DİNİ HASSASİYETİN
ZAYIFLAMASI MEZHEP HASSASİYETİNİN ZAYIFLAMASIYLA DOĞRU ORANTILIDIR
EBUBEKİR SİFİL
İLKADIM
DERGİSİ - Ekim
2005
Hocam mevzu hadislerin varlığı bir gerçek. Ancak bundan hareket
ederek hadislerin sıhhatini sorgulayanlar bir müddet sonra sahih
hadislerin varlığından da şüphe etmeye başlıyor. Bunun dengesini
nasıl korumak lazım? Şimdi mevzu hadisler var diye hadis kurumunun
zaafa uğratılması doğru mudur? Çünkü böyle örneklerle bazen
karşılaşıyoruz.
Evet, eğer kastettiğiniz bir kurum
olarak hadis ve sünnet karşısında zayıflayan hassasiyet ise bunu
şöyle ifade edebilirim: Bu bir anlayışın ürünüdür, sonuçtur. O
anlayışın arka planında başka kabuller vardır. Hadislerin sıhhatiyle
ilgili tereddüt aslında bu kabullerin bir sonucu olarak yansır. Yok,
bir araştırma meselesiyse, yani hadisler konusundaki sahih midir
değil midir tarzındaki tartışmalı tavır, mütereddit tavır bir
araştırmanın sonucunda ortaya çıkmışsa buna saygı duymak lazım.
Demek ki kişi bilmiyor ama araştırıyor, bir sonuca varacak. Fakat
günümüzde yaygın olan ilk söylediğimdir.
Yani hadiste bir kurum olarak
gösterilmesi gereken hassasiyeti insanların kaybetmesi söz konusu.
Bu da Kevserî merhumun, ‘mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür’
tarzındaki ifadesinde kristalize oluyor.
Ne alakası var? derseniz, şöyle bir
alakası var: Dînî hassasiyet insanlarda mezhep anlayışının
zayıflamasıyla zayıflamaya başlıyor. İşte eskiden ortaya konmuş
içtihatlar var. Bunlar bizi bağlamaz, günümüzde daha çok
imkanlarımız var, bir tuşa basıyorsunuz binlerce bilgi kaynağına
ulaşıyorsunuz gibi söylemlerle de desteklenerek ifade ediliyor.
“Geçmişte yaşamış insanların ortaya koyduğu çözümler bugün bizim
için bağlayıcı değildir. Onlar farklı bir dünyada yaşıyordu, biz
farklı bir dünyada yaşıyoruz” deniyor. Dikkat ederseniz bu bir
kabulün neticesidir. Yani “dünya değişti, her şey değişti
dolayısıyla da ahkâm da değişmelidir” kabulünün sonucudur. Dünyanın
değiştiğini ve değişimin kaçınılmaz olduğunu, kabul edilmesi mutlak
zorunlu bir şey olarak kabul ettiğiniz anda bir şeyler de çürümeye
başlıyor. Önce içtihat çürüyor, ardından icma çürüyor. Yani deniyor
ki adamın birinin tabiriyle: “İnsanlık Ashab-ı Kehf’in mağarasında
mı uyuyor acaba? 1300 yıl önce meydana gelmiş bir icma hükmü bizim
için niye bağlayıcı olsun? Hayat devam ediyor, değişiyor, akıyor,
gidiyor.”
Arkasından hadise, sünnete geliyor.
Neden? Çünkü içtihattan başlayan bu itiraz süreci aslında hadisin,
sünnetin altının oyulabileceği anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü bu
nokta dikkatten kaçırılmasa adam şunu bilecek ki, bizim bugün itiraz
ettiğimiz pek çok hüküm, pek çok içtihat aslında sünnete dayanan,
aslında delilini sünnetten alan içtihatlardır.
Biz bu içtihatları reddetmekle sünnetin
bağlayıcılığını, hadisin delaletini reddetmiş oluyoruz. Ve üçüncü
aşama da oraya geliyor: Sünnet, hadis! Yazıya geçirildi mi
geçirilmedi mi? Hatta geçen gün bir hıristiyan kanalında izledim.
Hristiyan papaz aynı şeyleri söylüyor. Yani İslam’a saldıracak adam
aynı argümanları kullanıyor. Hadislerin yazıya geçirilmesine Hz.
Peygamber izin vermemiştir, diyor. İşte ikinci halifeleri şöyle
etmiş, hadisler şu zamanda derlenmiş, işte İslam bu! Çok ilginç bir
şey. Bunlar aslında oryantalistlerin ürettiği malzemeler. Belki bu
ayrı bir bahis. Ama şunu anlıyoruz ki bu hassasiyet zayıflaması
İslamî bir durum değil. Yani bir insan, ulemanın asırlar boyu sahih
kabul ettiği, üzerine hüküm bina ettiği herhangi bir rivayeti ya da
rivayetleri tartışma konusu yapıyorsa, bunu hafifsiyorsa bu İslamî
hassasiyetin zayıfladığının bir göstergesidir. Çünkü bizde, bundan
yüz yıl öncesine, belki elli yıl öncesine kadar sıradan sokaktaki
bir insan bile, Efendimiz şöyle buyurmuştur denildiğinde, bunu
kendisi için uyulması mutlak surette gerekli olan bağlayıcı bir ilke
olarak görüyordu. İşte bu anlayış değiştikçe, zayıfladıkça muhtelif
gerekçelerle hadislere yöneltilen tenkitler artıyor ve bunun sonu
nihai aşamada Kuran’a çıkıyor. Kuran kıssalarının aslında yaşanmış
şeyler olmayabileceğinden tutun da Kuran’ın somut hüküm bildiren,
emir bildiren ayetlerinin tarihsel olduğu iddiasına kadar bir yığın
şey o çuvalın içinde mevcut.
Müslümanların bu konuda dikkatli olması
lazım.
Evet, İslamî bir durum değil bu.
Günümüzde mesela bir müslüman kredi
almak istiyor. Soruyorlar âlimlere. Kimisi bazı şartlar yerine
geliyorsa alabilirsiniz diyor ya da muhataba göre değişik cevaplar
ortaya çıkabiliyor. Bu durumlarda ne yapmak gerekiyor? Çözüm nedir?
Siz bu sadedde geçenlerde şöyle söylemiştiniz: “Bu durum İslam’ın
kendisinden kaynaklanan bir sorun değildir, bu günümüz
müslümanlarının eksiğidir.” Bunu biraz daha açar mısınız?
Temele inerseniz mesele şu: Müslümanlar
günümüzde gerek dünyanın muhtelif yerlerinde gerek Türkiye’de
birtakım pratik ihtiyaçlarına, meselelerine kurumsal anlamda
cevaplar üretebilecek durumdalar. Yani isterlerse, mesela, büyük
şirketler kurabilmekteler, televizyon kurabiliyorlar, medyada yer
alabiliyorlar. İşte sivil toplum dediğimiz alanda mevcutlar.
Özellikle cemaat yapıları pratik olarak bize bunu net olarak
gösterebiliyor. İşte bir cemaat bir anda dünyanın herhangi bir
yerinde okul açabiliyor. Ve onu besleyebiliyor, destekleyebiliyor,
yaşatabiliyor. Demek ki müslümanlar Türkiye’de bir araya gelip bir
mesele çözme konusunda pratik bir sıkıntı içerisinde değiller.
Sıkıntı bizim düşünme biçimimizde yatıyor. Nedir o? Pratik
ihtiyaçlarımızı öne alıyoruz. Cemaat bazında da olsa pratik
ihtiyaçlar.
Televizyon Kurmakla Dünya Kurtulmuyor
Bunların en başında dünyayı kurtarmak
geliyor. Yani biz dünyayı kurtarmak için ne yapabiliriz, televizyon
kurmalıyız. Dünya kurtuluyor mu? Hayır. Ben birey olarak, siz fert
olarak yaşamakta olduğumuz sıkıntıları yaşamaya devam ediyoruz.
Mesela evlilikte sıkıntılar yaşıyoruz. Talebe ise okumada sıkıntılar
yaşıyor. İşadamı ise ve bir cemaate mensup değilse, kredi bulmakta
zorlanabiliyor. Bunu çoğaltabiliriz. Yani insanların, müslümanların
bireysel problemleri devam ediyor. Biz pratik ihtiyaçlarımızı
öngörmez isek çok da bir yere varamayız. Siyaset yapmalıyız diyoruz.
Neden? Çünkü dünyanın kurtuluşu, ümmetin kurtuluşu buna bağlıdır
diyoruz. Ama siyasete döktüğümüz onca emek, onca para, onca zaman
bir düdükle bitiyor. O zaman ihtiyaçlarımızı, problemlerimizi, yeni
bir öncelik sıralamasına tabi tutmamız lazım. Yani bireyden,
insandan başlayan bir gözden geçirme faaliyeti olması lazım. Bireyin
ihtiyaçlarından, bireyin eğitiminden. Gerçekten bu nedir? Bu
‘komşusu açken tok yatan bizden değildir’ ilkesinin hayata
geçmesidir.
İslam Kalkınma Bankası’nın Kredisi
İhsan Doğramacı’ya
Vakıflar bu anlamda bir çözümdür değil
mi?
Elbette. Yani ben hiç tanımadığım bir
müslümana gidip derdimi, durumumu arz edip (tabi bunun da süreçleri,
kurumları, tarzı ve sistemi olacak), ondan ihtiyacımı
karşılayabilecek duruma gelmedikçe biz kurtuluşu, herhangi bir
projede aramayalım. Birey olarak müslümanın derdiyle dertlenmek
durumundayız.
Bunun dışında hatta uluslar arası
kurumları var müslümanların. Bu kurumlar bile derde deva şeyler
üretemiyorlar. Geçenlerde, Türkiye’den çok güzel hizmetler yapan bir
sivil toplum örgütü İslam Kalkınma Bankası’na başvuruyor. Bu
başvuruyu yapan kişinin bizzat kendisi anlattı. Başvurmuş ve demiş
ki, biz Türkiye’de bir tırın arkasına seyyar bir hastane kurup bütün
Türkiye’yi gezmek istiyoruz. Yani hastaneye gidemeyen, maddî durumu
elvermeyen insanların ayağına hizmet götürelim. Ameliyathanesi de
içinde olan tam donanımlı bir seyyar hastane kurmak istiyoruz. İslam
Kalkınma Bankası yetkilisinin tepkisi şu: Kaça mâl olur bu? Beş
milyon dolar. Biz onunla ilgilenmiyoruz; gidin onu başka yerlerde,
mesela AB’de arayın. Peki, siz ne ile ilgileniyorsunuz? Biz asgari
elli milyon dolarlık kredilerle ilgileniyoruz. Peki, bunu
Türkiye’den kullanan var mı? Var. Kim? İhsan Doğramacı! Ve
İstanbul’da zannediyorum Yıldız Teknik Üniversitesi. Türkiye’den
İhsan Doğramacı kullanıyor. Biri kırk küsur milyon dolar, biri
altmış milyon dolar kredi kullanmışlar İslam Kalkınma Bankası’ndan.
Yani bu şu arızadan kaynaklanıyor: Müslüman bireyi, müslüman ferdi,
cüzî ihtiyaçları öne almayan, dünyaya teleskoptan bakan bir şey.
Ormana bakarken ağacı gözden kaçıran anlayışlar. Bence sıkıntıların
kaynağı buradadır. Hepimizin tek tek bilinçli olarak, ferdi olarak
yapabileceğimiz İslamî hizmetlerdedir. Bu, ben İslami hizmet
yapacağım diye ortaya çıkarak da olmuyor. İşin tabiatında böyle bir
şey de var. Ben İslam’ı yaşamalıyım anlayışından kaynaklanan
otomatik anlayışlardır bunlar.
Böyle planlı, projeli, stratejili,
öngörülü, hedefli, organizeli çalışmalarda genellikle birey ihmal
ediliyor. Hadis-i kudsiyi hatırlayın: “Allahu Teala buyuruyor ki
kuluna, ben hasta oldum ziyaretime gelmedin. Acıktım derdimi
sormadın. Kul, bu nasıl olur Yarabbi? diyor. Böyle kullarım vardı da
sen onların eksiğini, derdini sıkıntısını sormadın, diyor Allah
Teala” Buhari’de geçiyor bu hadis.
Dolayısıyla diğer insanların ferden
ferda bu işi yürütmesi lazım. Bu hassasiyet kurumsal plana taşınırsa
ne âlâ, ne güzel. Dolayısıyla soruya gelelim, Karz-ı Hasen diye bir
müessese, bir fon, bir sandık oluşturulamaz mı Türkiye’de? İhtiyacı
olan insanların buradan gidip kredisini alıp, faizsiz, kullandıktan
sonra geri ödeyebileceği, ödemese bile bunun zekât fonlarıyla ve
saire ile sürekli beslenebileceği bir sistem kurulamaz mı? Zaten şu
anda mevcut pek çok projenin buna benzer yapılarla yürütüldüğünü
biliyoruz. Mevcut, belki bu söylediğimizi birebir yerine getiren
girişimler vardır. Ama çok etkin olmadıkları, çok yaygın olmadıkları
bizim hâlâ bu sorunu konuşmamızdan anlaşılıyor.
Genel olarak müslümanların ahvali
ortada. Çağımızın en önemli problemlerinden birisi müslümanların
dünyevîleşmesi. Sizin dünyevileşme problemine çare olarak
düşündüğünüz neler var hocam?
Bu belki de günümüzün en önemli
problemi. Modernitenin belki de en büyük tehlikesi, en büyük
handikabı. Müslümanlara getirdiği en büyük sıkıntı bu dünyevîleşme.
Belki pek çok şeyi müslümanlar yavaş yavaş da olsa zihnî planda
halledebiliyor. Yani modernitenin kötü bir şey olduğunu
söyleyebiliyoruz mesela. Bunu gerekçelendirebiliyoruz. Fakat İslam’ı
hayatımıza indirme noktasına geldiğimizde modernizm gene damgasını
vuruyor çoğu zaman. Ve bildiğimiz pek çok şeyi yapamıyoruz.
Yapılması gerektiğini söylediğimiz, ona samimiyetle inandığımız pek
çok şey var ki onları hayatımıza bihakkın indiremiyoruz. İşte bu
dünyevîleşmeden ileri gelen bir şeydir.
Hatta sık sık söylerim, geçmiş
devirlerde bir insanın mesela âlim olması kolaydı. Neden? Çünkü bir
sistem vardı, canlı bir hayat vardı ve ilim adamı o canlı hayat
içinde, o kurumsal yapı içinde sürece bir yerinden dâhil olduğu
zaman, o süreç onu bir yere götürüyordu. Mesela, bu ilim adamının
yaşadığı yerde bir ev kirası verme derdi yoktu, fatura derdi yoktu,
bir yerden bir yere ulaşım sorunu yoktu. Benim evim yok, arabam yok,
kira ödüyorum, çocuğum okuyor gibi pratik sorunları yoktu.
Dolayısıyla üç beş kuruş geliriyle bunu çözebiliyordu ya da işte
İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri gibi bir yere sırtını dayıyordu.
İmam Ebu Yusuf için anlatılır: Bir gün İmam Ebu Yusuf Harun Reşid
ile otururken, paluzeç adında (o dönemde çok makbul bir yemek)
fıstıklı bir yemek geliyor. İmam Ebu Yusuf gülümsüyor yemeği
görünce. Harun Reşid’in dikkatini çekiyor, niye güldün diyor. O da,
‘yok bir şey’ diyor. Israr edince anlatıyor:
“Ben çocukken babam vefat etmişti.
Küçük bir çocuktum. Annem dul kalmıştı. Evimizin ihtiyacını görecek
kimse yoktu. Ben aslında çalışmam gerekirken işten kaytarıp Ebu
Hanife’nin derslerine giderdim. Annem de gelir kulağımdan tutar,
beni oradan alır, götürür işyerine tekrar koyardı. Bir gün yine
kaçtım işten ve Ebu Hanife’nin meclisinde otururken annem meclise
girdi ve yine kulağımdan tuttu kaldırdı beni ve Ebu Hanife’ye dedi
ki “Allah’tan kork be adam! Ben dul bir kadınım, evimizin ihtiyacını
görecek kimse yok, bu çocuğun aklını çelme bize ekmek lazım.”
Kapıdan çıkarken Ebu Hanife ona dedi ki “senin bu oğlun burada
Paluzeç yemeyi öğreniyor, senin haberin yok.” Kadın dalga geçti,
tersledi ve gitti. Aldı beni götürdü yine. Sonra Ebu Hanife beni bir
gün sokakta gördü ve dedi ki “sen bu işten ne kadar para
kazanıyorsun?” İşte şu kadar dirhem. Bana her gün gizli gizli gel
sana o kadar dirhem vereyim. Akşama kadar burada ders yapalım. Akşam
gidince sen onu götür annene ver. İşten gidiyormuş gibi.” Ve öyle
götürmüşler. İşte zaman olmuş devran dönmüş İmam Ebu Yusuf baş kadı
olmuş ve Harun Reşid’in huzuruna geldiğinde ve önüne de paluzeç
geldiğinde bu olayı hatırlıyor. Sistem bir şekilde götürüyor bu işi.
Kendini eğitmek isteyen insanın pratik problemi yokmuş. İlim adamı
olma adına bu işi yapan, yetiştirme adına bu işi yapan merkezler
varmış, mevcutmuş. Ve bunlar hasbeten lillah iş görürlermiş.
Sicilya adasının fethinde komutan olan,
savaşırken şehid olan Esed bin Furat, Endülüs’ten kalkmış Kuzey
Afrika üzerinden Hicaz’a gelmiş. İlim taliplisi. İmam Malik’in
meclisine gelmiş, derslerine iştirak etmeye başlamış ama çok cevval
bir zihni var, öğrenme meraklısı. Çok sık soru soruyor. İmam Malik
de çok sık soru sorulmasından hoşlanmayan birisiymiş. Yani onun ilim
anlayışı, ders verme tarzı: Olmamış meseleleri, kelamî meseleleri
sormayacaksınız, ben anlatacağım siz dinleyeceksiniz. Ya da olmuş
şeyleri soracaksınız, şeklinde.
Sorduğunuzda da her sorunun cevabı
verilecek diye bir şey yok. Bir örnek: Birisi çok uzak bir beldeden
gelmiş İmam Malik’e. 20 küsur tane sorusu var. O memleketin halkı
içinden çıkamadığı soruları bu adama yazmış, vermişler; azığını da
vermişler, “sen bunları git Malik’e sor gel” demişler. Adam gelmiş
sormuş. İmam Malik üçüne falan cevap vermiş. Adam, “ben bu kadar yol
teptim geldim, ne diyeceğim dönünce” demiş. İmam Malik de, “Malik
altından kalkamadı dersin” cevabını vermiş. Böyle bir tarzı var İmam
Malik’in. Bir gün Esed gene bir soru sorunca diyor ki:
“Seni Irak temizler. Buraların adamı
değil.” Kalkıp Irak’a gidiyor Esed. Buralarda kim var ders veren
diye soruyor. İmam-ı Muhammed’i söylüyorlar, ona gidiyor. Bir süre
derslerine iştirak ediyor genel, umumî derslerine. Kesmiyor tabi.
Ondan sonra diyor ki bana özel ders verebilir misin? Tabi diyor, gel
gece evime. Esed anlatıyor: “Gece giderdim İmam-ı Muhammed’in evine,
karşılıklı otururduk. Ortamıza da bir leğen koyardı, leğenin içi su
dolu. O anlatırdı ben dinlerdim ve öyle bir an gelirdi ki uyku
basardı, başım öne eğilirdi. O leğenden bir avuç su alır yüzüme
serperdi, uyanırdım, devam ederdik.”
Niye anlatıyorum bunu? Pratik bir
sıkıntı yok ilim öğrenmek için. Öğrendiğini yaşamak için. Hayat,
sistem ne dersek diyelim her şeyiyle müsait. Yapı bu. Şimdi günümüze
dönüp geliyoruz. Günümüzde ilim adamı olmayı tercih etmek bir risk
başlı başına. Neden? Çünkü bir sürü sıkıntısı var bunun. Yani
halktan, siyasî yönetimlerden, zenginlerden, diğer insanlardan
müstağni bir hayat yaşamaya hazır olacaksın. Ve doğru bildiğiniz bir
şeyi neye mal olursa olsun söyleyebilme dürüstlüğüne, cesaretine
vicdan muhasebesine ve omurgasına sahip olacaksın. Hep veren insan
olacaksınız. Kimseden bir şey istemeden, hep veren insan
olacaksınız. Böyle de geniş bir yüreğiniz olacak, geçmişte böyleymiş
çünkü. Bütün bunlar ne kadar hakkıyla oluyorsa günümüzde ilim adamı
da o kadar oluyor. Yani ilmî gelişme de bu kadar oluyor. İşte belki
sizin sorunuzun da bir yönüyle cevabı bu. Bunları bir adam günümüzde
ne kadar yapabiliyorsa ilmî seviyesi de odur. Aliyyul Karî merhum
Mirkatü’l Mefatih’te bir hadisi şerhînde diyor ki:
“Günümüzde bir insana -dikkat edin
Aliyyul Karî’nin vefatı üzerinden 400 küsür sene geçmiştir- bir
adama ilim adamı deniyorsa bu sizi aldatmasın. Bu, o adamın ilim
seviyesine çıktığını değil ilmin o adamın seviyesine düştüğünü
gösterir. Çünkü ışık, kaynağından uzaklaştıkça karanlık yoğunlaşır.
Biz de şimdi ışık kaynağından bindörtyüz küsur sene uzaklaşmış
durumdayız. Bu bizden sonraysa daha da artacaktır.”
Şimdi ilim adamı dediğimizde aklımıza
birtakım isimler, birtakım insanlar geliyor. Geçmişle
kıyasladığımızda belki ilim adamlarının talebeliğini yapabilecek
seviyede insanlara biz bugün ilim adamı diyoruz. Bu bir öz
eleştiridir, yanlış anlama olmasın; aynı zamanda bir tespittir.
Bizim zaman telakkimizi ortaya koyuyor. Biz zamanı nasıl okuyoruz?
Zaman Efendimiz döneminde en kutlu en mübarek dilimindeydi ki, biz
ona onun için “asr-ı saadet” diyoruz, saadet zamanı… Ondan
uzaklaştıkça zaman gittikçe kısalmaya başlıyor, gittikçe kararmaya
başlıyor. Aynı zamanda bu bizim bilgi telakkimizi ortaya koyuyor.
Bilginin kaynağı Efendimizdir, vahiyle aldı. Ondan uzaklaştıkça
bilgilerimiz, bilen insanlarımız, bildiğini yaşayan insanlarımız
azalır. Bu modern bilgi telakkisiyle taban tabana zıt bir
istikamettir. Modernistlere sorarsanız bilgide zirvedeyiz derler.
Ama İslamî bilgi yani vahyî bilgi, ontolojik bilgi bakımından
meseleye baktığımızda sınır noktasına doğru yavaş yavaş dökülürüz.