NAHL SURESİ

61. Ve eğer Allah Teâlâ insanları zulümleri sebebiyle cezalandıracak olsa idi yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir zamana kadar erteliyor. Onların ecelleri geldiği vakit ise onlar ne bir saat geri kalabilirler ve ne de öne geçebilirler.

61. Bu mübarek âyetler, azabı hak edenlerin deral azaba uğramamalarının hikmetine işaret ediyor, belirlenen zamanı gelince derhal hayattan mahrum kalacaklarını bildiriyor. Allah’ın şanına lâyık olmayan şeyleri Cenab-ı Hak’ka isnat etmek cüretinde bulunanların o bâtıl itikatlarından dolayı nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Son Peygamber Hz. Muhammed’e teselli için ondan evvelki ümmetlerin durumlarını ve Kur’an-ı Kerim’in inişindeki faideleri, gayeleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı insanlık hakkında, lütuf ve rahmetini göstermek ve insanların hareketlerini düzeltebilmeleri için kendilerine bir mühlet ihsan buyurmaktadır. (Ve eğer Allah Teâlâ), böyle bir lütufta bulunmayıp (insanları zulümleri sebebiyle) küfürleri, isyanları yüzünden (cezalandıracak olsa idi) hepsini de derhal yaşamaktan mahrum bırakırdı. (Yer yüzünde hiç bir canlı bırakmazdı) hepsi de o zalimlerin uğursuzlukları yüzünden helâk olur giderlerdi. (Fakat onları) Cenab-ı Hak lütuf ve Keremi ile (takdir edilen bir zamana kadar) takdir buyurmuş olduğu ecellernin sonuna, ömürlerinin nihayetine kadar (tehir eder) onlara mühlet vermiş olur (onların ecellerigeldiği vakit ise) artık onlar ecellerini (ne bir saat geriletcbilirler) bir dakika daha olsun yaşıyamazlar (ve ne de öne geçebilirler) daha ecelleri gelmeden bir saniye bile evvel ölüp gidemezler, ömürlerini kısalmaya kâdir olamazlar. Binaenaleyh insanlar bunu düşünmelidirler, daha hayatta iken kaybedileni kazanmaya çalışmadırlar, hallerini güzelce ıslah edip kendilerini istikbalin müthiş azaplarına uğratmış olmamalıdırlar.

62. Ve Allah için kendilerinin hoşlanmadıklarını isnat ederler ve dilleri yalanı söylüyor ki, onlar için elbette en güzel âkibet vardır. Şüphe yok ki onlar için ateş vardır. Ve onlar mutlaka o ateşte terkedilmişlerdir.

62. (Ve) o müşrikler (Allah için kendilerinin hoşlanmadıklarını isnat ederler) kendileri kız evlâtlarından nefret ederken melekleri Cenab-ı Hak’kın kızları sanırlar, kendi varlıklarına başkalarının ortak olmalarını istemezlerken bir takım mahlûkatı Hak Teâlâ’ya ortak koşarlar. (Ve dilleri yalan söylüyor ki; onlar için elbette en güzel âkıbet vardır.) Kendilerinin ne kadar bâtıl bir inançta olduklarını anlamazlar da öyle şirk içinde yaşadıkları halde kendilerinin cennetlere kavuşacaklarını iddiada bulunurlar. Hayır.. Öyle değil (şüphe yok ki, onlar için) o müşriklere mahsus (ateş vardır) o ateş, o suçluların cezasıdır (ve onlar mutlaka o ateşte terkedîlmişlerdir.) onlar o ateş içinde ebedî bir şekilde kalacaklardır.

63. Allah’a and olsun ki, senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik. Şeytan ise onlara amellerini süsleyiverdi. Artık o, bugün onların velisidir ve onlar için pek acıklı bir azap vardır.

63. (Allah’a and olsun ki) Ey Yüce Peygamber! (Senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik) yani: Kudret ve azametle seni kendi ümmetine Peygamber gönderdiğim gibi vaktiyle diğer ümmetlere de Peygamberler göndermiştim (şeytan ise o ümmetlere) kötü(amellerini) onların küfrünü, yalanlamalarını kendilerine (süsleyiverdi) bir takım vesveselerde bulundu, onların o kâfirce hareketlerini kendilerine güzel bir hareket gibi gösterdi. (Artık o) şeytan (bugün onların) o sapıttığı kimselerin bu dünyada (velisidir) onların yakınıdır, güyâ dostudur, koruyucudur. (Ve onlar için) o kâfirler için ahirette de (pek acıklı bir azap vardır) onlar cehenneme atılacaklardır, işte şeytanları, şeytan tabiatlı dinsizleri dost tutanların, onların sözlerine aldananların âkibetleri böle müthiş bir felâketten başka bir şey değildir.

64. Ve sana bu kitabı indirmedik, ancak onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi açıkça bildirmen için ve imân eden bir kavim için bir hîdayet ve bir rahmet olmak üzere indirdik.

64. (Ve) Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (Sana bu kitabı) bu Kur’an-ı Kerim’i (indirmedik) onu sana kudret ve azametle ve Cibril-i Emin vasıtasiyle boş yere ihsan etmiş olmadım (ancak onlara kendisinde ihtilâf ettikleri şeyi) onlara (açıkça bildirmen için) indirdik: Meselâ: Allah’ın birliğinin, şirkin bâtıl olduğunu, ahiret hayatının varlığını, helâl ve haram olan şeylerin nelerden ibaret bulunduğunu bilmeyen kimselere ve bu gibi mühim mes’elelerde ihtilâfa düşmüş, cehalet içinde kalmış şahıslara bunları anlatasın diye indirdik. (Ve) o mukaddes kitabı (İmân eden bir kavim için bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere indirdik) çünkü bu ilâhî kitaptan asıl istifade edecek olanlar müminlerdir. Müminler, o apaçık kitabı, hareket rehberi kabul ederler, ondan hakkıyla istifadeye çalışırlar, o sayede hidayete, saadete ererler. Ne büyük muvaffakiyet!.

65. Ve Allah Teâlâ gökten suyu indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra hayata erdirdi. Şüphe yok ki, bunda dinleyen bir tolum için elbette bir ibret vardır.

65. Bu mübarek âyetler de Cenab’ı Hak’kınvarlığına, kudretine şahitlik eden ve insanlığın uyanmasına vesile olan bir kısım yüce kudret eserlerini gözler önüne sermektedir. Hayatın kaynağı olan yağmurların, faideli hayvanların, en güzel gıda maddelerini teşkil eden meyvelerin ve özellikle bir yaratılış harikası olan bal arılarının ve onların pek faydalı, lezzetli olan ballarının birer büyük nimet ve birer ibret vesilesi olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ’nın varlığına, kudretine dair yüce âlem ile bu insanlık âleminde nice deliller vardır, bunların miktarı ağaçların yapraklarından daha fazladır. Bunların parıltıları güneşin ışığından daha parlaktır. (Ve) kısacası (Allah Teâlâ) o Kerem sahibi yaratıcıdır ki (gökten) sema tarafından, veya yüksek bulutlardan (suyu indirdi) yağmurları yağdırdı (da onunla) o su ile (yeryüzünü ölümünden sonra hayata erdirdi) onu kurumuş, büyüyüp gdişmeden mahrum kalmış iken tekrar çeşit çeşit bitki ile faaliyete getirdi, ona pek hoş bir hayat manzarası ihsan buyurdu. (Şüphe yok ki, bunda) yeryüzünün böyle yeniden hayata kavuşmasında (dinleyen bir kavim için) bunlara güzel bir bakış ve tefekkür ile bakan hakikattan insaflı bir şekilde kalben dinleyip kabul eden zatlar için (elbette bir ibret vardır) Âlemin yaratıcısının mükemmel kudretine ait pek açık bir şahitlik vardır. Artık öyle bir kavim, elbetteki, bundan istifade ederek aydın bir kalbe, dinin feyziyle donatılmış bir ruha sahip olur.

66. Ve şüphe yok ki, sizin için sağmal hayvanlarda da elbette bir ibret vardır. Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından gelen hâlis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazından kolaylıkla geçer gider.

66. (Ve şüphe yok ki,) Yüce Yaratıcı öyle kudret ve yüceliğine şahitlik eden daha nice şeyler vardır. Kısacası insanlar!. Sizin için sağmal hayvanlarda da elbette bir ibret vardır) onlar da ne kadar çeşitlidirler, nekadar faideli birer varlıktır. Özellikle (size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından hâlis) saf, temiz kana vesaireye asla bulaşmamış, tadı, kokusu asla bozulmamış (bir süt) meydana getirerek size (içiriyoruz ki) o süt (içenlerin boğazından kolaylıkla geçer gider) kendisine bir zahmet vermez. Artık böyle bir hayat kaynağının temiz, güzel bir şekilde maydana getirilmesi, etrafındaki temiz olmayan şeyler ile kendi arasında bir perde bulunup onlardan etkilenmemesi elbetteki bir yüce kudretin eseridir. Bu da o yüce kudret sahibi olan Yaratıcımızın haşre ve neşre kâdir olacağına, nice eşsiz eserleri meydana getirmeğe güç yetireceğine pek güzel işaret ve şahitlik etmektedir.

67. Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki ve hem de güzel rızık edinirsiniz. Muhakkak ki, bunda da aklını kullanan bir kavim için elbette bir ibret vardır.

67. (Ve) Ey insalar!. Şunu da düşününüz ki, sizi (hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden) de yararlandırırız, onların öz sularından ve sıkılarak çıkan sularından içersiniz ve siz onlardan (bir içki) bir hoşaf, bir şurup yaparsınız (ve) onlardan sirke, pekmez gibi (bir güzel rızık edinirsiniz) ihtiyaçlarınızı gidermeye çalışırsınız (muhakkak ki, bunda da) bu bildirilen şeylerin her birinde de (aklını kullanan) Cenab-ı Hak’kın bu yarattığı şeyleri güzelce düşünen (bir kavim için elbette bir ibret vardır) bunda da Allah’ın kudretine büyük bir işaret ve şahitlik mevcuttur.

68. Ve Rabbin bal arısına da ilham etmiştir ki, dağlardan ve ağaçlardan ve çardaklardan evler edin.

68. (Ve) Yüce Yaratıcının kudretine yine büyük bir delildir ki, (Rabbin) o varlığının terbiyecisi olan Kerem sahibi Yaratıcın (bal ansına da ilham etmiştir ki) yani: O zayıf mahlûku pek güzel, enteresan işleri yapmaya kudretli kılmıştır ki (dağlardan ve ağaçlardan) veinsanların bina ettikleri (çardaklardan) kendinize (evler edin) Ey arılar!. Öyle meskenlerde toplanıp çalışınız. O arılar da böylece hareket edip durmaktadırlar. İşte Cenab-ı Hak arılara da böyle bir ilâhî teklifi kabul edecek bir tabiat, bir içgüdü, bir kabiliyet ihsan buyurmuştur.

69. Sonra meyvelerin hepsinden yede Rabbin kolaylaştırdığı yollarına git. içlerinden renkleri muhtelif bir şerbet çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz ki, bunda düşünen bir kavim için elbette bir ibret vardır.

69. Ve Cenab’ı Hak, arılardan herbirine ilham buyurmuştur ki, sen (sonra meyvelerin hepsinen ye) istediğin meyvelerden yararlan (da Rabbin kolaylaştırdığı) senin emrine verilmiş bulunan (yollarına git) Hak Tealâ’nın sana ilham ettiği yollara giderek istediğin meyvelerden istifade et. Bakınız Allah’ın kudretine ki, o anların (içlerinden renkleri muhtelif bir şerbet) bir bal (çıkar) o ballar, o anların yedikleri meyvelere çiçeklere ve yaşlarının farklılığına göre beyaz, kırmızı, sarı gibi birer renkte bulunurlar. (Onda) o balda (insanlar için bir şifa vardır) birçok ağrıları gidermeye sebep olur, bir kısım hastalıklar için bir macun mahiyetinde bulunur, kısacası balgam hastalıkları hakkında bizzat şifaya vesile olmaktadır, diğer bazı hastalıklar için de diğer maddeler ile karıştırılmak suretiyle bir şifa vesilesi teşkil etmektedir. (Şüphesiz ki, bunda) bu zikredilen hoş, lezzetli kudret eserinde (düşünen bir kavim için elbette bir ibret vardır) Evet.. Arılar gibi küçük, cılız hayvancağızların o kadar ince bilgilere, enteresan fiillere kâdir olmaları, o kadar faideli bir hayat maddesini meydana getirebilmeleri, kendilerini yaratan, hikmet sahibi yaratıcının varlığına bir büyük delildir. Bunlar, güzelce düşünenler için uyanmayı gerektiren bir özellik taşımaktadır. Artık bu eşsiz eserleri meydana getiren bir YüceYaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar varlık cüzlerini bir araya getirerek kendilerini hayat ile, akıl ile vasıflanmış bir hale koyamaz mı? inanıyoruz koyabilir. Bunu ancak düşünceden mahrum olan ahmak insanlar inkâr edebilir. Onların bu inkârları ise kendi ahmaklarını cehâletlerini ortaya koymaktan başka bir önem taşımaz.

§ Zooloji ilminde bildirildiği üzere arıların binlerce çeşidi vardır. Onlar çok farklı biçimde ve birer düzen içinde yaşarlar. Onların bir kısmı, vahşidir ki, dağlarda, mağaralarda, meşeliklerde yaşarlar. Bunların bir takımına eşek arıları da denir. Bunlar yuvalarını ağaç kovuklarında, duvar oyuklarında ve benzer yerlerde yaparlar, bunlar zararlı böcekleri yok ederler, bazı meyveleri de yerler, sahiplerine zarar verirler. Arıların bir kısmı da ehlidir ki, onlar da kovanlarda çardaklarda yaşarlar. Bu ehli arılar, üç guruba ayrılmıştır. Birinci gurup, arıların üzerinde hâkim olan bir kısmı dişi arılardır. Bunlardan her kovanda bir tane bulunur, kendisine eş bulmak için bir defa uçuş yapar, ondan sonra yumurta yapmakla vakti geçer, üç dört bin kadar yumurta yapar, bu yumurtalar üç gün içinde patlar, içlerinden kurtçuk şeklinde yavrular çıkar, bunlar sekiz, on gün içinde arı halini alırlar, bunları işçi arılar beslerler. Ikinci gurup, Erkek arılardır. Dışarıya çıkan an hakimlerini bunlardan bir tanesi takibederler, onları döllendirirler, sonra da hemen ölürler, diğerleri de üçüncü gurubu teşkil eden arılar ile çarpışırlar, onlar bu erkek arıları öldürürler, kovanlarda kalanlarını da dışarıya atarlar, bu erkek arıların iğneleri yoktur. Üçüncü gurup, işçi arılardır. Bunlar her kovanda elli binden seksen bine kadar toplu bir halde yaşarlar. Bunlar çiçekleri emerler, o şekilde bal yaparlar. Arıların görmek, koku almak kuvvetleri pek ziyadedir. Kendisinden bal alackaları çiçekleri çok uzaktan görür, kokularını hissederler gider onlardan yararlanırlar, güzel nağmeleriyle yerlerinedönerler, gelirler. Bunların ikişer gözlerinden başka alınlarının ortasında da birer tek gözleri vardır, bu gözlerde muhtelif ve pek çok gözlere ayrılmıştır. Bu arıların birer iğneleri de vardır ki, onunla düşmanlarına karşı kendilerini korurlar. Şayet bu iğne bir insanın bir uzvuna saplanırsa onu çıkarmalıdır, aksi takdirde zararlıdır. Bal arıları peteklerini altıgen bir şekilde yaparlar, bu suretle boş bir yer bırakmamış olurlar. Pek büyük bir san’at eseri göstermiş bulunurlar. En kudretli mühendisler bile bir takım aletlere, edavata müracaat etmeksizin öyle mükemmel bir şekilde bir şey meydana getiremezler. Bal arılarının italyan, Kafkasya, Kıbrıs arıları diye bazı çeşitleri de vardır. Fennî bir şekilde yapılan kovanlardan senede kırk kilo bal elde edilebilir. Kışın bir kovandaki otuz bin kadar arı için onbeş kilogram kadar bal bırakılır. Bu onların gıdasını teşkil eder. Bal, insanlar için çok faidelidir. Vaktiyle şeker yapılmadan evvel insanlar şeker ihtiyaçlarını bal ile temin ederlerdi. Bal arıları insanlar tarafından beslenmeden evvel taş, ağaç kovuklarında barınırlardı. Milâddan beşbin sene evvel ilk defa olarak Mısır’da arı yetiştirmek usulü meydana gelmiş, o tarihten beri ehli arılar türemeye başlamıştır. Kısacası: Birer yaratılış harikası olan o küçük hayvancağızlar pek büyük birer ibret levhası teşkil etmektedirler.

70. Ve Allah Teâlâ sizi yaratmıştır. Sonra sizi öldürecektir ve sizden kimileri, ömrün en aşağı ihtiyarlık çağına red olunur ki, bir bilgiden sonra bir şey bilmez olsun. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bilgilidir, kudretlidir.

70. Bu mübarek âyetler de diğer bir kısım enteresan olayları ibret nazarlarına sunuyor, Cenab-ı Hak’kın insanları yaratıp öldürdüğünü ve onlardan bir kısmını hikmet gereği bir müddet fazla yaşattığını bildiriyor, ve insanların bazılarını diğer bazılarından dahafazla rızıklandırdığını ve onları aile hayatına, evlât ve torunlara kavuşturup ve nice nimetlerden yararlandırdığını gösteriyor. Bu kadar kudret eserle-rine ve ilâhî nimetlere rağmen nankörlükte bulunmanın rezilliğine, âciz şeylere tapınmanın ne kadar cahilce bir hareket olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey insanlar!. (Allah Teâlâ) İlim ve kudret yönüyle her şeyi kuşatan hikmet sahibi yaratıcı (sizi yaratmıştır) sizi yoktan meydana getirmiştir, (sonra) eceliniz nihayet bulunca (sizi öldürecektir) kiminizin eceli daha genç veya orta bir yaşta iken nihayet bulur (ve sizden kimi) de vardır ki, çok yaşar (ömrün en aşağı ihtiyarlık çağına red olunur) o kadar ihtiyarlamadıkca hayatına nihayet verilmez. (ki bir bilgiden sonra) bir nice şeyleri öğrenmiş iken bilahara (bir şey bilmez olsun) kuvvetine, aklına noksanlık gelsin, anlayışının, kuvvetinin noksanlığı yüzünden çocukluk haline benzer bir vaziyete düşsün (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ alîmdir,) kullarının bütün hallerini, ömürlerinin miktarını vesaireyi bihakkın bilir ve o Hikmet sahibi Yaratıcı (kadirdir) her şeye kudreti kâfidir. Dilediği kulunu daha genç iken öldürür, dilediği kulunu çok yaşatır, ihtiyarlığın sonuna kadar öldürmez. Hikmet gereği ne ise onu meydana getirir. “İnsanların ömürleri dört mertebeye ayrılmıştır. Birinci mertebe, çocukluk ve gelişme zamanıdır ki, ömrün evvelinden itibaren onüç seneye kadar, bu bir gençlik zamanıdır. İkinci mertebe, öğrenme zamanıdır ki, otuzüç yaşından kırk seneye kadardır. Bu müddet, kuvvetin gayesi, aklın olgunluk zamanıdır. Üçüncü mertebe, olgunluk yaşıdır ki, bu da kırktan altmış yaşına kadar olan müddettir, insanlar bu yaştan sonra yavaşça eksilmeye başlarlar. Dördüncü mertebe ise ihtiyarlık çağıdır ki, altmışıncı yaştan ömrün sonuna kadar olan müddettir. Altmış beş yaştan sonra eksiklik ortaya çıkar, ihtiyarlık yüz göstermiş bulunur. İşte insanlığın vücude getirilmiş olması, onlarınhayatlarındaki bu ihtilaflar ve değişiklikler haşır ve neşrin varlığına, ilâhî kudretin her şeye kâfi olduğuna kuvvetli bir delildir. Erzeli ömürden maksat bir rivayete göre yetmiş, diğer rivayetlere göre seksen, doksan veya doksanbeş senelik bir ömürdür. Böyle bir ömrün “erzel” sayılması, bir görüşe göre gayrimüslimlere mahsustur. Çünkü bir müslümanın ömrü arttıkça Allah katında kıymeti, üstünlüğü artmış, daha fazla af ve lütfa kavuşması umulmuş olur.

Nitekim: Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. (Tîn, 95/5) âyeti kerimesinde buna işaret vardır. Çünkü bu âyet, aşağıların aşağısına indirilenlerin imandan, salih amellerden mahrum kimselerden ibaret olduğunu gösteriyor. İbadet ve itaat ile, Kur’an okumakla, dinî ilimlerle meşgul olanların uzunca bir müddet yaşamaları ise haklarında bir yardım, bir saadet alâmetidir. Nitekim bir hadisi şerifte de:

(İnsanların hayırlısı o zattır ki, ömrü uzar, ameli güzel olur, insanların şerlisi de o kimsedir ki, ömrü uzar, amelî kötü bulunur). Camiüssağir.

Binaenaleyh insan, ömrünün de değerini bilip onu hayra sarfetmelidir, gayrı meşrû hareketlerden kaçınmalıdır. Aksi takdirde nimete karşı nankörlük etmiş, azabı haketmiş olur.

71. Ve Allah Teâlâ bazınızı bazınız üzerine rızkhususunda üstün kılmıştır. Artık üstün kılınanlar, rızıklarını onda eşit olmak için ellerinin altındakilere verici değildirler. İmdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?

71. (Ve) Ey insanlar!. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ bazınızı bazınız üzerine rızk hususunda üstün kılmıştır) insanların kimisi zengin, kimisi de fakirdir, kimisi sahip kimisi de mülktür. Bazı insanlar, cahil, âciz oldukları halde kuvvetli, bilgili kimselerden fazla servete, mevkiye sahip olabilirler. Bütün bunlar birer ilâhî takdirin neticesidir, (Artık üstün kılınanlar) rızıkları fazla, sahiplikleri sabit olan insanlar (rızıklarını) kavuştukları servetlerini, sahipliklerini (onlar) o fakirler, o ellerinin altında olanlar (onda) o rızıklarda, servetlerde kendilerine (eşit olmak için) öyle (ellerinin altındakilere verici değildirler) o fakirleri, ellerinin altındakileri kendilerine eşit kılmak istemezler. Mademki: O insanlar, kendi rızıklarına, kendi servetlerine fakir ve yoksul insanları müşterek, eşit kılmak istemiyorlar, o halde kâinatın yaratıcısına onun bir kısım âciz mahluklarını yaratıcılık ve sahiplikte, ibadet ve itaat hususunda nasıl eşit, müşterek kılmak istiyorlar? Hiç mahlûk, yüce yaratıcısına eşit olabilir mi?. Diğer bir görüşe göre de zenginleri de, fakirleri de rızıklandıran ancak Allah Teâlâ’dır. Onlar Allah tarafından rızıklanmak itibariyle eşittirler. Patronlar zannetmemelidirler ki, kendi kölelerim işçilerin! kendileri rızıklandırıyor. Onlar birer vasıtadır, Cenab-ı Hak’kın o köleleri işçileri de o patronlarının elleriyle rızıklandırmaktadır. Binaenaleyh asıl kâinatın yaratıcısı ancak Allah Teâlâ’dır. (İmdi) o müşrikler (Allah’ın nimetini mî inkâr ediyorlar) onun âlemlere rızık veren olduğunu bilmiyorlar mı? Bir takım mahlûkatı ona eşit tutarak onlara da tapıyorlar. Nankörlükte bulunarak kendi haklarında istemedikleri bir eşitliği, bir ortaklığı Yüce Yaratıcı hakkında caiz görüyorlar. Bu ne kadar anlayışsızlık…

72. Ve Allah Teâlâ sizin için kendi cinsinizden eşler kıldı ve sizin için eşlerinizden, oğullar, torunlar yarattı. Ve sizi temiz, hoş şeylerden rızıklandırdı. Onlar hâlâ bâtıla imân edip de Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar!

72. (Ve) Ey insanlar!. Şunu da düşününüz ki (Allah Teâlâ sizin için) güzelce geçinesiniz diye (kendi cinsinizden eşler kıldı) onları yarattı, vücude getirdi. (Ve sizin için eşlerinizden oğullar, torunlar yarattı) ve bunlar sizin için birer hizmetçi, birer yardımcı durumunda bulunmaktadırlar, bu sayede nesilleriniz kesilmeyip devam etmektedir. Bunlar da birer nimettir. (Ve) o kerem sahibi Yaratıcı (sizi temiz, hoş şeylerden merzuk kıldı) size lezzetli sular, çeşitli meyveler, faideli gıda maddeleri ihsan buyurdu. Bunların kıymetlerini bilmeniz, bunlardan dolayı Cenab-ı Hak’ka şükretmeniz icabetmez mi?. (Artık) o müşrikler!. (Bâtıla imân edenler de) öyle Hak Tealâ’ya ortak isnâdına cür’et gösterirler de (onlar Allah’ın nimetini inkârda mı bulunurlar?.) o nimetleri kendilerine hakikaten başkalarının vermiş olduğunu mu iddia ederler?. Helâl olan bir kısım nimetlerin hürmetine ve hikmet gereği haram olan bir kısım şeylerin helâl bulunduğuna mı inanırlar? Bu ne kadar cür’et ve cehalet!.

73. Ve Allah bırakıp da kendileri için ne göklerde ve ne de yerde olan rızıktan hiçbir şeye sahip olmayan ve güçleri dahi yetmiyen şeylere ibadet ederler.

73. (Ve) Ne cehalet ki, o putlara ibadet edenler (Allah’ın bırakıp da kendileri için) o tapanlar için (ne göklerde ve ne de yerde bir rızka sahip olmayan) yağmurları yağdırmayan, bitkileri yetiştirmeyen (ve) zaten bunlara (güçleri dahi yetmeyen şeylere) bir takım putlara (ibadet ederler) bu ne ahmaklık!. Öyle Yaratma ve rızıklandırma sıfatına sahip olmayan, haddızatında maddeden ibaret olup hiç bir şeye kâdir bulunmayan şeylere nasılolur da ibadet edilebilir?. Böyle yanlış bir hareket, insanlığın şanına yakışır mı?. Bunu hiç düşünmezler mi?. Hiç Cenab-ı Hak’kın benzeri ortağı olabilir mi? Hâşâ o Yüce Yaratıcı, ortak ve benzerden, eşlerden ve nazirden uzaktır inanıyoruz!.

74. Artık Allah için benzerler kılmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bilir, halbuki, siz bilmezsiniz.

74. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın hiçbir şeye benzer olmadığını bildiriyor. Alîm, hakim, kerim, kâdir olan Yüce Yaratıcı ile bu gibi yüksek sıfatlardan mahrum olan putların ve sairenin denk olamıyacaklarını iki misâl ile izah buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın eş ve ortaktan uzak olduğu aklen ve naklen sabittir. (artık Allah için benzerler kılmayınız) mahlûkattan hiçbirini o yüce Yaratıcı’ya benzetmeyin, onun bir eşi, benzeri asla yoktur. Hiçbir mahlûk Yaratıcısına, hiçbir âciz, cahil ve fani olan, kâdir, Âlim, Bâki olan zata denk olabilir mi?. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bilir) her şyi bilir, kullarının hatalarını da, ne gibi yanlış yollara sapmış olduklarını da bilmektedir. (Halbuki siz bilmezsiniz) bir çok yanlış hareketlerde, itikâflarda bulunduğunuz halde bunların ne kadar bâtıl şeyler olduğunu anlamazsınız. Veyahut, o putları Cenab’ı Hak’ka ortak ve benzer sandığınızdan dolayı azap göreceksiniz de bunun farkında değilsiniz, nedir bu, kadar cehalet!.

75. Allah Teâlâ bir misâl verdi: Başkasının malı olmuş bir köle ki, hiç bir şeye gücü yetmez ve bir kimse ki, ona tarafımızdan güzel bir rızık vermişizdir de o ondan gizli ve açık olarak infak etmektedir. Ya hiç bunlar eşit olurlar mı? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çokları bilmezler.

75. Bakınız (Allah Teâlâ) yüce zatına hiçbir şeyin ortak ve benzer olmadığını size anlatmak için (bir misâl getirdi) tâki, bu hakikatı güzelce anlayabilesiniz. Şöyle ki:(Başkasının malı olmuş bir kul) bir köle düşününüz ki, o (hiçbir şeye gücü yetmez) hiçbir kudreti, serveti yok, sırf âcizlik içinde yaşıyor (ve) diğer (bir kimse) yi de düşününüz (ki, onu) o kimseyi (tarafımızdan) bir lütuf olarak (güzel bir rızık vermîşizdir,) o kimse ilâhî bir lütuf olan meşm, güzel, temiz bir servete, bir nimete kavuşmuş bulunmaktadır. Bunun bir şükür ifadesi olmak üzere (de o) kimse (ondan) o kavuştuğu nimetlerden (gizli ve açık olarak) daima bağış kasdıyla (infak etmektedir) kavuştuğu maddî ve manevî nimetlerden başkalarını da sürekli yararlandırmaya çalışmaktadır. Artık biraz düşünmeli (ya hiç bunlar denk olurlar mı?) elbetteki, olmazlar. Madem ki: Böyle iki mahlûk arasında bile bir eşitlik bulunamıyor, artık kâinatın Yaratıcısıyla onun âciz mahlûkatı, öyle madde kabilinden şeyler arasında bir benzerlik ve eşitlik düşünelebilir mi? Bu böyle iken ne cehalet ki bir takım putlara, mahlukata da mabûtluğu isnat edenler bulunuyor?. (Hamd Allah’a mahsustur) bütün hamd ve övgüye lâyık olan ancak Allah Teâlâ’dır, bütün insanlığı meydana getirmiş, onları tevhid dairesine davet buyurmuş, kendilerine bir akıl ve şuur ihsan etmiştir. Artık her yönüyle hamd ve şükre lâyık olan ancak o’dur, (fakat onların) o insanların bir (çoklarını bilmezler) ibadete, itaate lâyık olan ve kendilerini yaratıp nimet veren zatın Cenab’ı Hak’tan başka olmadığını anlamazlar da öyle putlara vesaireye taparlar, onlardan bir fâide beklerler. Bir kısmı da bütün bütün Allah’ı inkâr eder.

76. Ve Allah Teâlâ iki kişiyi de misâl getirmiştir: Onlardan biri dilsizdir, hiç bir şeye güç yetiremez ve o, efendisi üzerine bir yüktür, onu nereye gönderse bir hayır ile gelemez. Hiç bu, adaletle emreden ve kendisi doğru bir yol üzerinde bulunan kimseye eşit olabilir mi?

76. (Ve Allah Teâlâ) öyle putlara tapanlarınhatalarını, sapıklıklarını göstermek için (iki kişiyi de misâl getirmiştir) öyle açık, parlak bir misâl dahi zikretmiştir. Şöyle ki: (Onlardan) o iki kişiden (biri dilsizdir) söz söylemekten âciz bir halde bulunmaktadır (hiç bir şeye güç yetiremez) herhangi bir şeyi anlayıp anlatmaya kabiliyeti yoktur, hiç bir şey yapamaz bir haldedir, (ve o) âciz şahıs, öyle bir köledir ki hiçbir şeye sahip değildir, (efendisi üzerine bir yüktür) ona boş yere ağırlık verip durmaktadır (onu) efendisi (nereye gönderse bir hayır ile gelemez) hiçbir işi görmeğe kâdir olamaz, tam bir âcizlik ve miskinlik içinde bulunmuş olur. Şimdi bir düşünelim (hiç bu) âciz, öyle dört çeşit zelilce niteliği toplayan şahıs, (adaletle emir eden) başkalarına güzelce nasihat veren, başkalarının bir intizam dahilinde yaşamasını isteyen (ve kendisi doğru bir yol üzerinde bulunan) bir doğru yolu takip edip hikmet ve menfaata riayetten, hakka hizmetten ayrılmayan (kimseye) öyle yüksek vasıflara sahip bir zata (eşit olabilir mi?.) Elbetteki, olamaz. Hiç öyle aciz, miskin bir şahıs ile faal, iyiliksever bir zat birbirine eşit sayılabilir mi?. O halde bir kere düşünmeli değil midir? Bütün kâinatı yaratan, mahlûkatına lûtuf ve ihsanda bulunan, her fiili bir hikmet ve menfaat gereği olan bir Yüce Yaratıcı ile onun aciz, lütfuna muhtaç, kendi kendine birşey yapmağa güç yetiremeyen bir mahlûku arasında bir benzerlik ve eşitlik bulunabilir mi? Elbetteki bulunamaz. Bu pek açıktır. O halde birer âdi mahlûktan ibaret olan, birer maddeden ibaret bulunan, hiç .bir şeyi halk ve icada muktedir bulunmayan putlara, ölüme mahkûm, kendisini felâketlerden kurtarmaya güç yetiremeyen herhangi bir kimseye nasıl mâbutluk isnat edilerek tapılabilir? Böyle bir isnadın batıl olduğu açık değil midir? Ne yazık ki, böyle bâtıl, saçma sapan isnatlarda, itikâflarda bulunanlar daima görülmektedirler. Elbetteki, hepsinin durumunu, Cenab-ı Hak bilicidir,hepsi de ölür ölmez lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

77. Ve göklerin ve yerin gaybı, onları bilmek Allah’a mahsustur. Kıyametin işi ise başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır veya ondan daha yakındır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kadirdir.

77. Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâ Hazretlerinin ilminin genişliğini ve kıyametin kopmasının yakın olduğunu bildiriyor ve kâinatın yaratıcısının kudretine, İlim ve hikmetine işâret eden insanlığın yaratılışına ve bir takım kuşların nasıl havalarda uçup durduklarına dikkat nazarlarımızı çekmektedir. Şöyleki: Evet.. Yüce Allah, tam bir İlim ve hikmet ile vasıflanmaktadır. (ve göklerin ve yerin gaybı) kulların görüp bilemiyecekleri birçok gayb, bilinmeyen işler, gelecekteki planlar (Allah’a mahsustur) onları yalnız Allah Teâlâ bilmektedir. O ğaybî işlerden olan (kıyametin işi ise) haşrın ve nesrin meydana getirilmesi ise (başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır) o kadar az bir müddette meydana gelebilir (veya ondan daha yakındır) Evet.. Göz hareketinden daha az bir an içinde de meydana getirilebilir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeye kadirdir) bütün mahlûkatını icada kadir olduğu gibi onları bir anda imhaya ve tekrar hepsini yeniden hayata kavuşturmaya da kadirdir, inandık!. Bu yüce beyanlar, kıyametin sür’atle vuku bulabileceği için bir misâldir. Yani: Cenab-ı Hak dilediği an kıyamet hadisesini fevkalâde bir sür’atle, kolaylıkla meydana getirebilir. Artık insanlık, bundan gafil bulunmamalıdır. Olabilir ki, o müthiş olay, hiç kimsenin düşünemediği bir anda meydana getirilir. Zaten her insan ölünce de onun kıyameti kopmuş demektir. Binaenaleyh her insan, daha hayatta iken kaybettiğini kazanmaya çalışmalıdır, o ebediyet âlemine hazır bulunmalıdır.

78. Ve Allah sizi analarınızın karınlarındanhiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkarır. Ve size teşekkür edesiniz diye kulaklar, gözler ve kalpler verdi.

78. (Ve) Ey insanlar!. Bir kere Allah’ın kudretini düşününüz ki (Allah sizi analarınızın karınlarından) birer damla sular ile şekillendirerek (hiçbir şey bilmez olduğunuz halde) varlık sahasına (çıkardı) kendinizi de, başkalarını da bilemez bir vaziyette idiniz, (ve size teşekkür edesiniz diye kulaklar, gözler ve kalpler verdi) sizi bilmemezlikten kurtarmak için bu kadar kıymetli kuvvetlere, kabiliyetlere kavuşturdu. Artık insanlara lâzımdır ki, kulaklariyle Cenab-ı Hak’kın âyetlerini, öğütlerim dinlesinler, gözleriyle Allah’ın kudret eserlerini seyrederek, Yüce Yaratıcının kudret ve büyüklüğünü düşünsünler, kalpleriyle de manevî bir zevk içinde kalarak tevhid ve tesbihe devam etsinler, kendilerini bu kadar maddî ve manevî nimetlere ulaştırmış olan Kerem sahibi Yaratıcıya karşı kulluk vazifesini ve şükür görevini yerine getirmeye çalışsınlar.

79. Görmediler mi? Gök ile yer arasında emre boyun eğdirilmiş olan kuşları. Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphe yok ki, bunda imân eden bir kavim için elbette ibretler vardır.

79. insanlara gaflet ile yaşamak yakışır mı? Kendilerini o kadar nimetlere kavuşturmuş olan Allah Teâlâ’nın kudret ve büyüklüğünün mükemmelliğine işaret eden bu kadar eserleri görmüyorlar mı?. Ve özellikle (görmediler mî, gök ile yer arasında boyun cğdirilen kuşları?.) Onlar ne kadar çeşitli birer kudret eseridir. (Onları Allah’tan başkası tutmuyor) onlar birer ağırca cisme sahiptirler, bununla beraber havada uçuşuyorlar, yere düşmüyorlar. Artık şüphe yok ki, onları öyle havalarda tutan, onlara o uçma kabiliyetini veren ancak Cenab-ı Hak’kın iradesidir, kudretidir. Ve (şüphe yok ki, bunda) bunların bu hayat tarzında da (İmân eden bir kavim için elbette ibretler vardır) çünki bunlar, bütün akıl sahiplerinekarşı ibret vesilesi iseler de bunlardan asıl yararlananlar, ancak hakikî müminlerdir. Elbetteki, Allah Teâlâyı tasdik eden, kalbinde imân nûru parlayan her insan bu çeşit çeşit mahlûkattan birer ibret hissesi alır, yaratanın kudret ve yüceliğine delil getirir, temiz bir ruh ile yaşar, Kerem sahibi yaratıcısı için kulluk secdesine ve şükrana kapanmayı en kutsal bir vazife bilir.

80. Ve Allah sizin için evlerinizden birer mesken kıldı ve sizin için ehli hayvanların derilerinden evler yaptı. Onları gerek göç gününde ve gerek ikametiniz gününde kolayca taşırsınız. Ve onların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir zamana kadar faydalanacağınız bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.

80. Bu mübarek âyetler de Allah’ın birliğine ait delillerin ve insanlığa ihsan buyurulmuş olan nimetlerin diğer mühim bir kısmını bildiriyor. Bu nimetlere kavuşanların en mühim vazifelerini gösteriyor, Resûl-i Ekrem’in dinî hükümleri tebliğ ile mükellef olduğuna, ona muhalefet edenlerin sorumluluğuna işaret buyuruyor, Cenab-ı Hak’kın nimetlerine karşı inkârcı bir vaziyet alanların çoğunlukla kâfir kimseler olduklarını ihtar etmektedir. Şöyleki: (ve) Ey insanlar!. Sizlere olan lûtfuna bakınız ki (Allah Teâlâ sizin için evlerinizden birer mesken kıldı) taştan, tuğladan vesaireden yaptığınız sabit hanelerin odalarında tam bir huzur ile oturursunuz (ve sizin için ehli hayvanların derilerinden) de taşınır (evler yaptı) çadırlar, geçici ikametgâhlar bu cümledendir. (Ve onları) o taşınır evleri (gerek göç gününde) başka yerlere nakil zamanında (ve gerek) içlerinde geçici olarak (ikametiniz gününde kolayca taşırsınız) bunları bir yerden diğer yere nakil kolay bulunur. (Ve onların) o ehli hayvanların (tüylerinden, yünlerinden ve kıllarından bir zamana kadar) onlar eskiyinceye kadar veya sahipleri ölünceyekadar (bir ev eşyası ve ticaret malı) meydana getirdi. Bütün bunlar böyle birer fâide için yaratılmış bulunmaktadırlar.

81. Ve Allah Teâlâ yarattığı şeylerden sizin için gölgeler de yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yaptı ve sizin için elbiseler yaptı ki sizi sıcaktan korurlar. Ve zırhlar ki, sizi savaşlarınızda koruyacaklardır. İşte böyle nimetini sizin üzerinize tamam eder, tâki siz İslâmiyete eresiniz.

81. (Ve Allah Teâlâ yarattığı şeylerden) meselâ: Bulutlardan, binalardan, ağaçlardan (sizin için) ey insanlar!. (Gölgeler de yaptı) ki, o sayede istirahat edesiniz. (Ve sizin için dağlarda yuvalar yaptı) mağaralar kazılmış evler yaptı (ve sizin için) ketenden, pamuktan, yünden, ipekten (elbiseler yaptı ki) bunlar (sizi sıcaktan korurlar) soğuktan korurlar (ve zırhlar) yaptı (ki) demirden, tunçtan, vesaireden zırhlar, kalkanlar vücude getirdi ki bunlar da (sizi savaşlarınızda) düşmanlarınıza karşı (koruyacaklardır) muharebelerde bunlardan istifade edersiniz. (İşte) Ey insanlar!. Cenab-ı Hak (nimetini) böyle çeşitli şekilde (üzerinize tamam eder) size dünyevî ve uhrevî faidelerinizi gösterir, size kurtuluş ve hidayet yollarını beyan buyurur (tâki İslâmiyet’e eresiniz) o nimetleri güzelce düşünerek İslâmiyet’i kabul, Allah’ın Rab sıfatım tasdik eyleyesiniz, o sayede maddî ve manevî selâmete eresiniz.

82. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse artık sana düşen, apaçık bir tebliğden ibarettir.

82. Ey Yüce Resûl!. (Eğer onlar) o kendilerini İslâmiyete davet ettiğin kimseler, kavuştukları o kadar nimetleri takdir etmez (yine yüz çevirirlerse) senin tebliğatını kabulden kaçınırlarsa (artık) sen mazursun (senin üzerine) lâzım (olan) dinî hükümleri, vazifeleri (apaçık bir tebliğden ibarettir) sen bu tebliği yapmış bulunuyorsun, sen teselli bul, bütün sorumlulukları, bu tebliği kabul etmeyenlereaittir.

83. Allah’ın nimetini tanırlar, sonra da onu inkâr ederler ve onların ekserisi kâfirlerdir.

83. Allah’ın birliğini tasdike, Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabule davet edilen o bir kısım insanlar (Allah’ın nimetini tanırlar) kavuştukları bir takım nimetlerin kendilerine Allah tarafından verilmiş olduğunu itiraf ederler (sonra da onu) o Kerem sahibi Yaratıcının birliğini (inkâr ederler) o itiraflarınâ fiilen muhalefette bulunurlar, o gerçek güven verici olan Allah Teâlâ’dan başkalarını da mabud tanırlar, bir takım putlara ibadette bulunurlar, onların şefaatleri sayesinde nimetlere ulaşacaklarını sanırlar. Yahut Hazreti Muhammed -Aleyhisselâm- büyük bir ilâhî nimettir. Onun ne kadar güzel ahlâk, olgunluk ve fazilet sahibi olduğunu müşrikler de bilirler, sonra da onun risaletini inkâr ederler. Aynı şekilde: İslâmiyetin de ne kadar faideli, insanlığın yükselmesini, selâmetini temine kâfi hükümleri içerdiğini anlarlar, sonra da onun ilâhî bir din olduğunu inkâra cür’et gösterirler. Nitekim zamanımızda da nice yabancılar, İslâmİyet’in, Kur’an-ı Kerim’in Yüce Peygamberimizin sahip oldukları yüceliği, kutsiyeti anlayıp kısmen de itiraf ettikleri halde yine bâtıl geleneklerine tâbi olarak İslâm dinini kabul etmezler. (Ve onların çoğu) o inkârcıların bir çokları (kâfirlerdir) ancak az bir kısmı henüz yükümlülük çağına ermemiş veya akıl hastası bulunmuş veya kendilerine İslâmî hükümlere dair hiçbir haber ulaşmamış olduğu için onlar birer inatçı kâfir sayılmazlar.

84. Ve birgün her ümmetten birer şahit göndereceğiz. Sonra kâfir olmuş olanlara izin verilmeyecektir ve onlardan bir özür dileme de istenmiyecektir.

84. Bu mübarek âyetler, ahirette tatbik edilecek ilâhî hükümleri ve kâfirlere ait azapların hafiflettirilmiyeceğini bir tehdit olarak bildirmektedir. Ve o zaman müşrikler iletapınmış oldukları putları arasında meydana gelecek olan münakaşalar! ve hakikatın tamamen ortaya çıkarak Allah’ın hükmüne teslimiyetten başka çare bulunamıyacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. O inkârcılara hatırlat (birgün) de gelecektir ki (her ümmetten) kıyamet gününde (birer şahit göndereceğiz) her ümmetin hallerine şahitlik etmek için onlara kendi Peygamberleri şahit gönderilmiş olacaklardır. Onların lehine veya aleyhine şahitlikle bulunacaklardır. Allah’ın hükmü, hikmet gereği bu şahitlikler üzerine cereyan edecektir, (sonra kâfir olmuş olanlara) o kıyamet zamanında izin (verilmiyecektir) özür beyan etmelerine müsaade olunmayacaktır. Veyahut onlar bu şahitlikleri sükûnetle dinleyeceklerdir, onlara dedikodu yapmaya izin verilmeyecektir. (Ve onlardan bir özür dilemede istenmiyecektir) onların af dilemelerine iltifat olunmayacaktır, onlar sürekli olarak hesaba çekilip duracaklardır.

85. Ve zulüm edenler azabı görünce artık onlardan hafifletilmiş olmayacaktır. Ve kendilerine mühlet verilmişte olmayacaklardır.

85. (Ve) nefislerine küfür ile, isyan ile (zulum edenler) kıyamette muhakemeyi gördükten ve şahitlikten sonra (azabı görünce) cehennem, azabına uğrayınca (artık onlardan) o azap (hafifletilmiş olmayacaktır) daima aynı şiddetle azap görüp duracaklardır, (ve kendilerine mühlet verilmiş de olmayacaklardır) hemen azaba yakalanmış bulunacaklardır.

86. Ve müşrikler ortak koşmuş oldukları şeyleri görünce diyeceklerdir ki: Ey Rabbimiz! Bunlar seni bırakıp da bizim kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır. Bunlar da onlara söz atarlar ki: Muhakkak siz yalancılarsınızdır.

86. (Ve) kıyamet günü (müşrikler) dünyada iken kendilerine tapınmış, kendilerini Cenab’ı Hak’ka (ortak) eş ve benzer (tutmuş olduklarını) şeytanları, tapınmış olduklarıputları vesaireyi (görünce diyeceklerdir ki. Ey Rab’bimiz!) ey bize ihsan eden, bizi beslemiş olan Yaratıcımız (bunlar seni bırakıp bizim kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır) bizleri sana yaklaştırmaları için kendilerine ibadet ettiğimiz şeylerdir. (Bunlar da) o ortak koşulmuş olanlar da başlarına gelecek bir felâketten korkarak kendilerini müdafaaya kalkışacak, (onlara söz atacaklardır ki: Muhakkak siz yalancılarsınızdır) siz hakikaten bize ibadet etmediniz, siz ancak kendi havalarınıza, nefsanî arzularınıza tapınmakta bulunmuştunuz. Maamafih bir takım putlar, madde kabilinden oldukları cihetle onların mâbutluk iddiasında bulunmadıkları açıktır. Onların bu tapınmalardan haberleri bile olmamıştır. Cenab-ı Hak, kadirdir ki, onlara da ahirette böyle kendilerini müdafaa edecek bir kabiliyet verir, onlar da o müşriklerin ne kadar cahilce ve iftiracı hareketlerde bulunmuş olduklarını göstererek iddialarını reddedeceklerdir.

87. Ve o gün Allah Teâlâ’ya teslim bayrağını çekmiş olacaklardır. Ve iftira etmekte oldukları da kendilerinden kaybolup gitmiş bulunacaktır.

87. (Ve o gün) o, kıyamet zamanında o müşrikler (Allah Teâlâ’ya teslim -bayrağını- çekmiş olacaklardır) dünyadaki böbürlenmelerini bırakmış, Hak Tealâ’nın hükmüne teslim olmak mecburiyetinde kalmış bulunacaklardır. (Ve) o kâfirlerden dünyada iken (iftira etmekte oldukları da) öyle kendilerine mâbutluk isnad eyledikleri şeylerde, onların kendilerine şefaat ve yardım edecekleri iddiaları da (kendilerinden kaybolup gitmiş bulunacaktır) hiç birinden bir fâide görmeyeceklerdir. İşte hakkı bırakıp da mahlukata tapanların, onlardan fâide bekleyenlerin âkibetleri böyle olacaktır.

88. O kimseler ki, kâfir olmuşlardır ve Allah’ın yolundan alıkoymuşlardır, onlar için bozgunculuk yaptıklarından dolayı azaplarınıkat kat arttırmışızdır.

88. Bu mübarek âyetler, insanları Allah yolundan alıkoymaya çalışan kâfirlerin bu bozguncu hallerinden dolayı kat kat azaba uğrayacaklarını bildiriyor ve her ümmet arasında aleyhlerine şahadet edecek bir zat bulunacağı gibi son peygamberin de bütün ümmetler hakkında bir şahit olarak gönderilmiş olduğunu beyan buyuruyor ve Peygamber Efendimize indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim’in ne kadar yüce, faydalı bir mahiyette bulunduğunu izah buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Muhakkak (o kimseler ki) kendileri (kâfir olmuşlardır) kendi nefislerini küfre düşürmüşlerdir. (ve Allah’ın yolundan) başkalarını da (alıkoymuşlardır) onları da küfre düşürmüşlerdir. Artık onların cezaları da o nisbette ziyade olacaktır. İşte Cenab-ı Hak o gibi kimseleri tehdit etmek pek korkunç akıbetlerini hatırlatmak için buyuruyor ki: (Onlar için) o kâfir kimseler hakkında (bozgunculuk yaptıklarından dolayı) başkalarını da imandan mahrum bırakmaya çalışıp durmuş olmaları sebebiyle (azaplarını kat kat arttırmışızdır) onlar hem kendi küfürleri yüzünden ve hem de başkalarının küfrüne sebebiyet vermiş oldukları cihetle kat kat azaba uğrayacaklardır. İşte halkı saptırmanın müthiş neticesi!.

89. Ve o gün her ümmet için de üzerlerine kendilerinden birer şahit göndereceğiz, seni de bunların üzerine bir şahit olarak getirdik ve sana kitabı her şey için bir apaçık beyan ve bir hidayet ve bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olmak üzere indirdik.

89. (Ve) Resûlüm!. Kendilerini İslâm dinine davetle emrolunduğun kimselere şunu da ihtar buyur ki: (o gün) o kıyamet zamanında (her ümmet) her cemaat (içinde üzerlerine kendilerinden) kendilerine Peygamber gönderilmiş zatlardan (bir şahit göndereceğiz) o şahit onların imân edip etmediklerine,itaatte mi, isyanda mı bulunduklarına şahitlik edecektir. Yüce Resûlüm!. (Seni de) kudret ve azametimle (bunların üzerine) bütün o ümmetlerin ve şahitlerin üzerlerine veyahut kendi ümmetin hakkında (bir şahit olarak getirdik) seni öyle büyük bir vazifeye tâyin ettik. Yani: Sen kıyamet günü bütün onların hakkında umumi bir şahit olacaksın. Evet.. Resûl-i Ekrem Efendimizin risaleti, evrenseldir, insanlar ve cinlere aittir. Geçmiş ümmetlerin durumlarını da Allah katından öğrenmiştir. Çünkü Kur’an’ı Kerim ile, ilâhî vahiy ile bütün bunlar kendisine bildirilmiş bulunmaktadır. Artık o son peygamber hem, kendi ümmetleri, hem de diğer ümmetler hakkında şahitlik sıfatına sahip olmuştur. İşte Cenab’ı Hak, buyuruyor ki: (ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Sana kitab”) Hakikatleri açıklayan Kur’an’ı (her şey için) dinî hususlara, geçmiş ümmetlerin durumlarına, retimaî hayatın can damarı olan esaslara ait mevzular için (bir apaçık beyan) olarak ihsan ettik. Bütün dinî, ictimâî, ahlâkî mes’eleler, bu semavî kitabın gösterdiği metot, usul ve kurallar sayesinde anlaşılmış tâyin edilmiş olabilir. Resûl-i Ekrem’in mübarek hadisleri, sünnetleri de esasen Kur’an’ı Kerim’e dayanmaktadır. İslâm âlimlerinin ictihatları, kıyas yoluyla bir kısım mes’eleleri tâyin etmeleri de yine esasen Kur’an’ı Kerim sayesinde, onun gösterdiği usûl ve metot sayesinde mümkün bulunmuştur. (Ve) o apaçık kitabı (bir hîdayet) sapıklıktan kurtulmaya bir vesile (ve) onu kabul ve tasdik edenler için (bir rahmet ve) bütün (müslümanlar için) cennete, ilâhî lütuflara kavuşacaklarına dair (bir müjde) bir müjdeci (olmak üzere indirdik) çünkü, Kur’an-ı Kerim öyle bir ilâhî kitaptır ki, insanlığın bütün mhî ihtiyaçlarını karşılar, insanlığı en güzel ahlâkî, ictimâî vazifeler ile görevlendirir, insanlığı bütün zararlı, insaniyete aykırı olan hareketlerden meneder. Artık böyle yüce bir kitabı, bütün insanlık için bir hidayet, rehberibir rahmet ve saadet vesilesi olmaz mı? Ne mutlu onun kutsî hükümlerine riayet edenlere!.

90. Muhakkak ki, Allah Teâlâ adaleti, iyiliği ve akrabalara muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emrediyor ve çirkin işlerden, fenalıktan hukuka tecavüzden de men ediyor. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

90. Bu âyeti celile, en mühim ictimâî, ahlâkî esıasları ve umumî, hususî terbiye kurallarını içerir. Ve bütün insanlık için en büyük bir hareket rehberi mahiyetine sahip bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ adaleti) emrediyor. Her hususta adalete riayet ediniz, her hususta ifrat ve tefritten kaçınarak orta yollu yaşayın, insanların haklarına riayet ederek asla saldırıda bulunmayın. (Ve) Hak Teâlâ Hazretleri (iyiliği) de emrediyor. Vazifelerimizi gerektiği şekilde yapmahyız, insaniyete karşı daima ihsan ile, lütuf ve kerem ile muamelede bulunmalıyız. (ve) Kerem sahibi Yaratıcı (akrabalara) yakın ve uzak akrabaya muhtaç oldukları şeyleri (vermeyi) yardımda bulunmayı da (emrediyor) bunlar en mühim birer insanî vazifedir. (Ve) o Hikmet sahibi Yaratıcı, Ey insanlar!. Sizi (çirkin işlerden) men ediyor, zina gibi, livâta gibi, iffete insaniyete muhalif, ahlâk temizliğine aykırı olan çirkin hareketlerden kaçınmalıdır. Bunların âkibetleri pek korkunçtur. Ve o Yüce Yaratıcı (fenalıktan) da men ediyor. Dînen yasak, aklen çirkin görülen ve reddedilen şeylerden, meselâ: Kıskançlıktan, gıybetten kaçınmalıdır, gadap kuvvetinin aşırı şekilde ortaya çıkmasına meydan vermemelidir. Edeb ve terbiye sahiplerinin çirkin görecekleri şeyleri işlememelidir. Ve Yüce Yaratıcı (hukuka tecavüzden de men ediyor) insanlara karşı haksız yere cebir ve şiddet göstermek, haksız yere onun bunun üstüne atılmak, varlığına saldırmak, dînen yasaktır, kınanmıştır. İşte buüç nevi harekette en önemli yasaklardan sayılmıştır. İşte ey topluluk halinde yaşayan insanlar!. Bu emir ve yasak edilen şeylerin ne kadar mühim olduğunu güzelce (düşünüp tutasınız) gereğine göre hareketlerinizi tanzim edesiniz (diye) Hak Teâlâ Hazretleri bunlar ile size (öğüt veriyor) Artık bu pek mükemmel öğütten yararlanmalıdır, bunun gereğine göre hareket etmelidir. İnsanlığın selâmeti, saadeti ancak bunlara riayet sayesinde tecelli eder.

§ Görülüyor ki: Bu âyeti celile, en lüzumlu, faideli üç şey ile emrediyor, en zararlı üç şeyden de men ediyor. Bunlar ictimâî hayatın en önemli kanunlarıdır, bunlara riayet eden bir cemiyet arasında en güzel bir medenî hayat meydana gelir, ihtiraslardan, tecavüzlerden eser görülmez, halk arasında en faideli bir dayanışma, bir yardımlaşma cereyan eder durur. Bunları biraz izah edelim:

(1) Adl = Adalet: Güzel bir ruhî melekedir. Ifrat ve tefrit arasındaki orta yola riayet sayesinde meydana gelen en büyük bir ahlâkî fazîlettir. Bu melekeye sahip olan insanlar, dünyanın düzenine, sosyal dengeye hizmet etmiş olurlar. Özellikle kâinatın yaratıcısını inkâr sırf bir ifrattır, o ezelî yaratıcıya ortak ve benzer isnâdî da sırf bir tefrittir. Onun ortak ve benzerden uzak olduğunu tasdik ile Allah’ı birlemek ise sırf bir adaletten ibarettir. İnsanların haklarına dinî hükümler çerçevesinde riayet de bir adalettir.

(2) İhsan da iyilik etmektir, bağışta bulunmaktır, hayır adına yapılması münasip olanı yapmaktır, emir olunan bir şeyi gerektiği şekilde meydana getirmektir. Nitekim bir hâdisi şerifte: İhsân Allah Teâlâ’ya sanki onu görüyor imişsin gibi ibadet etmektir, her ne kadar sen onu göremez isen de şüphe yok ki o seni görüyor, diye buyurulmuştur. Binaenaleyh tam bir huzur ve edeb ile ibadette bulunmak da bir ihsan demektir.

(3) Akrabalara yardım etmek, bu da uzak ve yakın akrabaya iyiliktir, onlardan muhtaç olanlara yardımda bulunmaktır, haklarında iyiliksever olmaktır. Buda bir nevi ihsan ise de, hususî önemi arzetmesinden dolayı ayrıca zikredilmiştir. Hattâ bir hâdisi şerifte: Sevabı en acele verilecek itaat “sıla-i rahın”dır. Yani: Akrabaları vakit vakit zi-yarettir. Şimdi düşünelim: Bir cemiyetin fertleri, bu üç vazifeyi güzelce yapmaya çalışırsa aralarında pek güzel medenî, insanî bir hayat yüz göstermez mi?. Aralarında düşmanlıktan, zulûmdan, hukuka tecavüzden, akrabalık bağlarını koparmaktan bir eser görülebilir mi? Cemiyet hayatında sağlam bir inanç, mutlu bir hayat, karşılıklı bir sevgi ve dayanışma görülüp durmaz mı?. İşte bu üç ilâhî emre uymak, böyle muntazam, yüceltmeye lâyık bir medenî cemiyet meydana getirmiş olur. Şimdi biraz da yasaklanan üç özellik üzerinde duralım:

(1) Fahşa: Şehvanî kuvvetlerin ifrat derecesindeki heyecanıdır, temiz yaratılışların nefret edeceği, sağlam akılların noksanlık sayacağı herhangi çirkin bir harekettir. İslâm dininin ruhsatı hariçindeki şehvanî lezzetler bu cümledendir. Bunlara fuhşiyat da denir. Zina, livâta, nâmahreme şehvetle bakmak gibi. Fuhşiyattan olan şeyler ictimâî hayatı zehirler, felce uğratır, ruhları söndürür, cemiyet hayatında güzellikten, hakikî temizlikten eser bırakmaz.

(2) Münker de şeriatın veya aklın çirkin gördüğü veya Kur’an’da, Peygamber’in sünnetinde mevcut olmayan herhangi bir şeydir. Gadap kuvvetinin izlerini ortaya koyma hususundaki ifrattan ibarettir. Herhangi bir kimseye karşı lüzumsuz yere kalben bir düşmanlık, kötülük beslemek gibi. Kıskanma, gıybet de bu cümledendir. “Düşen bir kimsenin kurtulması gayetle müşküldür” “Hüda hıfz eylesin girdabe-i fahşav-ümünkerden”

3. Bağy: Bu da insanlara karşı kibirlenmek, azamet ve büyüklük göstermeğe çalışmaktır, insanlar üstün gelmeye cür’et göstermektir.

“Kibriya-ü azamet hakka yarar”

“Kul olanda bu sıfatlar ne arar”

Bağy, hayal gücünün bir kötü neticesidir. Sahibini gurura, kendini beğenmeye sevkeder. Bağy, haddızatında bir azgınlıktır, dikbaşlılıktır, normalin sınırını aşma talebinde bulunmaktır, isterse, fiilen tecavüz vuku bulmasın. Bir idareciye karşı isyan eden şahsa baği, kötü yola ve günaha düşen bir kadına da “müre-i bağiye” denir. Çoğulu bağiyattır. İşte kendilerinden yasaklanan bu üç şey de son derece zararlıdır, cemiyet hayatı için ne kadar helâk edici birer felâket sebebidir. Bunların işlenip durduğu yerlerde iffetten, ahlâk temizliğinden eser kalmaz, ümmetin fertleri için şeref vesilesi, dayanışma sebebi olacak bir vasıta bulunamaz, millî hürriyet bozulmuş, insanların hukuku mahv ve perişan bir hâle getirilmiş olur. Kısacası: Mukaddes İslâm dini, İslâm milletini yüceltmek için bütün sosyal felâketlerden korumak için kendilerine adaleti, ihsanı, akraba hukunu gözetmeyi emretmektedir. Cemiyet hayatında ferdî, ictimâî felâketlere, düşmanlıklara meydan verilmemesi için de fuhuşu, fenalığı ve azgınlığı katiyyen yasaklamıştır. Bu emir ve yasak, bütün insanlık hakkında ne büyük bir ilâhî ihsandır ve bizim uyanmamız, güzelce düşünüp hayatımızı tanzim edebilmemiz için de ne kadar edebî, yüce bir ilâhî öğüttür. İbni Mes’ut, Radiallahü Teâlâ anh demiştir ki: Kur’an-ı Kerim’de hayır ve şerri en çok bir araya toplayan âyet, bu: âyeti celilesidir. Eğer Kur’an’da başka bir âyet daha olmasa idi bu âyeti kerime, yine Kur’an’ın her şey için bir açıklayıcı ve bir doğru yolu gösterici olmasına kifayet ederdi. Bu âyeti celile, Halife Ömer Ibnü’l Azîz’in zamanından beri cuma günleri hutbelerde okunmakta, müslüman cemaatlere en mükemmel bir öğüt verilmektedir. Ne mutlu akıllarını, kuvvetlerini, iradelerini güzelce kullanarak bu pek yüksek emirlere, yasaklara, hakkıyla uyanlara.

Yorum Bırakın