KASAS SURESİ

45. Ve lâkin biz nice ümmetler meydan getirdik. Onların üzerlerine ömürleri uzadı ve sen Medyen ahalisi arasında ikamet edip de onların üzerlerine âyetlerimizi okumuş olmadın, velâkin biz Peygamberler gönderir olduk.

45. (Ve lâkin) Ey Son Peygamber!. Senin zamanınla Hz. Musa’nın zamanı arasında ve daha da sonra (biz nice ümmetler meydana getirdik) onlar da nice âsırlar yaşadılar. (onların üzerlerine ömürleri uzadı) Pek uzunca müddet yaşadılar, ilâhi vahiy kesilmiş, Peygamberlerin tebliğleri unutulmuş, ilim ve marifet izi silinmiş bir hale gelmişti. (Ve sen) Ey Yüce Peygamber!. (Medyen ahalisi arasında ikamet edip de onların üzerlerine âyetlerimiziokumuş olmadın) Hz. Şüayb ve benzerleri ile görüşmedin, onlardan birşey öğrenmiş bulunmadın, şimdi onların kıssalarına dair böyle edebi, öğüt verici bilgiler verişin artık şüphe yok ki, sana mahsus bir ilâhi vahiy neticesidir. Bu haddizatında bir hârikadır. (velâkin biz Peygamberler gönderdik) Onlara da nice hakikatleri vahyettik artık Ey Son Peygamber!. Seni de Peygamber göndermiş, sana bu hakikatleri vahyen bildirmiş olduğumuz imkânsız görülemez.

46. Ve sen Tur’un yanında bulunmuş olmadın, o vakit ki, biz seslendik. Ve lâkin Rabbinden bir rahmet olarak seni de Peygamber gönderdik tâki, senden evvel kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi sen uyarasın. Olabilir ki, onlar güzelce düşünürler.

46. (Ve) Sen ey Yüce Peygamber!. (Tur’un yanında bulunmuş olmadın) Sen Musa Aleyhisselâm’a kendisine seslenilen Tur Dağının civarında bulunmuş değildin (o vakit ki, biz seslendik) Hz. Musa’ya vahyederek onu Firavun ile kavmini hak dine davetle görevlendirmiştik. Aradan öyle asırlar geçti. (velâkin) Şimdi sen de (Rabbinden) sana ve bütün insanlığa (bir rahmet olarak) seni de Peygamber gönderdik, sana da irade buyurduğum âyetleri inzâl ediyoruz. (tâki senden evvel kendilerine bir uyarıcı) Kendilerini Allah’ın azabı ile korkutup hakkı kabule davet eden bir Peygamber (gelmemiş olan bir kavmi sen uyarasın) o kavimden maksat, fetret ehlidir. Yani: Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasındaki (550) sene içinde yaşamış olan insanlardır. Veyahut o kavimden maksat, Hz. İsmail ile Hz. Muhammed arasındaki topluluktur. Çünkü, Musa ve İsa Aleyhisselâm dine daveti yalnız İsrailoğullarına mahsus idi, Peygamber Efendimiz ise zamanındaki insanları ve kıyamete kadar meydana gelecek bütün insanlığı hak dine davetle emrolunmuştur. İlkevvel, Arap kavmini İslâm dinine sevk etmeğe çalışmıştır. (olabilir ki,) Onlar güzelce düşünürler. Son Peygamberin yüce tebliğlerinin, İslamiyetin ne kadar mükemmel bir din olduğunu iyice tefekkür ederek onu kabule koşanlar, o sayede selâmet ve saadete ererler, fetret devreleri de nihayet bulmuş, artık “ne yapalım bize bir Peygamber gelip de Allah’ın dinini tebliğ etmedi” diye bir mazeret ileri sürebilmelerine imkân kalmaz, haklarında ilâhi delil tamam olmuş bulunur. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.

47. Ve eğer kendi elleriyle takdim ettikleri günahları sebebiyle kendilerine bir musibet isabet edip de: Ey Rabbimiz! Bize bir Resûl göndermeli değil mi idin ki, artık âyetlerine tâbi olup da müminlerden olsa idik, diyecek olmasalardı onlara Resûl gönderilmezdi.

47. Bu mübârek âyetler de Peygamberlerin gönderilmiş olduğundaki hikmet ve faydayı bildiriyor. Kâfirlerin istedikleri hârikalar meydana gelse de onların yine îman etmeyeceklerine işaret ediyor. Musa Aleyhisselâm’a verilmiş mucizelerin benzerini taleb edenlerin Hz. Musa ile kardeşini ve ona verilen mucizeleri de inkâr etmiş olduklarını haber veriyor. Resûl-i Ekrem’in davetine icabet etmeyenlerin de kendi heveslerine uyan, hidayetten mahrum bir takım zalim kimselerden ibaret bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve eğer) O kâfirler (kendi elleriyle takdim ettikleri) tercih eyledikleri küfür ve isyanları (sebebiyle kendilerini bir musibet) bir azap, bertaraf edilemiyecek olan uhrevî bir ceza (isabet edip de: Ey Rabbimiz!. Bize bir Resûl) bir takım âyetler ile desteklenmiş bir Peygamber (gönderilmeli değil mi idi ki?.) onun tebliğleri sayesinde dinî vazifelerimizden haberdar olmuş olsa idik de (Artık âyetlerine) onun vasıtasiyle bildirilen âyetlere, dinî hükümlere (tâbi olup da müminlerden) ilâhi varlığınıtasdik eden samimi müminler zümresinden (olsa idik diyecek olmasalardı) yarın ahirette böyle bir mâzeret ileri sürmeye kalkışmasalardı, onlara Resûl gönderilmezdi. Bu cevap, hazfedilmiştir. Çünkü bu âyeti kerimedeki sözün akışı bu cevaba işaret etmektedir. İşte Peygamberlerin gönderilmiş olması, yarın ahirette kâfirlerin bir mazeret ileri sürmelerine meydan bırakmamak hikmetini de içermektedir. Özellikle bizim Yüce Peygamberimizin dinî tebliğleri bütün her tarafa yayılmış, Kur’an-ı Kerim’in mübârek âyetleri hidayet yolunu göstermekte bulunmuş olduğu için artık hiçbir milletin kendi cehaletini bir mâzeret makamında ileri sürmeğe selâhiyeti kalmamıştır. Bütün dünya işlerini öğrenmeğe çalışan cemiyetlerin, dinî vazifelerini de öğrenmeğe çalışmaları icabetmez mi?. Geçici bir istikbali temin için o kadar çalışan kimselerin, ebedî istikbali neden unutmalıdırlar?.

48. Ne zamanki, onlara tarafımızdan hak geldi, dediler ki: Musa’ya verilenin benzeri buna da verilmeli değil mi idi? Evvelce Musa’ya verilmiş olanı da inkâr etmiş olmadılar mı? Dediler ki: İki sihir, birbirine yardım ettiler ve dediler ki: Biz şüphe yok hepsini de inkâr ediyoruz.

48. Ne yazık ki, birçok insanlar, gözleri önünde bulunan hakikatları görmek istemezler, onlardan yüz çevirir dururlar. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ne zamanki, onlara tarafımızdan hak geldi) Mekke-i Mükerreme ahalisinden olan müşriklere Son Peygamber vasıtasiyle Kur’an-ı Kerim’in âyetleri gelip tebliğ edildi, o yüce Peygamberin sünnetleri, nasihatları da bildirilmiş oldu. O dinsizler, yine inatlarında, inkârlarında devam ederek (dediler ki: Musa’ya verilenin benzeri) yani: Ona verilen âsa, yedi beyza gibi mucizeler, buna da, yani: Peygamberlik iddiasında bulunan Hz. Muhammed’e de (verilmeli değil mi idi?.) o inkârcılar, Son Peygamberin tebliğettiği o yüce âyetleri, göstermeye muvaffak olduğu mucizeleri takdir edemiyorlardı. Zaten kâfirler, daima böyle boş iddialarda bulunurlar. (Evvelce Musa’ya verilmiş olanı da) Onun tebliğ ettiği Tevrat kitabını da ve göstermiş olduğu mucizeleri de (inkâr etmiş olmadılar mı?.) Evet.. O mübârek Peygamberi de tasdik etmediler (Dediler ki: İki sihir) yani: Musa’ya da, Hz. Muhammed’e de verilen şeyler iki büyüden ibaret, bu iki zat (birbirine yardım ettiler) bir birini tasdikte bulundular, yoksa ikisi de Peygamber değil (ve) böylece o iki mübârek Peygamberi tasdik etmeyenler (dediler ki: biz şüphe yok hepsini de inkâr ediyoruz) onların kitaplarına inanıp tasdikte bulunmayız. “Sahirân” kıraatine göre de âyeti kerime şu mealde bulunmuş olur. Firavun ile kavmi ve İsrailoğulların’dan âyeti kerime şu halde bulunmuş olur. Firavun ile kavmi İsrailoğulları’ndan olan kâfirler, dediler ki: Musa da Harun da iki sihirbazdırlar, bunlar sihir hususunda biribirine yardım etmiştir. Yahut Hz. Musa da, Hz. Muhammed de iki sihirbazdır. Biribirine yardımcı olmuştur, birbirini Peygamberlikle vasıflandırmaktadırlar. Bir rivayete göre Kureyş kâfirleri, âhir zaman Peygamberinin vasıflarını Yahudilerden sormuşlar, onlar da Tevrat’da bildirilen niteliklerini haber vermişler. Kureyş kâfirleri de bu nitelikleri tamamen Resûl-i Ekrem’de görünce yine inkârlarına devam ederek: Musa ve Muhammed’e -Aleyhimesselâm- iki sihirbaz kimsedir” demek cahilliğinde bulunmuşlardır.

49. De ki: Allah tarafından bir kitap getiriniz ki, o, ikisinden daha doğru olsun da ona tâbi olayım. Eğer iddianızda doğru sözlü kimseler iseniz.

49. Allah Teâlâ da o inkârcıları yalanlamak ve susturmak için buyuruyor ki: Ey Resûlüm!. O kâfirlere (De ki: Allah tarafından) o yüce mabûdun kutsal katından (bir kitap getiririz ki, o) kitap (ikisinden daha doğru olsun) Tevratile Kuran’dan daha ziyade birer hidayet rehberi bulunsun. (da ona) O getireceğiniz kitaba (tâbi olayım) ona kıymet vereyim (eğer) Ey inkârcılar!. Siz, kanaatinizce bize sihirbaz isnadı hususunda (doğru sözlü kimseler iseniz) öyle bir kitap getirmekten geri durmayınız. Heyhat!. Bu mümkün mü?.

50. Artık senin bu teklifini kabul etmezlerse bil ki: Onlar ancak kendi heveslerine tâbi olmaktadırlar. Ve o kimseden daha sapık kim vardır ki, Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi hevesine uyar. Muhakkak ki, Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

50. (Artık) Ey Son Peygamber!. O kâfirler, kendilerini susturmak ve kınamak için yapılan (bu teklifini kabul etmezlerse) daha çok saadet rehberi olacak bir kitap meydana getiremezlerse artık (bil ki, onlar ancak kendi heveslerine tâbi olmaktadırlar.) Evet.. Şüphe yok ki, bütün insanlar ve cinler toplansa Kur’an-ı Kerim’in bir sûresine bile nazire meydana getiremezler. (ve o, kimseden daha sapık kim vardır ki, Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi hevesine tâbi olur) Hiçbir delile, asla dayanmaksızın bir takım boş iddialar ile bir nice sabit hakikatları inkâra cür’et gösterir. Elbette ki, böyle bir cür’et, en büyük bir sapıklık, cehalet eseridir, en fena bir zulüm nişanesidir. (Muhakkak ki, Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.) öyle heveslerine uyan, nefislerine zulmeden, hak yoluna sevkeden âyetleri kabulden kaçınan kimseler, maddeten ne kadar kuvvetli olsalar da yine hidayetten mahrum bulunarak nihayet Allah’ın kahrına uğrayacaklardır. İşte küfrün müthiş neticesi!.

51. And olsun ki, onlar için belki düşünürler diye sözü birbiri ardınca yetiştirdik.

51. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’deki bazı âyetlerin tamamen veya kısmen tekrar tekrar inmiş olduğunun hikmetini, faidesini bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem’inPeygamberliğine, Kuran-ı Kerim’in de ilâhi bir kitap olduğunu kitap ehlinden bir çoklarının bilip îman ettiklerini ve o zatların vasıflanmış oldukları ahlâki olgunlukları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Peygamber!. (And olsun ki, onlar için) O kendilerini İslâm dinine davet ettiğin kabilelerin, toplulukların istifade edebilmeleri için (belki düşünürler) de îman ederler (diye sözü biribiri ardınca yetiştirdik) yani: Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini hikmet ve menfaat gereğine göre birbiri peşine indirdik, yahut o apaçık kitapta va’de, tehdide, kıssalara, öğütlere vesaireye dair bir nice âyetleri ard arda inzâl buyurduk. Artık onlardan istifade edip de îman şerefine kavuşmaları ve Cenab-ı Hak’kın bu lütfuna karşı şükür vazifesini yerine getirmeleri icab etmez mi?. Ne yazık ki, bir çokları onlardan yararlanarak îman şerefine kavuşamamışlardır.

52. Bundan evvel kendilerine kitap vermiş olduklarımız, onlar buna da îmân ederler.

52. (Bundan evvel) Kur’an-ı Kerim’in inişinden önce (kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler) Tevrat, İncil gibi semavi kitaplara erişmiş olanlardan bir topluluk ise (onları buna) Kur’an-ı Kerim’e veya Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (îman edenler) onları kendi kitaplarında Resûl-i Ekrem’in vasıflarını görmüş okumuş ona îman etmek nimetine ulaşmışlardır. Bu âyeti kerime, kitap ehlinden olup İslamiyet’i kabul eden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Kısacası Yahudilerden “Abdullah İbni Selâm” ile onun ashabı İslâmiyet’i kabul etmişlerdi. İncil ehlinden de kırk erkek, Habeşe’den gelip Resûl-i Ekrem’e îman etmişlerdi. Bu zatlar, kendi servetlerinden bir kısmını da getirip fukarayı müslimine infakta bulunmuşlardı.

53. Ve olara karşı Kur’anı okuduğu zaman dediler ki: Buna biz îmân ettik. Şüphe yok ki, bu Rabbimizden gelen hak bir kitaptır. Şüphe yok ki, biz bundan evvel Müslüman olmuştuk.

53. (Ve onlara) öyle İslamiyeti kabul eden zatlara (karşı) Kur’an-ı Kerim (okuduğu zaman dediler ki: Buna biz îman ettik) bu, ilâhi bir kitaptır, biz bunun beyanatını tasdik etmekteyiz. (şüphe yok ki, bir Rabbimizden) Gelen, Allah tarafından nazil olan bır (haktır) gerçeğe uygun bir mukaddes kitaptır. (Şüphe yok ki, biz bundan evvel) Bu Kuran’ın inişinden önce (müslümanlar olmuştuk) Cenab-ı Hak’kı birlemekte, âhir zaman Peygamberinin dünyaya şeref bahşedeceğini bilmekte idik, tam bir samimiyetle ilâhi dine boyun eğmiştik.

54. İşte onlar ki, sabretmeleri sebebiyle mükâfatları kendilerine iki defa verilecektir. Ve onlar kötülüğü güzellikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcamada bulunurlar.

54. (İşte onları ki) Öyle hakkıyla dindar, yüksek bir mertebeye sahip zatlar ki, (sabretmeleri sebebiyle) din yolunda bir takım dinsizlerin eza ve cefalarına tahammül gösterip hem vaktiyle kendilerine verilmiş olan kitaplara, hem de Son Peygambere verilen Kur’an-ı Kerim’e îman ettiklerinden dolayı (mükâfatları kendilerine iki defa verilecektir.) onlar ahiret âleminde pek büyük mükâfatlara ulaşacaklardır. (ve onlar) o dindar zatlar (fenalığı kötülükle bertaraf ederler) dinsizlerden işittikleri fena lakırdılara karşı afvetme ve bağışlamakla karşılıkta bulunurlar. Ve onlar kelime-i şahadeti okuyarak küfür ve şirki bertaraf etmiş olurlar. (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeyden) Az olsun çok olsun elerindeki mallarından muhtaç olanlara (infakta bulunurlar) bu suretle de insaniyete hizmet etmiş, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmış olurlar.

55. Ve onlar, lüzumsuz bir söz işitince ondan yüz çevirirler ve derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Üzerinize selâm. Biz cahilleri aramayız.

55. (Ve onlar) Öyle cömert müminler (lüzumsuzbir söz işitince ondan yüz çevirirler) dinî faideden, faydadan uzak, ahlâka aykırı lakırdılara kıymet vermezler, onlara iltifatta bulunmazlar. (ve) böyle boş lakırdılara cüret edenlere bir nasihat vermek maksadiyle (derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir) hiçbirimiz, diğerinin amelinden dolayı ve mükâfata, ne de cezaya lâyık olmaz. (üzerinize selâm) Yani: Biz sizinle antlaşmada bulunmuş bir durumdayız. Artık Cenab-ı Hak, size uyanıklık versin, sizi bu âkibeti, korkunç durumdan kurtarsın, sizi tövbeye nâil buyursun, sizi bir selâmet sahâsına lütfen kavuştursun. (Biz cahilleri aramayız) onlar ile sohbet etmek istemeyiz, Allah’ın dininden mahrum, ahlâksız şeyler ile meşgul olan kimseler ile bir arada olmaktan çekininiz. Çünkü onların o beyinsizce hallerinden her sağlam yaratılışlı nefret eder. Binaenaleyh her mümin için lâzımdır ki: Yanlış telkinatta bulunan, genel ahlâkı bozmaya çalışan kimseler ile dostane bir şekilde arkadaşlıkta ve anlaşmada bulunmaya tenezzül etmesin.

56. Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Bilâkis Allah dilediğini hidayete erdirir ve o, hidayete erecekleri en iyi bilendir.

56. Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’tan başkasının bir kimseyi hidayete erdiremiyeceğini bildiriyor. İslâm dinini kabul etmemeleri için varlıklarından mahrum kalacaklarını sebep göstermek isteyenlere de haklarındaki ilâhi nimetlerin bolluğunu beyan ile kendilerini susturmaktadır. Kavuştukları geniş bir yaşantının değerini bilmeyip bu yüzden azgınlıkta bulunmuş olanların da nasıl Allah’ın kahrına uğramış olduklarını nazarı dikkate sunuyor. Ve insanlık cemiyetinin başlıca bir merkezine ilâhi dinin hükümlerini tebliğ eden bir Peygamber gönderilmiş olmadıkça da onların helâke uğratılmamış olduğunu, zalim ve inkârcı kimselerdenbaşkalarının öyle ilâhi kahra uğramadıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin efendisi!. (Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin) Bütün gayretini göstersen insanlara hidayet yolunu göstermektir, onları hidayete teşvik etmektir (Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir) irade buyurduğu kulunu müslüman olma nimetine kavuşturur (ve o) Yüce Yaratıcı (Hidayete erecekleri en iyi bilendir.) hangi kulunun aslî yaratılışını muhafaza ettiğini, iradesini kötüye kullandığını, müslüman olmaya kabiliyetli olduğunu o Kerim mabûd, tamamen bilir, ona göre kulları hakkında ilâhi hidayeti tecelli eder. Alimlerin çoğunluğuna göre bu âyeti kerime, Ebu Talip hakkında nazil olmuştur. Ebu Tâlib, hastalanmış. son nefesini verme durumuna gelmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun yanına gitmiş, “ey amcam!. Bir kere (La ilâhe illâllah) de de İslâmiyeti kabul et, şirkten kurtul, senin müslüman olduğuna Allah katında şehadette bulunabileyim” diye tavsiyede bulunmuş, o da demiş ki: “Ey kardeşimin oğlu. Vallahi ben bilirim ki sen elbette doğrusun, ancak “Ebu Tahip ölüm anında korktu da ondan dolayı kardeşinin oğluna îman etti” demelerini kötü görüyorum demiş, müslüman olma şerefine ulaşamamıştı. Resûl-i Ekrem ise bundan dolayı üzüldüğü için bu âyeti kerime nazil olmuştur. Rivayete göre Ebu Talip, Resûl-i Ekrem’in zamanında “ey Beni Haşim cemaati!. Muhammed’e -sallallahu aleyhi vesellem- itaat edin, onu tasdik eyleyin ki, kurtuluşa, selâmete erebilesiniz” diye tavsiyede bulunmuştur. Buna rağmen kendisi Resûl-i Ekrem’in teklifini kabul etmeyip kavminin dedikodusuna hedef olmamak üzere kendi dedelerinin dinî üzere ölmeği tercih eylemiştir. Bununla beraber Ebu Talib’in îman ettiğine dair bazı rivâyetler de vardır. Gerçek bilgi Allah’ın katındadır.

57. Ve dediler ki: Eğer seninle beraber hüdaya = İslâm’a tâbi olursak yurdumuzdan hemençıkarılırız. Biz onlar için bir emniyetli haremi, sağlam bir mekân kılmadık mı ki, her şeyin ürünleri bizim tarafımızdan bir rızk olmak üzere onun için toplanır. Fakat onların çoğu bilmezler.

57. (Ve) Arab topluluğundan, Kureyş kabilesinden bazı kimseler Peygamberin huzuruna gehip (dediler ki:) Ya Muhammed! Aleyhissehâm, senin hak ve hidayet üzere bulunduğunu biz yakinen biliyoruz lâkin (Eğer seninle beraber hidayete tâbi olursak) yani: İslâmiyet’i kabul eder, seninle beraber harekette bulunursak (yurdumuzdan hemen çıkarılırız.) bütün Araplara karşı muhalif bir cephe almış oluruz, halbuki, çoğunluk onlardadır, biz onların kuvvetlerine karşı koyamayız, onlar bizleri derhal yurdumuzdan kapıp çıkarıverirler, bizleri zelil bir halde bırakırlâr. Cenab-ı Hak da onların bu mazeretlerini red için buyuruyor ki: (Biz onlar için bir emniyetli haremi) Mekke-i Mükerreme şehrini (sağlam bir mekân kılmadık mı) orada ikamet edenlere cahiliye döneminde bile hiç bir kimse tecavüzde bulunamazdı. O havalide bulunan kuşlar ve diğer hayvanlar bile tecavüzden emin idiler, onlara kimse dokunmazdı, Mekke-i Mükerreme’ye sığınan bir caniyi bile oradan zorzoruna çıkarmaya çalışmazlardı. İşte orası, o kadar emniyetli, feyizli bir hayat sahasıdır. (her şeyin ürünleri) Bir çok nefis meyveler, gıda maddeleri her taraftan toplanarak (bizim tarafımızdan) lütfen (bir rızık olmak üzere onun için) yalnız o mübârek Mekke’ye mahsus olmak üzere (toplanır) orada bulunanlar bunlardan bol bol istifade ederler artık o ahalinin İslâm dinini kabul etmeleri, ne için onların mahumiyetlerine sebep olsun?. Böyle mahrumiyeti düşünmek, Allah’ın nimetlerine karşı bir nankörce hareket sayılmaz mı?. (fakat onların ekserisi bilmezler) Hidayetten mahrum olan insanlar, Allah’ın bu lütfunutakdir etmezler. Bu nimetleri kendilerine ihsan eden Kerem Sahibi yaratıcının îman ettikleri takdirde daha ziyade nimetere, lütuflara, ebedî saadete nâil buyuracağını düşünmezler de pek boş olan maddî bir mahrumiyet düşüncesiyle öyle îmanı kabulden kaçınırlar. Ne gaflet, ne cehalet!.

“Tehattü”: Kapmak, kaçmak, bir şeyi süratle çekip almak çıkarmak demektir. “Yücba” da celb ve cem olunur mânasınadır.

58. Ve bir nice memleketleri de helâke uğrattık ki, ahalisi refahının çokluğuyla şımarmış idi. İşte şu onların yerleri ki, onlardan sonra pek azı müstesnâ kimseye ikametgâh olmadı ve bizler varisler olduk.

58. (Ve birnice memleketi de) Yani: beldeler ahalisini de (helâke uğrattık ki,) o beldelerin ahalisi (geçimliklerinin çokluğuyla şımarmış idi) geniş bir varlığa nâil oldukları halde onun kadrini bilmemiş, nankörlükte bulunmuş, zekât gibi Allah’ın hakkına riayet etmemiş, kötü bir tarzda hareket eylemişlerdi. Böyle pek kötü bir yaşayış neticesinde de helâke mâruz kalmışlardı. (işte şu onların yerleridir ki) Harabeleri hâla göze çarpıp duruyor. (onlardan sonra) O yerlerin (pek azı müstesnâ) onlar kimseye (ikâmetgâh olmadı) bütün sahipleri mahvolup gittiler, oralarda ancak yolcular geçici olarak uğrayıp durmakta bulunmuşlardır. Bütün bunlar, günahkâr sahiplerinin kötü bir sonudur. (ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Artık o harap diyarlar kimselere intikâl etmiş olmadı, onlara (bizler varis olduk) yani: O diyarlara ezeli ve ebedî olarak sahip olan ilâhi zatımdır, o yerler bizim hâkimiyetimizin altında kalmıştır, oralarda artık başkaları tasarrufta bulunur olmadılar. “batar” fazlaca sevinmek kibirlenmek, hayret ve dehşet, zengin olan kimsenin Allah’ın hakkına riayet etmeyip malını kötüye kulanması, azgın olması demektir.

59. Ve Rabbim memleketleri helâk ediciolmadı; onların ana merkezlerine bir Peygamber gönderip de onlara âyetlerimizi okumadıkca ve biz ahalisi zalim olan kasabalardan başkasını helâk edici olmadık.

59. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. (Ve Rabbin memleketleri helâk edici olmadı) Onların ahalisini bir takım musibetlere, felâketlere mâruz bırakmadı (onların ana merkezlerine bir Peygamber gönderip de onlara âyetlerimizi okumadıkça) evet.. Allah’ın merhametinin eseri olarak Peygamber Efendimize kadar her milleti ilâhi dine davet eden, onları teşvik eden ve korkutan bir Peygamber gönderilmiştir. O Peygamberler, ümmetlerine ait beldelerin en büyüğünde en şereflisinde Peygamberlik vazifesini yerine getirmeye başlamış etrafını aydınlatmaya çalışmış, ümmetlerine lâzım gelen hükümleri öğretmiş ve telkin buyurmuşlardır. İşte Son Peygamber de Mekke-i Mükerreme’de, Medine-i Münevvere’de ikamet buyurarak ümmetlerine İslâm dinini tebliğe, yaymaya fevkalâde bir şekilde çalışmıştır, Kur’an-ı Kerim’in âyetleri de bütün her tarafa yayılmaya başlamıştır. Binaenaleyh hiçbir kimse, artık kendi cehaletini mâzeret makamında ileri süremez. İşte öteden beri muhtelif ümmetlere Peygamberler gönderilmiş buna rağmlen onlar dinsizliklerinde ısrar edip durunca nihayet Allah’ın kahrına mâruz kalmışlardır. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor ki: (ve biz ahalisi zalim olan kasabalardan başkasını helâk edici olmadık) Fakat ahalisi yine Peygamberlerini inkâr, küfürlerinde ısrar ettikleri için helake uğramışlardır, harap olan yurtları da kendilerinden sonra gelen milletlere karşı birer ibret manzarası teşkil etmekte bulunmuştur. “Üm” valide, asl demektir. “Ümmülkurâ” da beldelerin merkezi, en büyüğü, en mühimi manasınadır.

Yorum Bırakın