gelen
Osman ve arkadaşları, evet, haberimiz var, söyledi, dediler. Halîfe
sonra, Aliye ve Abbâsa dönerek, aynı soruyu tekrarladı. İkisi de,
evet biliyoruz, dedi. O hâlde, bu işte verilecek hükmü
dinleyebilirsiniz: Cenâb-ı Rabbül’âlemîn bu mâlı ganîmet olarak
vermiştir. Bunu yalnız Habîb-i ekremine ihsân ettiğini ve bu
salâhiyyeti başkasına bahşetmediğini, Haşr sûresinin altıncı âyeti
göstermektedir. Fahr-i kâinât efendimiz, bugün mevcut olan kısmı
kalıncaya kadar, hepsini sarf etmiş ve islâmiyete uygun olarak
dağıtmıştır. Çoluk çocuğunun meşru ihtiyaçlarını o ganîmetlerden
ayırır, fazla kalanı beyt-ül-mâldan hakkı olanlara verirdi. Siz ne
dersiniz? Resûlullah böyle yapmaz mı idi? Halîfenin bu suâline,
orada bulunanlar, hep birden evet öyledir, dediler.
Halîfe
hazretleri sözüne devam ederek: Resûlullah vefât edince, Ebû Bekr-i
Sıddîk idareyi eline aldı. Resûlullahın yaptığını, o da, öylece
yaptı. Ölünceye kadar, öyle idare etti ki, idaresinde hiçbir kusur
yok idi. Şimdi siz ikiniz beni konuşturmaya, benden sormaya
geldiniz. Suâliniz bir olduğu gibi işiniz de birdir. Sen Hz. Abbâs!
Kardeşinin oğlu Alînin hakkını, Hz. Ali de, zevcesinin babasından
kalan hakkını sormaya geldiniz. Size, kendinizin, işittik dediğiniz
(Biz miras bırakmayız… ) hadis-i şerifini anlattım. Sonra,
Resûl-i ekrem efendimizin haklı halîfesi olan Ebû Bekr-i Sıddîkın
yaptığını bildirdim. Halîfe olduğum gün, bu işin idaresini ikinize
bırakmıştım ve bu işi önceki gibi idare etmenizi size şart
eylemiştim. Hz. Osmanın ve arkadaşlarının yanında, Hz. Ali ile
Abbâsın suâline karşı, bu şart ile verilmiş olduğunu bildirdi. Şimdi
siz, buna uymayan bir iş yapmaya izin istemek için gelmiş iseniz,
yeri ve gökleri yaratanın büyüklüğüne yemin ederim ki, Allahü
teâlânın ve Onun Resûlünün rızalarına uymıyan bir işin yapılmasına
izin vermem.
İdaresinden âciz iseniz, bana geriye veriniz! Sizin ihtiyaçlarınızı
te’mîn ederim, dedi. Urve Tebn-i Zübeyrden burası soruldukta, Mâlik
bin Evsten böylece işitmiş olduğunu tekrar bildirdi. Sonra,
Resûlullah efendimizin mübârek zevcesi Âişe hazretlerinden gelen bir
haberi de şöyle anlattı: Birgün, ezvâc-i tâhirât ganîmetten
kendilerine düşen hisse miktârlarını, o zaman halîfe olan babamdan
sorup anlamak için, beni babama gönderdiler. (Cenâb-ı Haktan
korkmuyor musunuz? Resûlullah efendimizin, (Biz Peygamberlerin
mirası olmaz) hadis-i şerifi, sizin hisseniz olmadığını
gösteriyor. Bu hadis-i şerifi hâtırlar mısın?) buyurdu. Bu red
cevabını alınca, hâtırladım ve geri döndüm.
Meydanda olan bu kadar delîller varken, câhilce inat edenlerin, kötü
düşünceli kimseler olduklarını anlatmak için, Buhârî kitabındaki
hadis-i şerifi, olduğu gibi bildirdim. Bu hadis-i şerifi, Resûlullah
efendimizden, Hz. Ebû Bekr işitmiştir. Kendisi için, en sağlam bir
delîldir. Çünkü birşeyi öğrenmek, üç yol ile olur: Birincisi, his
etmek, duymak. İkincisi, herkesten işitmek. Üçüncüsü, Resûlullahdan
işitmektir. Hz. Fâtımanın, bu hadisi işitmemesi, bunun yok olmasını
göstermez. Hz. Ali ile Abbâsın tasdik etmesi ve Hz. Âişenin ezvâc-ı
Peygamberîyi iknâ ederek haklarını istemekten vazgeçmeleri, bunda
hiç şüphe bırakmaz. Hz. Fâtıma iki kadın şâhit getirdi demeniz de
doğru değildir. Hz. Ali ile Ümm-i Eymeni şâhit göstermişti. Yalnız
Ümm-i Eymen kadındır. Böyle olduğu, Şî’î âlimlerinden İbnül-Mutahhir
Hasen bin Yûsüf Hullînin (Nehcülhak) kitabında da yazılıdır.
Bu ise, islâmiyete uygun bir iddiâ olmaz. Çünkü, Hz. Ali bir
yahudiye karşı zırh için davâ açmıştı. Hz. Hasen ile, kendi kölesi
Kanberi şâhit göstermişti. Hâkim olan kâdı Şüreyh, oğlun babasına
şâhitliği câiz olmıyacağı için, bu davâyı red etmişti. İmâm-ı Ali
halîfe olduğu hâlde, islâmiyetin ve aklın emrine uyarak, râzı
olmuştu.
[İbni
Mutahhir-i Hullî, 684 de tevellüd, 726 [m. 1226] da vefât etti.
İmâmiyye fırkası âlimlerindendir. Yüzlerce kitap yazmıştır. Kâdı
Şüreyh, Hz. Ömer tarafından Kûfe kâdısı yapılmıştı. Burada, altmış
seneye yakın hâkimlik yaptı. 87 de, yüz yaşında vefât etti. Bunu,
kâdı Şüreyk ile karıştırmamalı. Kâdı Şüreyk, imam-ı a’zam Ebû
Hanîfenin arkadaşı idi. Halîfe Mensûr tarafından Kûfe kâdısı
yapılmıştı, 95 de tevellüd, 177 [m. 793] de Kûfede vefât etmiştir].
Bütün
bu vesikalar hiçe sayılarak, halîfe Ebû Bekr-i Sıddîkın, Fedek
hurmalığını zorla aldığı düşünülürse, Hz. Ali halîfe olunca, herşey
elinde ve emrinde iken, bu hurmalığı, niçin Hz. Hasen ile Hüseyne
teslim etmedi? Üç halîfenin yaptıklarını değiştirmedi. Hz. Alînin,
hurmalığı, üç halîfenin yaptığı gibi idare etmesi, Ebû Bekr
tarafından zulüm ile alınmadığını açıkça göstermektedir, dedim.
Molla başı söz alarak:
5-
Resûlullahın emrini red etmeye kalkışan kimsenin halîfe olması sahih
olur mu? - Olamaz, dedim. - Resûlullah efendimizin gönderdiği Ebû
Hüreyreyi döğen ve aldığı emri yapmasına mani olan Ömerin hilâfeti
nasıl sahih oldu? Resûl-i ekrem Ebû Hüreyreye mübârek nalınlarını
verdi. (Bunlarla git! Kelime-i şehâdete inananların Cennete
gireceklerini müjdele!) buyurdu. Ebû Hüreyre, bu emri yapmaya
giderken, Ömer karşısına çıktı. Nereden geliyorsun? Nereye
gidiyorsun, dedi. Ebû Hüreyre yapacağı vazîfeyi söyleyince, göğsüne
vurup, yere düşürdü ve geri döndürdü. Ebû Hüreyre çok gücendi. Geri
dönüp, Resûlullaha anlattı. Hâfız [hadis ilminde derin âlim olana
hâfız denir] Muhammed bin Ebî Nasr Hamîdi Endülüsî Mâlikî (488 [m.
1095] de vefât etti)nin (El-Cem’u beynessahîhayn) kitabında
yazılı olduğu gibi, Ebû Hüreyre diyor ki, Ebû Bekr ve Ömer ile,
Resûlullahın yanında oturuyorduk. Fahr-i kâinât kalkıp gitti.
Gelmedi. Merâk ettik. Aramaya çıktık. Ben önde gidiyordum. Ensârdan
Benî Neccârın duvarına kadar geldim. Dolaşarak kapısını arıyordum.
Rebî’anın, küçük bir kapıdan içeri girdiğini gördüm. Ben de girdim.
Resûlullahı içerde gördüm. Beni yanına çağırdı. Mübârek nalınlarını
verdi. (Bunlarla git! Her karşılaştığına, kelime-i şehâdete îman
edenlerin Cennete gireceklerini müjdele!) buyurdu. Emirlerini
yapmak için sokağa çıktım. Önce, Ömer karşıma geldi. Nereye
gidiyorsun, dedi. Müminlere müjde vermeye gittiğimi anlattım. Bana
vurdu. Geri dön dedi. Ağlayarak döndüm. Resûlullaha anlatırken, Ömer
de geldi. Dinledi. Resûlullah, Ömere ne yaptığını sordu. O da, anam
babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Ebû Hüreyreyi, nalın-ı
şerifinizle gönderip (kalbinde, kelime-i şehâdete îman bulunanlara
Cenneti müjdele) dediniz mi, dedi. Resûlullah efendimiz de,
(Evet) buyurdu. Ömer (Aman yâ Resûlallah! Bunu yapmayınız! Bunu
işitenlerin, buna güvenerek, farzları, vâcibleri yapmakta gevşek
davranmalarından korkarım. Onları kendi hâllerine bırakın!) dedi.
Resûlullah da (Pek iyi, bırakınız!) buyurdu. Ömerin bu
hareketi, dikkat edilirse, Allahın ve Resûlünün emirlerini red etmek
olmuyor mu? Böyle yapmak, emirlere karşı gelmek değil midir? Böyle
bir adamın halîfe olması, müslümanların işlerinin bunun eline
bırakılması nasıl câiz olabilir, dedi.
- Hz.
Ömerin böyle yapması, Resûlullahın emrini red etmek değildir.
İtâ’atsız olmayı göstermez. Resûlullaha düşüncesini, görüşünü
bildirmiştir. Düşüncesi, yâ kabûl buyurulur veya kabûl olunmaz.
Resûlullahın son emri beklenir. Resûlullaha karşı (Anam babam sana
feda olsun yâ Resûlallah!) diyerek, pek edeble, çok yumuşak, saygı
ile söylemesi, emrini yapmaya hazır olduğunu açıkça göstermektedir.
Resûlullah, Hz. Ömeri, bu işinden dolayı hiç paylamamış, müslümanlar
için iyi olduğunu görerek kabûl buyurmuş, Ebû Hüreyreye,
(Nalınları bırak ve öyle söyleme!) diye emreylemiştir. Böyle
işleri yalnız Hz. Ömer yapmış değildir. Eshâb-ı kirâmın çoğu da
yapmıştı. Peygamber efendimiz de, çoğunu kabûl buyurmuştu. Buhârî ve
Müslim kitaplarında diyor ki, Resûlullah efendimiz, (Dünyaya
gelen her insan için Cennette veya Cehennemde yer ayrılmıştır)
buyurdu. Dinleyenlerden biri, yâ Resûlallah! Öyle ise, ibâdet
yapmasak da, Allahü teâlâ bize hangisinde yer ayırmış ise, oraya
gitsek olur mu? dedi. Resûlullah efendimiz bu kimseye
(İbâdetlerinizi bırakmayınız. Çünkü, Cennete gideceklere, Cennete
götürecek işler yaptırılır. Cehenneme gidecekler de, Cehenneme
götürecek işleri yapar) buyurdu. Sonra, Velleyli sûresinin
beşinci âyetini okudu. İşte, Hz. Ömerin konuşması, Resûlullahın bu
cevabına benzemektedir. Hattâ, Hz. Ömer, bu konuşmasını,
Resûlullahın bu hadis-i şerifine dayanarak yapmıştır. Yâni, yâ
Resûlallah! Câhillere bu gibi müjdeleri söylemenin uygun olmadığını
sizden öğrendik. Çokları, kelime-i şehâdete güvenerek, farzları,
vâcibleri yapmağı, islâmiyete yapışmağı gevşetmesinler demek istedi.
Hz. Ömerin düşüncesinin ancak bu olduğu kabûl buyurularak iyi
karşılanmıştır.
Hz. Ali
da, böyle, saygısızlık sanılan sözleri çok söylemiştir. Hattâ,
Nevâsıb fırkası, bu sözlerini alarak, kendisine dil uzatmaktadırlar.
Abdülhamîd Nâci, bu sözleri vesikaları ile kitabında yazarak, imam-ı
Aliyi küçültmeye kalkışmıştır. Endülüs âlimlerinden Ali bin Ahmed
ibni Hazm (384-456 [m. 1064] dörtyüze yakın kitap yazmıştır)
(Tafsîl) kitabında ve Şî’î âlimlerinden şerif Mürtadâ
(Tenzîhül enbiyâ) kitabında bunlara cevap verip, Nâciyi red
etmişlerdir. Eğer istersen bunlardan, sana çok misâl veririm dedim.
Molla başı, birşey demedi. Başka bir suâle geçti:
6-
Kendisine Emîr-ül-müminin adını veren bir kimsenin, Allahü teâlânın
ve Onun Resûlünün helâl ettiği birşeyi, haram etmesi doğru mudur? -
Nasıl şeydir o? dedim. - Ömer, Allahın ve Resûlünün helâl ettiği
hattâ Kitap ve Sünnet ile bildirilmiş olan (Müt’a nikâhı)nı haram ve
yasak etti. Bu ise, Allahü teâlânın emrine karşı gelmekten başka ne
olabilir? Böyle yapan kimseye müslüman denilebilir mi? Bu,
emîr-ül-müminin olabilir mi? dedi.
- Molla
başıya dedim ki, hadis âlimlerinden ibni Mâcenin [Muhammed bin Yezîd
209 da Kazvinde doğup, 273 [m. 886] de vefât etti. Altı temel hadis
kitabından birisi, bunun (Sünen) kitabıdır] meşhûr olan
(Müsned) kitabında bildirildiğine göre, Ömer halîfe iken,
(Fahr-i âlem müt’a nikâhını bize, üç kere helâl, üç kere de haram
etti. Vallahi, evli bulunan kimsenin, müt’a nikâhı ile bir kadını
kapattığını işitirsem, onu taş ile recm ederek, yâni öldürünceye
kadar taşa tutarak, islâmiyetin emrini yerine getiririm), demiştir.
Bu söz, müt’a nikâhını, Hz. Ömerin yasak ettiğini göstermiyor.
Çünkü, bu sözü, müt’a nikâhını, Resûlullahın yasak ettiğini, Onun
yasakladığı şeyi yaptırmayacağını gösteriyor. Abdüllah ibni Abbâs
hazretlerinden başka, Eshâb-ı kirâmın hepsi, halîfenin bu sözünü
destekledi. Ondan başka hiç kimse buna karşı birşey söylemedi.
Abdüllah ibni Abbâs da, sonra sözünden dönerek, haram olduğu,
Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile anlaşılmış oldu. Buhârî kitabı, Hz.
Aliden gelen haberi bildirirken diyor ki, Hz. Ali, Abdüllah ibni
Abbâsa, (Sen yanılıyorsun. Fahr-i âlem efendimiz, müt’a nikâhını
yasak etti) dedi. İmâm-ı Alinin bu sözü üzerine, Abdüllah da,
sözünden dönmüş, müt’a nikâhının sonradan haram buyurulduğunu
söylemiştir. Bundan başka, büyük hadis âlimi, Süleymân bin Ahmed
Taberânî [260 da Taberiyyede tevellüd, 360 [m. 971] da İsfehanda
vefât etti] ve Süleymân bin Dâvûd Tayâlisî (202 [m. 817] de vefât
etti) kitaplarında diyorlar ki, Saîd bin Cübeyr bildiriyor: Abdüllah
ibni Abbâsa dedim ki, (Ben, hiçbir zaman, müt’a nikâhına helâl
diyemem. Siz de, helâl dememeli idiniz. Çünkü, böyle demenizden ne
gibi zararlar doğacağını biliyor musunuz? Sizin böyle, câiz demeniz,
her yere yayılır da, herkes, bu sözünüzü, müt’a helâl imiş diye,
vesika olarak kullanırlar). Abdüllah, bu sözüme karşı (Bu sözümle,
müt’a nikâhının, her zaman herkese helâl olacağını bildirmek
istemedim. Ancak, zarûret olunca, zararı gidermek için câiz olur,
dedim. Allahü teâlâ, zarûret olunca, zararı giderecek kadar leş,
kan, domuz eti yimeye izin verdiği kadar, müt’a nikâhının da câiz
olacağını düşünerek söyledim) dedi. Bunlardan anlaşılıyor ki,
Abdüllah ibni Abbâs da, müt’a nikâhına her zaman, herkese câizdir
dememiştir. Her haram olan şeyler gibi, zarûret olursa, zararı
götürecek kadar câiz olur demiştir. Hadis âlimi Ebû Bekr Ahmed bin
Hüseyn Beyhekî (384-458 [m. 1067]) Abdüllah ibni Abbâsın bu sözden
döndüğünü açıkça bildirmektedir. Yine Taberânî ve Beyhekî
bildiriyorlar ki, Abdüllah ibni Abbâs (Müt’a nikâhı önce helâl idi.
Fakat, (Analarınız, size haramdır) meâlindeki âyet-i kerime
geldikten sonra, haram edildi. Müminûn sûresinin (Ancak
zevceleriniz ve sahip olduğunuz câriyeleriniz helâldir)
meâlindeki âyet-i kerimesi, müt’a nikâhının haram edildiğini
kuvvetle bildiriyor. Çünkü, bu âyetten yalnız zevcelerin ve
câriyelerin helâl olup, başkalarının haram olduğu anlaşılmaktadır)
demiştir.
Müt’a
nikâhının haram olduğunu, Hz. Ali de içinde olmak üzere, birçok
Sahâbî-yi kiram bildirmiştir. Buhârîyi şerif kitabında (Hz. Ali
Abdüllah ibni Abbâsa, Resûlullah, Hayber gazâsında, müt’a nikâhını
ve eşek eti yimesini yasak etti, buyurmuştur) yazılıdır. Bundan
başka, (Müslim-i şerif) kitabında ve İbni Mâcenin kitabında,
Peygamber efendimizin (Ey müslümanlar! Kadınlar ile müt’a nikâhı
yapmanıza izin vermiştim. Fakat, şimdi bunu, Allahü teâlâ haram
etti. Kimin yanında böyle kadın varsa, onu salıversin ve ona vermiş
olduğu malı geri almasın!) buyurduğu yazılıdır. Buhârî ve
Müslimin (Sahih) adındaki kitaplarında da, (Resûlullah
efendimiz müt’a nikâhını üç kere helâl etti. Sonra, üç kere de haram
eyledi) yazılıdır.
Molla
başıya dedim ki, müt’a nikâhı ile alınan kadın bir erkeğe vâris olur
mu? Bu kadının, bu erkekten olan çocuğu da, bu adama vâris olur mu?
Molla başı cevap vererek: - Yok vâris olmazlar, dedi. - Öyle ise, bu
kadın zevce değildir. Câriye de değildir. Allahü teâlânın
(Müminler, zevcelerinden ve câriyelerinden başka olan kadınlardan
sakınırlar) meâlindeki âyet-i kerimesine ne buyuruyorsunuz,
dedim. Yâni, bu âyet-i kerime, yalnız zevce ile câriyeyi helâl
ediyor. Bu ikisinden başka hiçbir kadınla bir araya gelinemiyeceğini
açıkça bildiriyor. Kendisine zevce de, câriye de denilemiyen, müt’a
nikâhı yapılmış bir kadınla buluşmanın helâl olduğunu iddi’a etmek,
Kur’an-ı kerimin şu açık olan emrine karşı durmak olmaz mı? Bu ise,
dalâlet, doğru yoldan ayrılmak için inat, boş yere bile bile
uğraşmak değil midir?
Bundan
başka, siz akla ve ilme uymıyan, hiçbir yoldan kabûl olunamıyan
şeyler söylüyorsunuz. Meselâ, âlimlerinizden Ali ibnil’âl adında bir
adam, kadının bir gecede oniki adamla buluşmasının câiz olduğunu ve
hâsıl olacak çocuğun, piyango çekilerek, bu adamlardan, hangisine
çıkarsa onun çocuğu sayılacağını yazmıştır. Dîn-i islâmı yıkacak,
bundan daha büyük kötülük, düşmanlık olur mu? Molla başı, bu sözümün
karşısında dona kaldı. Düşündü, düşündü. Yakayı kurtaracağını
sanarak, başka bir soruya geçti. Dedi ki: 7- İmâma yâni halîfeye
tâbi olmak, her sözüne uymak, herkese vâcibdir. Uyulması vâcib olan
kimsenin de, günahsız, hatâsız olması lâzımdır. Zaten, imamın mâsum
olduğu iki tarafın sözbirliği ile söylenmektedir. Aklı olan herkes
de, böyle söyler. Çünkü, imam demek (Kendisine uyulan kimse)
demektir. Giyilen gömleğe ridâ denildiği gibi, kendisine uyulan
kimseye imam denilir. İmâmın yanlış birşey söyliyeceği veya yapacağı
düşünülürse, o zaman, buna güvenilemez. Herkesi felakete, uçuruma
sürükliyecek veya Allahın emirlerine uymayacak birşey söylemesi,
yapması umulur. İmâma uymağı Allahü teâlâ emrettiği için, imam
şaşmaz değilse Allahü teâlâ, yanlış olabilecek şeye uymağı emretmiş
olur. Bu ise, akla da, dîne de sığmayan birşeydir.
-
İmâmın mâsum, şaşmaz olması sözbirliği ile lâzımdır, demeniz ve bu
da, islâmiyetin emri demek olduğunu iddi’a etmeniz, büsbütün yanlış,
bozuk bir davranıştır. Çünkü Şî’îler, İcmâ’a, sözbirliğine zaten
kıymet vermiyorsunuz. İcmâ, delîl olamaz, islâmiyetin emrini
bildiremez diyorsunuz. İnandığınıza göre, icmâ, delîl-i şer’î değil
imiş. Bunun için, yukarıdaki icmâ’a dayanan davânız, îtikatınıza,
îmanınızın esasına uymamaktadır. Yok eğer, sözbirliği demeniz,
Şî’îlerin de, bu söze katıldığını anlatmak ise, imamiyye fırkasının
ortaya çıkmasından önce olan bütün İcmâ’ların çürük, bozuk olması
lâzım gelir. Hattâ, Hz. Alînin halîfe seçildiği zaman, Şî’îlik
bulunmadığı için, bu seçimdeki sözbirliğinin bâtıl, bozuk olması,
haksız halîfe olması lâzım gelir. Hattâ, daha ince düşünürsek, Hz.
Muaviyenin hak üzere, doğru halîfe olduğu anlaşılır. Çünkü, Hz.
Muaviyenin halîfeliği Şî’î fırkası da içinde bulunmak üzere, Hz.
Hasen ve bütün müslümanlar tarafından tanınmıştı. Evet imam
kendisine uyulan kimse demektir. Fakat, bunun mâsum, şaşmaz
olacağını gösteren hiçbir delîl yoktur. Buna delîl gösterilmek
istenirse, aşağıdaki beş yol ile, kolayca red olunur.
I. :
Emîrin ve hâkimin yalnız sözlerine uymak vâcibdir. Sözüne uyulan
kimsenin, işlerinde şaşmaz olduğuna inanmak lâzım gelmez. II. : Şî’î
fırkasına göre, müftî, mâsum, yâni şaşmaz değildir. Hâlbuki,
müftînin sözlerini dinlemek herkese vâcibdir. III. : Adalet üzere
olduğu görülen herkesin şâhit olmasını hâkim kabûl eder. Şâhitlerin
sözü ile, hâkim karar verdiği için şâhitlerin mâsum olması lâzım
gelmez. IV. : Sahibinin, haram olan şeylerden başka olan her emrine,
kölesinin itaat etmesi lâzımdır. Böyle olduğu için, efendisinin
mâsum olması lâzım gelmez. V. : Namazın her yerinde, cemaatin imama
uyması vâcibdir. İmâm bu namazını bir dünya menfaati için veya
rükû’u ve secdeleri Allahdan başkası için yapmış ise de, cemaatin,
buna uyması lâzımdır.
Bu beş
yerde, uyulan kimsenin mâsum olması lâzım değildir. Molla başı söz
alıp: - Tâbi olmak, uymak demekle, biz bunları düşünmedik. Az ve çok
kuvvetli olan şeylere söylenebilen tâbi olmak mânasını düşündük. En
kuvvetlisi, Resûlullah efendimizin (Gadîr-i Hum) denilen yerde,
yanında bulunanlara, (Ben size, kendi canınızdan daha evla değil
miyim?) buyurdu. Evet yâ Resûlallah, dediler. (Öyle ise, ben
kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsı olmalıdır!) buyurdu.
Tâbi olmak demek, işte böyle mevlâsı olmaktır. Sizin yukarda
saydığınız beş örnekte bildirdiğiniz gibi, tâbi olmak, genel mânaya
alınırsa, yine, sizin dediğiniz gibi olmaz. Çünkü, âmirlere ve
hâkimlere uymak vâcib ise de, yalnız mâsum olan imamın [yâni
halîfenin] tâyîn ettiğine vâcibdir. Böyle olmıyanlara uymak vâcib
olmaz. Şî’îlerin, müftîlere uymak lâzımdır demesi, bunların şahsına
uymak demek değildir. Kendileri, mâsum olan imam tarafından tâyîn
edilmiş olduğu içindir. Onun vekîli olduklarından, onların emri,
imamın emri demektir. Yoksa, müftînin, kendi sözlerine uymak lâzım
gelmez.
Başkalarına uymak ise, yalnız yapılması câiz olan sözlerine uymak,
Allah tarafından emredildiği için, lâzımdır. Hâlbuki imama [yâni
halîfeye] uymak, yukarda bildirilenlerden daha umûmîdir. Bunun için,
bunlara benzetilemez, dedi. - Tâbi olmak, uymak deyince, şüpheli
şeyler anlaşılmaz. Bu kelime, mütevâtî sözlerdendir. [Mütevâtî sözün
ne demek olduğu, (Se’âdet-i Ebediyye) kitabının, ikinci kısm,
4. maddesinde uzun anlatılmıştır. ] Çünkü, uymak demek, tâbi
olanın, uyduğu kimsenin arkasında gitmesi demektir. Bir kimse, bir
büyüğe uyarsa, o kimseye (tâbi) ve O büyük zata (metbû’) denir.
Tâbiîn metbû’una uymasının az ve çok olması ve uyduğu zamanın da
kısa ve uzun olması, uymağı değiştiriyor ise de, bu değişenler
(uymak) işinin özünü değiştirmez. Bunun mütevâtî olmasını bozmaz.
Çünkü, üsûl âlimleri de, başkaları da, söz birliği ile diyor ki,
teşkiki hâsıl eden başkalık, ancak, işin özünde olan başkalıktır.
Zaman ve azlık, çokluk başkalığı değildir [teşkik, (Se’âdet-i
Ebediyye) kitabında, uzun anlatılmıştır].
Uymak
sözünden, eğer (iktidâ) mânasını anlıyorsanız, bu da mütevâtîdir.
Çünkü, iktidâ, her işte uymaktır. Kendi kendine birşeyi az veya çok
yaparsa, iktidâ etmiş olmaz. Her ne kadar, işin bir kısmında uymaya
da, iktidâ etmek denirse de, işin hepsinde iktidâ etmiş sayılamaz.
Bunlardan anlaşılıyor ki, sizin tâbi olmak sözünüzün en kuvvetli
kısmlarından birisi de (uyulanın, tâbi olan tarafından, çok
sevilmesi) olduğunu söylemeniz yanlıştır, boş yere kürek çekmektir.
Çünkü, bu mâna, hiçbir bakımdan, tâbi olmak değildir. Hele, sizin
bildirdiğiniz mâna, (Birinizin beni sevmesi, kendini ve çocuğunu
ve ana babasını ve bütün insanları sevmesinden daha çok olmadıkça,
bu kimse, tam bir îman etmiş olmaz) hadis-i şerifinde bildirilen
Resûlullah efendimizi sevmek gibi olan, islâmiyetin emrettiği,
ihtiyârî olan muhabbetten değildir. Siz ise, bu hadis-i şerifteki
sevmeği, halîfe seçmek sandınız ve halîfeleri Resûlullah efendimize
benzettiniz ki, böyle benzetmek, her bakımdan bozuktur, dedim. Molla
başı sustu. Başka söze geçti.
8-
Resûlullah efendimizin ümmetine çok şefkatli olduğu, onların
haklarını, düzenlerini korumaya uğraştığı, herkesin bildiği şeydir.
Bunu anlatmaya lüzûm yoktur. İşte bu şefkatinden dolayı, Medîne
şehrinden çıkıp, başka yere giderken yerine, birisini kordu. Böyle
iken, vefâtından sonra, milyonlarca ümmetinin işlerini çevirecek,
ihtiyaçlarını karşılayacak bir imam ve vekîl ayırmayıp, bunları
kıyâmete kadar başı boş bırakması nasıl olabilir? Hâlbuki, sahih
kitaplarınızda yazılı (Gadîr-i Hum) hutbesinden ve başka haberlerden
anlaşılıyor ki, (Resûlullah, hem açıkça, hem de işaret ile, yerine
Hz. Aliyi vasıyet buyurmuştur. Hattâ, imam tâyîn etmek,
Rabbül’âlemîn üzerine vâcib olduğundan, vefât edeceği zaman, bu
mühim işin yapılması için ve inatçıların bu vazîfeden kaçınmalarını
önlemek için, bir vasıyet yazmak diledi. Kâğıd, kalem istedi.
Yanında bulunanlardan Ömer, ayak takımlarının bile söyliyemiyeceği
birkaç kırıcı ve aşağılayıcı sözü Resûlullaha karşı söyliyerek, bu
düşüncesinden vazgeçirmiştir) dedi. [Hum, Mekkenin dışında bir
kuyunun ismidir. Gadîr-i Hum, bu kuyuya yakın, Mekke ile Medîne
arasında bir yerin ismidir. ]
- İmâm
tâyîn etmenin, Rabbül’âlemîn üzerine vâcib olduğunu söylemeniz
Mu’tezile fırkasının, (yapılmaması hikmeti bozan şeyleri, Allahü
teâlânın yapması vâcibdir) demelerine benzemektedir. Bu sözleriniz
bozuktur, yanlıştır. Çünkü, biz biliyoruz ki, Allahü teâlânın bütün
işleri hikmete uygun, hep faydalı ise de, herhangi bir şeyin
yapılması hikmete uygun ve faydalı göründüğü için, Allahü teâlânın o
şeyi yapması vâcib olamaz. Kur’an-ı kerimde (Ona yaptıklarından
dolayı birşey sorulmaz. Onun kulları, yaptıklarından sorulacaktır)
meâlindeki âyet-i kerime, sözünüzün bozuk olduğunu açıkça
gösteriyor. İmâm tâyîn edilmesi, Allahü teâlâ üzerine vâcib olsaydı,
insanların hiçbir zaman imamsız kalmaması lâzım gelirdi. İmâmın,
herkesçe tanınması, kuvvet, iktidâr sahibi olması, imamlık
şartlarını taşıması, kötü işleri, çirkin âdetleri kaldırabilmesi,
iyi işleri yaptırabilmesi, müslümanları zararlardan koruyabilmesi
lâzımdır. Siz, yeryüzü imamsız kalamaz dediğiniz hâlde, yalnız imam
bunlar olabilir dediğiniz ve bunların imam yapılması, Allahü
teâlânın üzerine vâcibdir sandığınız o mâsum imamların aralarına Hz.
Aliyi de karıştırdığınız hâlde, hiçbirisinin imamlık şartlarını
taşımadığını söylüyorsunuz. Hepsinin sıkıntı içinde, zulüm görerek,
güçsüz, kuvvetsiz yaşadıklarını, birşey yapamayıp, te’sîrsiz
kaldıklarını bildiriyorsunuz. Böyle âciz, başkalarının kuvveti
karşısında hareketsiz, onlara itaat etmeye mecbûr bir kimseyi imam
yapmakta nasıl bir fayda ve hangi hikmet düşünülebilir?
Siz bu
sözünüzde inat ve ısrâr etmekle, Allahü teâlâyı, hâşâ, zayıf, âciz
yapmış oluyorsunuz. Çünkü, kendi üzerine vâcib olan birşeyi
yapamamış oluyor. Allahü teâlâ, böyle uygunsuz sözlerden uzaktır. Bu
sözünüz, şöyle de red edilebilir: Hikmete uygun ve faydalı olmak,
her zaman lâzım mıdır, değil midir? Hikmete uygun olmak, her zaman
daha iyi değildir derseniz, bizim sözümüze gelmiş olursunuz.
Resûlullah vefât edeceği zaman, yukarıda saydığınız hikmetler yok
idi diyebiliriz.
Çünkü,
hikmetin olup olmaması birdir denilince, varlığı, yokluğundan daha
iyi olamaz. Yok eğer, herşeyde hikmetin bulunması daha iyidir
derseniz, bu hikmet, yâ Allahü teâlânın kendisinde bulunur veya
bulunmaz. Kendisinde bulunmaz ise, Allahü teâlâdan başka birşeyin
Allahü teâlâyı mecbûr edeceği anlaşılır. Bu ise, olamaz. Hikmet,
Allahü teâlânın kendisinde ise, bu söz, bir mahlûkun Allahü teâlâda
yerleşeceğini gösterir. Bu ise, hiç olamaz.
Görülüyor ki, imam tâyîn etmek, Allahü teâlâ üzerine vâcibdir
demeniz, büsbütün yanlıştır, boş sözdür. Evet ehl-i hakkın, yâni
Ehl-i sünnetin dediği gibi, islâm dînini korumak, suçluların
cezâlarını vermek, herkese hakkını ulaştırmak ve emr-i mâruf ve
nehy-i anilmünker yapmak için, insanların bir imama, başkana
ihtiyaçları olduğu için tâyîn etmek, bize vâcibdir. Yoksa, Allahü
teâlâya vâcib değildir. Bunun için, Resûlullah vefât edince, Eshâb-ı
kirâm toplanarak, Ebû Bekr-i Sıddîk efendimizi söz birliği ile imam
yaptı. Böylece, islâm dîninin bir sarsıntı geçirmesi önlenmiştir.
Mu’tezile fırkası, aklın güzel veya çirkin demesini esas tutuyor.
Allahü teâlânın yarattığı şeylerin güzel veya çirkin olmasının
seçimini akla bırakıyor. Güzel olduğu anlaşılanları, Allahü teâlâ,
yaratmaya mecbûrdur, diyor. Allahü teâlânın, insan aklının güzel
dediği şeyleri yaratmaya mecbûr olduğunu söylemek kadar çirkin,
bozuk söz yoktur. Sizin sözünüz de, buna benziyor. Yukarıda uzun
anlatıldığı gibi, Allahü teâlâ, dilediğini yaratır. Birşeyi
yaratmaya mecbûr değildir. Onun dilediği şeylerin hepsi hikmete
uygundur, faydalıdır. Hiçbirisi çirkin değildir. Mu’tezile fırkasına
göre, vâcib demek, yapılmadığı zaman, yapmıyana cezâ lâzım gelen iş
demektir. Buna göre, yapmadığı için kötülenemiyecek olan bir kimseye
(yapması vâcibdir) denilemez. Cenâb-ı Hakkın birşeyi yaratması
vâcibdir demek, o şeyi yaratmazsa, Allahü teâlâyı kötülemek,
cezâlandırmak lâzım olur demektir. Bu ise, Cenâb-ı Hakkın kusurlu,
noksan olduğunu, ancak o işi yaratınca tamamlanacağını,
cezâlanmaktan kurtulacağını söylemek olur.
Allahü
teâlâya karşı bundan büyük bir cesaret, Onun kemâl sıfatlarına
uymıyan bundan daha çirkin bir söz olamaz. Bu bozuk sözünüz, daha
nice cevaplarla da geri çevrilebilir. Bu sözünüz, Yaratanı,
yarattıklarına benzetmek, onlar gibi ölçmek oluyor. Bu ise, hiçbir
yol ile, olamaz. Allahü teâlâ hiçbir şeye benzemediği gibi, hiçbir
şey de hiçbir bakımdan Ona benzemez. Bundan başka, mâsum imam
bulundurmak, Allahü teâlâ üzerine vâcib olursa, her asırda bir
Peygamber göndermesi, her şehirde bir mâsum imam bulundurması, her
hâkimi âdil, doğru eylemesi vâcib olmak lâzım olur. Evet, iyi kötü
herkes, Allahü teâlânın, insanları rehbersiz, imamsız olarak başı
boş bırakmasını, câhil, sapık, karanlıkta yuvarlanmalarını doğru
bulmaz.
Bunun
için, Allahü teâlâ saadet, huzur yolunu gösteren bir kitap ve bunun
kıymetini anlayacak kadar, bir akıl vermiştir. Allahü teâlânın,
mâsum imamı, zamanın sahibini her zaman gönderdiğini, kullarının
işlerini, Onun eline bıraktığını söylerseniz, bu da çok bozuk, pek
gülünç olur. Çünkü, bin seneden beri, çocukları, torunları,
yakınları öldüğü hâlde ve Şî’îler çoğaldığı hâlde, insânları irşâd
etmek, gafletten uyandırmak için ve islâmiyeti yaymak için meydana
çıkmayıp da gizli kalan mâsum bir imam, nasıl faydalı olabilir?
Herkese doğru yolu göstermek, hakları, sahiplerine ulaştırmak ve
nice işleri yapmak vazîfeleri olduğu, nasıl söylenebilir? Böyle
inanmak kadar, şaşkınlık ve hattâ sapıklık olur mu? Allahü teâlâ,
birini doğru yola kavuşturmazsa, ona kimse doğru yolu gösteremez.
Bütün
bunlardan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ hiçbirşeyi yapmaya veya
yapmamaya mecbûr değildir. Sizin (Nehcülbelâga) kitabınızda
yazılı olduğu gibi, Hz. Ali Sıffîn muhârebesinde, hutbe okurken bunu
açıkça bildirmiştir. Şöyle ki, (Sizin işlerinizi idare ettiğim için,
üzerinizde hakkım vardır. Benim üzerimde ve birbirinizin
üzerlerinizde de haklarınız vardır. Bir kimsenin vereceği hak
olunca, başkasından alacağı hak da olur. Alacağı hak olup da,
vereceği olmıyan kimse, ancak Allahü teâlâdır. Çünkü O, herşeyi
yapabilir. Her işi, adl iledir. Allahü teâlânın kulları üzerinde
olan hakkı, kendisine ibâdet, itaat etmeleridir. İhsân ederek, buna
karşılık sevap verir) buyurdu. Bu hutbeye dikkat ederseniz, bu
sözlerinizin Hz. Alînin sözlerine uygun olmadığını görürsünüz.
Resûlullah efendimiz, Hz. Alînin halîfe yapılmasını vasıyet etti
demeniz de yanlıştır. Eshâb-ı kirâm farzları yapmaya memur oldukları
gibi, Resûlullahın emirlerini de yapmaya memur idi. Buna
uymadıkları, bu emri sakladıkları söylenmiş olmaktadır. Böyle çok
kimsenin, bozuk bir işte sözbirliği yapması ise, olacak şey
değildir. Hadis-i şeriflere de uymadığı için, doğru bir söz olamaz.
Şî’î
âlimlerinden ibni Ebî Âsım ve Elkâ’înin, Enes bin Mâlikten
bildirdikleri hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, benim ümmetimi,
dalâlet üzerinde sözbirliği yapmaktan korudu) buyuruldu. Hadis
âlimi Hâkim Uyeynenin [107 de Kûfede tevellüd, 198 [m. 813] de
Mekkede vefât etti] bildirdiği hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, bu
ümmeti, dalâlet üzerinde toplamaz) buyuruldu. (Allahın eli,
cemaat iledir) hadis-i şerifinde el (kudret, yardım) demektir.
Bunlar gibi, daha nice hadis-i şerifler gösteriyor ki, ümmet-i
Muhammediyye, hiçbir zaman dalâlet üzerinde sözbirliği yapamaz.
Böyle olmadığını söylemek, bu hadis-i şeriflere inanmamak olur.
Resûlullah efendimizin, vasıyet yazmak için, kâğıd kalem istediğini
söylüyorsunuz. Bu sözünüz, daha önce bildirdiğiniz (Gadîr-i Hum)
vasıyetinin, doğru olmadığını gösteriyor. Böyle bir vasıyet etmiş
olsaydı, bir daha vasıyet yazmaya lüzûm görmezdi. Bundan da
anlaşılıyor ki, Resûlullahın Gadîr-i Hum denilen yerde okuduğu
hutbesinde, söylediğini ileri sürdüğünüz vasıyetin aslı ve esası
yoktur. Doğrusu şudur ki, Hz. Ali ve bütün Hâşim oğulları da birlik
olduğu hâlde, Eshâb-ı kirâmın hepsi Hz. Ebû Bekri, sözbirliği ile
halîfe seçmiştir. Bu sözbirliği yukarıdaki hadis-i şeriflere göre,
bunun halîfeliğinin doğruluğunu, sizin sözlerinizin de, yanlış ve
bozuk olduğunu açıkça göstermektedir. Böyle bir vasıyet olsaydı, Hz.
Ali, kendi hakkını elinden aldıkları için üç halîfe zamanında, bu
hakkının kendisine geri verilmesini ister, vermiyenlere karşı
harekete geçerdi. Nasıl ki, halîfe seçildiği zaman, din ve dünya
işlerini çevirmek için, islâmiyetin emri ile, kendisine itaat
etmiyenlere karşı kılıcını çekerek, bunlarla boğuştu. Herkesin
bildiği gibi, nice şehirlerin yıkılmasına, binlerle müslüman kanının
dökülmesine sebep olan muhârebeleri yapmıştı. Kendisine itaat
etmiyenlere karşı böyle şiddet gösteren, böyle güçlü, şerefli bir
zatın, islâmiyetin kendisine vermiş olduğu hakkın elinden zorla
alındığını görüp de susması ve hattâ, üstelik bu hakkın kime
verilmesi daha iyi olacaktır diye görüşen kurula üye olarak
katılması, düşünülebilir mi?
Eğer,
hâşâ, Şî’î kitabının dediği gibi, Hz. Ali bu hakkını aramaktan
adamları az olduğu için, istemiyerek susmuş denilirse, Allahü
teâlânın ve Resûlullahın kendisine vermiş olduğu vazîfenin
îcâblarını yerine getirmekten korktuğu için, Allahü teâlânın emrini
yapmamış, Ona isyân etmiş demek olur. Hâlbuki, Resûlullahın
amcasının oğlu ve dâmâdı ve Allahın arslanı olan Hz. Ali hazretleri,
değil yalnız Arabistândan, belki bütün dünyadan, herkim olursa
olsun, böyle utanç verici ve lekeleyici bir korkaklığı kendine
bulaştırmayıp, ölümü göze alacağı herkesin bildiği bir şeydir. Bunun
için siz, emirül-müminin Hz. Ali efendimize böyle kötü, çirkin bir
hâli yakıştırıyorsunuz. Böyle söylemek, onu sevdiğinizi bildirmiş
olmuyor, Ona düşmanlık etmiş oluyorsunuz. Her türlü şüpheden ve
aybdan temiz olan O yüce imamı böyle bir kusurdan uzak görmeyi ve
burada bildirmeği, üzerime borç bilirim.
Resûlullahın vasıyet yazmak için kâğıd kalem istediği zaman, Ömer
bunu önledi demeniz de, bu zatın böyle bir iş yapacağına, kesin bir
delîl, senet bulunmadığı için, doğru değildir. Çünkü, Buhârî
kitabının Megâzî kısmında, Abdüllah ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah
efendimizin hastalığı perşembe günü arttı. (Bana kâğıd getiriniz!
Size kitap yazacağım. Benden sonra, yoldan hiç ayrılmayasınız)
buyurdu. Orada olanlar, konuşmaya başladı. (Peygamberin yanında
yüksek sesle konuşmak lâyık değildir) buyurdu. Acaba sayıklıyor
mu? Kendisinden, bunu sorunuz, denildi. Yine Abdüllah dedi ki,
Resûlullah hasta idi. Yanında birkaç kişi vardık. (Size kitap
yazacağım. Benden sonra, yoldan çıkmayasınız) buyurdu.
Birkaçımız dedi ki, ağrısı arttı. Yanımızda Kur’an-ı kerim var.
Allahın kitabı bize yetişir. Uyuşamadık. Birkaçımız, getirelim,
yazsın da, bundan sonra, yolu şaşırmayalım dedi. Kimisi, başka şey
söyledi. Sözler çoğalınca, (kalkınız!) buyurdu.
İşte
yeryüzünde Kur’an-ı kerimden sonra en kıymetli ve en güvenilen
kitabımız olan (Buhârî)nin bildirdiğine göre, sözü yapmak
istemiyen belli bir kişi değildir. Birkaç kişi idi. Çünkü, Buhârîde
(söylediler) diyor. Bundan, cevap verenlerin çok kişi olduğu
anlaşılıyor. Burada, yalnız Hz. Ömeri dile alıp, onu kötülemeye
kalkışmak, doğru değildir. Eğer dil uzatmak denilirse, orada
bulunanların, hepsini kötülemek lâzım olur. Bunların arasında Ali ve
Abbâs da vardır. Bunlar da, kötülenmiş olur. Burada, Şî’îler Hz. Ali
ile Abbâsı nasıl savunurlarsa, biz de, Hz. Ömeri öyle savunuruz.
Gadîr-i
Humda söylenilen hutbeyi, hadis âlimleri başka başka bildiriyor. Her
ne olursa olsun, bu hutbe, sizi haklı çıkarmaz. Bundan başka, Mâide
sûresinin (Rabbinden sana indirilen emirleri bildir! Bunu
yapmazsan, Peygamberlik vazîfesini yapmamış olursun! Allahü teâlâ,
seni insânlardan korur), meâlindeki yetmişinci âyeti Gadîr-i
Humda geldi demeniz de yanlıştır. Çünkü, bu sözünüz, Resûlullahın
(hâşâ) Allahü teâlânın emrini eshâbına bildirmediğini düşündürür. Bu
hutbede, bu emri bildirmek istemediği ve bundan dolayı, Allahü
teâlânın, kendisini affetmesini, Cebrâîldan dilediğine göre, bu emri
yapmakta eshâbından çekindiği anlaşılır. Resûlullah efendimizin bu
gibi şeylerden mâsum olduğu şüphesizdir.
İkinci
olarak deriz ki, Resûlullahın vefâtına yakın olan bu hutbesine
kadar, Allahü teâlânın Onu, insanlardan korumadığını ortaya koyar.
Hâlbuki, Allahü teâlânın Habîbini koruduğu, bu hutbesinden çok önce
biliniyordu. Bu sözünüz bilinen bir şeye uymadığı için de, yanlış
oluyor.
Üçüncü
olarak deriz ki, Resûlullahın o güne kadar kâfirlerden korkmakta
olduğu ve Eshâb-ı kirâmdan da, kâfirler gibi korktuğu anlaşılır.
Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm efendilerimizin kendi canlarını, ana
babalarını Resûlullahın uğrunda feda etmekten hiçbir zaman
çekinmedikleri, çeşidli haberler ile bilinmektedir. Bunların,
kâfirler gibi Resûlullahı korkutmak için toplanmaları akla da, din
bilgilerine de uyacak birşey değildir. Resûlullah efendimizin, ilk
zamanlarında, yalnız olduğu ve karşı gelenlerin ve Kureyş
kâfirlerinin, zulmlerinin pekçok olduğu anlarda, hiç korkmadan,
çekinmeden (Emrolunanları bildir!) âyet-i kerimesine uymakta,
kahramanca nasıl uğraştığı bilindiği hâlde, Mekke alındıktan, her
yerden bölük bölük gelip müslüman olanlar çoğaldıktan ve Hâşim
oğulları ile Abdülmuttalib oğulları gibi pehlivanların hepsi
müslüman olduktan sonra ve (İzâcâe) sûresi ile fethler, zaferler
müjdelendikten sonra, Gadîr vak’ası zamanında, Muhâcirlerin ve
Ensârın topluluğunda ve Hâşim oğullarının çok bulunduğu anda,
Allahın emirlerini bildiremiyecek kadar korku gösterdiğini söylemek,
üstün sıfatlarla süslenmiş olan o Nebiyy-i muhtereme yakışmıyacak,
çok çirkin, çok iğrenç bir iftirâ olur. Hele Eshâb-ı kirâmdan
korktuğunu söylemek, Âl-i İmrân sûresinin (Siz ümmetlerin en
hayrlısı, insanların seçilmişisiniz) meâlindeki yüzonuncu
âyetine inanmamak olur. Hiçbir bakımdan doğru olamaz.
Dördüncü olarak deriz ki, Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâya,
emirlerini Eshâbına bildirmekte, karşı geldikten sonra Medîneye
gelip, hasta olunca, birkaç gün, Allahın imam yapmasını emrettiğini
söylediğiniz Hz. Aliyi, arkada bırakıp da, namaz kıldırmak için,
kendi yerine Hz. Ebû Bekri imamlığa geçirmesi, Allahü teâlânın
emrini ikinci defa yapmamak olur. Hz. Aliyi halîfe yapmalarını,
Eshâbına bildirmesi, Gadîr-i Humda gelen âyet-i kerime ile
emredildikten sonra, yine Ebû Bekri imam yapması karşısında, bu
âyetin sandığınız gibi, orada değil, büyük âlimlerin sözbirliği ile
bildirdikleri gibi, (Arefe) de indiği ve Eshâb-ı kirâm için değil,
Kureyş müşrikleri için inmiş olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah Hz.
Alînin birinci halîfe olacağını bilseydi, bunu elbette bildirirdi.
Bunu bildirmesinde hiç korku da yoktu. Çünkü, bütün Mekke halkı ve
hele Hâşim oğulları ve Abdülmuttalib oğulları, Hz. Alînin akrabâsı
ve yakınları olduğundan, bu haberden sevinecekler, kimseye korku,
zarar gelmiyecekti.
Bütün
bunlardan başka, teassubu, inadı bırakıp, tarafsız ve insâflı
olarak, bu hutbeye ve içindeki kelimelere ve bayağı cümlelerine iyi
dikkat edilirse, bu sözlerin, fesâhat ve belâgatta biricik olan o
Peygamberin mübârek ağzından çıkması şöyle dursun, arab edebiyatını
bilen herhangi bir kimsenin bile söylemiş olması mümkün değildir.
Bundan da anlaşılıyor ki, bu sözlerin hepsi, yabancıların uydurma ve
iftirâlarıdır. Bu sözler arasında bulunan (Ben, kimin mevlâsı
isem, Ali de onun mevlâsıdır) hadis-i şerif bile olsa, yine
dediğiniz gibi, Hz. Alînin imam olacağını göstermez. Çünkü, mevlâ
sözünün birçok mânası vardır. Kâmûsta yirmi kadarı yazılıdır. Böyle
kelimelerin, hangi mânaya kullanıldığı da, bir delîl, bir işaret ile
anlaşılır.
İşâretsiz, delîlsiz bir mâna vermek doğru olmaz. Bütün mânaları veya
birkaçını vermek doğru olur mu, olmaz mı belli değil ise de, çokları
doğru olmaz demiştir. Biz, uyumsar davranarak doğru olur diyelim.
Mevlâ kelimesine sevici ve yardım edici mânalarını vermekte, biz de,
sizinle birlikteyiz. Fakat, başka mânaları vermeyi doğru görmüyoruz.
Böyle hâllerde, ortakca kabûl edilen mânaları vermek daha iyidir.
Bunun içindir ki, Abdülgâfir bin İsmâ’îl Fâris (451-529 [m. 1135]
Nişâpurda) (Mecma’ul-garâib) kitabında (velî) kelimesini
anlatırken, bu hadis-i şerifin (Beni seven ve yardımcı bilen
kimse, Aliyi de, yardımcı bilsin!) olduğunu yazıyor. Bunlar ince
düşünülürse, bu hadis (halîfe) olmaya, daha uygun, daha üstün olmayı
göstermemektedir. Çünkü, velî kelimesinin (evla) demek olacağı,
lügata da, islâmiyete de uygun değildir.
İslâmiyete uygun olmadığı meydandadır. Lügatta ise, mef’al vezninde
olan kelimelerin, ef’âl vezninde kullanılmaları hiç görülmemiştir.
Molla başı dedi ki: - Lügat âlimlerinden Ebû Zeyd, Ebû Ubeydenin
tefsîrinde kullanıldığını bildiriyor. Yâni (Sizin mevlânızdır)
sözünü (Size daha uygundur) demiştir.
- Onun
böyle demesi, senet olamaz, dedim. Çünkü, bütün arab âlimleri, Onun
böyle demesini beğenmemişlerdir. Böyle demek doğru olsaydı, (Filan
sana evladır) yerine (Filan sana mevladır) demek doğru olurdu.
Hâlbuki, hiç doğru değildir, demişlerdir. Ebû Ubeydenin sözü, başka
yollardan da red edilmektedir. Mevlâ yerine evla denilemiyeceğini
anladık. Eğer denilebilir dersek, yine mâlik olmak, kullanmak
mânalarına kullanılamaz. Belki (evla) demek tâzîm ve muhabbete evla,
daha uygun demek olur. Kullanmak mânasına olduğu kabûl edilse bile,
âyet-i kerimenin mânasına yine uygun olmaz. Âl-i İmrân sûresinin
altmışsekizinci âyetinin (İbrâhîme insanların evla olanı)
meâl-i şerifinde, evla demek, İbrâhîmı (kullanmak)dır denilebilir
mi? Burada, evla demek, olsa olsa, Onu sevmeye daha uygun demektir.
Bundan
başka bu hadis-i şerifin sonundaki (Vâlî), sevmek demektir. Eğer,
Resûlullahın yanında, (tasarrufa, kullanmaya daha uygun olmak) demek
olsaydı, o zaman (Onun tasarrufunda olanı) buyururdu. Böyle
buyurmadığı için tasarrufa uygun olmak değil, belki Hz. Aliyi sevmek
ve ona düşman olmaktan kaçınmak demek olduğu anlaşılır. Hattâ Ebû
Nu’aym Ahmed bin Abdüllah [430 da İsfehanda vefât etti] Hz. Hasenin
oğlu Hasenden bildiriyor ki, bu Hasenden soruldu. (Ben kimin
mevlâsı isem… ) hadis-i şerifi, Hz. Alînin halîfe olmasını
gösteriyor mu, dediler. Hasen buna cevap olarak, eğer Resûlullah bu
hadis-i şerif ile, Hz. Alînin halîfe olmasını bildirmek isteseydi,
(Ey insanlar! Bu zat benim işlerimin velîsidir. Benden sonra, halîfe
olacak budur. İşitiniz ve itaat ediniz!) buyururdu. Allahü teâlânın
ismine yemin ederim ki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü, Alînin halîfe
olmasını isteselerdi, Ali, bu emri yerine getirmeye kalkışmaması ile
böylece Allahü teâlânın emrine karşı gelmesi ile, çok büyük günah
işlemiş olurdu, dedi. Dinleyenlerden biri: Öyle ise Peygamberimiz
(Ben kimin velîsi isem, Ali de onun velîsidir) buyurmadı mı?
deyince, Hasen, buna hayır, vallahi eğer Resûlullah, Alînin halîfe
olmasını isteseydi, namaz kılmağı ve oruç tutmağı emreylediği gibi,
bunu da, açıkça emrederdi, dedi. İşte, Ehl-i beytin en ileri
gelenlerinden biri olan ve Hz. Alînin torunu olan Hasenin bu
sözleri, senin sözlerinin bozuk ve yalan olduğunu açıkça
göstermektedir, dedim. Molla başı sustu. Başka söze başladı.
9-
Kıyâmet günü, her müslümana dünya ve âhiret işlerinden sorulacağı
gibi, Aliyi ve çocuklarını sevmesinden sorulacağını gösteren hadis-i
şeriflere ne dersiniz? Çünkü, Ali bin Muhammed ibni Sabbâğ-ı mâlikî
(855 [m. 1451] de vefât etti) (Füsûlül-mühimme) kitabında,
Elmenâkıb kitabından alarak diyor ki, İbnil-Müeyyedden işittim.
Birgün, Ebû Büreyde, Resûlullahın yanında oturuyordu. Ebû Büreyde
diyor ki, Resûlullah efendimiz, (Ruhum yed-i iktidârında bulunan
Allahü teâlâya yemin ederim ki, kıyâmet günü, insanlardan ilk
sorulacak şey, ömrünü ne ile geçirdin, bedenini, ne yaparak
eskittin, malını nereden kazandın ve nerelere verdin ve Resûlümü
sevdin mi, soruları olacaktır) buyurdu. Yanımda bulunan Hz.
Ömer, sizi sevmenin alâmeti nedir yâ Resûlallah, dedi. Mübârek
elini, yanında oturan Hz. Alînin başına koyup, (Beni sevmek,
benden sonra bunu sevmektir) buyurdu. Yine bu kitapta diyor ki,
Hz. Ali (Vallahi Nebiyy-i ümmî efendimiz, beni sevenlerin mümin
olduklarını, sevmiyenlerin ise, münâfık olduklarını bildirdi) dedi.
İşte, kıyâmet günü, sevgisi herkesten sorulacak, bir zat, acaba
başkalarından daha üstün ve halîfelik, başkalarından ziyâde
kendisinin ve çocuklarının hakkı olmaz mı, dedi.
- Mâlikî dediğin İbni Sabbâğ mâlikî mezhebinde değildir.
Kitapları, yazıları gösteriyor ki, şî’î mezhebindedir. (Hârezm
odunu) olarak meşhûr olan ibni Müeyyedin de, şî’î olduğunu bütün
âlimler bildirmektedir. Zaten başka vesika aramaya hâcet yok.
Şî’îlerden bazısı, hadis-i şerifleri değiştirip büyük bir hadis
âliminin ismini koyuyor. Böyle yalanlarla, müslümanları aldatmaya
çalışıyor. Kitaplarda, doğrusu yazılı olan bir hadis-i şerifi, böyle
değiştirerek, başka türlü bildiren kimsenin bir yalancı olduğu
meydandadır. İşte, bu hadis-i şerifin doğrusunu, imam-ı Muhammed bin
Îsâ Tirmüzî (209 da tevellüd, 279 [m. 892] da vefât etti) şöyle
bildiriyor: (İnsana, kıyâmet günü dört şeyden sorulacaktır.
Ömrünü ne ile geçirdiği, ilmini ne yaptığı, malını nereden
kazandığı, cismini ne ile eskittiği sorulacaktır). Taberânî de,
bu hadisi bildiriyor ise de, son cümlesi yerinde, gençliği ne ile
geçirdiği yazılıdır. İşte, hadis-i şerifin doğrusu böyle
bildirilmiştir. İçinde, Ehl-i beyti sevmek ve Hz. Ömerin adı yoktur.
Bundan anlaşılıyor ki, İbni Sabbâğ ile ibni Müeyyed yalan
söylemişlerdir. Bununla berâber, burada, halîfeliği anlatan hiçbir
şey yoktur. Bu hadis-i şerife doğru desek bile, olsa olsa, Ehl-i
beyti sevmeyi göstermektedir. Ehl-i sünnet mezhebi de, Ehl-i beytin
hepsini, her birini, bulundukları mevkı’lerine göre, az veya aşırı
olmıyarak sevmeyi emretmektedir. Ehl-i sünnet olmak için, Ehl-i
beyti, şânlarına uygun olarak sevmek lâzımdır. Siz ise, bunları
sevmeyi anlatmak için islâmiyete uymıyan öyle şeyler bildiriyorsunuz
ki, kalbinde zerre kadar îman bulunan kimse, böyle şeyler
söyliyemez.
Meselâ
(Aliyi sevene hiçbir günah zarar vermez) diyorsunuz. Bunun gibi,
hadis de uyduranınız var. Meselâ, Peygamber efendimize, (Alînin
şî’asına kıyâmet günü, ne küçük günahtan, ne de büyük günahtan
sorulmaz. Onların kötülükleri, iyiliğe çevrilir) buyurdu diyerek
iftirâ eden kimseye inanılır mı? İbni Bâbeveyh uydurup (İbni Abbâs
buyuruyor ki) diyerek, Peygamber efendimizin gûya (Allah Aliyi
sevenleri Cehennemde yakmaz) dediğini söylüyor. Yine (Aliyi seven
bir kimse, yahudi veya hıristiyan olsa bile Cennete gireceklerdir)
sözlerine, hadis diyerek herkesi aldatıyor. Böylece, uydurma
sözleri, hadistir diyerek, Resûlullah efendimize iftirâ etmek
haksızlık değil midir?
[Ebû
Câfer bin Bâbeveyhin kendi adı Muhammed bin Alidir. Şî’îlerin dört
meşhûr fıkh ve tefsîr adamından biridir. Bir tefsîri ve imamiyyenin
çok kıymet verdikleri fıkh kitabı vardır. Horasanda tevellüd, 381
[m. 991] de öldü]. İftirâ yapmak, islâmiyete de, akla da uymuyor.
Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin yüzyirmiikinci âyetinde, meâlen
(Kötülük yapan, bunun cezâsını bulacaktır) buyuruyor. Zilzâl
sûresinin son âyetinde meâlen, (Zerre ağırlığı kadar kötülük
yapan, bunun cezâsını görecektir) buyuruldu. Haksız iftirâlar
yapmak, bu âyet-i kerimelere uymuyor.
Bunlardan başka Ehl-i beyti sevmek, bir ibâdettir. Bunun kıymetli
olması için, bütün ibâdetlerde olduğu gibi, önce îman sahibi olmak
lâzımdır. Enbiyâ sûresinin doksandördüncü âyetinde meâlen, (Mümin
olan kimsenin yaptığı iyi işler.. ) buyuruldu. Yahudi ve
hıristiyan gibi, îman şerefine kavuşmamış kimselerin, yalnız Ehl-i
beyti sevdikleri için Cennete gireceklerini söylemek ve küçük ve
büyük günahların, bunların sevgisi ile, iyilik, sevap şekline
döneceklerine inanmak, islâmiyete uygun değildir. Şî’î kitaplarında
da yazıyor ki, Ali efendimiz kendi ehl-i beytine her zaman,
(Soyunuza güvenmeyiniz! İbâdet ve tâat yapmaya devam ediniz! Allahü
teâlânın emirlerini yapmaktan zerre kadar sapmayınız!) buyururdu.
Senin yukarıdaki sözlerin, Hz. Alînin bu nasihatına ve buna benziyen
daha nice haberlere uymadığı için, hiç kıymeti olmaz. Dünya ve
âhıret saadetlerinin ele geçmesi için ve dünya işlerinin düzgün
gitmesi için, herkesi günah ve yasakları işlemekten korkutmak,
vazgeçirmek lâzım iken, (günahlar, sevap hâline dönecektir) demek,
taban tabana zıd oluyor. Bu söz, kötü kimseleri ve hattâ şî’îleri
kötülük, günah ve çirkin işleri yapmaya sürükler. Böylece dîni
yıkar. Biraz aklı olan kimsenin, bu sözlere inanmak şöyle dursun,
dönüp bakmayacağı meydandadır, dedim.
Bu
sözümden sonra, toplantıda bulunanlar, hazırlanmış olan suâllerin
sorulup, cevap verilmesini istediler. Fakat, şî’îlerden birkaçı,
molla başıya, fârisî dil ile (Bu adamla çarpışmaktan sakın! Çünkü,
deniz gibi, derin bir âlimdir. Sen ne kadar vesika ileri sürdünse, o
da cevabını vererek susturdu. Sonra olabilir ki, şerefin ve kıymetin
bozulur) dediler. Bunun üzerine, molla başı bana bakarak güldü. Dedi
ki: - Sen, üstün bir âlimsin. Bunlara ve her şeye cevap
verebilirsin. Fakat, Buhârâlı Bahrul’ ilim sözlerime cevap veremez.
- Söze başlarken, Ehl-i sünnet âlimlerinin size cevap
veremiyeceklerini söylemiştiniz. Beni konuşturmaya mecbûr eden, bu
sözünüzdür, dedim. - Ben Îrânlı olduğum için, arâbî bilgilerde o
kadar sermâyem yoktur. Uygunsuz kelimeler kullanmış olabilirim. Öyle
demek istememiştim, dedi. - Senden iki şey sormak istiyorum.
Âlimlerinizin hepsi bir araya gelerek, buna cevap veriniz, dedim. -
Nedir o sorular? dedi.
10-
Birincisi şudur: Şî’îler, Eshâb-ı kirâm için ne dersiniz? - Eshâbın
yalnız beşi hâric, ötekilerin hepsi, Hz. Aliyi halîfe seçmedikleri
için mürted oldu. Dinden çıktı. O beş sahâbî, Ali, Miktâd, Ebû Zer,
Selman ve Ammâr bin Yâserdir, dedi. - Eğer, böyle dediğiniz gibi
ise, Hz. Ali kızı Ümm-i Gülsümü, Hz. Ömere nasıl nikâh eyledi?
dedim. - İstemiyerek, zorla verdi, dedi. - Allah için yemin ederim
ki, siz Hz. Aliyi öyle aşağılıyorsunuz ki, arab çocuklarından en
alçağı, en küçüğü bile, bu kadar aşağılığa râzı olmaz. Hz. Aliyi bu
kadar kötülemek, çok alçak bir plânın uygulanması için olduğu
meydandadır. Allah bilir ki, arabların en alçağı, en bayağısı bile
ırzını, nâmusunu korumak için canını verir. Nerede kaldı ki, bütün
arab kabîleleri arasında, soyu, sopu, erkekliği, şerefî, şânı
hepsinden yüksek ve üstün olan Hâşim oğullarından bir zat ve
dolayısı ile bütün bu kabîle böyle bir lekeyi, alçaklığı kabûl
edebilir mi? En alçak kimselerin bile râzı olmadığı bir işi, Allahın
arslanı diye, adı bütün dünyaya yayılan şânlı, şerefli bir kahramana
nasıl yakıştırabiliyorsun?
- Cin
kadınlarından birinin, Ömere âşık olup da, Ümm-i Gülsüm şeklinde
görünmesi de olabilir, dedi. - Bu söz, öncekinden daha alçaklıktır.
Böyle şeyi, akıl nasıl uygun görür. Bu yola gidilecek olursa,
islâmiyetin bütün emirleri altüst olur. Meselâ bir adam evine
gelince, zevcesi buna, sen benim zevcim değilsin. Sen cinnîlerdensin
diyerek, adamı eve sokmaz. Adam iki şâhit getirse, şâhitleri de,
insan değildir, cindir diyerek kovar. Böylece, her ev, her yer
karmakarışık olur. Bir kâtil, bir hırsız, ben o adam değilim. Sizin
dediğiniz kimse, cinnî olabilir, diyerek, islâmiyetin emrinin
yapılmasına karşı gelir. Hattâ, mezhebindeyiz dediğiniz Câfer Sâdık
da, cinnî olabilir, dedim. Molla başı şaşırdı. Sustu. Ben dedim ki,
ikinci suâli soruyorum:
11-
Zâlim olan bir halîfenin emirleri şî’î mezhebinde, kabûl edilir mi?
- Sahih değildir. Kabûl edilmez, dedi. - Hz. Alînin oğlu olan
Muhammed bin Hanefiyyenin annesi kimdir? dedim. - Câfer kızı
Hanefiyyedir dedi. - Bu Hanefiyyeyi esîr alan kimdir? dedim. - Ben
bilmem, dedi.
Hâlbuki, bildiği hâlde bilmem diye, sözü kesmek istedi. Orada
bulunanlardan birkaçı, Ebû Bekrin esîr aldığını söylediler. -
Evlenirken dikkatli davranmak lâzım olduğunu herkes bilir. Hak üzere
imam ve meşru olarak halîfe değildir dediğiniz, Ebû Bekr gibi bir
zatın esîr eylediği bir câriyeyi nikâh edip, bundan çocuk yapmağı,
Hz. Ali, nasıl câiz gördü? dedim.
-
Belki, Hz. Ali bunun kendisine hediye edilmesini, yakınlarından
istedi. Bunlar da, câriyeyi kendisine nikâh etmiş olabilirler, dedi.
- Bu sözü isbat etmek lâzımdır. Molla başı hiç birşey diyemedi.
Biraz sonra dedim ki: Uzun çatışma olmasını önlemek için, âyet-i
kerime ve hadis-i şerif okumadım. Çünkü hadisin doğru olduğuna
inanılmaz, her iki tarafın inandığı vesikaların söylenmesi lâzımdır,
denir. Söz uzar gider.
Bu
sırada, konuşmaların ceryanını doğru olarak şâha bildirdiler. Bunun
üzerine, Îrân, Buhâra ve Efgan âlimleri ile birleşerek, küfre sebep
olan şeylerin hepsini ortadan kaldırarak, karar yazılmasını ve şâha
vekîl olarak bu üç millet âlimlerine benim reîs olmaklığımı
emreyledi. Çadırlardan çıktık. Efganlılar, özbekler, acemler,
parmakları ile beni gösteriyorlardı. Îrân âlimlerinden yetmiş kişi,
imam-ı Alînin mübârek türbesi arkasında toplandı. Îrân âlimlerinin
başında, molla başı Ali ekber vardı.
Molla
başı, Buhârâ âlimi Bahr-ul’ilm, molla Hâdî hocaya beni göstererek
dedi ki, bu zatı bilir misin? Hayır bilmiyorum, dedi. Bu zat, Ehl-i
sünnet âlimlerinin büyüklerinden Süveydî zade şeyh Abdüllah
efendidir. Bu toplantımızda bulunmasını ve şâh tarafından vekîl
olarak, üzerimize hâkim olmak üzere gelmesini şâh, Ahmed pâşadan
istemişti. Eğer sözbirliğine varırsak, hepimizin üzerine şâhit
olacak ve bizim için, öylece hükm verecektir. Şimdi, küfre sebep
olan şeyler ne ise, hepsini ayıralım. Bunları onun yanında ortadan
kaldıralım. Ebû Hanîfe zaten bize kâfir demiyor. Bununla berâber, bu
yolda derince düşünelim. (Şerh-i mevâkıf) kitabı, İmâmiyye
mezhebinde olanlara kâfir demiyor. Ebû Hanîfe, (Fıkh-ı ekber)
kitabında, kıbleye karşı namaz kılanlara kâfir demeyiz, buyurdu.
(Şerh-i hidâye) kitabında da diyor ki, İmâmiyye fırkası,
müslüman fırkalarındandır. Bununla berâber, sonra gelenleriniz bize
kâfir dedi.
Bizim
sonra gelenlerimiz de, size kâfir dedi. Yoksa, biz de kâfir değiliz,
siz de değilsiniz. Şimdi, sonra gelenlerinizin bize kâfir demelerine
sebep olan sözlerimizi bildiriniz de, böyle sözlerden vazgeçelim,
dedi. Hâdî hoca dedi ki, Şeyhaynı yâni Ebû Bekr ile Ömeri söğdüğünüz
için kâfir oluyorsunuz. Molla başı dedi ki, Şeyhaynı söğmekten
vazgeçtik.
Hâdî
hoca: - Eshâb-ı kirâma, sapık, kâfir demekle de kâfir oluyorsunuz,
dedi, Molla başı: - Eshâb-ı kirâmın hepsi müslümandır ve âdildir
diyoruz dedi. - Müt’a nikâhına da helâl diyorsunuz. - O, haramdır.
Onu, ancak, alçaklar yapar. - Hz. Aliyi, Hz. Ebû Bekrden üstün
tutarak halîfe olmak, Alînin hakkı idi diyorsunuz. - Peygamberden
sonra insanların en üstünü Ebû Bekr-i Sıddîktır. Bundan sonra, Hz.
Ömerdir. Bundan sonrası Hz. Osmandır. Bundan sonra Hz. Alidir.
Bunların halîfe olmaları da, bu sıra iledir, dedi. Bahr-ul’ ilim
sordu:
-
Îtikatta mezhebiniz nedir? Molla başı: - Îtikatımız Ebülhasen-i
Eş’arî mezhebidir. - Şimdi, helâl ve haram olduklarını bilmek lâzım
olan şeylere, doğru olarak inanmak, yâni helâla haram, harama helâl
dememek lâzımdır. - Bu şartı kabûl ettik, dedi. Bahr-ul’ ilm dedi
ki: - Ehl-i sünnetin dört mezhebinin, sözbirliği ile haram dediği
şeyleri yapmamak lâzımdır. Molla başı, bunu da kabûl ettik, dedi.
Sonra
ilâve ederek, bunların hepsini kabûl ettik. Şimdi, bizim İslâm
fırkalarından olduğumuzu söylermisiniz dedi. Bahr-ul’ ilim, biraz
durduktan sonra dedi ki: - Şeyhaynı söğen kâfir olur. - Şeyhaynı
söğmekten vazgeçtik. Başka şartları da kabûl ettik. Artık bizi
müslüman saymaz mısınız? Bahr-ul’ ilm yine: - Şeyhaynı söğmek
küfürdür, dedi. Bundan maksadı, Şeyhaynı söğenin tevbesi, hanefî
mezhebine göre kabûl olmaz. Acemler de, eskiden, Şeyhaynı
söğüyorlardı. Kâfir olmuşlardı. Şimdi söğmekten vazgeçmeleri,
kendilerini küfürden kurtarmaz demek idi. Efgan müftîsi molla Hamza
dedi ki:
- Ey
Hâdî hoca! Acemlerin, bu toplantıdan önce, söğdüklerine senet var
mıdır? - Hâdî hoca cevap vererek, delîl yoktur, dedi. Molla Hamza:-
İşte, bundan sonra da, söğmiyecekleri için, müslüman olamaz demeye
sebep nedir? Hâdî hoca -Eğer böyle ise, müslümandırlar. Helâl ve
haramda, iyide kötüde birleştik demektir, dedi. Bunun üzerine, hepsi
ayağa kalkarak, müsâfeha ettiler ve bana dönerek şâhit ol dediler ve
dağıldık. Şevvâlin yirmi dördüncü çarşamba günü akşam üstü idi.
Etrâfımızda, on bin kadar acem toplanmış, bize bakıyordu.
Âdet
üzere, gece saat dörtte, itimadüddevle, şâhın yanından gelip, bana
dedi ki: - Şâh hazretleri, size teşekkür edip, selâm gönderdiler.
Yarın da toplanarak, varılan kararın yazılmasını ve toplantıda
bulunan âlimlerce imza edilmesini emreylediler. Sizin de, yazının
üstüne imza koyarak şâhit olmanızı ricâ ediyorlar. Peki iyi, dedim.
Perşembe günü, öğleden önce, toplantı yerine gittim. Merkad-i Aliden
uzaklara kadar altmışbin kadar acem toplanmıştı. Oraya varıp
oturunca, uzun bir kâğıd getirildi. Molla başının emri ile, Müftî
aka Hüseyn okudu. Fârisî idi. Türkçesi şudur:
Allahü
teâlânın âdeti ve hikmeti şöyledir ki, emirlerini yasaklarını
bildirmek için, insanlara Peygamberler göndermiştir. Peygamberler
arasında, sıra Peygamber-i zîşânımız (MUHAMMED MUSTAFÂ)
hazretlerine geldi. Peygamberlerin sonuncusu olarak, Allahü teâlânın
emirlerini ve yasaklarını bildirip, vazîfesini yaptıktan sonra,
vefât etti. Bundan sonra Eshâb-ı güzîn, Ebû Bekr-i Sıddîkın
üstünlüğünü, iyiliklerini, işlerinin sâlih olduğunu düşünerek,
halîfeliğe en haklı olduğunda sözbirliği ederek ve birleşerek, onu
seçtiler. Seçenler arasında Hz. Ali de vardı. Bu da, zorlanmadan,
korkutulmadan, isteği ile seçti. Böylece, onun hilâfeti, Eshâb-ı
kirâmın hepsinin birleşmesi ile ve sözbirliği ile oldu. Onu seçen
Eshâb-ı kirâmın hepsi, âdildir. Kur’an-ı azîm-üş-şânda
(Muhâcirler ve Ensâr, herkesin önünde, üstünde olanlar… ) ve
(Sana ağaç altında söz veren müminlerden Allahü teâlâ, elbette râzı
oldu) meâlindeki âyet-i kerimeler ile medh edildiler. Bunlar
için Fahr-i âlem de, (Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir.
Hangisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz!) diye övmüşlerdir.
Ebû
Bekr-i Sıddîktan sonra, Onun tâyîn buyurduğu Ömer Fârûk hazretleri
halîfe oldu. Hz. Ali de, bunu seçenler arasında idi. Hz. Ömer, vefât
ederken, altı kişiyi gösterdi. Bunlar kendi aralarından birini
seçsin buyurdu. Bu altı kişiden biri, Hz. Ali idi. Beşi, sözbirliği
ile Hz. Osmanı halîfe seçti. Hz. Osman, kimseyi göstermiyerek şehit
olduktan sonra, bütün Eshâb sözbirliği ile, Hz. Aliyi halîfe seçti.
Bu dördü bir arada yaşadıkları zaman, aralarında, hiç bir
geçimsizlik, hiçbir çatışma olmadı. Hep, birbirlerini severler, medh
ve senâ ederlerdi. Hattâ, Hz. Aliye, Şeyhaynı sorduklarında, bu iki
zat, âdil ve haklı olarak seçilmiş imamlardır buyurmuştu. Hz. Ebû
Bekr-i Sıddîk da, halîfe olunca, içinizde Ali de bulunduğu hâlde,
beni seçtiniz mi? dedi.
Ey
acemler! Dört halîfenin üstünlükleri ve hilâfetleri, işte bu sıra
üzeredir. Herkim bunları söğerse, kötüler, lekelemeye dil uzatırsa,
çoluk çocukları ve kanı şâha helâl olacaktır. Öyle kimseler, Allahın
ve meleklerin ve kitap ve Peygamberlerin lânetinde olsun!
Binyüzkırksekiz (1148) yılında Megan meydanında beni şâh yaptığınız
zaman, size şartlar vermiştim. Şimdi bu şartı da ekliyorum ki, ben
Şeyhaynı söğmeyi yasak ediyorum. Siz de, elbette vazgeçmelisiniz!
Herkim, bu çirkin, söğme işine bulaşırsa, çoluğu çocuğu esîr
edilecek, malı ve mülkü elinden alınacaktır. Kendisi de
öldürülecektir. Îrân memleketinde önceleri, Şeyhaynı söğmek
alçaklığı yoktu. Şâh İsmâ’îl Safevî ile onun yolunda giden
çocukları, bu çirkin işi meydana çıkardı. Üçyüz sene kadar sürdü.
İşte böyle hazırlanan ahdnâmeyi, yâni sözleşmeyi âlimlerin hepsi
imzaladı ve mührledi. Sonra Nâdir şâhın bütün millete karşı
çıkardığı (ferman-ı âlî) okundu ki, türkçesi şudur:
Ferman-I ŞÂHÎÖnce Allahü
teâlâya sığınırım. Biliniz ki, şâh İsmâ’îl-i Safevî, 906 [m. 1500]
senesinde zuhûr etti. Câhil halktan bir kısmını yanında topladı. Bu
alçak dünyayı ve nefsinin isteklerini ele geçirmek için, müslümanlar
arasına fitne ve fesat soktu. Eshâb-ı kirâmı söğmeği, şî’îliği
ortaya çıkardı. Böylece müslümanlar arasına büyük bir düşmanlık
soktu. Münâfıklık ve saldırmak bayraklarının açılmasına sebep oldu.
Öyle oldu ki, kâfirler, rahat ve korkusuz yaşıyor, müslümanlar ise,
birbirlerini yiyor. Birbirlerinin kanlarını, nâmuslarını telef
ediyor. İşte bunun için, Megan meydanındaki toplantıda, büyük, küçük
hepiniz, beni şâh yapmak istediğiniz zaman bu isteğinizi kabûl
edersem, siz de, şâh İsmâ’îl zamanından beri, Îrânda yerleşmiş olan
bozuk inançlardan ve boş sözlerden vazgeçeceğinizi bildirmiştiniz.
Kıymetli dedelerinizin mezhebi olan ve mübârek âdetlerimiz olan,
dört halîfenin hak ve doğru olduğuna kalb ile inanacağınızı ve dil
ile de söyliyeceğinizi, bunları, söğmekten, kötülemekten
sakınacağınızı ve dördünü de seveceğinizi söz vermiştiniz. İşte bu
hayrlı işi kuvvetlendirmek için, seçilmiş âlimlerden, dînine bağlı
yüksek zatlardan soruşturdum. Hepsi dedi ki, Peygamberimizin Hak
yoluna çağırdığı günden beri, Sahâbe-i râşidîn olan dört halîfenin
herbiri, dîn-i mübînin yayılması için, canlarını ve mallarını feda
ettiler ve bu uğurda, çoluk çocuklarından, amca ve dayılarından
ayrıldılar ve her söze, iftirâya, oka katlandılar. Bundan dolayı,
Resûlullah efendimiz hazretlerinin, husûsî sohbetleri ile
şereflendiler.
Böylece (Muhâcirlerden ve Ensârdan, ileri olanlar)
meâlindeki âyet-i kerime ile medh ve senâya kavuştular. İyilerin
efendisi vefât ettikten sonra, ümmetin işlerini gören, Eshâb-ı
kirâmın büyüklerinin sözbirliği ile, hilâfete, birinci halîfe,
mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddîk getirildi. Bundan sonra, halîfenin
tâyîn ve Eshâb-ı kirâmın kabûl etmesi ile Hz. Ömer Fârûk ve ondan
sonra, altı kişi arasından ve sözbirliği ile, Zinnûreyn Osman bin
Affân ve bundan sonra, Allahın arslanı, arayanların aranılanı,
şaşılacak şeylerin hazînesi, emîr-ül-müminin Ali ibni ebî Tâlib
halîfe oldu. Bu dört halîfeden herbiri, kendi hilâfetleri zamanında,
birbirleri ile uygun, her türlü ayrılık lekesinden temiz idi.
Kardeşlik ve birlik üzere idiler. Herbiri, İslâm memleketlerini
şirkten ve müşriklerin kininden korudular. Bu dört halîfeden sonra,
müslümanlar îman ve îtikatta birlik idi. Her ne kadar, zaman ve
asırlar geçmesi ile, islâm âlimlerinin oruç, hac, zekât ve başka
yapılacak işlerde ayrılıkları oldu ise de, fakat inanılacak şeylerde
ve Resûlullahı ve Onun Eshâbını sevmekte ve hepsini hâlis olarak
tanımakta hiçbir kusur ve noksan ve bozukluk ve gevşeklik olmadı.
Şâh İsmâ’îlin ortaya çıkmasına kadar bütün İslâm memleketleri, böyle
sâf ve temiz idi.
Sizler
selîm aklınızla ve temiz kalblerinizin irşâdı ile, sonradan
çıkarılan, Eshâb-ı kirâmı söğmek ve şî’î olmak yolunu, çok şükür
bıraktınız. Dîn-i islâm sarayının dört temel direği olan dört
halîfenin sevgisi ile kalblerinizi süslediniz. Bunun için, ben de,
bu söz verdiğimiz beş kararımızı, gökler gibi yüksek, karaların ve
denizlerin hâkânı, haremeyn-i şerifeynin hizmetcisi, yeryüzünün
ikinci Zülkarneyni, büyük İslâm pâdişâhı, kardeşimiz, rum
memleketlerinin sultânına bildirmeyi söz veriyorum. Bu işi arzumuza
uygun olarak bitirelim. Bu yazdıklarımız, Allahü teâlânın yardımı
ile, çabuk meydana çıksın! Şimdi bu hayrlı işi kuvvetlendirmek için,
allâme-i ulemâ (molla Ali ekber) molla başı ve başka yüksek
âlimlerimiz bir tezkire yazdılar. Böylece, bütün şüphe perdelerini
yırttılar. İyice anlaşıldı ki, bütün bu iftirâlar, bid’atler ve
ayrılıklar, şâh İsmâ’îlin çıkardığı fitnelerd