NAHL SURESİ

91. Ve antlaşma yaptığınız zaman da Allah’ın ahdini yerine getiriniz ve yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayınız. Halbuki, Allah Teâlâ’yı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacağınız şeyi tamamen bilir.

91. Bu mübarek âyetler, müslümanların mükellef oldukları şeylerin bir kısmını ayrıntılı olarak bildiriyor. Antlaşmalara ve pekiştirilmiş yeminlere uyulmasını bir misâl vererek emrediyor, insanların çeşitli varlıklara sahip olmalarından dolayı birbirine karşı rekabette bulunmamalarını tavsiyede bulunuyor, insanların bir vaziyette top-lanılmamasının bir hikmet gereği olduğuna işaret ve herkesin sorguya tâbi olacağını ihtar “buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) ey İslâm dinini kabul edecek kimseler!. (Antlaşma yaptığınız zaman da) Resûl-i Ekrem ile balatta bulunduğunuz, yani onnu dinine hizmet edeceğinize dair söz verdiğiniz vakit de (Allah’ın ahdini yerîne getiriniz) o biata uyunuz. Çünkü Resûlullah’a biat etmek, onun risaletini kabul eylemek, Cenab-ı Hak ile yapılan bir antlaşma ve yemin mesabesindedir. Artık bunu muhafaza etmek mühim bir vazifedir. (Ve yeminleri takviye ettikten sonra) yaptığınız antlaşmaları Cenab’ı Hak’ka yemin ederek pekiştirdiğiniz takdirde onlara hakkıyla uyunuz, onları (bozmayınız)sonra yemini bozmuş, günahkâr olmuş olursunuz. (Halbuki, Allah Teâlâ’yı, üzerinize kefil) şahit, gözcü (kılmışsınızdır) onun mukaddes adına yemin ederek sözünüzü kuvvetlendirmişsinizdir. Artık nasıl olurda onu bozabilirsiniz? (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yapacağınız şeyi tamamen bilir) yaptığınız anılaşmalara, yeminlere uyup uymayacağınızı da hakkıyla bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir.

92. Ve ipliğini sağlamca büküp yaptıktan sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin diğer bir ümmetten daha fazla servet, kuvvet sahibi olduğu için yeminlerinizi aranızda bir fesat aracı edinirsiniz. Şüphesiz ki, Allah Teâlâ sizi bununla imtihan eder ve elbette kendisinde ihtilâf etmekte olduğunuz şeyi size kıyamet gününde açıkça beyan edecektir.

92. (Ve) Ey biat edenler!. Bu biatınızı bozmayınız (ipliğini sağlamca büküp yaptıktan sonra) bir vesvese, bir yanlış düşünce tesiriyle onu (çözüp bozan kadın gibi olmayın) siz de kuvvetlice yaptığınız ve hakkınızda pek faideli olduğu muhakkak bulunan bir antlaşmayı, bir biati bozup da öyle zararınıza hareket etmiş olmayınız. Böyle bir hareket, büyük bir cehalet, bir ahmaklık eserinden başka bir şey değildir. Müfessirlerin açıklamasına göre bu kadından maksat, Kureyş kabilesine mensup “Rita” ismindeki bir kadındır. Bu, sabahtan öğleye kadar çalışır yünden, kıldan ip eğirip büker, urgan yaparmış, öğleden sonra ise kendisine ariz olan bir vesvese tesiriyle o urganı söker, darmadağın eder, boş yere çalışmış bulunurdu. İşte bu, faideli şeylerin kadrini bilmeyip onları bozmaya çalışanlar hakkında maddî bir misâldir. Ne yazık ki: Siz (bir ümmetin diğer bir ümmetten daha ziyade) adet kuvvet veya servet sahibi (olduğu için yeminlerinizi aranızda bir fesat aracı edinirsiniz) bir zulme, hiyanete vesile edinirsiniz. Bu nasıl caiz, uygun olabilir?.Vaktiyle kabileler arasında anlaşmalar yapılırmış, sonra bir kabile, diğer bir kabileyi daha kuvvetli, daha faideli görünce kendisiyle antlaşma yaptığı kabileyi bırakır yemini bozar, hileye sarılır, o diğer kabile ile antlaşma yapmaya başlardı. Bu suretle ahlâk bozulmuş, antlaşmaların kıymeti kalmamış bulunuyordu. Halbuki, insan sözünde sabit olmalıdır, öyle lüzumsuz yere bir antlaşmayı bir hiyanetle bozmak doğru olamaz. Cemiyetler arasında itimat kalmaz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizi bununla) ümmetlerin cemaatlerin kuvvet ve servet vesaire itibariyle muhtelif vaziyetlerde bulunmalariyle (imtihan eder) haklarında imtihan ediyormuş gibi bir muamelede bulunur. Cenab-ı Hak, herkesin bütün hâl ve durumunu bilir. İmtihan ihtiyacından uzaktır, ancak böyle bir imtihan, insanlara kendilerinin vaziyetlerini bildirmek içindir, onların sözlerini yerine getirip getirmediklerini kendilerine göstermek içindir, (ve elbette kendisinde ihtilâf etmekte olduğunuz şeyi) dünyada iken kabul veya inkâr etmekte olduğunuz şeyleri ve bu hususta isabet edip etmediğiniz! (size kıyâmet gününde açıkça beyan edecektir.) ona göre hakkınızda mükâfat veya ceza tatbik edilecektir. Artık daha dünyada iken hareket tarzınızı güzelce düzenlemeye çalışınız.

93. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir tek ümmet kılardı. Fakat o dilediğini sapıklıkta bırakır ve dilediğini hidayete erdirir ve sizler yapmakta olduğunuz şeylerden elbette sorulacaksınızdır.

93. (Ve) Ey insanlar!. Şunu da biliniz ki: (Eğer Allah Teâlâ dilese idi) ilâhî hikmetine uygun bulunsa idi (elbette sizi bir tek ümmet kılardı) aranızda bir birlik meydana getirirdi. Dînî ve dünyevî ihtilâflara düşmezdiniz. (Fakat o) Hikmet sahibi Yaratıcı (dilediğini sapıklıkta bırakır) kendi yaratılışlarını, iradelerini kötüye kullananları sapıklıktan ayırmaz. (Ve dilediğini) de (hidayet erdirir) kendi ihtiyarlarını,kabiliyetlerini güzelce kullananlar! da bilir, onları hidayete erdirmiş olur. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve) Ey insanlar!, (sizler) bu dünyada iken (yapmakta olduğunuz şeylerden) verdiğiniz sözü tutup tutmadığınızdan ve diğer dinî vazife-lerinizden kıyamet günü (elbette sorulacaksınızdır.) dünyadaki kesb ve iradenizden dolayı sorgulamaya tâbi olacaksınızdır. Iyilik yapan ve sözlerinde duranlar hakkında ilâhî lütuf tecelli edecektir. Zalim, yeminlerine, antlaşmalarına riayetsiz olanlar da ilâhî adalet gereği lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

§ Enkas; Niksin çoğuludur. İpliği fitil yapıp kuvvetlendirdikten sonra bozmak mânasınadır. Eski bir elbise, vesaireyi bozup gazete = eğirmeğe, bükmeğe kabilyeti olanını yeniden eğirip bükmek mânasını da ifade eder.

§ Dehl; bozgunculuk” hile mânasınadır. Bir şahsı aldatmak için dıştan sözünü yerine getirir gibi görünmek, gerçek halde ise düşman olup sözü gizlice bozmak bir denî’den ibarettir.

94. Ve yeminlerinizi aranızda hileye, fesada vesile edinmeyiniz ki bir ayak sabit olduktan sonra kayar. Ve Allah yolundan alı koyduğunuzdan dolayı kötülüğü tadarsınız ve sizin için büyük bir azap da vardır.

94. Bu mübarek âyetler, hileye baş vurarak yeminlerini bozanları Allah’ın azabı ile tehdit etmektedir. Sözlerine riayet edenlere ve güzel amellerde bulunanlara da, kalıcı olan ilâhî lütuflara ve amellerinin üstünde mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey peygamberlerin sonuncusu ile sözleşme ve yeminde bulunmuş olanlar!. (Yeminlerinizi aranızda fesada) tuzak ve hileye (vesile edinmeyiniz) yaptığınız sözleşmeyi, yemini birer bahane ile bozmaya cür’et göstermeyiniz (ki) bu sebeple (bir ayak sabit olduktan sonra) merkezinden (kayar)mertebesini, kararlılığını kaybeder. Yani: İmân ile, Resûlullah’a karşı yapılan hizmet ve sadakat ile kuvvet ve güce kavuşan bir şahıs, bilâhare sözünde durmaz, yeminde sebat etmezse mevkiini kaybeder, kendisini helâke, azaba maruz bırakmış olur. (ve Allah’ın yolundan) Allah’ın dininden kendi nefislerini veya başkalarını (men ettiğinizden dolayı) bir takım hilelere, tuzaklara cür’et göstermeniz sebebiyle dünyevî bir (kötülüğü) bir takım azapları, sıkıntıları (tadarsınız) başınıza bazı felâketler gelir. Bununla beraber (sizin için büyük) sabit (bir azap da vardır) öldükten sonra ahiretde müthiş bir azaba da maruz kalacaksınızdır. İşte dine karşı ihanetin, dinden dönmenin ebedî cezası.

95. Ve Allah’ın ahdini az bir bedel ile değişmeyin. Şüphe yok ki, Allah’ın katındaki sizin için daha hayırlıdır, eğer bilir iseniz.

95. Ve ey insanlar!. (Allah’ın ahdini) Peygamberi ile yaptığınız biati, anılaşmayı muhafaza ediniz, öyle ebedî selâmete, saadete vesile olan pek muazzam bir nimeti, dünya varlığı gibi, (az bir bedel ile değişmeyin) bu dünyevî varlık ne kadar büyük görülse de geçicidir, o muazzam din nimetine karşı ne kıymeti olabilir?. (şüphe yok ki. Allah’ın katındaki) sevap, dünyevî ve uhrevî mükâfat, zafer ve ganimet (sizin için daha hayırlıdır) o ebedî bir hayır ve olgunluktur. (Eğer bilir iseniz) eğer siz bilgili ve iyi ile kötüyü birbirinden ayıran kimseler iseniz, elbette bunu takdir edersiniz. Deniliyor ki: Kureyiş müşrikleri, bazı zayıf müslümanları saptırmaya çalışıyorlardı, dinden döndükleri takdirde kendilerini faidelendireceklerini va’d ediyorlardı. İşte bu âyetler, o gibi kimseleri uyanmaya davet etmekte bulunmuştur.

96. Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise bakidir. Ve sabır edenleri amellerinin daha güzeli ile muhakkak ki, mükâfatakavuşturacağız.

96. Ey insanlar!. Şüphe yok ki, (sizin katsnızda) dünyevî varlıklar, lezzetler (tükenir) birgün ellerinizden çıkar, ne kadar çok görülse de nihayet yok olur. Fakat (Allah’ın katındaki ise bakidir) onun rahmet hazineleri nihayet bulmaz, onun dünyevî ve uhrevî nimetleri birer saadet vesilesidir, onun rızasına uygun olan dünyevî bir nimet, uhrevî saadeti kazanmaya sebep olur. Hak yolunda sarfedilen servetler gibi. Cenab-ı Hak’kın uhrevî nimetleri ise pek muazzamdır ve ebedîdir. Artık akıllı olan bir insan elbetteki, bu ebedî nimetlere kavuşmak için çalışır bu yolda sabır ve sebattan ayrılmaz işte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (ve sabır edenleri) müşriklerin, bir takım kâfirlerin eziyetlerine tahammül ve kötü telkinlerine karşı direnç gösterip dîni vazifelerini yapmaya devam eyleyenleri (amellerinin daha güzeli ile muhakkak ki, mükâfata kavuşturacağız.) onlara amellerinin kat kat sevabını vereceğizdir. O sabırlarından dolayı kendilerini büyük mükâfatlara kavuşturacağızdır.

97. Erkekten veya kadından her kim mümin olduğu halde bir salih amelde bulunursa elbette onu temiz bir hayat ile yaşatırız ve onları yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle muhakkak ki, mükâfata erdireceğiz.

97. Evet.. Hak Teâlâ’nın mümin kulları hakkında ilâhî lütufları pek fazladır. İşte buyuruyor ki: (Erkekten veya kadından herkim mümin olduğu halde bir salih amelde bulunursa) üzerine düşen herhangi bir kulluk vazifesini yerine getirirse (elbette onu temiz bir hayat ile yaşatırız) onu dünyada helâl bir rızka kavuştururuz. Bol bir rızka ulaşırsa şükrünü yerine getirerek uhrevî bir mükâfaata aday olur. Rızkını dar bulursa sabır eder, kanaat eder, kısmetine razı olur. O da bu yüzden uhrevî mükâfatlara aday bulunur.'(Ve onları) öyle güzel itikatlı, sabırlı kullarıdünyada iken (yapmakta oldukları amellerin) ibadetlerin itaatların (daha güzeliyle) kat kat sevabiyle (muhakkak ki) ahirette (mükâfata erdireceğizdir.) onlar, İmanlan sayesinde ebedî saadetlere kavuşacaklardır. Kâfirler ise dünyada güzel görülen bir amelde, meselâ fakirlere yardımda bulunsalar bunun mükâfatını olsa olsa dünyada görürler, onlar için bu amelleri uhrevî mükâfata vesile olamaz. Çünkü uhrevî mükâfata kavuşmanın birinci şartı İslâmiyet’in gösterdiği şekilde imandan ibarettir. Bu imân bulunmadıkça uhrevî mükâfata, azaptan kurtulmaya bir çare yoktur.

98. İmdi Kur’an’ı okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytandan hemen Allah’a sığın.

98. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim okunduğu zaman şeytanın şerrinden Cenabı Hak’ka sığınılmasını emrediyor. Şeytanın inanan ve Allaha dayanan zatlara değil, kendisini dost tutan ve müşrik bulunan kimselere musallat olacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: En güzel amellerden biri de Kur’an-ı Kerim’i okumaktır. Bu okuma anında şeytanî vesveselerden kurtulmak için en birinci çare ise Cenab-ı Hak’ka sığınmaktır. İşte bu mühim çareye işaret için buyuruluyor ki: (İmdi) Ey Yüce Resûl!. Ey Resulûllah’ın ümmetinden bulunan zat!. (Kur’an okuyacağın zaman) o mukaddes kitabın âyetlerini okuyacağın vakit (o koğulmuş) Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış (olan şeytandan) iblisten ve öyle lânete uğramışların vesveselerinden kurtulmak için (hemen Allah’a sığın) o Kerem sahibi yaratıcıya sığın, ondan niyazda bulun, seni öyle melunların şerlerinden, vesveselerinden muhafaza buyursun. Bu sığınma, bu korunma vazifesi “evzü billâhi mineşşeytanirracîm” diye yapılır. Cibril-i Emin, bunu bu şekilde Levh-i Mahfuz’dan alarak Resûl-i Ekrem’e bildirmiştir. Bu istiâze (korunma) âlimlerin çoğunluğuna göre mendubtur, sünnettir Ataya göre isevaciptir. Bu, sesli de sessiz de yapılabilir. Bazı zatlara göre bu istiâze, Kur’an okunduktan sonra yapılır. Ashab-ı kiramdan bazıları ve İmam- Mâlik ile İmam-ı Zâhiri bu görüştedirler. Fakat ashab-ı kiramın ve fâkihlerin (İslâm hukukçularının) çoğuna göre okumaya başlamadan yapılır. Kur’an-ı Kerim’in okunması gibi mukaddes bir ibadete başlarken istiazede bulunulması ile emir edilmesi diğer herhangi bir hayırlı amelde de başarı sağlanması ve şeytanların vesveselerinden korunulması için istiazenin gerekli olduğunu göstermektedir.

99. Muhakkak ki, îmân etmiş olanların ve Rab’lerine tevekkülde bulunanların üzerine onun için bir hâkimiyet yoktur.

99. (Muhakkak ki, İmân etmiş olanların) Allah’ın birliğini tasdik, İslâm dinini kabul eylemiş zatların (ve Rab’lerine tevekkülde bulunanların) Cenab-ı Hak’ka işleri havale ederek her hususta başarıyı ve korunmayı o kerem sahibi mabûttan bekleyenlerin (üzerine onun) o kovulmuş şeytan (için bir hâkimiyet yoktur) o gibi zatlara şeytan musallat olamaz, vesveseler! ile onları saptıramaz. Öyle inanan ve hakka dayanan zatlar, Allah’ın koruması altındadırlar. Şeytanî vesveselerin onlara tesiri yoktur, şeytan onların işlerine karışamaz.

100. Şüphesiz ki, onun hâkimiyeti ancak onu dost edinenlerin ve Allah’a ortak koşanların üzerinedir.

100. (Şüphesiz ki, onun) o şeytanın (hâkimiyeti) musallat olması, sözünü geçirmesi vesveselerinin sürekli ve tesirli olması (ancak onu) o şeytanı kendilerine (dost edinenlerin) onu dost tutup vesveselerine kıymet veren ve onun davetini kabul eyleyenlerin üzerinedir. (Ve) o şeytanın hâkimiyeti (Allah’a ortak koşanların üzerinedir) binaenaleyh şeytanın ve şeytan yaratılışlı kimselerin kötü telkinlerinden korunmak için Allah’ın birlmiğini tasdik etmekten, ilâhî dîni seçmekten ve YüceYaratıcının korumasına sığınmaktan başka çare yoktur.

101. Ve biz bir âyeti bir âyetin yerine getirince, Allah ise indirdiğine çok iyi bilir, dediler ki: Sen şüphesiz bir iftiracısın. Hayır.. Onların çoğu bilmezler.

101. Bu mübarek âyetler, Allah tarafından mukaddes ruh vasıtasiyle son Peygamber’e inen Kur’an ayetlerinden bazılarının hikmet gereği neshedilmesini (yürürlükten kaldırılmasını) bahane ederek Hz. Muhammed’in Peygamberliğini inkâr edenleri reddetmektedir. Kur’an-ı Kerim’in yabancı dille değil, Arapça olarak nâzil olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ı Kerim’in âyetlerine inanmayanların, yalancı, iftiracı, kâfir kimseler olduğundan onların hidayetten mahrum ve elem verici bir azaba mahkûm bulunduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: İslâmın başlangıcında dînî hükümler, Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle yavaş yavaş tebliğ edilmekte idi. Sonra bu hükümlerden bazılarının yerine diğer hükümler konulmuştur ki, buna “nesh = değiştirme” denilmiştir. Bu bir hikmet gereğidir. Meselâ: Başlangıçta bir İslâm mücahidinin cihad alanında on düşmana karşı koyması emir olunmuştu. Sonra müslümanların sayısı çoğalınca kendilerine kolaylık olması için bir İslâm askerinin iki düşman askerine karşı durması emir edilmiştir. Aynı şekilde: Başlangıçta Mescid’i Aksaya yönelerek namaz kılınırdı, sonra Kâbe-i Muazzama kıble edinilmiştir. Ve namazlar da bilahara beş vakit olarak emredilmiştir. Bütün bunlar ilâhî vahyin inişi zamanında birer hikmet ve menfaata dayalıdır. Fakat bu husustaki hikmet ve faydayı bir takım kâfirler anlayamıyorlardı. İşte Cenab-ı Hak o kâfirlerin öyle cahilce dedikodularını gözler önüne seriyor (Ve) buyuruyor ki (biz bir âyeti bir âyetin yerine getirince) bir dînî hükmü bildiren bir Kur’an âyeti yerine o hükmü ortadan kaldıran diğerbir âyeti kerime indirince o kâfirler söylenmeğe başladılar. Halbuki, (Allah ise indirdiğini çok iyi bilir) önceden indirdiği ve sonradan indireceği âyetlerin ne gibi hikmetlere, faidelere dayalı olacağını hakkıyla bilen ancak o kerem sahibi mabûttur. Kulları hakkında en faideli olan hükümler neler ise onları tesbit etmiş ve emretmiş olur. O kâfirler ise bu nesh hikmetini takdir edemediler. Bilâkis (dediler ki:) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (sen şüphesiz bir iftiracısın) Allah adına yalan yere söz söylüyorsun, bir şey ile emrediyorsun, sonra ondan men eyliyorsun. (Hayır) o kâfirler takdir edemiyorlar, öyle bazı neshin meydana gelmesindeki hikmetleri anlayamıyorlar (onların çoğu bilmezler) onlar hatayı sevaptan ayıramazlar, neshin ne gibi faidelere, menfaatlara dayalı bulunduğunu anlayamazlar. Onların bir kısmı da bu faideleri, maslahatlar! anla-yabilseler de yine sırf inatlarından dolayı öyle inkâra devam eder dururlar.

102. De ki: Onu Rabbin tarafından hak olarak Mukaddes ruh indirmiştir ki, îmân edenleri sabit kılsın ve Müslümanlar için bir hidayet ve bir müjde olsun.

102. Resûlüm!. O inkârcılara (de ki: Onu) o Kur’an’ı Kerim’i (Rab’bin tarafından hak olarak) hikmete uygun ve sabit bir hakikat olmak üzere (kutsal ruh indirmiştir) mukaddes ve temiz olan Cibril-i Emin, Allah tarafından son peygambere indirmiştir (ki, İmân edenleri sabit kılsın) o Kur’an-ı Kerim ile müminlerin kalplerini kararlı kılsın, o Kur’an-ı Kerim’deki hikmet ve menfaata uygun olan âyetleri görüp okudukça inançları pek kuvvetlenerek imân nurları kalplerinde pek fazla parlamaya başlayıp dursun (ve) o kutsî âyetler, (müslümalar için bir hidayet) açık bir beyan, bir mutluluk rehberi (ve bir müjde olsun) öyle Kur’an’ın hükümlerine tâbi olup onun ilâhî birkitap olduğuna inananlar için uhrevî selâmet ve saadete kavuşacaklarını müjdeleyici bulunsun. Böyle bir inançtan mahrum olanlar ise şüphe yok ki, hidayetten, selâmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

103. Ve muhakkak biliyoruz, onlar derler ki, onu şüphe yok bir insan öğretiyor. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır, bu ise apaçık bir Arapçadır.

103. (Ve) Resûlüm!, (muhakkak biliyoruz, onlar) o kâfirler (derler ki, onu) o Kur’an’ı (şüphe yok bir insan öğretîyor) öyle Cebrili Emin vasıtasiyle inen, yüceliği gün gibi açık bulunan bir büyük mucizeyi takdir edemiyerek böyle bâtıl bir iddiaya cür’et gösterirler. Halbuki, bu Kur’an’ı (kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır) o şahıs, böyle Arap dilini bilen ve belâgatına sahip olan birisi değildir, bu kadar hakikatları, hikmetleri bilip telkin edecek kabiliyetten mahrumdur. O şahıstan maksat, kimdir?. Onu açıklamıyorlar. Çünkü haddızatında öyle bir şahıs yoktur. Onun Selman-ı Farisî veya Belam adında bir Hıristiyan veya Rumca konuşur olan İbni Meysere gibi bir kimse olduğu sanılmaktadır. (Bu ise) bu mucize Kur’an ise (apaçık bir Arapçadır) artık bunu yabancı kimseler nasıl meydana getirebilirler?. O inkarcılar, bu hakikatı görmüyorlar mı?. Öyle bir iddiaya nasıl cür’et gösteriyorlar?. Bunun bir sûresine bile en fasih, edip Araplar bile bir nazire meydana getirmekten âciz bulunmuşlardır.

104. Şüphe yok, o kimseler ki, Allah’ın âyetlerine imân etmezler, Allah onlara hidayet etmez ve onlar için pek acıklı bir azap vardır.

104. (Şüphe yok, o kimseler ki. Allah’ın âyetlerine imân etmezler) onları inkâr ederler. Onları insanların uydurduğu bir şey sanırlar, onlara “öncekilerin masallar!” derler, onları birer iftiradan ibaret kabul ederler, artık (Allah onlara hidayet etmez.) onları Hakka, kurtuluş yoluna erdirmez, onları İman şerefinekavşuturmaz. (Ve onlar için) ahirette (pek acıklı bir azap vardır) onlar müthiş bir cehennem azabıyla karşı karşıya kalacaklardır.

105. Yalanı ancak Allah’ın âyetlerine imân etmeyenler uydurur. İşte yalancı olanlar onlardır.

105. Onlar yüce bir Peygambere iftira mı isnat ediyorlar?. Haşa.. O Peygamber ile diğer müminler iftirada bulunmazlar, (yalanı) iftirayı (ancak Allah’ın âyetlerine imân etmeyenler uydurur) öyle yalanları, Kur’an insanların sözüdür diyenler söylemiş olurlar, (işte) hakikaten (yalancı olanlar onlardır) öyle Allah’ın âyetlerine inanmayan yüce peygamberi tasdikten ve yüceltmekten kaçınan kâfir kimselerdir. Artık onlar kendilerinin bu dinsizliklerini, bu pek büyük ahlâksızlıklarını düşünüp de başkalarına gerçek dışı isnatlarda bulunmadan çekinmeli değil midirler?.

106. Kalbi İmân ile dolu olduğu halde zorlanan müstesnâ, fakat her kim imanından sonra Allah Teâlâ’yı inkâr eder de küfre kalbini açarsa işte onların üzerine Allah’tan bir gazap vardır ve onlar için pek büyük bir azap da vardır.

106. Bu mübarek âyetler, dinden dönerek kalben ve lisânen kâfir olanlar ile bir zorlamadan dolayı sözle kâfir olanların haklarındaki dînî hükme işaret ediyor, öyle küfürlerinden dolayı kalpleri ferahlamış olanların Allah’ın gazabına ve büyük bir azaba mâruz kalacaklarını ihtarda bulunuyor. Onların dünya hayatını ahiret hayatına tercih ettiklerinden dolayı nasıl bir felâkete uğradıklarını ve nasıl ebedî bir ziyana uğrayacaklarını da beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Kalbi İmân ile dolu) sağlam inancı değişimden korunmuş (olduğu halde) küfrü söylemesi için (zorlanan) hayatına kasdetmek veya bir uzvunu kesmek gibi bir şey ile korkutulan bir mümin, böyle bir zorlamadan dolayı sözleküfrü kabul etse o (müstesnâ) dır. Böyle bir zorlamadan dolayı küfrünü ortaya koyduğu için kâfir olmaz. Önemli olan kalbidir, yeterki kabindeki İmân sâbit bulunsun. (Fakat) öyle olmayıp da (her kini imandan sonra) İslâmiyeti kabul etmiş iken bilâhare (Allah Teâlâ’yı inkâr eder) küfrünü itiraf eder veya küfrü gerektiren bir hareketi tercihde bulunur (da küfre kalbini açarsa) yani: Küfrü kabul etmesi için göğsünü genişletir, kalbi ferah olarak razı olursa (işte onların üzerine Allah’tan) Allah tarafından pek muazzam (bir gazap vardır) korkunçluğunu tayinden âciz bulunduğumuz pek büyük bir şiddet takdir edilmiştir (ve onlar için pek büyük bir azap da vardır) onlar bu irtidatlarının öyle müthiş cezasını ahiretde göreceklerdir. .

§ İkrah: Lûgatte bir kimseyi istemediği bir sözü söylemeğe veya bir işi yapmaya zorlamaktır. İstilâhta ikrah, bir kimseyi tehdit ile, korkutmakla rızası olmaksızın bir sözü söylemeğe veya bir işi yapmaya haksız yere sevketmektir. Buna “icbar” da denilir. Ve bu ikrah iki kısma ayrılır. Birincisi: “İkrahı mülef’dir ki: Bu öldürmekle, organ kesmekle veya bunlardan birine sebep olacak şiddetli bir ceza ile yapılan zorlamadır ki, zorlananın rızasını yok eder, iradesini bozar, bununla beraber asıl iradesi yine sâbit bulunur. İkincisi de “ikrahı gayrı müler’dir ki: Yalnız üzüntü ve kederi gerektirecek derecedeki dövmek ve hapsetmek gibi şeyler ile yapılan zorlamadır ki, zorlananın rızasını giderirse de iradesini bozmuş olmaz. Bu zorlamaların hükümleri ise şöyledir:

(l) Bir mümin bir “ikrahı mülerden dolayı sözle küfrü kabul etse Allah katında kâfir olmuş olmaz. Yeter ki, kalben imanında sebat etmiş olsun. Bununla beraber böyle bir zorlamaya rağmen sebat edip de küfrü sözle de olsakabul etmezse faziletli olan yolu tercih etmiş olur, bu yüzden öldürülrse şehit sayılır, İslâmiyeti ilk kabul edenlerden olan “Ammar” ile babası “Yâsir” ve annesi “Sümmeyye” böyle bir zorlamaya mâruz kalmışlardı. Babası ile.valdesi sebat ederek öldürülmüşlerdi. İslâmiyette ilk şehit edilen bu iki zattır. Ammar ise kalben imanında sâbit olduğu halde uğradığı zorlamadan dolayı sözle küfrü kabul etmişti. Ammarın böyle din değiştirdiğini Resûlullah’a haber verdiler, Resûl-i Ekrem ise: Hayır.. Ammar’ın bütün bedeninin organları İmân ile doludur, o dininden dönmez diye buyurmuştu. Ammar ise ağlayarak Peygamberin huzuruna geldi, o merhamet deryası Peygamberde Ammar ın gözlerini sildi, ona teselli verdi, öyle bir zorlanmadan dolayı küfrü söyleyebileceğini, ondan dolayı Allah katında mes’ul olmayacağını kendisine müjdeledi.

(2) Bir kimse bir “ikrahı mürr’den dolayı başkasının bir malını yok edebilir. Bu mübahtır. Maamafih başkasının malına tecavüzden kaçınırda bu yüzden öldürülürse sevaba nail olur.

(3) Herhangi bir zorlamadan dolayı başkasının hayatına kasdetmek veya bir uzvunu kesmek veya onu öleceğinden korkulacak derecede dövmek veya kendi anasını babasını isterse azca olsun dövmek caiz olmaz, haramdır. Nefisler eşittir. Bir kimse kendi nefsini kurtarmak için başkasının nefsine kastedemez, anaya, babaya ezada bulunmak ise katiyyen yasaktır.

(4) Zina da öldürme hükmündedir. Binaenaleyh zorlamadan dolayı zina da helâl olmaz. Hattâ İmam-ı Azam’dan bir görüşe göre bundan dolayı zina cezası da lâzım gelir. Deniliyor ki: Zorlama, şiddetli bir korkuyu icabeder. Böyle bir korku ise cinsel organın sertleşmesine mânidir. Zina yapıldığı takdirde ise onun zorlama yoluyla değil, isteyerek yapıldığıanlaşılmış olur.

(5) Zorlamadan dolayı yapılan boşamalar, İmam-ı Âzam’a göre vâki olur. İmam-ı Şafiîye göre vâki olmaz.

(6) İkrahı mülciden dolayı şarap içmek, domuz etini veya kendi kendine ölmüş, ölü sayılan herhangi bir hayvanın etini yemek vaciptir. Hayatı kurtarmak için bu tercih edilir bunda başkasına bir zarar yoktur ve Cenab-ı Hak’kın yasağına kasden razı olmak ve muhalefette bulunmak sözkonusu değildir.

107. Bu da bu korkunç ceza da onların dünya hayatını ahiret hayatı üzerine tercihen daha fazla sevmiş olmalarındandır ve şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.

107. (Bu da) O İslâm dininden dönenler hakkında bu korkunç ceza da yahut onların öyle imandan sonra küfrü tercih etmeleri de (onların dünya hayatını ahiret hayatı üzerine) tercih etmeleri sebebiyledir, fanî olan dünya hayatını (daha fazla sevmiş) onun uğrunda mutluluk kaynağı olan ahiret hayatını feda eylemiş (olmalarındandır) onlar dünya varlığına düşkünlük göstermiş, bakî olan ahiret nimetlerine kıymet vermemiş ahmak kimselerdir, (ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.) Onları öyle kötü iradelerinden, hareketlerinden dolayı küfr içinde bırakır, onları imana, güzel amellere zorla muvaffak buyurmaz. Bu teklif, hikmet gereğidir.

108. Onlar o kimselerdir ki, Allah onların kalpleri, kulakları ve gözleri üzerine mühür basmıştır ve gafiller olanlar da işte onlardır.

108. (Onlar) öyle küfr ile, İslâm dininden dönmekle nitelenen, hidayet yolundan ayrılan şahıslar (o kimselerdir ki. Allah onların) ö kötü irade ve hareketlerinden dolayı (kalpleri, kulakları ve gözleri üzerine mühür basmıştır) onlar hakkı anlamaktan, dinlemekten,görmekten, doğru yolu takib edebilmekten mahrum kalmışlardır. (Ve) gerçek halde tamamen (gafiller olanlar da işte onlardır) o kâfirler, o İslâm’dan dönenler, o kadar çirkin hareketlerde bulunan kimselerdir.

109. Hiç şüphe yok ki, ahirette ziyana uğrayanlar da onlardır, onlar.

109. (Hiç şüphe yok ki, ahirette) İnsanlar arasında en fazla (hüsrana uğrayanlar da, onlardır, onlar) çünkü onlar, ömürlerini boş yere zâyetmiş, hayatlarını ebedî azaba sebep olacak şeylere harcamışlardır. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri onları sorumluluk gerektiren şu altı sıfatla vasıflandırıyor:

(l) Onlar Allah’ın gazabını hak etmişlerdir.

(2) pek acıklı bir azaba aday olmuşlardır.

(3) Dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmişlerdir.

(4) Hidayetten mahrum bırakılmışlardır.

(5) Onların kalpleri, kulakları, gözleri mühürlenmiştir.

(6) Onlar ahiretin şiddetli azabından gafil kimselerdir. Bu kötü sıfatlardan her biri ise sahibini selâmete, saadete ulaşmaktan mahrum bırakacak bir engel teşkil etmektedir. Bunlardan kurtulmak için bir çare aramak icabetmez mi?. İşte Cenab-ı Hak, o çareyi de lütfen göstermektedir.

110. Sonra muhakkak ki, fitneye uğratıldıklarından sonra hicret edenleri, sonra da cihatta bulunanları ve sabır edenleri Rabbin mükâfatlandıracaktır Şüphe yok ki, senin Rabbin onun ardından da elbette bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.

110. Bu mübarek âyetler, kâfirler tarafından fitneye düşürülmüş, sonra da hicret ederek cihada atılmış, sabır ve sebatta bulunmuş müminlerin âhiret gününde, o herkesin ameline göre mükâfat ve ceza göreceği bir günde ilâhî lütuflara, ilâhî mağfiretlere kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: İslâm dinine kavuşanlar! (sonra muhakkak)İslâmiyette sebat edenleri (fitneye uğratıldıklarından) kâfirler tarafından eziyet görüp zorla dinlerini terketmeye sevkedildiklerinden (sonra hicret edenleri) Ammar ve arkadaşları gibi Medine-i Münevvereye çıkıp gidenleri (sonra da) Allah yolunda (cihatda bulunanları) din düşmanlarına karşı cephe alanları (ve sabır edenleri) cihadın zorluklarına tahammül gösterip kulluk görevini yerine getirmeye devamda bulunanları (Rabbin) Kerem sahibi mabûdun mükâfat-landıracaktır. (Şüphe yok ki, senin Rab’bin) o ihsan eden ve merhametli olan Yaratıcın (onun ardından da) o hicretten, cihatdan, sabır ve sebattan sonra da .(elbette) o fitneye düşürülmüş olanları (bağışlayıcıdır) öyle kalben imanlarında sebat edip zorlamadan dolayı dil ile küfür sözü söylemiş olanları af ve mağfiretine kavşuturur. Ve o Kerem sahibi Rab (esirgeyicidir) öyle dinlerinde sebat eden kullarını ilâhî merhametine kavuşturacaktır.

111. O gün ki, herkes kendi nefisinden dolayı mücadelede bulunur ve herkese yaptığının karşılığı tamamen ödenir ve onlar zulüme uğratılmazlar.

111. Hatırlayınız!. (O gün ki,) o kıyamet günü ki, (Herkes kendi nefsinden dolay mücadelede bulunur) her şahıs, kendisini mes’ûliyetten, azaptan kurtarabilmek için mazeretler ileri sürer, başkalarını düşünemez, nefsim, nefsim diye çırpınır, durur (ve) o günde (her nefse) iyi olan ve olmayan her insana dünyada iken (yaptığının karşılığı tamamen ödenir) herkese kendi ameline göre yeteri kadar mükâfat ve ceza verilir. (Ve onlar) o insanlar (zulme uğratılmazlar) onların mükâfatları noksan verilmez. Ve hiç birinin azabı günahından ziyade olmaz. Azaba uğrayacak olanlar, mutlaka kendi günahlarından, Allah’ın nimetlerini inkâr ederek küfre düşmüş olmalarından dolayı azap göreceklerdir.

112. Ve Allah bir beldeyi bir örnek gösterdi ki, güven ve huzur içinde idi, ona rızkı da her yerden bol bol gelirdi. Sonra Allah’ın nimetlerine nankörlükte bulundular. Artık Allah da onlara işledikleri şeylerden dolayı açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.

112. Bu mübarek âyetler, Cenabı Hak’kın nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların dünyada da nasıl korkunç felâketlere uğrayacaklarını bir misâl ile hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah) Teâlâ ilâhî nimetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeyenleri uyandırmak için lûtfen (bir beldeyi) herhangi bir ülkeyi veya Mekkek-i Mükerreme şehrini (bir örnek) bir misâl olarak (verdi) o belde vaktiyle (güvenilir) idi, bir emniyet diyarı idi veya ahalisi tam bir emniyet içinde yaşarlardı. (Ve huzur içinde idi) başka yerlere nakil etmek ihtiyacında bulunmazlardı, ahalisi düşman hücumlarından bir endişe içinde yaşamayı? kalben huzurlu bulunurlardı. (Ona) o belde ahalisine (rızkı .da) kara ve deniz yoluyla (her yerden bolbol gelirdi) bolluk içinde yaşarlardı. (Sonra o ahali Allah’ın nimetlerine nankörlükte bulundular) o kadar emniyet içinde ve bol geçim ile yaşadıkları halde nankörlüğe cür’et gösterdiler (artık Allah’da onlara istedikleri şeylerden) öyle nimete karşı nankörlüğe devam edip durduklarından (dolayı açlık ve korku sıkıntısını tattırdı) bütün vücutlarını, bir korku, bir açlık kapladı, bunun tesiriyle kendi elbiselerini kemirecek bir hale geldiler, İşte Resûl-i Ekrem’e karşı isyan eden Mekke ahalisi de böyle bir felâkete uğramıştılar.

113. Ve andolsun ki, onlara kendilerinden bir Peygamber geldi, onu hemen yalanladılar, artık onlar zalimler oldukları halde kendilerini azap yakaladı.

113. Evet.. (Ve andolsun ki,) muhakkak bir hâdisedir ki, (onlara) Mekke ahalisine (kendilerinden) asıl ve nesep itibariyle kendi cinselrinden olup yüksek ahlâkî, tavırlarıkendilerince bilinen ve haklarında ne kadar iyilik sever olduğu aşikâr bulunan (bir Peygamber geldi) Muhammed Aleyhisselâm teşrif ederek kendilerini irşada, yüceltmeye çalıştı. Onlar ise (onu) o Yüce Peygamberi (hemen yalanladılar) onun Peygamberliğini kabul etmediler, (artık onlar) o inkârcı ahali öyle nankörlükte bulunarak (zalimler oldukları halde kendilerini azap yakaladı) yedi sene kadar açlık içinde kaldılar, Bedir gazvesinde de büyük bir mağlûbiyete uğradılar. Diğer inkârcı milletler de böyle birer takım felâketlere uğramışlardır. Artık bu tarihî facialardan ibret almalı değil midir?.

114. Artık siz, Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl ve tertemiz olanlarını yeyiniz ve Allah’ın nimetine şükr ediniz, eğer ona kullukta bulunuyorsanız.

114. Bu mübarek âyetler, bizim için dinen yiyilmesi helâl olup olmayan şeyleri bildiriyor. Bir şeyin helâl veya haram olmasına kendi kendilerine hükmedenlerin Cenab-ı Hak’ka karşı iftirada bulunmuş, felâketi hak etmiş olacaklarını hatırlatıyor. Dünya varlığının azlığına iftiracıların da şiddetle azap göreceklerine işaret ediyor. Nefislerine zulm etmiş olduklarından dolayı vaktiyle Yahudilere bazı şeylerin haram kılınmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Ey müminler!. Cenab-ı Hak sizlere helâl ve haram olan şeyleri beyan buyurmuştur. Binaenaleyh (siz, Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl ve tertemiz olanlarını yeyiniz) haramdan kaçınınız, kulluk vâzifenizi yerine getiriniz (Ve Allah’ın nimetine şükrediniz) meselâ size ganimet mallarından istifadeye müsaade vermiştir, birçok şeyleri helâl kılmıştır, onlardan dolayı Hak Teâlâya şükr ediniz, nimete karşı nankörlük etmeyiniz (eğer ona kullukta bulunuyorsanız) o şekilde hareket ediniz, yasaklara yaklaşmayınız, kulluğa aykırı hareketlerden kaçınınız.

115. O size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adıyla kesilmiş olanı haram kılmıştır. Ancak her kim mecbur kalırsa aşırı gitmek ve başka mecbur kalanın hakkına tecavüz etmemek üzere bunlardan yiyebilir artık şüphe yok ki, Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

115. (O) Kerem sahibi yaratıcı (size) Ey müminler!, (ancak ölüyü) kendi kendine ölmüş bir kısım hayvanların etlerini ve (kanı) genel olarak hayvanların kanlarım ve (domuz etini) haram kılmıştır, (ve Allah’tan başkasının adıyla kesilmiş) Cenab-ı Hak’kın mübarek ismi kasden terk edilerek putların veya başka kimselerin adına, şerefine olarak boğazlanmış (olanı) da (haram kılmıştır) Bunların dışında “behair”, “şevâib” denilen hayvanların etleri haram değildir. Yalnız haram olduğu şer’an bildirilen hayvanların etlerini yemek haramdır, (ancak her kim mecbur kalırsa) hayatını kurtarabilmek için başka bir yiyecek şey bulamazsa öyle bir mecburiyet halinde (aşırı gitmemek) haddi tecavüz etmemek, zaruret miktarını geçmemek (başka mecbur olanın hakkına tecavüz etmemek üzere) öyle haram olan şeylerden yiyebilir. (Artık şüphe yok ki. Allah gafurdur, râhimdir) kullarının haklarında af ve keremle, rahmet ve yardımla muamele buyurur. Sûre-i Bakaradaki (173) üncü ve En’âm Sûresindeki (145) inci âyetlere de bakınız!. 116. Lisanlarınızın yalan yere vasıflandırdığı şeyler hakkında şu helâldir ve şu haramdır demeyiniz ki, Allah’a karşı yalan iftirada bulunmuş olursunuz. Şüphe yok ki, Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunanlar, kurtuluşa eremezler. 116. (Lisanlarınızın yalan yere vasıflandırdığı şeyler hakkında) “bahîre”, “şaibe” gibi bir takım hayvanlar hususunda (şu helâldır, şu haramdır demeyiniz) Allah Teâlâ’nın helâl bildirdiğini helâl, haram bildirdiğini de haram biliniz, kendi kendinize hükme kalkışmayınız(ki Allah’a karşı yalan iftirada bulunmuş olursunuz) onun helâl veya haram kıldığının aksini ona isnat etmiş bulunursunuz. (Şüphe yok ki. Allah’a karşı yalan yere iftirada bulunanlar) herhangi bir hükmünün aksine bir iddiaya cür’et edenler (kurtuluşa ermezler) bir hayra kavuşamazlar; arzu ettikleri bir kurtuluş ve selâmete kavuşamazlar, Cenab-ı Hak’kın hükmüne karşı gelenler elbette ki, kurtuluş ve selâmetten mahrum kalacaklardır.

117. Bu, biraz menfaatden ibarettir ve onlara pek acıklı bir azap vardır.

117. -Bu, bir takım cahil, iftiracı kimselerin takip ettikleri menfaat (bir az menfaatten ibarettir) çabucak yok olucudur, haddızatında bir kıymeti yoktur (Ve onlara pek acıklı bir azap vardır) onlar ahirette ne şiddetli azaplara uğrayacaklardır. Artık böyle müthiş bir akibeti düşünen bir kimse, öyle geçici, cüz’i bir menfaati nasıl tercih edebilir?.

118. Ve sana evvelce anlatmış olduğumuz şeyleri Yahudilere haram kılmış idik. Ve onlara biz zulüm etmedik fakat onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.

118. (Ve sana) Ey Son Peygamber!, (evvelce) En’âm Sûresi’nin (146) ıncı âyeti celilesinde (anlatmış olduğumuz şeyleri Yahudilere haranı kılmış idik) bu onların hak ettikleri bir cezadan ibaret idi (ve onlara biz) bunları haram kılmakla (zulmetmedik) bu hürmet onların haklarında bir adalet, bir menfaat gereği idi (Fakat onlar kendi nefislerine zulmeder oldular) böyle bir haramlığı gerektiren hareketlerde bulundular, Peygamberlerine âsi oldular, mahlukata tapınmak cehaletini bile gösterdiler.

119. Sonra şüphe yok ki, senin Rabbin, bir cahillikle kötülükte bulunanları, sonra onun arkasından tövbe edenleri ve hallerini ıslâh eyleyenleri elbette af edecektir muhakkak ki, senin Rabbin ondan sonra elbettebağışlayıcıdır, pek esirgeyicidir.

119. Bu âyeti kerime, bir cehalet sebebiyle günahkâr olup da sonra tövbe eden, amellerini ıslâh eyleyen kimselere ilâhî affa kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Bu açıklanan hükümlerden (sonra) şu da (şüphe yok) bilinmelidir (ki, senin Rab’bin) senin ve ümmetin hakkında kolaylık gösteren ve lûtfu, ihsanı pek bol olan Kerem sahibi Yaratıcın (bir cehaletle kötülükte bulunanları) herhangi biı günahı işlemiş ve hattâ küfrü bile yapmış olanları (sonra onun) öyle kötü bir hareketin (arkasından) pişman olarak (tövbe edenleri ve) hallerini, amellerini (ıslâh eyleyenleri) tövbelerinde sabit ve kararlı olanları (elbette af edecektir) onlar ümitsizliğe düşmemelidirler, elverir ki, daha imkân var iken tövbekâr olsunlar. Evet.. (Muhakkak ki, senin Rab’bin) o Kerem sahibi Yaratıcın (ondan sonra) o tevbenin ardından, öyle evvelce kötülükte bulunmuş olan kullarını (elbette bağışlayıcıdır) onların o kötü amellerini fazlasiyle affedecektir. Ve onları (pek esirgeyicidir) haklarında pek ziyade marhamet ve ihsanda bulunacaktır.

§ Bu âyeti celile gösteriyor ki: Bir insanın Yaratıcısını inkâr etmesi veya onun hükümlerine aykırı harekette bulunması mutlaka bir cehalet eseridir. Çünkü tam bir aklı, bilgisi olan bir kimse, Kâinatın Yaratıcısını inkâr edemez, onun emirlerine muhalefette bulunamaz. Bir bilgin şahıs tarafından bir günahın işlenmesi de onun nefsani eğilimlerinin aklına, bilgisine isterse geçici olsun galip gelmesinden ileri gelmektedir. Yoksa aklını, ilmini güzelce kullanan, nefsanî arzularına mağlûp olmayan bir zat, hiçbir vakit kasden günaha cür’et edemez. Şayet bir gaflet eseri olarak bir günahta bulunursa hemen tevbe ederek Cenab’ı Hak’kın af ve bağışına sığınır. İşte Kerem sahibi Yaratıcı böyle tövbeleri kabul buyuracağını bizleremüjdelemektedir. Ne büyük bir ilâhî merhamet!.

120. Muhakkak ki İbrahim, başlıca bir ümmet idi. Allah’a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.

120. Bu mübarek âyetler, Allah’ın birliğini risalet ve Peygamberliği inkâr eden, bununla beraber Hazreti İbrahim’e bağlanma ve hürmet iddiasında bulunan müşrikleri reddediyor, İbrahim Aleyhisselâm’ın niteliklerine ve kavuşmuş olduğu ilâhî nimetlere işaret buyuruyor. Allah’ın dinî hususunda Hazreti İbrahim ile Resûl-i Ekrem Efendimizin bir olduklarını ve İbrahim Aleyhisselâm’ın müşrikler ile bir bağının bulunmadığını bildiriyor ve cumartesi günü hakkındaki ihtilâfların kıyamet gününde Allah’ın hükmüyle çözüleceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Milletler!. Hazreti İbrahim hakkında yanlış itîkatlarda bulunmayınız (muhakkak ki. İbrâhim) Aleyhisselâm, sahip olduğu fazilet ve olgunluk itibariyle başlı başına (bir ümmet idi) Tevhid ehlinin reisi, Allah’a inanma hususunda zamanındaki insanlığın en birincisi idi. Birçok üstün vasıflara sahip idi ki, bunlar herkeste bulunamaz. Kısacası, dokuz yüksek özelliğe sahip idi ki, bunların birincisi, öyle başlı başına bir ümmet durumunda bulunmuş olmasıdır. İkinci vasfı da o (Allah’a itaat ediyordu) Hak Teâlâ’nın bütün emirlerini yerine getirirdi, üçüncü vasfı da hânif idi. Yani: (Batıldan uzak idi) bütün bâtıl dinlerden uzak olup ilâhî dine sarılmış idi. (Ve) dördüncü vasfı da (müşriklerden olmuş değildi) hiçbir zaman müşrikler ile alâkası yok idi, daha çocukluğundan itibaren Allah’ı yegâne varlık kabul ediyordu putların, yıldızların ve diğer mahlûkların mabut olamıyacaklarını kavmine karşı en açık deliller ile isbata çalışmıştı. Artık o muhterem zatın müşriklerden ne kadar uzak olduğu açıkça görülmektedir.

121. Onun nimetlerine şükredici idi. Cenab’ı Hak da onu seçkin kıldı. Ve onu dosdoğru bir yola hidayet buyurdu.

121. İbrahim Aleyhisselâm’ın beşinci seçkin bir vasfı da kendisi (onun) Cenab-ı Hakkın (nimetlerine şükredici idi) yanlızca pek fazla kavuştuğu nimetler, değil Kerem sahibi Yaratıcının verdiği az bir nimete karşı da kendisini şükretmeye borçlu görürdü. Cenab-ı Hak da (onu) Hazreti İbrahim’i (seçkin kıldı) onu Peygamberlik mertebesine yükseltti. Bu da altıncı sütün bir vasfıdır. (Ve) Hak Teâlâ (onu) İbrahim Aleyhisselâm’ı (dosdoğru bir yola) Cenab-ı Hak’ka kavuşturan bir yola, İslâm dinine (hidayet buyurdu) bu da onun pek yüce, saadet veliseli olan yedinci bir sıfatıdır.

122. Ve biz ona dünyada bir güzellik verdik ve şüphe yok ki, o ahirette elbette salihlerdendir.

122. (Ve biz ona) O Yüce peygamberim olan İbrahim’e, sekizinci vasfı olmak üzere (dünyada bir güzellik verdik) bir şeref ve şan ihsan buyurduk. Bütün milletler, onu severler, onu överler hattâ kureyiş müşrikleri ve diğer Arap kabileleri de cahiliye döneminde İbrahim Aleyhisselâm’a hürmette bulunurlardı, yalnız onunla iftiharda bulunur dururlardı. O Yüce Peygamberin dokuzuncu seçkin bir vasfı da (o ahirette elbette salihlerdendir) en yüksek derecelere kavuşacak zatlardandır. O Yüce Peygamber, daha dünyada iken, Yarabbi!. Beni salihlere kat. Diye duada bulunmuştu. İşte bu duasının da kabul edildiğine bu âyeti kerime işaret etmektedir.

123. Sonra sana vahyettik ki, İbrahim’in dinine doğru yola yönelerek tâbi ol. Ve O asla müşriklerden olmadı.

123. Ey Peygamberlerin en şereflisi!. Hazreti Muhammed!. (Sonra sana vahyettik ki) Kur’an lisanı ile tebliğ eyledik ki, (İbrahim’in dinine) onun için Cenab-ı Hak’kın bildirmiş olduğuibadet ve itaate, meşrû yola (doğru yola yönelerek tâbi ol) sen de halkı yumuşaklıkla, kuvvetli deliller ile tevhid dinine davet et (ve) muhakkaktır ki, (o) Yüce Peygamber (asla müşriklerden olmadı) o Allah’ın birliğine inanıcıdır, müşrikler ile hiçbir alâkası yoktur, Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğer müşriklerin ona bağlılık iddiaları boş sözdür.

124. Cumartesi tatili, ancak onda ihtilâf edenlere farz kılınmıştı. Ve şüphe yok ki, senin Rabbin kıyamet günü onların arasında ihtilâf ettikleri şey hakkında elbette hüküm verecektir.

124. (Cumartesi) tatiline gelince, bu, İbrahim Aleyhisselâm’ın dinine, şeriatine ait bir mesele değildir ki, buna uymak lâzım gelsin. Bu günün (tatili) bu günde bazışeylerin yapılmaması, bu güne hürmet gösterilmesi (ancak onda ihtilâf edenlere) Yahudilere farz (kılınmıştı.) Onlar bugüne hürmet ile mükellef tutulmuşlardı. (ve şüphe yok ki, senin Rab’bin) Ey Yüce Resûl!. (Kıyamet günü onların) o ihtilâfa düşmüş fırkaların, milletlerin (arasında ihtilâf ettikleri şey hakkında elbette hükmedecektir), iddialarında haklı olanları sevaba, haksız olanları da cezaya kavuşturacaktır. Nitekim onlar dünyada da vakit vakit mükâfatlara veya cezalara kavuşmuşlardır.

§ İbni Abbas Radiallahü anhtan rivayet olunduğu üzere, Musa Aleyhisselâm İsrail oğullarına haftada bir gün olmak üzere cuma günleri işlerini bırakarak Allah Teâlâya ibadet ve itaatle meşgul olmalarını emir etmişti. Onlar ise bunu kabulden kaçınmışlar, “Biz Allah’ın yaratmayı tamamladığı cumartesi gününü tercih ederiz” demişlerdi. Bunun üzerine cumartesi günü kabul edilmiş ve bu hususta aleyhlerine bir şiddet gösterilmiştir. Hıristiyan topluluğu da cuma gününü kabul etmeyip pazar gününü tercih etmişlerdir. Bunlar “yaratma ve icad etmenin başlangıcı, pazar günüdür” diyerek o günü bir bayram günükabul etmişerdir. Biz müslümanlarca ise cuma günü, bir tamam ve kemâl günüdür. Tamam ve kemâlin gelişi ise büyük bir sevinci, ferahlığı, şükrü icabeder. Binaenaleyh biz müslümanlarca cuma günü bir bayram günü demektir. Fakat bugünde bütün dünyevî işlerimizi terketmekle mükellef değiliz, elverirki, cuma namazını kılmak için işlerimizi geçici olarak terkedelim. Mamafih bir ümmetin vazifesi, Yüce Peygamberinin emir ve tayinine riayet etmektir. Günler haddızatında birer itibarî emirdir, bu sebeple esasen eşittirler, onlara kıymet vermek Allah’a aittir.

125. Rabbin yoluna hikmet ile, güzel öğüt ile davet et ve onlar ile en güzel bir şekilde mücadelede bulun, muhakkak ki, o senin Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir ve o, doğru yola ermiş olanları da hakkıyla bilendir.

125. Bu mübarek âyetler, insanlığı irşat için ne kadar güzel, hikmetli bir şekilde hareket edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Tatbik edilecek cezalarda adalete, eşitliğe riayet edilmesi gereğini de bildirerek cezâ nazariyesinin en mühim bir konusunu özet olarak kapsamış bulunmaktadır. Bir kısım kötülüklere karşı af ve sabır ile karşılıkta bulunmanın da ahlâkî faziletlerden bulunduğunu göstermektedir. Bir takım kimselerin cahilce, aldatıcı hareketlerinden dolayı din ve insaniyet adına kalbi mahzun olan merhamet deryası Yüce Peygamberimize de teselli olmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğun ümmetini (Rab’bin yoluna) İslâm dinine (hikmet ile) açık, dînî inançları isbat eden kesin delil ile ve (güzel öğüt ile) faydalı sözler ile, inandırıcı hitabeler ile, hayrı tavsiye edici nasihatler ile (davet et) İslâmiyet’i kabul etmeleri için özendir ve teşvikte bulun (ve onlar ile en güzel bir şekilde mücadelede bulun) onları tatlılıkla, yumuşaklıkla irşadaçalış, hiddet ve gaflet gösterme, toplumca kabul edilen sunuş konuşmaları yaparak mütalâalarda bulunarak onları ikna etmeye ve susturmaya gayret et, onlara kabiliyetlerine göre hitabta bulun. (Muhakkak ki, o senin Rab’bin) senin hakkında lûtf ve ihsanda bulunan kerem sahibi mabûdun, kendi (yolundan) İslâm dininden (sapanları en iyi bilicidir) öyle hikmetlere, hayrı tavsiye edici öğütlere rağmen yeteneklerini kötüye kullanarak batı! yolları takibedecek olanlar, Allah tarafından bilinmektedir. (Ve o) Yüce Yaratıcı (doğru yola ermiş) hidayete kavuşmuş (olanları da hakkıyla bilendir) Evet.. O Yüce Mabud, her iki gurubun hâlini de hakkıyla bilir. Kendi iradelerini kötüye kullanıp sapıklıkta kalacak olanları bildiği gibi kendi ihtiyarlarını, kabiliyetlerini muhafaza ederek hidayete erecekleri de bilir. Peygamberlik görevi ise Allah’ın hükümlerini O’nun emri doğrultusunda ümmetlere tebliğden ibarettir. Bu şekilde ilâhî deliller tamam olmuş olur, hiçbir kimsenin kendi cehaletin! mazeret makamında ileri sürmeye selahiyeti kalmamış bulunur.

126. Ve eğer bir kimseye ceza verecekseniz, kendisiyle cezaya uğramış olduğunuz şeyin misliyle ceza verin ve eğer sabır ederseniz, elbette o, sabır edenler için daha hayırlıdır.

126. (Ve eğer) Ey müslümanlar!. (Bir kimseye cezada) hakkında ceza tatbikinde (bulunacak iseniz) dıkkat ediniz, haddi tecavüzde bulunmayınız, o kimse tarafından (kendisiyle cezaya uğramış olduğunuz şeyin misliyle cezada bulunun) meselâ: Bir kimse, bir şahsı haksız yere öldürmüş ise o kimseyi kısas ile öldürünüz, ondan başkasını da öldürmeyiniz. Aynı şekilde: Bir kimse bir şahsın bir malını çalmış ise o malı geri isteyiniz veya ödettiriniz, ondan fazlasını almayınız, böyle bir fazlalık zulüm olmuş olur ki, haramdır. (Ve eğer sabır ederseniz) intikamı terkederek karşılık olarak cezada bulunmaz iseniz (elbette o) sabır ile,af ile muamele (sabır edenler için daha hayırlıdır) çünki af ve kerem, rahmetle muamele, bir çok sevaba vesile olacağı için intikamdan, gönlü rahatlatmaya çalışmaktan elbetteki, daha iyidir.

§ Rivayete göre Uhud gazvesinde kâfirler, ashab-ı kiramdan bazılarını şehit etmişler ve özellikle Hazreti Hamza’yı şehit edip mübarek vücudunu parçalamışlardı. Hattâ Utbe’nin kızı “Hind” Hazreti Hamza’nın ciğerinden bir parçasını yemişti. Resûl-i Ekrem ile ashab-ı kiramı da ahdetmişlerdi ki, o kâfirlere galip gelecekleri gün, onlardan bir çoklarını öldürüp intikam alsınlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hind’in öldürülmesine de emir vermiştir. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, adalet ve eşitliğe riayet edilmesi emir olunmuştu. Hattâ Mekke-i Mükerreme fethedilince Yüce Peygamberimiz Hind’i af buyurmuştur.

127. Ve sabır et ve senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir ve onlara karşı üzülme ve yapmakta oldukları hilekârca hareketten dolayı üzüntüye düşme.

127. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. Sen de İslâm dirini yaymak için, insanları hidayete eriştirmek için gayret gösteriyor, bu yolda birçok eziyetlere uğruyorsun, fakat sen (sabır et) o sana karşı muhalefette bulunanlar tarafından sana isabet eden elem ve kederlere karşı sabırdan sükûnetten ayrılma (ve) böyle bir sabır aslında zordur, tahammülsüz bırakmaktadır. Fakat (senin) bu (sabrın da ancak Allah’ın yardımıyladır) Cenab-ı Hak, seni böyle bir sabra muvaffak buyurur, sana kolaylık gösterir, seni mükâfatlara ulaştırır. (Ve onlara karşı üzülme) O, kâfirlerin imân etmiyeceklerinden, sana tâbi olmayacaklarından dolayı ümidini keserek üzüntü ve keder içinde kalma (ve) onları sana karşı (yapmakta oldukları hilekârca hareketten dolayı üzüntüye düşme) kalbin daralmasın, Hak Teâlâ Hazretleri seni koruyacaktır, senindinini doğuya ve batıya yayacaktır, İslâmiyet, Allah’ın koruması altında devam edecektir.

128. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ sakınanlarla ve o daimî ihsanda bulunanlar ile rahmet ve yardımı itibariyle beraberdir.

128. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) bütün kemâl sıfatlarını toplayan Kerem sahibi Yaratıcı (sakınanlarla) Cenab-ı Hak’tan korkan günahları terkedenlerle (ve o daimî ihsanda bulunanlar ile) halka güzel muamele yapanlar, onların eziyetlerine sabır ve tahammül gösterip haklarında iylik sever bulunanlar ile, onlara yardım etmeğe çalışanlar ile fadl ve keremi, rahmeti ve inâyeti itibariyle (beraberdir.) O Kerem sahibi Yaratıcı, öyle takva sahibi, iyilik eden, sabırlı, hak yolunda cihada devam eden kullarını herhalde mükâfatlara kavuşturacaktır. Ne mutlu bu gibi ahlâkî olgunluklara nitelenen zatlara. Allah Teâlâ Hazretleri, cümlemizi bu gibi Kur’ânî öğütlerden hakkıyla istifadeye muvaffak buyursun Amin. Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah içnidir, Âmin…