NAHL SURESİ

31. Adn cennetleridir ki, ona gireceklerdir, altlarından ırmaklar akar. Ve onlar için orada istedikleri vardır. İşte Allah Teâlâ takva sahiplerini böylece mükâfatlandırır.

31. Evet.. O takva sahiplerinin kavuşacakları yüksek makamlar (Adn cennetleridir ki) o ebedî bağlar, bostanlar, gezinti yerleridir ki, o takva sahipleri (ona) o cennetlere (gireceklerdir) öyle güzel, ruhları coşturan cennetler ki, onların köşkleri (altlarından ırmaklar akar) lezzetli, şeffaf sular akar durur (ve onlar için) o cennet ehline mahsus (orada) o cennetlerde (istedikleri) arzu eyledikleri, kendisiyle ferahlanacakları, zevk alacakları her şey (vardır) onlar için her tûlü hayırlar, saadetler hazır bulunacaktır. (İşte Allah Teâlâ takva sahiplerini böylece) böyle cennetlere, nimetlere kavuşturmak suretiyle (mükâfatlandırır) artık hangi akıllı bir insandır ki, böyle ebedî, parlak mutluluk dolu bir istikbale kavuşmak için “daha dünyada iken imân ile, takva ile, ibadet ve itaat ile uğraşmayı kendisi için en güzel bir vazife telâkki etmesin?.

32. Onlar ki, tertemiz oldukları halde ruhlarını melekler alıverirler, derler ki: “Selâm size” yapmış olduğunuz şey sebebiyle cennete giriniz.

32. Evet.. (Onlar ki) o takva ehli müminler ki (tertemiz oldukları hâlde) temiz bir itikat ile, güzel ahlâk ile vasıflanmış, zulmetmek pisliğinden temiz, hakka yönelmiş bir durumda iken (ruhlarını melekler alıverirler) o melekler, onlara o ölüm anında (derler ki: Selâm size) Ey Allah’ın dostları!. Cenab-ı Hak sizi selâmetle, cennet ile müjdeliyor. Artık dünyada iken (yapmış olduğunuz şey sebebiyle) takvaya, ibadet ve itaate devam etmiş olduğunuzdan dolayı (cennete giriniz) yani: Cennet sizin için hazırdır, o size mahsustur, sizin için hazırlanmış bir mutluluk makamıdır. Siz haşrolununca lâyık olduğunuzcennetlere gireceksinizdir. Ne büyük bir müjde!. İnkarcılar, münafıklar ise bu saadetten ebediyen mahrumdurlar.

33. O inkarcılar kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbin emrinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? Onlardan öncekiler de öylece yapmışlardı ve onlara Allah zulüm etmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.

33. Bu mübarek âyetler, müşriklerin ne kadar kendilerine faidesiz bir bekleyişte, yanlış bir fikirde bulunarak kendi nefislerine ne kadar zulüm eder olduklarını bildiriyor. Ve müşriklerin kendilerini müdafaa için ileri sürecekleri sözlerin boş olduğuna ve Peygamberlerin açık tebliğatı var iken artık kimsenin kendisni mazeretli göstermeğe selahiyeti bulunmadığına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: O inkarcılar, o Hz. Muhammed’in Peygamberliğini ve Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmeyen müşrikler (kendilerine meleklerin gelmesinden) başka bir şey mi bekliyorlar ki, o zaman imân etsinler?, (veya) kendilerine (Rab’bin emrinin) yani: Haklarında köklerini kazıyıcı azabın (gelmesinden başka bir şey mi beklerler) o zaman imanları kendilerine ne fâide verir?. Veyahut o inkarcılar, İmân etmeleri için meleklerin veya kıyamet gününün gelmesinden başka bir şeyi beklemezler. Öyle bir vakitte ise imanları elbette kabule lâyık olamaz. O bir zoraki İmân olmuş olur. (onlardan öncekiler de) asrı saadetteki müşriklerden önce olan ve kendilerine gönderilen Peygamberleri inkâr eden müşrikler de (öylece yapmışlardı) onların da sözleri, fiilleri bu kabildendi. O müşrikler hemen helâke uğramışlardı (ve onlara Allah zulüm etmedi) onlar haketmiş oldukları helâke kavuşmuşlardı (fakat olar kendi nefislerine zulüm ettiler) onlar küfre düştüler, Peygamberlerini tasdik etmediler başlarına gelen belâlara sebebiyet verdiler, lâyıkbulundular.

34. Artık onlara yaptıkları şeylerin kötülükleri dokundu ve onları kendisiyle alay ettikleri şey sarıverdi.

34. (Artık onlara yaptıkları şeylerin) o kâfirce hareketlerinin (kötülükleri dokundu) onların ezasına, azabına uğradılar, (ve onları kendisiyle alay ettikleri şey sanıverdi) onların etrafını öyle inkârlarının, alay etmelerinin cezası inerek kuşattı. Hepsini de mahvedip gitti. Artık o müthiş felâketlerden sonrakiler bir ibret dersi almalı değil midirler?.

35. Ve müşrikler dediler ki: Eğer Allah dilese idi ondan başkasına ne biz ve ne de babalarımız ibadette bulunmazdık ve ne de onsuz bir şeyi haram kılmazdık. İşte onlardan öcekiler de böyle yapmışlardır. Artık Peygamberlerîn üzerine apaçık tebliğden başka ne vardır?

35. Halbuki, sonraki müşriklerde o eski milletlerin başlarına gelen felâketlerden bir ibret dersi almadılar (ve) bu (müşriklerde) bir bâtıl inanç tesiriyle veya bir alay etme ve kıyameti inkâr maksadiyle (dediler ki: Eğer Allah Dilese idi ondan başkasına ne biz ve ne de babalarımız ibadette bulunmazdık) madem ki, Allah öyle dilemiş, artık biz başka türlü yapamazdık, (ve) Allah dilese idi (ne de onsuz) o Allah’ın dilemesi olmaksızın (bir şeyi haram kılmazdık.) Şevâib, behahir, ham gibi hayvanların etlerini haram kabul etmezdik. Cenab-ı Hak böyle dilememiş olsa idi biz de böyle yapmazdık (İşte onlardan evvelkilerde böyle yapmışlardı) eski ümmetlerde de böyle yanlış fikre sahip olmuş, onlar da Peygamberleri inkâra cür’et göstermişlerdi. Varsın onlar böyle küfürlerinde israr etsinler, elbette birgün cezalarına kavuşacaklardır. Bu gibi iddiada bulunan müşrikler kendilerinin cebriye mezhebinde olduklarını göstermişler ve şöyle demişlerdi. Madem ki, Hak Teâlâ neyi dilerse o meydana gelecektir, artık Peygambergönderilmesine gerek kalmamıştır. Herkes yaptığını mecburî bir şekilde yapmakta olduğundan kendisi özürlü bulunmuştur. Ne kadar yanlış bir inanç!. Cenab-ı Hak, kullarının bir takım fiillerini onların ihtiyarlarına, irâdelerine göre vücude getirir, Hak Teâlâ hikmet gereği kullarına bir cüz’î irâde, bir kazanma kuvveti vermiştir. Onların mükellef oldukları ameller, fiiller onların seçme ve tercihlerinden dolayı ilâhî irâde ile meydana gelmektedir. Öyle zorlamaya inanan kimseler ise bu hakikatten habersiz bulunmaktadırlar. Maamafih Allah’ı inkâr eden bir kısım kâfirler de böyle bir iddiayı üstünlük taslamak ve alay etmek için söylemiş olurlar. Demiş oluyorlar ki: Ey müminler!. Madem ki: Bir Yüce Yaratıcının varlığına inanmış bulunuyorsunuz, o halde biz mazur olmaz mıyız?. Her yaptığımız onun iradesiyle, yaratmasiyle meydana gelmiş olmaz mı?, (işte onlardan evvelkiler de böyle yapmışlardı) eski ümmetlerde böyle yanlış bir fikre sahip olmuşlardı, onlar da kendilerinin iradeye sahip, ve ondan dolayı mükellef olduklarını takdir edemeyip Peygamberlerini inkâra cür’et göstermişlerdi. (Artık Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başka ne vardır?.) Evet.. Yüce Peygamberlerin vazifeleri dinî hükümleri ümmetlerine açık, parlak birer şekilde tebliğ etmekten ibarettir. Bu suretle ümmetler hakkında ilâhî delil tamam olmuştur. Hiç bir kimsenin cehaletin! mazeret makamında ileri sürmesine mahal kalmamıştır. Artık Peygamberlerinin tebliğlerini kabulden kaçınanlar kendi korkunç âkibetlerini düşünsünler, bütün mes’uliyet, onlara aittir. “Bu âyeti celile, Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında bir teselliyi de içermektedir. Ta ki: Tebliğlerini kabul etmiyenlerin o cahilce hallerinden dolayı fazla üzüntüye düşmesin. Bu da Peygamber Efendimiz hakkında bir ilâhî koruma, bir ilâhî lütuf demektir.

36. Andolsun ki, her ümmete Allah’a ibadet ediniz ve şeytandan kaçının diye birPeygamber göndermişizdir. Artık o ümmetlerden bir kısmına Allah hidayet etmiştir ve onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. İmdi yeryüzünde yürüyünüz de bakınız ki, yalanlayanların âkibetleri nasıl olmuştur.

36. Bu mübarek âyetler, vaktiyle her ümmete bir Peygamberin gönderilmiş ve kendilerine lâzım gelen tebliğatın yapılmış olduğunu bildiriyor, o ümmetlerden bir kısmının hidayete ermiş, bir kısmının da sapıklığa düşmüş bulunduğunu gösteriyor, o sapıklığa düşmüş milletlerin ibret verici âkibetlerine dikkatleri çekiyor, onların hidayet kabiliyetlerini kaybetmiş, gerçekleşmesi va’dedilen ahiret hayatım inkâr etmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kutsal varlığıma (and olsun ki) muhakkak (her ümmete Allah’a ibadet ediniz) yalnız ortak ve benzerden uzak olan o Yüce Yaratıcıya kullukta bulununuz (ve şeytandan) bir takım putlara ibadetten (kaçının diye Peygamber göndermişizdir.) Nitekim bu ümmete de Hazreti Muhammed Aleyhisselâm gönderilmiştir, (artık o ümmetlerden bir kısmına Allah hidayet etmîştir) Onlar temiz yaratılışlarını bozmamış, iradelerini kötüye kullanmamış Peygamberlerinin tebliğlerini kabul edip onlara karşı muhalif bir cephe almamış oldukları için haklarında Allah’ın hidayeti tecellî etmiştir. (Ve onlardan) o ümmetlerden (bir kısmı da sapıklığı hak ettiler.) Kendi yaratılışlarını bozmuş, akıllarını güze! kullanmamış; Peygamberlerinin tebliğlerine inanmamış oldukları için sapıklığa mahkûm bulunmuşlar, nice felâketlere uğramışlardır. Eğer o ümmetlerin bu hallerinden şüphede iseniz (İmdi yeryüzünde yürüyünüz de bakınız ki) Peygamberlerini (yalanlayan) ilâhî dini kabulden kaçınan (ların âkibetleri nasıl olmuştur) Âd, Semud, kavimleri gibi inkârcı milletlerin harap yurtları, kendilerinin müthiş hayat tarihleri daima görülüp işitilmektedir. Bunlardan olsun bir ibret almalı değil midir?.

37. Sen onların hidayete ermelerine çok düşkünlük göstersen de faidesizdir çünki Allah Teâlâ sapıklığa düşürdüğüne hidayet etmez ve onlar için yardımcılardan bir kimse de yoktur.

37. Ey Son Peygamber!. (Sen onların) o seni yalanlayan bazı Kureyş kabilelerinin vesairenin (hidayete ermelerine düşkün olsan da) bütün çaba ve gayretini onların hakkı kabul edip imana kavuşmalarına harcasan da faidesizdir, ona kâdir olamazsın (çünkü Allah Teâlâ sapıklığa düşürdüğüne hîdayet etmez) onlarda hidayeti zorla yaratmaz, onları kendi kötü iradelerinden dolayı sapıklığa düşürmüştür, ilâhî irade bu imtihan âleminde hikmet gereği o şekilde tecelli etmektedir. (ve onlar için) öyle kendi iradeleri yüzünden sapıklığa düşürülmüşler için (yardımcılardan bir kimse de yoktur) ki, onlara hidayet edebilsin veya onlardan azabı def edebilsin. Onlar dünyada da, ahrette de öyle bir yardımcıya nail olama-yacaklardır.

38. Ve Allah’a yeminleriyle yemin ettiler ki: Allah ölen bir kimseyi diriltmeyecektir. Hayır.. Bu diriltmek onun üzerine hak olan bir vaaddır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

38. Ve onların şu sapıklıklarına da bakınız ki, onlar (Allah’a olanca yeminlerîyle) son derece gayretleriyle (yemîn ettiler ki:) Bu dünyada ölüp giden kimse artık hayattan büsbütün mahrum kalmıştır, artık (Allah ölecek bir kimseyi diriltmeyecektir.) Onlara göre insan, bu hususî bünyeden ibarettir, İnsan ölünce bu bünyesi dağılır, parçalara, atomlara ayrılır, artık iadesi mümkün olamaz. Onların bu yanlış inançlarını red için de buyumluyorki: (Hayır) onların o iddiaları boştur. (Bu) diriltmek, ölmüş insanları yeniden hayata kavuşturmak (onun üzerine) o Kerem sahibi Yaratıcı tarafından (hak olan) hakikaten sâbit bulunan (bir vâ’ddır) kesin bir ilâhî va’din gereğidir, elbette ki her insanı yeniden hayata erdirecektir. İnsanın mahiyeti, öyle kuru bir bünyedenibaret değildir, İnsan ruh ile beraber cesetten ibarettir. Cenab-ı Hak, ruhu da cesedi de dilediği zaman iaedeye kadirdir. inanıyoruz (Fakat insaların çoğu bilmezler) Allah Teâlâ’nın ilmini, kudretini, hikmetini ve diğer yüce vasıflarını bilip tasdik etmezler. Öyle bir cehaletten dolayıdır ki, bir takım hakikatları inkâra cür’et gösterirler. Onlar, Kâinatın yaratıcısının kudret ve yüceliğini, beyanlarının hakikatin ta kendisi olduğunu bilseler, sözleride doğru oldukları, gösterdikleri mucizeler ile sâbit olan Peygamberlerin yüce değerini takdir etseler öyle cahilce bir inkâra düşmüş, kâfirce bir kanaatte bulunmuş olmazlar. Ne kadar uğursuz bir cehalet!.

39. Evet.. Cenab’ı Hak ölüleri diriltecektir ki onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi açıklasın ve kâfir olanlarda kendilerinin hakikaten ne yalancı kimseler olmuş olduklarını bilsinler.

39. Bu mübarek âyetler, Hak Teâlânın hikmet gereği ölüleri dirilteceğini ve inkârcıların yalancılığını ortaya koyacağını bildiriyor, İlâhî kudretin her şeye fazlasiyle kâfi olduğuna işaret ediyor ve İslâm yolunda zulme uğramış, hicret etmeye mecbur kalmış, sabır ve tevekkülde bulunmuş olan zatların da hem dünyada hem de ahirette nice nimetlere kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ ölüleri, ölmüş ve ölecek olan bütün müminleri ve kâfirleri yeniden hayata erdirecek tir ki (Onlara) o yeniden hayat bulacaklara dünyada iken (kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi açıklasın) müminler, inançlarının pek doğru olduğunu gözleriyle görüp katiyyet derecesine ulaşmış olsunlar, (ve) kâfirler de ne kadar cahilce, inkârcı bir kanaatte b-uunmuş olduklarını katiyyen anlasınlar. Evet.. (Kâfir olanlar da) dünyada iken kıyameti inkâr etmişlerdi, bir kısmı da Allah dilemese idi biz putlara ibadet etmezdik diye kendilerini mazur göstermek istemişlerdi. Artık onlar yeniden hayta erdirileceklerdir ki: (kendilerininhakikaten ne yalancı olmuş olduklarını bilsinler.) Evet.. Onlar kıyamet gününde o iddialarının ne kadar bâtıl olduğunu anlayacaklardır.

§ Diğer bir görüşe göre de: Hak Teâlâ Hazretleri her ümmete bir Peygamber göndermiştir ki, insanlara ihtilafa düştükleri şeyleri açıklasınlar ve kâfirler de o Peygamberlerin gönderilmesinden önce cehalet ve sapıklık içinde bulunmuş olduklarını anlayabilsinler.

40. Bizim bir şeye sözümüz, onu dilediğimiz zaman ona ol dememizden ibarettir ki, o da hemen oluverir.

40. Evet.. Allah Teâlâ her şeye kadirdir, her ne şeyin varlığını dilemiş olursa o şey mutlaka meydana gelir. İşte insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmesi de bu cümledendir. Binaenaleyh bu hakikatı bir misâl yoluyla beyan buyuruyor ki: (Bizim bir şeye sözümüz) yani: irademiz (onu dilediğimiz) meydana getirmek istediğimiz (zaman ona ol dememizden) yani: Onun o belirli zamanda varlığını dilemiş olmamızdan (ibarettir ki, o da hemen) o takdir edilen zamanda (oluverir) ilâhî iradeye muhâlefeti düşünülemez. İşte insanların öldüklerinden sonra tekra dirilmeleri de bu cümledendir. Bunlar ilâhî iradeden dolayı mutlaka tekrar hayat bulacaklardır. Allah’ın kudreti karşısında böyle bir hâdise asla imkânsız görülemez.

41. Ve o kimseler ki, zulüme uğratıldıktan sonra Allah uğrunda hicret ettiler. Elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz ve ahiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür. Eğer bilirlerse.

41. (Ve o kimseler ki) o muhterem zatlar ki, Allah’ın dinini yaymaya çalıştıkları için kâfirler tarafından (zulme uğratıldıktan sonra Allah uğrunda) Allah’ın rızasını kazanmak, İslâm dinini yaymaya devam etmek için (hicretettiler) yurtlarını bırakarak başka yerlere gittiler (elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğîz) onlara fetihler ihsan edeceğiz, (ve) onlar için (ahiret mükâfatı ise) cennete kavuşmak, Allah’ın cemalini görmek ise (elbette daha büyüktür) daha yüce bir nimettir (eğer) kâfirler ve hicretten kaçınanlar o hicret eden müminlerin öyle kavuşacakları nimetleri, mükâfatları (bilseler) elbette onlara muhalefetde bulunmazlar, hak yolunda her fedakârlığa katlanır, sabır ederler, öyle dünyevî ve uhrevî mükâfatlara kavuşurlar.

42. Onlar ki sabr etmişlerdir ve Rablerine de tevekkülde bulunurlar.

42. (Onlar ki,) o hicret edenler, o muhterem zatlardır ki (sabır etmişlerdir) İslâm dini uğrunda sabır ve sebat göstermişlerdir, vatanlarından ayrılmaya, birçok şiddetlere karşı tahammülde bulunmaya razı olmuşlardı, (ve) o zatlar (Rablerine de tevekkülde bulunurlar) bütün işlerini Cenab-ı Hak’ka havale ederler, Hak Teâlâ’ya kalben yönelirler başarıyı ondan beklerler.

§ Bu seçkin vasıflara sahip olan zatlar, bilhassa Resûl-i Ekrem ile onun ashab-ı kiramıdır. O mübarek zatlara Mekke halkı zulüm etmişlerdi. Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicret buyurmuştu. Ashab-ı Kiramının bir kısmı da evvelâ Habeşe’ye sonra Medine-i Münevvereye hicret etmişlerdi, bir kısmı da yalnız Medine-i Münevvere’ye hicret etmiş, bir kısmı da Mekke’i Mükerreme’den hicret edemeyip müşriklerin eziyetleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Bilâli Habeşî, Suheyb, Ammâr gibi zatlar bu cümledendir. İşte bütün bu mübarek zatlar, bu sabırlarının, hakka tevekküllerinin dünyevî ve uhrevî mükafatlarına kavuşmuşlardı. Mekke-i Mükerreme’yi fethederek bütün düşmanlarına karşı galip ve hâkim bulunmuşlardı. Onların adları dünyada daima takdir ile, saygı ile hatırlanmaktadır.Uhrevî mükâfatları ise her türlü düşüncelerimizin üstündedir. İşte Allah’ın dinine hizmetin, bağlılığın büyük mükâfatı!.

43. Ve senden evvel de Resûl olarak göndermedik, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri gönderdik. İmdi bilenlerden sorunuz eğer siz bilmiyor iseniz.

43. Bu mübarek âyetler, insanları irşat için yine insanlardan erkek olan birçok Peygamberlerin mucizeler ile, kitaplar ile gönderilmiş olduğunu bildiriyor. Allah’ın dinine muhalif, hilekârca hareketlerde cür’et edenlerin de ilâhî azaptan korkmalarını kendilerine ihtar buyuruyor. Ve Cenab-ı Hak’kın dinine girmekle onun acıma ve merhametine sığınmanın lüzumuna işaret buyurmaktadır. Şöyleki: (Ve) Ey Muhammed Aleyhisselâm!. (Senden evvelde) ümmetlere, insan topluluklarına (Resûl olarak) melekleri, kadınları, çocukları (göndermedik, ancak kendilerine) melekler vasıtasiyle (vahyettîğimiz) insan cinsinden olan (erkekleri gönderdik) bütün insanlığa gönderilmiş Peygamberler, insan cinsinden olan (erkekleri gönderdik) bütün insanlığa gönderilmiş Peygamberler, insan cinsinden olan bir kısım muhterem erkeklerdir. (İmdi) siz bu hakikatı (bilenlerden sorunuz) İlim sahibi olan, düya tarihini bilen, Tevrat, Zebur, İncil gibi kitapların içeriğine vakıf olan ve bu özellikle tanınan kimselere sorunuz. Meselâ: Kitap ehline sorsanız onlar da vaktiyle Hazret-i Musa, Hazret-i İsa gibi zatların Peygamber gönderilmiş olduklarını haber verirler. (Eğer siz) ey Kureyiş müşrikleri vesair inkarcılar bu hakikatı (bilmiyor iseniz) onlar size bu hususa dair bilgi verirler, bütün ümmetlere meleklerin değil, yine kendi cinslerinden olan erkeklerin Resûl gönderilmiş olduğunu söylerler.

§ Bu âyeti kerime de işaret vardır ki, bir cemiyetin fertleri, bilmedikleri mes’eleleri bilen kişilerden somp öğrenmelidirler.

44. O Peygamberleri açık mucizeler ile ve kitaplar ile gönderdik ve sana da Kur’an’ı indirdik ki, kendilerine indirilmiş olan emir ve nehyi insanlara açıkça anlatasın ve gerek ki onlar da düşüneler.

44. Evet.. O Peygamberleri (açık mucizeler ile) parlak deliller ile (ve) Tevrat, Zebur, İncil gibi semavî (kitaplar ile) gönderdik ve sana da bir öğüt, bir zikir olan (Kur’an’ı indirdik ki, kendilerine) iki âlemde de kurtuluş vesileleri olmak üzere (indirilmiş olanı) dinî vazifeleri, dinî kuralları, ve ilâhî emirleri ve yasakları (insanlara açıkça anlatasın) en fasih, en açık bir lisan ile onları irşada çalışasın (ve gerektir ki, onlarda tefekkür edeler) onları düşünüp uyanabileler. Eet.. İnsanlığın güzelce düşünerek uyanmaları, hakikatlardan haberdar olmaları hikmet ve menfaatından dolayıdır ki, hakikatlerin özeti olan Kur’an-ı Kerim nâzil olmuş, Resûl-i Ekrem de bu gerçekleri izah ederek ümmetine tebliğ eylemekle görevlendirilmiştir.

§ Bu âyeti Mücmel celilede işaret buyurulmuş oluyor ki, Yüce Peygamberimiz Kur’an-ı Kerim’in mücmel (kısa ve öz) olan bir kısım âyetlerinin hükümlerini ümmetine ayrıntılı olarak açıkça beyan etmekle mükelleftir. Bu sebeple Resûl-i Ekrem’in mübarek hadisleri bir kısım mücmel Kur’ânî hükümleri açıklayarak bildirmektedir, ümmetin vazifeside bu hükümleri Hazreti Peygamberin bildirmiş olduğu şekilde bilip kabul etmektir.

45. Kötülük tuzakları kuranlar, Allah’ın onları yere geçireceğinden veya anlamadıkları bir yerden kendilerine azabın gelmesinden emin mi oldular?

45. Ya o (kötülük tuzakları kuranlar) öyle fena hilelerde, desiselerde bulunup duran bir kısım Kureyş müşrikleri (Allah’ın onları yere geçireceğinden) Karun ile ashabının başlarına gelen felâketlere uğratacağından emin mi oldular?. (Veya) onların (anlamadıkları biryerden kendilerine) başka türlü bir (azabın gelmesinden) Lût kavmi gibi ağır bir azaba tutulmalarından (emin mî oldular?.) böyle müthiş bir akıbeti hiç düşünmezler mi?

46. Veya onları dönüp dolaşırlarken yakalayıvermesinden emin mi oldular? Halbuki, onlar Hak Teâlâyı âciz bırakıcılar değildirler.

46. (Veya) o müşrikler (onları dönüp dolaşırlarken) sıhhatları, kuvvetleri yerinde mevcut bir halde seyahatlere çıkıp yeryüzünde gezip dururlarken, Allah Teâlâ’nın onları bir azap ile (yakalayıvermesinden) eminmi oldular. Böyle bir felâkete ansızın uğrayabileceklerini hiç hatıra getirmezler mi?, (halbuki onlar) haşa Hak Teâlâ’yı (âciz bırakıcılar değildirler) kendilerine gelecek herhangi bir felâketi bertaraf edebilecek bir güce sahip bulunmamaktadırlar.

47. Veya onları korkutmak üzere yakalayıvereceğinden emin midirler muhakkak ki, Rabbin elbette çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

47. (Veya onları) o müşrkilerı Cenab-ı Hak’kın sırf (korkutmak) uyanmalarına bir vesile meydana getirmek (üzere yakalayıvereceğinden) emin midirler?. Meselâ: Allah Teâlâ günahkâr bir beldeyi ansızın bir zelzele ile vesaire ile mahv ve harab eder, bununla etraf tâki beldeler halkı için korkunç bir manzara vücude getirilmiş olur. Veyahut bir millet, bir müddet kıtlık ve pahalılığa müthiş hastalıklara duçar olur, bu da kendileri için bir uyanma vesilesi teşkil etmiş bulunur, İşte böyle korku ve dehşeti gerektiren olaylar da meydana gelebilir. Artık insanlar uyanık bulunmalı, Hak Teâlâ’ya sığınmalı, onun kutsal hükümlerine uymalıdır ki, o gibi felâketlerden emin olabilsinler. (Muhakkak ki, Rab’bin elbette çok esirgeyicidir) bunun içindir ki, kullarını irşat edecek Peygamberler göndermiştir ve o Kerem sahibi Yaratıcı (çok merhametlidir) bundan dolayıdır ki, kullarınagünahları yüzünden hemen azap etmez, kendilerine durumlarını düzeltebilmeleri için bir müddet verir, onları bir müddet serbest bırakır.

48. Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki, onun gölgesi Allah için mütevazi bir halde secde ederek sağa ve sol taraflara eğiliverir.

48. Bu mübarek âyetler, bütün mahlûkatın gölgelerinin kendilerine mahsus birer mütevazi vaziyetiyle Cenab-ı Hak’ka itaat secdesinde bulunduklarını bildiriyor. Ve bütün meleklerin Cenab’ı Hak’tan korkup emrolundukları şeyleri yaptıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kâinatın yaratıcısının kudret eserlerini uyanık bir ruh ile seyretmek, Yüce Yaratıcının varlığını pek mükemmel bir şekilde isbata kifayet eder. Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcının varlığını, birliğini inkâr eden bir kısım beyinsiz insanlar (Allah’ın yarattığı) dağlar, ağaçlar, kuşlar gibi (herhangi bir şeyi görmediler mi ki) onlara birer nazarı ibretle bakmadılar mı ki o kadar cehalet, o kadar küfür ve şirk içinde yaşıyorlar. Halbuki (onun) öyle herbir şeyin (gölgesi) bile (Allah için mütevazi bir halde) her yönüyle Allah’ın iradesine tam boyun eğmekle (secde ederek) gündüzün başlangıcında (sağa ve) gündüzün nihayetlerinde de (sol taraflara eğiliverir) ilâhî irade, bütün bunların üzerinde hükümran bulunur. Bunlar bir düzen içinde o vaziyetleri gösterir, bir Yüce Yaratıcının kudretine tabi ve boyun eğer olduklarını lisanı hâl ile itirafta bulunmuş olur.

§ Fiyi; meyletmek, geri dönmek mânasınadır. Güneşin bıraktığı gölgeye de bir taraftan bir tarafa döndüğü için “fiyi şems” denilmşitir. Bu kelime harac, ganimet mânâsına da kullanılır. “Tefiü” de “temilü”, yani meyleder demektir. “Dehrû, “Dühûr” da hakir, zelil mânasınadır. Dahirun da zelil, hakir ve mütevazi olan kimselerdir.

49. Ve Allah için göklerde olanlar ve yerdeki canlılar ve melekler secde ederler ve onlar kibirlenmezler.

49. (Ve) Cenab-ı Hak’kın kudretine, iradesine mahlûkatının yalnız gölgeleri değil, hepsi de tâbi bulunmaktadır. Çünkü (Allah için göklerde olanlar) bir takım yüce ruhlar, (veya semalara mahsus olan) melekler, secde ederler (ve yerdeki canlılar) da secde ederler, hepsi de Allah’ın iradesine boyun eğerler. Kendi varlıkları da birer kulluk secdesi vaziyetini gösterir. Kerem sahibi Yaratıcının varlığına, büyüklüğüne işaret eyler (ve) özellikle mahlûkatın büyük bir kısmını teşkil eden (melekler) de (secde ederler) bunlardan maksat, bütün melekler olacağı gibi yeryüzündeki hafaza vesaire melekleri de olabilir. (Ve onlar) o melekler, (kibirlenmezler) kulluk vazifelerini tam bir tevazu ile yapar, onlar da diğer bir kısım mahlûkat gibi mükellef olup bir korku ve ümit içinde yaşarlar.

§ Bu (49) uncu âyeti kerime, üçüncü bir secde ayetidir.

50. Üzerlerinde hâkim olan Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyleri yaparlar.

50. Ve o melekler (üzerlerinde) hâkim olan (rablerinden korkarlar) kendilerini yaratan, işlerini düzenleyen, haklarında ihsanda bulunan kerem sahibi Yaratıcılarından bir korku ve dehşet içinde yaşarlar. Diğer bir yoruma göre melekler üzerlerinden kendilerine ilâhî bir azabın gelmesinden veya kahır ve galebesiyle kendilerinin üstünde olan bir Yüce Yaratıcının büyüklük ve yüceliğinden dolayı bir korku ve heybet içinde bulunurlar. (Ve emrolundukları şeyleri yaparlar) mükellef oldukları ibadet ve itaatten ve işlerin idaresinden asla ayrılmazlar.

§ Meleklerin kibirlenmeyerek Yüce Yaratıcıya boyun eğmeleri, onların masum olduklarını göstermektedir. Onların Cenab-ı Hak’tankorkar olmaları da, onların diğer mükellefler gibi haddizatında mükellef bulunduklarını, onlara da emir ve yasağın, va’d ve tehdidin yönelik olduğunu, onların da korku ve ümit içinde yaşadıklarını bildirmektedir. Zaten kulluğun alâmeti de bundan ibarettir.

51. Ve Allah buyurmuştur ki, iki tanrı edinmeyiniz o ancak bir ilahtır. Artık yalnız benden korkunuz.

51. Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak’kın birliğini, ortaktan uzak oluşunu, bütün kâinatın ve hakikî dinin ve bütün nimetlerin Hak Teâlâ’ya ait olduğunu bildiriyor ve insanların bir zarara uğradıkları zaman Allah Teâlâ’ya yalvarmaya başladıklarını, o zarardan kurtulunca da Hak Teâlâya ortak koşmaya cür’et gösterdiklerini açıklamakta ve böyle kimselerin yakında lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Ve Allah) Teâlâ bütün mükelleflere (buyurmuştur ki) Ey kullarım!. Sakın (iki tanrı edinmeyiniz) sağlam yaratılışınızı, Allah’ın birliğini idrak etme kabiliyetine sahip olan aklınızı kötüye kullanarak şirke düşmeyiniz (o) ilahlığa sahip olan zat (ancak bir ilahtır) onun asla eşi ve benzeri yoktur, (artık yalnız benden korkunuz) diye sizlere emretmektedir. Ondan başkasından korkmayınız, ondan başkalarına da ilahlık isnat ederek onlardan korkmak cehaletini göstermeyiniz.

§ Rehb! Üzüntü ile ıztırap ile korkmaktır. İbadet eden korkan kimseye rahip denilmiştir. Çoğulu Rehâbibtir. Bu ünvan, Hıristiyan din adamlarına verilmektedir.

52. Ve göklerde ve yerde ne varsa onun içindir ve din de daima onun içindir, bu böyle iken siz Allah’tan başkasından mı korkarsınız?

52. (Ve) şüphe yok ki, bütün kâinat, onun birliğine; ilahlığına şahittir. Evet.. (göklerde ve yerde ne varsa) hepsi de (onun içindir) bütün onlar, o birlik sıfatıyla vasıflananyaratıcınızdır. (Ve dinde) ibadet ve itaatta (daima onun içindir) o Kerem sahibi Yaratıcı için sabittir, lüzumlu bir görevdir. Onun dininden başka dinler, haddizatında din değildirler, birer bâtıl, mensuplarını ebedî azaplara kavuşturan çıkmaz yollardan ibarettirler. Bu, böyle iken, bütün bu kâinat Allah’ın birliğine birer şahit iken, bütün mahlûkat o Kerem sahibi Yaratıcıya muhtaç iken artık ey müşrikler!. Siz (Allah’tan başkasından mı korkarsanız?.) da öyle putlara ibadet eder durursunuz?. Bu ne cehalet!.

§ Vasıb; vacip, sürekli, devamlı olan şey demektir. Ve çok uzak olan bir sahraya “Mefâze-i vâsibe” denilir.

53. Size gelen her nimet, Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman ancak ona seslerinizi yükseltip sığınırsınız.

53. Bir kere düşününüz, (size gelen her nimet) vücudunuzun sıhhati, rızkınızın genişliği, çoluk ve çocuğunuzun varlığı, kısacağı ilâhî din ile mükellefiyet şerefi gibi maddî ve manevî nimetler, lütuflar hep (Allah’tandır) onun birer ihsanıdır. Bunlara karşı şükretmek icabetmez mi?. Bununla beraber (sonra size bir zarar dokunduğu zaman) bir hastalık, bir musibet veya bir ihtiyaç yüz gösterdiği vakit (ancak ona) o birliğe, ilahlığa sahip olan Rab’binize (seslerinizi kaldırıp sığınırsınız) ondan yardım talebinde bulunursunuz, o zaman o putlarınızı unutursunuz, onlardan bir fâide beklemezsiniz. Artık nasıl olur da onları Cenab-ı Hak’ka ortak tanıyarak onlara ibadette bulunursunuz?

§ Ça’r; cüâr, sesi kaldırarak tam bir üzüntü ile dua ve yakarışta bulunmak mânâsınadır. “Tecârun” da yüksek ses ile dua ve niyazda bulunurlar demektir.

54. Sonra sizden o zararı giderdiği vakit o an sizden bir gurup Rab’lerine ortak koşarlar.

54. Evet.. Ey kullar!. O ortaktan uzak olanYaratıcınız (sisden o zararı giderdiği vakit o an sizden bir gurup) bir takım müşrikler, o Allah’ın lütfunu unuturlar (rablerine) kendilerine o nimetleri veren ortaktan uzak yaratıcılarına (ortak koşarlar) onlara da ibadette bulunurlar. Bu ne kadar cehalet!.

55. Kendilerine verdiğimiz şeylere karşı nankörlükte bulunmak için öyle harekette bulunurlar artık bir müddet faydalanıp durunuz, fakat yakında bileceksinizdir.

55. Evet.. O cahiller (kendilerine verdiğimiz şeylere) nimetlere (karşı nankörlükte bulunmak için) öyle müşrikce hareketlerde bulunurlar, o nimetlerin kendilerine Allah tarafından verilmiş olduğunu bilmez gibi bir halde görülürler. (Artık) Ey müşrikler!. Siz dünyada (bir müddet faydalanıp durunuz) öyle toplu olarak putlara tapmağa devam ediniz (fakat yakında bileceksinizdîr) başınıza gelecek azapları, akibeti anlamış olacaksınızdır. Ne korkunç bir ilâhî tehdid!.

56. Ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden mahiyetini bilmedikleri nesneler için bir hisse ayırırlar. Allah’a and olsun ki, iftira ettiğiniz şeyden dolayı elbette mes’ul olacaksınızdır.

56. Bu mübarek âyetler, müşriklerin putları adına neler harcadıklarını ve onların iftiracı sözlerinden dolayı mes’ul olacaklarını bildiriyor. Onların kendilerine isnat edilen kız evlâdından utanıp ızdırap duydukları halde onu Cenab’ı Hak’ka isnat etmekten sıkılmadıklarını beyan buyuruyor, ahirete imân etmiyenlerin çirkin vasıflarına, Kâinatın sahibinin ise yüce vasıflarına işarette bulunmaktadır. Şöyle ki: (ve) o müşrikler, (kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden) Tahıl ve hayvan gibi bazı ekinlerden, hayvanlardan vesaireden (mahiyetini bilmedikleri nesneler için) hiçbir şey bilmeyen, madde kabilinden olan putlar için (bir hisse ayırırlar) bu hayvanlar vesaire putlara aittir, onların etlerini yemek onlardan istifade etmek bizehelâl değildir, derler. O müşrikler de o putların kendilerine faydalı olamıyacağını bilmedikleri halde onlara tapar, onlardan şefaat umarlar. (Allah’a and olsun) ey müşrikler!, siz (iftira ettiğiniz şeyden dolayı) o putlara öyle tapınmayı Cenab-ı Hak’kın size emrettiğini yalan yere söyleyip iddiada bulunmanız sebebiyle (elbette mes’ul olacaksınızdır.) Ahirette bunun cezasına kavuşacaksınızdır. Mâide Sûresi (103) üncü ve Enâm Sûresi (136) ıncı âyeti celileye de bakınız!.

57. Ve Allah için kızlar isnat edinirler. Hâşâ o münezzehtir. Kendileri için ise arzu ettiklerini isnat ederler.

57. (Ve) o müşriklerin diğer bir çeşit cehaletleri de şudur ki: Onlar (Allah için kızlar isnat ederler) meselâ: Huzaa, Kinane kabileleri derlerdi ki: Melekler Allah’ın kızlandır. (Haşa, o) Yüce Yaratıcı kendisine öyle kız isnat edilmesinden (uzaktır) o bütün mahlûkların Yaratıcısıdır. Melekler de onun bir çeşit mahlûku bulunmakla övünürler. O cahil müşriklere gelince onlar (kendileri için ise arzu ettiklerini) erkek çocukları isnat ederler, kız babası olmaktan utanırlar.

58. Onlardan bir kız ile müjdelenince öfke dolu olarak yüzü simsiyah kesilir.

58. Şöyle ki: (Onlardan) o müşriklerden (biri kız ile müjdelenince) bir kız çocuğun doğdu diye kendisine haber verilince utancından dolayı (öfke dolu olarak) hiddete kapılır bir halde (yüzü simsiyah kesilir) hüzün içinde kalır, utanır, eşine karşı bir hiddet ve şiddet gösterir.

59. Müjdelendiği şeyin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde tutacak mı? Yoksa onu toprağa mı gömecek? Diye düşünürdü. Bak ne kötü şey ile hükmediyorlar!

59. (Müjdelendiği şeyin) kız çocuğunun kendi kanaatınca (kötülüğünden dolayı kavmindengizlenir) onlardan utanır, kendisini ayıplayacaklarından korkar. Evet.. Cahiliye araplarında bir âdet vardı ki: Eşlerinin çocuk doğuracağı zaman yaklaşınca kaçar, gizlenirlerdi. Eğer çocukları erkek olursa sevinir, meydana çıkarlardı ve eğer çocukları kız olarak doğmuş bulunursa üzülürler, günlerce meydana çıkıp gö-rünmezlerdi. (Onu) o doğan kız çocuğunu öldürmeksizin (aşağılık duygusu içinde tutacakmı, yoksa onu toprağa mı gömecek) diye düşünürdü. Ve bir çokları da o kız çocuklarını diri diri çukurlara atar, üzerlerine toprak doldururlardı (bak ne kötü bir şey ile hükmediyorlar) kız evlâdından ne kadar kaçınıyor, utanç duyuyorlar, onların öldürülmesine bile razı, oluyorlar. Öyle iken onlar melekleri Cenab-ı Hak’kın kızları sanıyorlar, Cenab’ı Hak’ka böyle kız isnadından utanmıyorlar evlât ise anaya, babaya benzer, aynı cinsten bulunmuş olur. Hak Teâlâ ise bütün mahlukata benzemekten uzaktır, yücedir, bütün mahlûkatın yaratıcıdır, onlar ile aynı cins olmaktan uzaktır, beridir. Şüphesiz buna inanıyoruz.

60. Ahirete inanmayanlar için çirkin bir sıfat vardır. Allah için ise en yüksek vasıflar vardır. Ve o herşeyden üstündür, hikmet sahibidir.

60. (Ahirete inanmayanlar için) o kâfir kimselere mahsus (çirkin bir sıfat vardır) onlar için evlada ihtiyaç vardır, silsilelerinin devamı evlada bağlıdır. Öyle olduğu halde kız evlâtlarını öldürmekten çekinmezler. Onlardan utanırlar, onların beslenmeler! yüzünden ihtiyaca düşeceklerini düşünürler, öyle çirkin, vahşîce bir sıfat ile vasıflanırlar. (Allah için ise en yüksek vasıflar) vardır. Evet Hak Teâlâ Hazretleri birdir, eşi ve benzeri yoktur, celâl ve kemâl sıfatlarına sahiptir, İlim ile, kudret ile, sonsuzluk ile, evlada vesaireye ihtiyaçtan uzak olmakla vasıflanmıştır, (ve o) Yüce Mabud (azizdir) onun benzeri yoktur, herhangi bir mümkün şeyi vücude getirmeğe kadirdir,kâfirleri de günahlarından dolayı sorgulamaya yüce kudreti fazlasiyle kâfidir ve o (hakimdir) onun bütün hüküm ve fiilleri birer hikmete, faydaya dayanmaktadır. Erkekleri de, kızları da yaratması birer ilâhî hikmet gereğidir, hak edenlerin azaplarını bir müddet geriye bırakması da yine hikmet gereği bulunmuştur. Bunu o inkârcıların biraz düşünmeleri icabetmez mi?.