TEVESSÜL VE VESİLE
Dr. Dilaver Selvi
Tevessül, daha çok tasavvuf çevrelerinde uygulanmakta, ve
bazılarınca tenkid edilmektedir. Şunu hatırlatalım ki; doğrunun
tesbiti, yanlışın terkedilmesi için yapılan her tenkid faydalıdır.
Fakat tenkid eden haddi aşınca, doğru ile yanlış biribirine karışır,
cahil olanlar da doğruyu şaşırır.
Tevessülü tenkid edenler, gerçek sahih ilme göre hareket etmezlerse
haddi aşar, vebale girerler. Çünkü tevessüle başvuranlar arasında
ilim ve takvalarıyla meşhur alimler, irşadıyla bir çok insanı Hakk’a
sevk eden arifler mevcuttur. Gerçek tevhide ulaşmak için canını ve
malını feda eden bu şerefli kitleyi rabıta ve tevessül yapıyorlar
diye şirkle suçlamak az bir şey değildir. Tenkid edilen ve şirkle
suçlanan kimse, en azından ömrü boyunca beş vakit namazını kılan bir
mümindir. Böyle olunca iş ciddi, tehlike büyüktür. Çünkü, Buhari ve
Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (A.S.)
Efendimizin uyardığı gibi; bir kimseye kafir, müşrik, münafık veya
fasık demek, sözde kalmaz, hüküm iki taraftan birisine ait olur.
Karşı tarafta söylenen durum yoksa, söz sahibine döner.
Verilen her hükümde adaletli olmak şarttır. Adalet, nefsimiz
istemese de hakkı söylemek ve herkese hakkını vermektir. Biz
tevessül ve vesile konusunda orta yolu tanıtmaya çalışacağız.
Vesile Nedir?
Vesile, kelime olarak, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için
vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Falan şunu
Allah’a vesile etti” demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli
yaptı demektir. Ayrıca vesile, cennette yüksek bir derecenin ve
Rasulullah (A.S.) Efendimiz şefaatının adıdır. Tevessül ise bir amel
vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır. (İbn. Manzur)
Bir çok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep
olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn. Kesir,
Kurtubî, Alusî)
Kısaca tevessül şudur: Bir kimse sıkıntı içindedir. Derdini Allahu
Tealâ’ya arzetmek ister, ancak nefsini kusurlu bulur. Kibirini
kırar, tevazu gösterir, duasının kabulü için Allah katında kıymetli
kabul ettiği bir şahsı veya ameli anar ve mesela şöyle diyebilir :
“Allah’ım! Şu kâmil zatın hatırına veya şu salih amelin bereketine
sıkıntımı gidermeni, isteğimi nasib etmeni istiyorum”
Vesilenin Şartları
Yukarıda tarif edilen caiz olan vesilede üç taraf vardır:
Tevessülle kendisinden bir şey istenen zat. Bu Allahu Tealâ’dır.
İstenen şeyin asıl yaratıcısı ve dilerse ikram edecek olanı O’dur.
Tevessül eden kimse. Bu, Allahu Tealâ’nın yakınlığını arzulayan, bir
hayra ulaşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak isteyen kuldur.
İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler. Bunlar,
kulun kendisi ile Allahu Tealâ’ya yakınlık sağladığı, duasının
kabulüne vesile yaptığı salih ameller veya şerefli şahıslardır.
Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi
için şu şartların bulunması gerekir:
Allahu Tealâ’ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir.
Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez.
Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allahu
Tealâ’nın meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir amel olması gerekir.
İman, zikir, tevbe, gözyaşı, dua, sadaka, ihlas, namaz, Allah için
sevgi, fakirleri sevindirmek gibi.
Bu salih amelin, Allah Rasûlünün (A.S.) öğrettiği şekilde Allah’a
yakınlık için yapılması gerekir.
Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibarı, kıymeti, nazı ve
niyazı olması gerekir. Allah düşmanları, açıkça günahkâr olanlar ve
gafiller ile Allah’ın rahmetine ulaşılmaz.
Buna göre, bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez. Salih
olmayan kimselerle Allah’a yakınlık sağlanamaz. Yukarıda
arzettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda
caizdir, faydalıdır.
Kur’an’da Vesile
Allahu Tealâ, kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu
için şu yolu göstermiştir:
“Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaşmaya, sevilmeye)
vesile arayın; O’nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide/35)
Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas
ve salih ameller gelir. Salih amellerin başında farzlar yer alır.
Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların meclisine
girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük
sebeplerden birisidir. Müfessir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek
alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler
içinde saymıştır.
Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu
açıklamayı yapıyor:
“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye
dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret
etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba
hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler
bunlardandır.
Buna göre ayetin manası: sizi Allah’a yaklaştıran her şeye
yapışınız, O’ndan uzaklaştıran her şeyi de terkediniz demek olur.
Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret
etmelerini yanlış görüp bunun Allah’tan başkasına bir ibadet
olduğunu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir
sapıklık ve perişanlıktır. Hayır, gerçek onların dediği gibi
değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek,
Rasulullah (A.S.) Efendimizin: ‘Allah için sevmeyenin imanı yoktur’
buyurduğu Allah muhabbetine ve Allahu Tealâ’nın ‘O’na vesile arayın
buyurduğu vesileye girmektir’ (Haşiye, II/182)
Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.A) da, bu ayetin
tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allahu Tealâ’ya
yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini
belirtmiştir. (Hak Dini, III/233-234)
Tevessül Neden Şirk Değil?
Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah’ın kulu olduğunu
biliyorlar. Onları Allah’a ortak ve yardımcı görmüyorlar. Onlarda
Allah’a ait yetkilerin olduğunu söylemiyorlar. Sadece, onlardaki
ihlas, takva ve salih amellere itibar ediyorlar. Onların bu takva
ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında
bulunduklarını, dualarının kabul edildiğini, Allahu Tealâ’nın
onlardan razı olduğunu düşünüyorlar. Bu halleriyle onların:
“Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören
gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey
isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel
himayeme alırım.” (Buhari, İbnu Mâce) kudsi hadisindeki iltifat ve
ikrama ulaştıklarına inanıyorlar. Bunun için onların isimlerini
dualarına ekliyor, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda
kabulüne destek yapıyorlar. Yoksa onlar, Allahu Tealâ’dan istenecek
bir şeyi velilerden istemiyorlar.
Salihleri vesile yapıp Allahu Tealâ’dan bir şey istemeyi tenkid
edenler, bunun her namazda Fatiha suresinde okunan “Allahım! Ancak
sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayetlere
ters düştüğünü söylüyorlar. Halbuki bu ayetlerde, Allah’tan bir şey
isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine red değil, açıkça bir
işaret vardır. Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor,
“isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil
“biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya
bürünür ve şöyle demek ister: “Allahım! Bizler topluca sana
yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz.
Ben senin huzurunda tek başıma bir şey taleb etmeye ehil ve layık
değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan
salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına
kat, kabul eyle”
Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile etmek güzel
değildir. Onların adını ve şanını, nefsimizi değil, Rabbimizi razı
etmek için kullanmalıyız. Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil,
ahiretimizi mamur etmeliyiz. Eğer kibirimizi kırar da Allah’a giden
yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile
edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız.
Kaynak:
www.semerkanddergisi.com