ŞUARA SURESİ

181. Ölçüyü tamamlayın ve noksan ölçenlerden olmayın.

181. Hz. Şüayb, nasihatlarına devam ederek buyurdu ki: Ey Eyke halkı!. (Ölçüğü tamamlayın) Şüphesiz bir halde ölçüverin (ve noksan ölçenlerden olmayın.) İnsanların hukukunu bozan, sattıkları ölçülen şeyleri fazla, aldıkları ölçülen şeyleri noksan göstermeğe çalışan hain kimseler gibi hareket etmeyin.

182. Ve dosdoğru terazi ile tartın.

182. (Ve) Aldığınız, sattığınız tartılan kabilinden olan şeyleri de (doğru terazi ile tartın) kendin malınızı fazla, başkasının malını noksan göstermek gibi bir adaletsizlikte bulunmayın.

183. Ve insanlara eşyalarını noksan yapmayın ve yerde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.

183. (Ve insanlara eşyalarını noksan yapmayın) Başkalarına ait her hangi bir malı da noksan göstererek değerini düşünüp, sahibini zarara sokmayın, iktisâdi şeyler hususunda adaletten, doğruluktan aynrılmayın (ve yerde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.) halkın rahatını, emniyetini, huzurunu bozacak şeylere sebebiyet vermeyin. Meselâ: Onun-bunun malını çalmakgibi, yan kesicilikte bulunmak gibi hayatlarına, geçimlerine tecavüz etmek gibi dinen yasak, aklen kötü, caniyce hareketlere cü’ret göstermeyin. Sonra bunun korkunç âkibetinden kendinizi kurtaramazsınız.

184. Ve sizi ve sizden evvelki ümmetleri yaratandan korkun.

184. (Ve sizi ve sizden evvelki ümmetleri yaratandan korkun.) Evet. O Yüce Yaratıcıdan korkun, ki sizi bir nutfeden meydana getirmiştir, artık sizi dileyince hemen yok edemez mi, o kudret sahibi yaratıcı ki, vaktiyle de nice kavimleri büyük bir tabiatta yarattmış, onlara kuvvet ve sağlamlık vermişti, bilâhara onları küfür ve isyanları yüzünden kahretmiş ve cezalandırmıştır. Artık o kudret ve kuvvet ve azamet sahibi olan bir Yüce Yaratıcıdan korkmak icabetmez mi?. Artık bir insan onun kutsal dinin hükümlerine nasıl muhalefet edebilir?. “Takva pek mühim bir kulluk vazifesi olduğu için bütün Peygamberler ümmetlerine tekrar bunu teklifte bulunmuşlardır. Evet.. “Takva”, “İttika”, günahlardan sakınmaktır, Cenab-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına riayet etmektir, şeriatın adabını korumaktır, insanı Allah’ın dergâhından uzaklaştıracak olan şeylerden kaçınmaktır, ilâhi cezaları çekecek şeylerden kaçınmaktır. Evet.. Takva, bir yüce özelliktir ki, insanın suretini süsler, yolunu aydınlatır, uhrevî saadetini temin eder.

185. Dediler ki: Şüphe yok, sen iyice büyülenmişlerdensin.

185. Bu mübârek âyetler de Şüayb Aleyhisselâm’ı kavminin sihirbaz ve kendileri gibi âdi bir insan sanarak yalanlamış ve başlarına bir belanın gelmesini istemiş olduklarını bilidiriyor. Nihayet onların o yalanlamaları yüzünden büyük bir azaba yakalanarak Allah’ın kahrına uğramış olduklarını ve bunda büyük bir ibret bulunduğu halde yine bir çoklarının îman etmemiş olduklarını, Cenab-ı Hak’kın da her şeye kâdirve pek merhametli olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Şüayb’in o kadar iyiliksever ihtarına rağmen onu yalanlayan Eyke halkı (Dedi ki: şüphe yok, sen) iyice (büyülenmişlerdensin.) senin peygamberliğe selahiyetin yoktur.

186. Ve sen bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Ve seni muhakkak yalancılardan zannediyoruz.

186. (Ve) o cahil halk, iddialarını kuvvetlendirmek için şöyle de dediler: (sen bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin) Bir insan ise nasıl Peygamber olabilir?. Senin bizden ne farkın var?. (ve) biz (seni muhakkak yalancılardan zannediyoruz.) senin bu elçilik iddian doğru değildir, gerçek dışıdır, hiç büyülenmiş ve insan bulunmuş bir kimse Peygamberliğe sahip olabilir mi?.

187. Artık sen eğer doğru söyleyenlerden ise üzerimize gökten bir parça düşürüver.

187. O inkârcı kavim, yalanlamalarında ısrar ettiklerini göstermek için şöyle de dediler: Ey peygamberlik dâvasında bulunan!. (Artık sen eğer) Bu peygamberlik iddianda (sadıklardan isen üzerimize gökten) semadan veya üstümüzdeki bulutlardan (bir parça düşürüver) biz de senin doğru sözlü olduğunu o zaman anlamış olalım.

188. Dedi ki: Rabbim, yaptıklarınızı pek iyi bilendir.

188. Şüayb Aleyhisselâm da onları pek hikmetli bir şekilde tehdit ederek (Dedi ki: Rabbim) O Kudret sahibi yaratıcı (yaptığınızı) küfür ve isyanı ve hak etmiş olduğunuz azabı (pek iyi bilendir) sizin fiil ve amellerinizin hepsini bilmektedir, ona göre size azap edecektir. Sizin azabı acele istemenize hâcet yok.

189. Velhasıl: Onu yalanladılar. Derken onları gölge gününün azabı yakaladı, şüphe yok ki,o, pek büyük bir günün azabı olmuş idi.

189. (Velhasıl) O cahil, inatçı topluluk (onu) o muhterem Peygamberi (yalanladılar) yalanlamalarında ısrar edip durdular. (derken onları) o yalanlamalan sebebiyle (gölge gününün) o istemiş oldukları semavi parçanın, müthiş bir bulut kitlesininn başlarına düştüğü vaktin (azabı yakaladı) hepsinin de kalır ve yok etti. (şüphe yok ki, o) azap (pek büyük bir günün azabı olmuş idi) Evet.. O günün azabı o başlarına düşen parçadan ibaret bulunmayıp daha nice azabı da içermiş bulunmaktadır. Şöyle ki: O Eyke halkını evvelâ pek şiddetli bir sıcak yakaladı, yedi gün devam etti, bütün ırmakları kaynadı, kendilerine ne gölgeler ve ne de saire faide vermez oldu, sonra bir sahraya çıkmaya mecbur kaldılar. Derken üzerlerine bir bulut geldi, ondan bir soğukluk, bir rüzgâr havası bulur gibi oldular, hemen onun altına toplandılar. Fakat o buluttan da onların üzerlerine ateş yağdı, hepsi de yanıp bitti. Medyen ahalisi de şiddetli bir ses ile telef olmuşlardır. Hz. Şüayb de kendisine tâbi olanlar ile Mekke-i Mükerreme’ye gitmiş, vefatına değin orada ibadetle meşgul olmuştur,

190. Muhakkak ki, bunda elbette bir ibret vardır. Halbuki, onların çoğu, iman etmediler.

190. Hak Teâlâ Hazretleri de buyuruyor ki: (Muhakkak ki, bunda) böyle pek müthiş bir azabın meydana gelmesinde, bunu bildiren bu kıssada (elbette bir ibret vardır) Peygamberlerin doğru sözlü olduklarına dair büyük bir işaret, şehadet vardır. (Halbuki, onların çoğu) o kendilerine Peygamberler gönderilmiş olan kimselerin bir çoğu (îman etmediler) yine inkârlarında devam ettiler. Nitekim bizim Yüce Peygamberimizi de kavmi arasından birçokları tasdik etmemişlerdi. Onun mucizelerini gördükleri ve geçmiş kavimlere ait o ibret verici kıssaları işitip bildikleri halde yine îmandan kaçınmışlardı.

191. Ve şüphe yok ki, senin Rabbin elbette o, mutlak galiptir, merhamet sahibidir.

191. İşte Allah Teâlâ Hazretleri de Peygamber Efendimize lütufta bulunmak ve ona teselli vermek üzere şöyle buyuruyor: (Ve şüphe yok ki, senin Rabbin) senin kadirini yücelteni, senin peygamberliğini kuvvetlerdirmek için seni nice açık mucizelere muvaffak buyuran (elbette o) Yüce Yaratıcı (azizdir) her şeye kâdirdir, onu hiç bir şey âciz bırakamaz ve (rahimdir) rahmeti âlemi kuşatıcıdır, insanları aydınlatacak ve irşad edecek olan bu gibi kıssalar beyan buyurması da onun rahmetinin bir tecellisinden ibarettir. Ve böyle bazı âyetlerin tekrar ederek inmesin de bir ilâhi rahmetin eseridir. Çünkü bunlar, kalplere fazlaca nüfuz ederek yüce mânaları ruhlar üzerinde pek tesirli olur, tekrar tekrar okunarak unutmadan korunmuş olur, daha nice hikmetleri içermiş bulunur. Bu Şüara Sûresinin kapsadığı yedi kıssanın yedincisi burada sona ermiştir. Bütün bunlar, Resûl-i Ekrem’e teselli vermektedir, halk içinde bir ve irşat vesilesi bulunmaktadır.

192. Ve şüphe yok ki, o Kur’an âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

192. Bu mübârek âyetler de Kur’an-ı Kerim’in Resûl-i Ekrem’e Cibril-i Emin vasıtasiyle ve pek edebi olan arap dili ile ne gibi bir hikmetten dolayı indirilmiş olduğunu bildiriyor. Ve bu Kur’an-ı Kerim’in birçok açıklamalarının diğer semavi kitaplarda da zikedilmiş olmasının ve bunun İsrailoğulları âlimlerince de bilinmiş olmasının inkârcılara karşı Peygamberimizin elçiliğine dair bir delil teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Birer delil, birer ibret vesilesi üzere kıssalar beyan buyrulduktan sonra yine bu sûrei celîlerin evvelinde bildirilen ve ilk maksud olan Kur’an-ı Kerim’in beyanına dönülerek şöyle buyruluyor: (Ve şüphe yok ki, o) Kıssaları içeren Kur’an-ı Kerim veyahut o ibret verici kıssalara ait âyetlerdenher bir (âlemletin Rabbinin indirtmiş olduğudur) o Kerim olan mabûdun kutsal tarafından insanlık için bir rahmet ve acıma eseri olmak üzere indirilmiş bulunmaktadır.

193. Onu rûhulemin indirdi.

193. (Onu) O Kur’an-ı Kerim’i onun bütün âyetlerini yavaş yavaş en yüce ufuktan (ruhülemin) Cibril Aleyhisselâm (indirildi) Son Peygambere tebliğ etti. “Hz. Cibril’e Ruh denilmesi, onun yalnız ruhtan yaratılmış, yalnız ruhtan ibaret bulunmuş, tamamen ruhani olduğu içindir. Yahut o, vahyi ilâhiyi indirmekle emrolunduğu için din hususunda ruh gibi halkın manevî hayatına sebep, kurtuluşa vesile bulunmuştur. Bu cihetle kendisiyle hayat sâbit olan bir ruh durumunda gösterilmiştir. Cibril Aleyhisselâm, ilâhî vahyi Allah tarafından aldığı gibi Peygamberlere getirip tebliğ ettiği ve her türlü hiyanetten korunmuş bulunduğu için de “emin” vasfıyle hatırlanarak bununla da değerinin yüceliğine işaret olunmuştur.

194. Senin kalbin üzerine, tâki, sen uyancılardan olasın.

194. Evet.. Ey Peygamberlerin sonuncusu!. O mâsum melek, Kur’an’ın bütün âyetlerini vakit vakit getirip (Senin kalbin üzerine) indirdi. O indirilen âyetler, senin kalbinde yerleşmiş oldu (tâki,) Ey Yüce Resûl!. (sen) O âyetleri ümmetine tebliğ edersin, îmandan kaçınanlara, isyanları işleyenlere vaktiyle isyankâr kavimlerin başlarına gelmiş olan cezaları, ilâhi azapları bildirmek suretiyle (korkutuculardan olasın) sen de diğer Peygamberler gibi ümmetine ilâhi azabı hatırlatasın. “Cibril-i Emin” getirmiş olduğu âyetleri Resûl-i Ekrem’e yüz yüze, hususi bir şekil üzere tebliğ etmiştir. (Kalbin üzerine) inzâl etti, tebliğ etti denilmesindeki hikmet ise Allah bilir şöyledir: Resûl-i Ekrem tebliğ edilen âyetleri eyvelâ mübârek ruhu karşılamış, bu âyetler darhal kalbine intikâl ederek orada yerleşmiş onunardında da yüce beynine yükselerek hafıza levhasını aydınlatmış ve süslemiştir. Gerçekten de bütün ruhâni manalar, evvelâ ruha iner, sonra da oradan kalbe intikâl eder. Çünkü ruh ile kalp arasında böyle bir alâka vardır. Bununla beraber kalp, vücut organlarının en mühimidir, insanların mükâfatı veya cezayı hak etmiş olmaları, kalbi durumlarının bir neticesidir. Nitekim bir âyeti kerime: İnsanların kalbe kazanmış oldukları şeyler ile hesaba çekileceklerini bildirmektedir. Bir hadis-i şerifte şu meâldedir: Şüphesiz cesette bir müdga = küçük bir et parçası vardır ki, o iyi olunca ceset de iyi olur, o kötü olunca cesette kötülüğe uğrar, o parça ise haberiniz olsun! Kalpten ibarettir. Bir amelin, iddianın makbul, muteber olup olmaması da kalpteki itikada, kanaate göredir. İşte izah edilen âyeti kerimede kalbin bu mühim mahiyetine işaret vardır. “Kalp, lügatte, gönül, yürek, bir şeyin merkezi, bedenin içinde en mühim hayati bir vazifeyi yerine getiren bir uzuv demektir. Merkezi hayat olan bu uzva kalp denilmesi, daima hareket etmesi ve kendisine hatıraların süratle ve devamlı olarak gelmesi itibariyledir. Kalp öyle bir kudret harikasıdır ki, kendisi insan bedeni ile kuşatılmış görüldüğü halde kâinatın birçok sırlarını ve gizli taraflarını kuşatacak bir genişliğe sahiptir.

Hak’ka tevcih etmedikce kalbini

Kurtuluş yoktur çalışma nafile

Öyle çıkmaz pür hatar bir rah ile

Vasıl olmaz maksada bir rahile

195. Pek açık olan Arap lisanı ile.

195. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Kur’an-ı Kerim sana (Pek açık) pek net (olan Arapça bir lisan ile) indirilmiş oldu ki, onunla ümmetini korkutasın. Öyle bir lisan ki, mânası, âşikâr, anlamı açıktır. Nitekim Hud, Salih, Şüayb, İsmail Aleyhimüsselâm da ümmetlerini bu pek geniş, fasih lisan ile hak dine davet etmişler,muhalefet edenleri korkutmakta bulunmuşlardı.

196. Ve şüphe yok ki, o, daha evvelkilerin kitaplarında da vardır.

196. (Ve şüphe yok ki, o) Kur’an-ı Kerim’in sana nâzil olacak bir ilâhi kitabı olduğu veya onun içerdiği itikad usulleri ve ibret verici kıssalar ve bir kısım mühim şer’i hükümler (daha evvelkilerin kitaplarında da) zikredilmiştir. Tevrat gibi, İncil gibi semavî kitaplar da bu hakikatı ifade etmiştir.

197. Onlar için bir delil olmuş değil midir? İsrailoğulları âlimlerinin onu bilmeleri.

197. (Onlar için) O Hz. Muhammed’in elçiliğini inkâr eden Mekke’deki kâfirler için, Kur’an-ı Kerim’in doğruluğuna veya Hz. Muhammed’in peygamberliğine dair (bir delili olmuş değil midir?) elbetteki, pek büyük bir delildir. (Onu) Hz. Muhammed’in elçiliğini, ona nâzil olan kitabın ilâhi bir kitabı olduğunu. (Beni İsrail âlimlerinin bilmeleri) Evet.. O âlimlerin bunu bilip söylemeleri bu hususta bir delildir, bir kanıttır. Nitekim İsrailoğulları âlimlerinden Abdullah Bin Selâm, İbni Yamin, Sâğlebe, Üseyyit gibi zatlar, müslüman olma şerefine ulaştılar, ve Peygamberimizin mübârek vasıflarını eski kitaplarda görmüş okumuş olduklarını itirafta bulunmuşlardı. İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Mekke ahalisi, Medine’de bulunan Yahudi âlimlerine bazı kimseleri göndererek Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a dair sualde bulunmuşlar, o âlimler de demişler ki: “Bu işte onun zamanıdır, Tevrat’a onun vasfını, sıfatını bulmaktayız” Velhasıl: Resûl-i Ekrem Efendimizin yüksek vasıfları gün gibi açıktır, bugün de batıda bulunan bir çok bilginler o yüce Peygamberin ve Hikmet dolu Kur’an’ın yüceliğini itiraf etmektedirler. Artık bir takım cahiller nasıl olur da bu hakikati inkâra cür’et eder dururlar.

“Cihana verdiğin feyzi düşündükçe sıkılmaz mı?”

“Seni inkâr eden ehli cehalet yaresulâllah”

198. Eğer onu Arabca bilmeyenlerin biri üzerine indirmiş olsa idik.

198. Bu mübârek âyetler de asr-ı saadetteki bir kısım müşriklerin ne kadar inkârcı kimseler olduklarını ve onların Kur’an-ı Kerim’i ne kadar inkâr ettiklerini bildiriyor. Onların kalplerine küfrün ne kadar tesir etmiş olduğunu, onların şiddetli bir azap görmedikçe îman etmiyeceklerini, öyle bir azap gelince de mühlet temennisinde bulunacaklarını ve diğer sözleriyle de azabı çarçabuk istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer onu) Kur’an-ı Kerim’i (Arapça bilmeyenlerin bir üzerine indirmiş olsa idik) yani: O kadar hikmeti içeren, mucize Kur’an-ı Kerim’i Arabça konuşmaya kâdir olmayan bir zat üzerine indirmiş veya Arabçadan başka bir dil ile inzâl etmiş bulunsaydık.

199. Artık onu onlara karşı okuyacak olsa idi yine ona iman etmezlerdi.

199. (Artık) O zat da (onu) o hikmet beyan eden Kur’an-ı (onlara) O Mekke’deki kâfirlere (karşı) harikulâde bir şekilde, doğru bir okuyuş ile (okuyacak olsa idi) böyle bir hârikayı gördükleri halde o inkârcılar, (ona) o Kur’an’ın ilâhi bir kitap olduğuna (îman etmiş olmazlardı) o kâfirler yine inkârlarında ısrar eder, inat ve kibirlerinde devamda bulunurlardı. Diğer bir yoruma göre de eğer Kur’an-ı Kerim başka bir lisan ile indirilmiş olsa idi o inkârcılar “Biz bunu anlayamıyoruz” diye mazeret göstermek isterlerdi, onu tasdik etmek istemezlerdi. Halbuki, o Kur’an-ı Kerim, tam bir fesahatle okunur, mânası kendilerine anlatılır, içerdiği hükümler kendilerine açıklanır ve izah edilirse artık kendi lisanları üzere nâzil olmamış olduğu bahanesiyle onu kabulden nasıl kaçınabilirler?. Bir memlekette bir kanunbile hangi lisan ile yazılmış olursa olsun onun hükmü umuma yönelik olur, hepsi de ana riayetle mükellef bulunurlar, isterse ki, bir kısmı o kanunun yazıldığı lisanı bilmesinler.

200. İşte öylece onu küfrü, günahkârların kalplerine sokmuşuzdur.

200. (İşte öylece) Yani: O inkârcılar, yaratılışlarını değiştirip, iradelerini kötüye kullandıkları için başka bir lisanla okunacak bir ilâhi kitabı yalanlama kötülüğü onların kalplerine sokulmuş olduğu gibi, (Onu) küfrü de o (günahkârların kalplerine sokmuşuzdur.) artık Kur’an-ı Kerim’i kendi lisanlariyle kendilerine okuyan, peygamberliği birçok mucizeler ile sâbit olan Hz. Muhammed’i de onlar tasdik etmezler.

201. O pek acıklı azabı görünceye değin ona Kur’ana îmân etmezler.

201. Evet.. O inkârcılar, o kadar inatçı, küfürlerinde o kadar ısrarlıdırlar ki; (O pek acıklı azabı) Kendilerini ister istemez îmana sevkeden ilâhi kahrın eserlerini (görünceye değin ona) Kuran’a, onun tebliğ eden zata veya Cenab-ı Hak’kın birliğine (îman etmezler) fakat öyle bir azabı gördükleri zamandaki îmanları ise artık bir ümitsizlik îmanı olacağından kendilerine faide vermez.

202. Artık o azap onlara hiç farkında olmadıkları bir halde iken ansızın geliverir.

202. (Artık) O azabı dünyada ve ahirette (onlara) o inkârcılara (hiç fark edemez bir halde iken ansızın geliverir) ne gibi bir felâkete uğrayacaklarını anlamış olurlar.

203. İmdi derler ki: Bir mühlet verilmişlerden miyiz?

203. (İmdi) O inkârcılar, böyle bir azabın gelip çattığını görünce îmandan yoksun oluşlarına hasret çekerek tam bir üzüntü ile (derler ki: biz mühlet verilmişlerden miyiz?.) acaba hayat müddetimiz daha son bulmamış mıdır, birazdaha yaşayabilecek miyiz ki, Kur’an-ı dinleyelim, hakka itaat edelim, inkârımıza nihayet verelim. Ne yazık ki, artık vakit gelip çatmış bulunacaktır.

204. Şimdi bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?

204. Yoksa gelecek için öyle mühlet temennisinde bulunacak kâfirler (şimdi bizim azabımızı çarçabuk mu isterler?) Yüce Peygambere karşı, haydi bizim başımıza gökten taş yağdır, bize elem verici bir azap getir diye alaycı bir vaziyet mi alıyorlar?. Bunlara eski kavimlerin kıssaları ve başlarına gelen felâketlerin ne kadar şiddetli olduğu bildirilmiş olduğu halde bunlar, onladan bir ibret dersi almamışlardır, yine inkârlarına devam etmişlerdir. Fakat kendilerinin başlarına da azab gelince ağız değiştirerek mühlet istirhamında bulunacaklardır. Sözleri arasında ne kadar zıtlık ve terslik bulunacaktır.

205. Gördün mü? Onları senelerce faidelendirmiş olsak.

205. Bu mübârek âyetler de mühlet ümidinde bulunacak kâfirlere verilecek bir mühletin bir faide verici olamıyacağını ve helâke uğrayan kavimlere zulmedilmiş olmayıp onların verilen öğütlerden istifade etmediklerini bildiriyor ve Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini şeytanların indirmeğe lâyık ve haddızatında kâdir olmadıklarını ve onların meleklerin sözlerini bile işitmekten yasaklanmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey hitap mümkün olan insan!. (Gördün mü?.) Haber ver bakalım (Onlar) o inkârcıları, o kendilerine mühlet verilmesini temennide bulunacak kimseleri (senelerce) yaşatıp (faidelendirmiş olsak) ömürlerini uzatarak kendilerini bolca geçimlikler, nimetler içinde barındırsak.

206. Sonra onlara tehdit edilmiş oldukları şey gelecek olsa.

206. (Sonra onlara) O kadar uzunca ömürlerini, fazlaca nimetlerini müteakip (tehdit edilmiş oldukları şey) Allah’ın azabı (gelecek olsa) onları yakalasa..

207. O faidelenmiş oldukları şey, onları neden kurtarabilir?

207. (O faidelenmiş oldukları şey) Uzun müddet yaşamış, bir çok servet ve makama kavuşmuş olmaları (onları neden kurtarabilir?.) o başlarına gelen azabı bertaraf edebilir mi?. Onu azaltabilir mi?. Adeta hiç yaşamamış, hiç nimet içinde olmamış gibi bir hale düşmüş olmaz mi?. Artık bu âkibeti düşünmeli, öyle geçidi bir varlığa güvenip de gafilce, günahkâr bir halde yaşamak uygun mudur?

208. Biz hiçbir beldeyi helâk etmedik, ancak onun için uyarıcılar bulunmuştur.

208. Bir kere düşünmelidir ki: Cenab-ı Hak, insanları uyandırmak, vazifelerinden haberdar etmek, dinen yasak olan şeyleri işleyen kimselerin azaplara uğrayacaklarını haber veren Peygamberleri ve onların vekilleri olan yardımcı zatları insanlık muhitine göndermiştir. Artık o muhterem zatların nasihatlarını, ihtarlarını dinleyip gayrı meşru hareketlerine devam edenler azaba uğramalarına kendileri sebebiyet vermiş olmazlar mı?. İşte bu mühim âkibete nazarı dikkati çekmek için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Biz hiçbir beldeyi) Geçmiş kavimlere ait ülkelerden herhangi birini köklerini kazımak suretiyle (helâk etmedik, ancak onun için) o helâk edilen belde ahalisi için (uyarıcılar bulunmuştur) bizzat Peygamberleri veya onlarm mümin olan ümmetler tarafından kendilerine bildirilmiştir. Buna rağmen yine fenalıklarında devam ettikleri için lâyık oldukları azaplara tutulmuşlardır.

209. Büyük bir tenbih yapılmıştır ve biz zulmedenler olmadık.

209. Evet.. O kavimlere Peygamberleri veonların vekilleri tarafından (Azim bir tenbih yapılmıştır.) kendileri için kurtuluşa vesile olacak ameller, hareketler bildirmiştir. (ve biz zulmedenler olmadık) O inkârcıları zulüm yoluyla helâk etmedik, belki onları küfürlerinde devam ettiler, nâil oldukları nimetlerin değerini bilmediler, kendilerini ikaza çalışan zatlara kulak vermediler. Binaenaleyh öyle korkunç bir âkibete kendileri sebebiyet vermiş oldular.

210. Ve bunu şeytanlar indirmiş değildir.

210. (Ve) Ey inkârcılar!. (bunu) Sizi irşada çalışan, size doğru yolu gösteren Kur’an-ı Kerim’i (şeytanlar indirmiş değildir.) o öyle zannetiğiniz gibi bir sihir, bir kehanet, bir şeytan atması neticesi bulunmaktan uzaktır, o sizi en hayırlı bir şekilde ikaz etmek lütfunda bulunan bir ilâhi kitaptır, ilâhi vahye dayanmış bulunmaktadır.

211. Ve onlara lâyık olmaz ve güç de yetiremezler.

211. (Ve) Böyle yüce, mucize bir kutsal kitabı indirmek (onlara) şeytanlara (lâyık) sahih, doğru (olmaz) ve onlar haddizatında böyle bir yüce kitabı indirmeğe (güç de yetiremezler) bu onlar için asla mümkün değildir.

212. Şüphe yok ki, onlar işitmekten elbette uzak tutulmuşlardır.

212. (Şüphe yok ki, onlar) O şeytanlar, meleklerin bile sözlerini (işitmekten elbette azil) men ve tard (edilmişlerdir) işitmeğe çalışsalar kendileri derhal bir ateş parçasının isabetiyle men edilmiş ve kovulmuş olurlar. Melekler ile şaytanlar arasında mahiyet, varlığın saflığı itibariyle bir benzerlik yoktur, Melekler, nurdan yaratılmışlardır, ilâhi feyzlere mazhardırlar. Şeytanlar ise ateşten yaratılmışlardır, rabbani bilgilerden, ilâhi feyzlerden istifade etme kabiliyetine asla sahip değildirler. Artık birnice dinî hakikatları toplayan, ilâhi kelam olmak yüceliğine sahipbir ilâhi kitabın âyetleri, şeytanlar tarafından Resûl-i Ekrem’e telkin edilmiş olabilir mi?. Şeytanın vesveseleri, insanları şerre, küfre, ahlâksız hareketlere sevkeder. Kur’an-ı Kerim’in âyetleri ise bütün insanlığı aydınlatmak ister, insanlara kulluk vazifelerini öğretir, onları yaratılışın gayesinden haberdar eder, en faziletli hareketlere sevkederek kendilerini melekler gibi temiz, ve mutluluğa yaraşır bir halde yaşatmak ister.

213. Sakın Allah ile beraber başka bir tanrıya da dua etme. Sonra azap edilenlerden olursun.

213. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’e ve onun vasıtasiyle bütün müminlere karşı en yüce talimatı içeriyor. Yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet ve tevekkül edileceğini bildiriyor. Müminlere ve isyankâr olanlara karşı nasıl bir muamelede bulunacağını gösteriyor. Yapılan ibadetlerin hakkıyla işitici ve bilici olan Cenab-ı Hak’ka malûm bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, muhterem Resûlüna hitaben buyuruyor ki: (Sakın Allah ile beraber başka bir ilâha da dua etme.) Başkasını da tanrı edinerek ona da duada, ibadette bulunma (Sonra azap edilenlerden olursun.) bu hitab, görünüşte Hz. Peygambere yöneliktir, fakat asıl kasdediler başkalarıdır. Çünkü Peygamber efendimiz, mâsum olduğundan ondan böyle bir hareket zaten meydana gelmez. Adeta buyrulmuş oluyor ki: Bu duadan mâsum olan kendisinden böyle bir hareket çıkmayacak bir zat bile yasaklanmıştır, artık böyle bir hareket, başkaları için de yasaklanmış olmaz mı?.

214. Ve en yakın akrabanı uyar.

214. Cenab-ı Hak, o Yüce Peygamberine şöyle de emir ediyor: (Ve) Ey Resûlüm!. (en yakın akrabanı uyar) sana derece derece yakınlıkları olan kimseler de küfür ve isyandan sakındır,yalnız bir yüce yaratıcıya duada, ibadette bulunmalarını kendilerine tebliğ et, buna muhalefetin ne kadar büyük azabı gerektireceğini onlara ihtar buyur. “Rivayet olunuyor ki: Bu âyeti kerime nâzil olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz, safa tepesine şeref vermiş, ve nidâ buyurarak kureyş taifelerini taplamış, onlara hitab ederek: Ey Keab oğulları!. Ey Abdulmuttalib oğulları!. Ey Haşim oğulları!. Nefislerinizi ateşten koruyunuz. Ey Ebubekir’in kızı Ayşe!. Ey Ömer’in kızı Hafza!. Ey Muhammed’in kızı Fatima!. Ey Muhammmed’in halası Safiye!. Nefislerinizi ateşten koruyun. Çünkü, ben sizden bir şey bertaraf etmeğe kâdir değilim. Diyerek öğüt vermiştir. Şöyle de nakledilir ki: Yüce Peygamber, sefa mevkiinde toplanan Kureyş topluluğuna hitaben buyurmuş ki: “Şu dağın arkasında bir süvari bölüğü var, üzerinize hücum etmek istiyorlar” diyecek olsak beni tasdik eder misiniz?. Onlar da demişler ki: Evet.. Tasdik ederiz, biz senden doğruluktan başka bir şey görmedik. Bunun üzerine o Yüce Peygamber de buyurmuş ki, öyle ise ben sizi şiddetli bir azaptan korkutucuyum. Artık benim sözüme itimat ederek öyle bir azabı gerektirecek hareketleri terk ediniz. Böyle pek iyilik sever bir tenbihe rağmen Ebu Cehl, Ebu Leheb gibi kâfirler, sen bizi bunun için mi buraya topladın? diyerek dağılıp gitmişlerdir.

215. Ve müminlerden sana uyanlara kanadını indir.

215. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de emir ediyor: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (müminlerden sana uyanlara karşı kanadı indir) yani: Onların haklarında yumuşaklıkla ve merhametle muaemele yap, onları ister akrabadan olsunlar ister olmasınlar, hepsinin de haklarında lütuf ile yumuşaklıkla muamele yapılması uygundur. Yalnız lisanen mümin olsalar da görecekleri bu tatlılık ve nezaket tesiriyle ciddi surette mümin olmaları teminedilmiş olabilir.

216. Sonra sana isyan ederlerse hemen de ki: Şüphe yok ben sizin yaptıklarınızdan beriyim.

216. Ey Yüce Resûl!. (Sonra sana isyan ederlerse) O kendilerini irşada çalışacağın akrabaların veya kâfirler topluluğu sana muhalefette devam eden dururlarsa sen onlara (hemen de ki: Şüphe yok, ben sizin yaptığınız şeyden beriyim.) Ben sizin işlediğiniz isyanlardan, Kur’an-ı Kerim’in men ettiği o inkârcı hallerinizden uzak bulunmaktayım.

217. Ve o mutlak galip engin merhamet sahibine tevekkül et.

217. Ve ey Yüce Resûl!. Kavmine öyle tebliğde bulun (Ve o aziz, rahîme) her şeye kâdir, rahmeti âlemleri kuşatan kerîm mabûduna (tevekkül et.) itimatda bulun, her hususta korumasını, kurtuluş ve selâmetini o Yüce Yaratıcıya havale et, düşmanlarından korkma.

218. O ki, seni kalktığın vakit görüyor.

218. (O’ki,) O Kerem sahibi yaratıcı ki, Ey muhterem Peygamber!. (seni kalktığın vakit görüyor.) Teheccüt namazı kılmak için uykudan uyanıp kalktığını, bütün iş ve fiilerini biliyor.

219. Ve secde edenler arasındaki dönüşünü de görüyor.

219. (Ve) Namaz kılıp, (secde edenler arasındaki) kıyam, rükû, secde için (dönüşünü de) aldığın bütün vaziyetlerini de görüyor, biliyor.

220. Şüphe yok, hakkıyla işitici, tam anlamıyla bilici O’dur.

220. (Şüphe yok ki,) Bütün mahlûkatının sözlerini, dualarını (işitici) ve bütün kullarının açıkladıklarını, gizlediklerini, açık ve gizli amellerini, maksatlarını (tam olarak bilici) olan ancak (O’dur.) o kâinatın yaratıcısıdır. Artık Ey Yüce Peygamber!. O büyük, mukaddesmabûduna tevekkülden ayrılma, bütün işlerini o yüce yaratıcıya bırak, başkalarından korkma, peygamberlik vazifeni yerine getirmeye çalış kalben ferah ol.

“Allah’a tevekkül edenin yaveri haktır”

“Nâşad gönül, bir gün olur şad olacaktır.”

221. Size haber vereyim mi? Kimlerin üzerine şeytanların iniverdiğini.

221. Bu mübârek âyetler, şeytanların nasıl ahlâksız, dinsiz kimselere musallat olduklarını bildiriyor. Gerçeğe aykırı iddialarda, ve şaşkınca harketlerde bulunan bir kısım şairlere de sapık kimselerin tâbi olacaklarını gösteriyor, îman ve iyi hal sahipleri olan, zikir ile meşgul bulunan ve kendilerine zulüm edilmedikçe intikam almaya kalkışmayan zatlar ise müstesna bir vaziyette olduklarını, zulmedenlerin de nasıl bir felâkete uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberinin şeytani telkinlerden uzak olduğunu kuvvetlendirmek için buyuruyor ki: Ey hitap mümkün olan insanlar!. (Size haber vereyim mi?) Size hakikattan haberdar edecek, istifadenize vesile olacak açık bir surette bildireyim mi?. (Kimlerin üzerine şeytanların iniverdiğini?.) O şeytanların kimleri saptırmaya çalıştıklarını iyice anlamış olunuz.

222. Her yalancı, günahkâr üzerine iniverir.

222. O şeytanlar (Her yalancı, günahkâr) kimse (üzerine iner) bir takım sihirbazları, kâhinleri, havalarına mağlûp kimseleri yalan, yanlış telkinleriyle saptırmaya devam eder dururlar. Yoksa îman ile, irfan ile kalpleri aydınlanmış olan zatları aldatıp kendilerine tâbi kılamazlar. Binaenaleyh sahip olduğu yüce olgunluklar, hususi faziletler her türlü tasavvurların üstünde olan bir Peygamberin yanına da sokularak ona bâtıl şeyleri telkin edip duramazlar. O yüce elçinin tebliğ ettiği âyetler, şeytanın vesvesesinin eseri olmaktanuzaktır.

223. Onlar şeytanın sözlerine kulak verirler ve onların çoğu yalancı kimselerdir.

223. Ancak o yalancı, günahkâr kimselerdir ki, Evet.. (Onlar) dır ki o şeytanların sözlerine (kulak verirler) onların vesveselerini dinlerler veya o şeytanlardan dinledikleri hayalleri, vehimleri, asılsız şeyleri insanlara naklederler. (ve onların ekserisi) Tamamen (yalancı kimselerdir.) söyledikleri şeyler içinde ğerçeğe uygun olanları bulunmaz. Gerçekte şeytanların telkinlerine kapılan kimseler içinde bazıları da vardır ki, bütün sözleri doğru olabilir. Fakat bu sözleri de yine halkı aldatmak, kendilerini doğru sözlü göstererek onun içinde kendi bâtıl kanaatlerini, aldatıcı sözlerini halka aşılamak içindir. Mamafih onların bir takımı da vardır ki, şeytanlar, cinler adına söz söylerler, onlardan almadıkları sözleri de onlara isnât ederler, şahsi menfaatlerini temin için halkı aldatıp dururlar. Artık o gibi kimselerin sözlerine karşı çok ihtiyatlı bulunmak icabeder.

224. Şairlere gelince onlar da sapıklara tâbi olurlar.

224. Yüce Peygamberin bütün beyanatı ise birer hakikattir, birer ilâhi vahye, Allah’ın ilhamına dayanmaktadır. Onun tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim haşâ, şeytanların; kâhinlerin atmakta oldukları bâtıl şeyler kabilinden değildir. Ve şiirden, hayal kabilinden, gerçeğe uymayan açıklamalar kabilinden -haşâ-, değildir. (Şairlere gelince onlara da sapıklar tâbi olurlar.) Hayallere kapılanlar, samimiyet dairesinde hareket etmeyenler onların arkalarına düşer, onları takdir eder dururlar.

225. Görmez misin ki, onlar her vadide şaşkıncasına yürür dururlar.

225. (Görmez misin ki, onlar) O şairler (her vadide) çeşitli mevzularda (şaşkincasına yürür dururlar) ciddiyetten, doğruluktan ayrılırlar, dilediklerini metheder ve dilediklerinikötülemeye çalışırlar. İçki gibi, şehvetli hareketler gibi şeyleri methederek halkı eğ1enceye sevketmek isterler. “Şiir” : Lügatte ince bir bilgi demektir. “leyte şi’ri” tabiri “keşke bilgim olsa idi” yerinde kullanılır. Istılahta: Vezinli, kafiyeli olan söze verilmiş bir isimdir. Şair de bu san’atın mütehassısı olan kimseye denir. “vadi” de kendisinden suların akdığı mevzi, iki dağ arasındaki açık mevzi demektir. İstilare yoluyla mezheb, tarikat, uslâf manasında da kullanılmaktadır.

226. Ve şüphe yok ki, onlar yapmayacak oldukları şeyleri söylerler.

226. (Ve şüphe yok ki, onlar) O şâirler (yapmayacak oldukları şeyleri söylerler) iftiharda bulunurlar, ne kadar muazzam kahramanlıkta bulunabileceklerini iddia ederler, kendilerine büyük kıymetler verirler, bazı faziletli durumların güzelliklerinden bahsettikleri halde kendileri o durumlarla vasıflanmaktan mahrum bulunurlar. Hayallere kapılırlar, bâtıl cereyanlara tâbi olurlar, çok büyük insan hakkında inkârcı bir vaziyet almaktan geri durmazlar. Müfessirlerin beyanına göre bu şairlerden maksat, peygamber zamanında bir takım müşrik şairler idi ki, onlar Resûl-i Ekrem’in aleyhinde söz söyler, halkı müslüman olma şerefinden muhrum bırakmak isterlerdi. Hübeyretübnü Veheb, Ümiyyetübnü Elbisselet, bu cümledendir. Bunların İslâmiyet aleyhindeki şiirlerini bir takım sapık kimseler de dinleyerek etrafa yaymağa çalışırlardı.

227. Ancak îmân edenler ve güzel amellerde bulunanlar ve Allah’ı çokca zikiredenler ve zulüme uğradıktan sonra öclerini alanlar müstesnâ. Ve o kimseler ki, zulüm ettiler, nasıl bir dönüş mahalline yuvarlanıp gideceklerini yakında bileceklerdir.

227. Allah Teâlâ Hazretleri müslüman şairleri ise onlardan istisnâ o seçkin şairlerin vasıflarını beyan için buyuruyor ki: (Ancakîman edenler) Dini İslâmı kabul eyleyenler, (ve salih salih amellerde bulunanlar) dinî vazifelerini yerine getirmeğe çalışanlar (ve Allah’ı çokca zikreyeleyenler) Cenab-ı Hak’kın kudret azametini, ihsan ve keremini daima hatırlayıp duranlar (ve zulme uğradıklarından sonra öclerini alanlar) bir takım zalimlerin hücumlarına, fena lakırdılarına uğradıkları için karşılıklı hücumda, kendilerini müdafaada bulunanlar (müstesnâ) dırlar. Bu gibi dine kavuşmuş, hakka hizmet eden, haklarını müdafaya mecbur olan şairler, öyle din ve fazilet düşmanları olan şairler gibi değildirler. Bu İslâm şairlerini İslâm nazarından seçkin bir mevkileri vardır. İşte Hassân İbni Sabit, Keab İbni Mâlik, Abdullah İbni Revâhe gibi ashab-ı kiramdan olan şairler bu yüce topluluktan bulunmuşlardır. Bu gibi seçkin İslâm şarilerinin manzumeleri, Cenab-ı Hakkı birlemeye, Resûl-i Ekrem’i yüceltmeye aittir, hikmetli öğütleri içermektedir, halkı fazilete, ibadet ve itaate teşvik etmektedir. Ahlâksız hallerden sakınılmasını tavsiye eylemektedir, İslâm kuvvetini artırmaya, İslâm milietinin yücelmesini temine ait teşvikleri kapsamaktadır. İşte bu gibi muhterem şairler, pek güzel övgülere, feyizlere ulaşırlar, Evet.. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hassan’e hitaben buyururdu ki: “söyle Ruhulkudüs seninle beraberdir. Hassan Radiallahu anh için Peygamber mescidinde bir minber tâyin edilmişti. Orada oturur, Resûl-i Ekrem aleyhinde söz söyleyen kâfirleri hicveder. O kâfirler yerici mahiyetteki manzumelerini okurdu. “Şair oldur ki anın kalbine Hassan gibi” “Nefhai Ruhulen eyleye İlkayı Suhan” Şiir, meşru konuları kapsayıcı olmak şartiyle mübahtır, övülmüştür.

Nitekim bir hadis-i şerifte (  Şüphesizşiirde hikmet vardır) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de şu mealdedir. Şiir, bir sözdür, güzel olanı da vardır, çirkin olanı da vardır. Artık sen güzelini al, çirkinini bırak. Bilginlerden Şa’bi Merhum demiştir ki: Hz. Ebubekir de, Hz. Ömer de Hz. Ali de şiir söylerler idi. Hz. Ali, bunların arasında en güçlü bir şair bulunuyordu. Radiyallahu Anhum. İşte bu mübârek zatlar gibi ediplikteki güçlerini, İslâmın güzelliklerini tasvire, insanın mükemmelliklerini yüceltmeye sarfetmeyerek, insanların ahlâkını bozmaya çalışanlar, haddızatında zalim, bozguncu kimselerden başka bir şey değildir. Artık onlar da o kötü hareketlerinin elbette cezasına kavuşacaklardır. Evet.. (Ve o kimseler ki, zulüm ettiler) İslâmiyete düşman kesildiler. Hz. Peygamberin aleyhinde söz söylemek alçaklığında bulundular, insanların haklarına tecavüzde bulunmak cinayetini işlediler, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini tefekkürde bulunmadılar, artık öyle kimseler de ileride (nasıl bir inkılâp mahalline yuvarlanıp gideceklerini yakında) ölür ölmez hemen (bileceklerdir.) Ahiret âleminde öyle hayal ettikleri gibi bir selâmete, kurtuluşa kavuşamayacaklardır. Bilakis büyük bir felâkete, ebedî azaba uğrayacaklardır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!. Artık her insan için lâzımdır ki, daha dünyada iken hayatını tanzim, ruhunu dinin nuruyla aydınlatarak güzel güzel ameller ile istikbalini temin etmeye çalışsın. Ve başarı, Allah’tandır.

Yorum Bırakın