KASAS SURESİ

30. Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdininsağ tarafından, ağaçtan şöyle seslenildi, ya Musa! Şüphe yok ki, âlemlerin Rabbi olan Allah benim, ben..

30. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhisselâm’ın Mısır’a geri dönerken Tur civarında kavuştuğu tecellileri bildiriyor, Allah’ın hitabına erişip iki büyük mucize ile öyle iki kesin delil ile Firavun’u hak dine davet etmekle emrolunmuş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, eşinden ayrılıp o parlayan ateş tarafına gitti. (Ne zamanki ona) o ateş mahalline (vardı) kendisine (o mübârek yerdeki vâdinin sağ tarafından) evet.. O taraftaki (ağaçtan şöyle seslenildi:) yani: Mekân ve zamandan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın yüce katından bir nidâ tecelli etti ki: (ya Musa!. şüphe yok ki, âlemlerin Rabbi olan Allah benim, ben) Ben bütün mahlûkatı yaratan, besleyen Kerem Sahibi yaratıcıyım.

31. Ve âsanı bırak. Ne zaman ki, onu sanki yılan imiş gibi deprenir gördü, arkasına dönerek kaçtı ve âsayı takibetmedi. Buyruldu ki: Ya Musa. Beri gel ve korkma. Şüphe yok ki, sen fazlasıyla emniyette olanlardansın.

31. (Ve) Ey Musa! Elindeki (âsanı bırak) yere at, bir kudret hârikasını görmüş ol, o da âsasını hemen bıraktı (Ne zamanki onu) o asayı (sanki yılan imiş gibi deprenir) sür’atle hareket eder bir halde (gördü) büyük bir korku ve heyecan içinde kalarak (arkasına dönerek kaçtı) onun tarafına bakamadı, onu seyredemez bulundu (ve) o âsayı (tâkibetmedi) şiddetli korkusundan dolayı onun ne olacağını araştırmaya cesaret edemedi. Yine Allah tarafından seslenilerek buyuruldu ki: (Ey Musa!. Beri gel) âsa tarafına yönel (ve korkma, şüphe yok ki, sen fazlasıyle emniyette olanlardansın.) kardeşlerin olan diğer Peygamberler gibi sen de Cenab-ı Hak’kın himayesi, koruması sayesinde pek emin bulunmaktasın.

32. Elini yakanın içine sok, bembeyaz bir halde kusursuz olarak çıkıversin ve korkudan kollarını kendisine yapıştır. İşte bu ikisi Rabbin tarafından Firavun’a ve adamlarına karşı iki kesin delildir. Şüphe yok ki onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.

32. Şöyle de Allah tarafından seslenildi ki: Ey Musa!. (elini yakanın içine sok) diğer bir hârika olmak üzere o eli (bembeyaz bir halde kusursuz olarak çıkıversin) güneşin ışığı gibi parlak bir halde görünmeğe başlasın. Onun o parlayışı, bembeyaz bulunması, bir ayıbtan bir hastalıktan veya bir ateşte yanmış olmasından dolayı değil, sırf bir mucize olmak üzere parlayıcı bir şekilde gözleri aydınlatacaktır. (ve) Ey Muhterem Musa!. (korkundan kollarını kendine yapıştır) Yani: Bu makamda gördüğün heybetten dolayı kollarını kavuşturup dur, korkup da kaçma. Diğer bir yoruma göre de: Ya Musa!. Korkma, iki kanat durumunda olan iki elini kendine rabtet, korkudan dolayı kollarını açıp durma. Nitekim bir kuş, bir manzaradan korkmazsa kanatlarını açıp durmaz. Fakat korkarsa kanatlarını açar, korkunç bir vaziyette kaldığını göstermiş olur. Binaenaleyh düşmana karşı da lâubali harekette bulunup elleri ceplerden çıkarmamak, bir kudret ve yiğitlik alâmetidir. İşte Hz. Musa’ya da böyle bir güç ve emniyet verilmiş oluyordu. (İşte bu ikisi) Bu âsa ile yedi beyza, (Rabbin tarafından Firavun’a ve adamlarına karşı) vücude getirilmiş (iki kesin delildir) iki parlak kuvvettir. Bunların karşısında mağlûp ve kahredilmiş bir vaziyette kalacaktır. (şüphe yok ki, onlar) Yaratılış ve tabiatları itibariyle (yoldan çıkan bir kavim oldular) onlar itaat dairesinden çıkmış, böyle iki kesin harikanın tesiri altında kalarak zarar ve ziyana uğramaya lâyık bulunmuşlardır.

33. Dedi ki: Ey Rabbim! Muhakkak ben, onlardan bir şahsı öldürdüm, artık korkarım ki, beni öldürürler.

33. Bu mübârek âyetler de Firavun’u îmana davet etmekle emrolunmuş olan Musa Aleyhisselâm’ın vaktiyle vuku bulan bir öldürme hâdisesinden dolayı korktuğunu ileri sürerek daha düzgün lisanlı olan kardeşi Hz. Harun’un da kendisine yardımcı verilmesini temenni etmiş olduğunu bildiriyor. Bu temennisine erişip, Allah’ın desteği ile müjdelenmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, âsa ve yedibeyza mucizeleriyle Firavun’a ve kavmine gitmekle emrolununca yalvararak (Dedi ki: Ey Rabbim!. Muhakkak ben onlardan bir şahsı) bir vuruşmada bulunan kıptiyi (öldürdüm) ondan dolayı Mısır’ı terkederek başka yere gittim (artık korkarım ki, beni öldürürler.) o bir hâtâ neticesi olarak öldürdüğüm kıptiden dolayı hakkımda kısas cezasını tatbik ederler, kendimi müdafaadan âciz kalırım.

34. Ve kardeşim Harun ise o lisan bakımından benden daha düzgündür. İmdi onu da benimle beraber beni tasdik eden bir yardımcı olarak gönder. Şüphe yok ki, ben, beni yalanlamalarından korkarım.

34. (Ve kardeşim Harun ise o lisan bakımından benden daha fasihtir) Daha düzgün ve edebi bir tarzda hakikatları beyana, hakları müdafaaya güç yetirebilir (İmdi onu da benimle beraber beni tasdik eden) Benim sözlerimi izah ve doğruluğum hakkında deliller ikame ederek bana (bir yardımcı) bir koruyucu (olarak) onu da Firavun ile kavmine (gönder) onları beraberce dinî hakka davet edelim. (şüphe yok ki, ben) O Firavun ile kavminin (ben yalanlayacaklarından korkarım) Hz. Musa’nın mübârek lisanında yaratılıştan veya daha çocuk iken Firavun’un sarayında ağzına almış olduğu bir ateş parçasından dolayı biraz tutukluk var idi, tebliğlerini tam anlaşılır bir dille yerine getiremiyeceği endişesiyle kardeşinin de kendisine bu hususta yardımcıolmasını niyâz etmiştir.

35. Buyurdu ki: Senin pazunu kardeşin ile kuvvetlendireceğiz ve size âyetlerimizle bir kuvvet vereceğiz ki, artık size erişemiyeceklerdir. İkiniz de ve size tâbi olanlar da elbette galip olanlardır.

35. Allah Teâlâ da o mübârek Peygamberinin bu istirhamını kabul ederek vahiy yoluyla cevaben (Buyurdu ki:) Ya Musa!.. (Senin pazunu kardeşin ile kuvvetlendireceğiz) yani: Senin peygamberlik görevini kardeşin Harun’un katılmasıyla kolaylaştıracak, onu sana yardımcı vermiş olacağız (ve size âyetlerimizle bir kuvvet vereceğiz) sizi kati delillere, büyük bir heybete kavuşturacağız (dir ki, artık) o düşmanlarınız (size erişemeyeceklerdir.) size hiçbir şekilde galip gelemeyeceklerdir. (İkiniz de ve size tâbi olanlar da) Yani: Kendi kavminizden diğer kavimlerden size uyup sizin yaydığınız ilâhi dinî kabul edenler de (elbette galip olanlardır) herhalde galibiyet sizin tarafınızda görünecektir. Artık onlardan korkmaya mahal yoktu. Bu ilâhi müjde, Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazlar topluluğunun da selâmete erdiklerini, Firavun tarafından bir cezaya uğramamış olduklarını göstermektedir. Çünkü o sihirbazlar da Hz. Musa’ya tâbi olmuşlardı. Firavun’un onlara karşı: “elbette sizi asarım” sözü kuru bir tehditten ibaret kalmıştır.

36. Ne zaman ki, Musa onlara bizim gayet açık açık âyetlerimizle geldi dediler ki: Bu başka birşey değil, ancak uydurulmuş bir sihirdir ve biz bunu evvelki atalarımızdan işitmedik.

36. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhiselâm’ın Firavun ile kavmine mucizeler ile gitmiş olduğunu, onların da bu mucizeleri sihir kabul ederek inkâra cüret eylemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Musa’nın da onlara karşı nasıl bir müdafaada bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm’ın peygamberliği, kardeşi Hz.Harun’un risaletiyle desteklenince artık Firavun ve kavmini hak dine davete sıra gelmişti. (ne zamanki Musa) Aleyhisselâm (onlara) Firavun ile kavmine (bizim gayet açık açık âyetlerimizle) yani: Hz. Musa’nın peygamberliğine pek açıkça işaret eden âsa, yedibeyza gibi mucizeler ile (geldi) onları hak dine davet etti. Onlar ise (dediler ki: Bu) gösterilen hârikalar (başka değil) bunlar (ancak uydurulmuş bir sihirdir) yoksa Allah tarafından bir mucize değildir. (ve) Bu iddialarını kuvvetlendirmek için de dediler ki: (biz bunu) Bunların böyle bizi davet ettikleri dinî, Peygamberliği (evvelki atalarımızdan işitmedik) onların günlerinde böyle bir şey görülmüş, işitilmiş değildir. Bu inkârcılar, hakikata aykırı iddiada bulunuyorlardı. Hz. İbrahim’in, Hz. Yusuf’un ve diğer evvelki Peygamberlerin hallerine dair herhalde kendi muhitlerinde de bir kısım bilgiler mevcut bulunuyordu.

37. Musa da dedi ki: Rabbim, kendi katında kimin hidayet ile geldiğini ve hayırlı âkıbetin kimin için olacağını daha iyi bilendir. Şüphe yok ki, zalimler, kurtuluşa eremezler.

37. (Musa) Aleyhisselâm (da) onları reddetmek için (dedi ki: Rabbim kendi nezdinden) yüce katından tayin ile (kimin hidayet ile geldiğini) hangi zatın ilâhi dinî yayarak insanlara bir selâmet rehberl olduğunu (ve hayırlı âkibetin kimin için olacağını) dünyada da, ahirette de kimlerin güzel, övülen bir âkibete, bir gayeye, bir istirahat ve istikrara nâil bulunacağını (daha iyi bilendir) artık bu âkibeti bir düşününüz!. (şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa eremezler) Onlar öyle güzel bir âkibete ulaşmazlar. Yani Ey Firavun!. Sizin gibi dinsizliklerinde devam edip gidenler, nefislerini küfür ve isyan felâketine mâruz bırakanlar, elbette kurtuluş ve selâmete eremiyeceklerdir. Mutlu bir istikbal, müminlere aittir. Buna inancımız tamdır.

38. Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenler! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum, haydi ey Haman! Benim için çamurun üzerine ateş yak tuğla yap hemen benim için bir köşk yapıver. Umulur ki, ben Musa’nın ilâhını görmüş olurum ve şüphe yok ki, ben onu Musa’yı yalancılardan sanıyorum.

38. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhisselâm’ın ilâhi dine davetini kabul etmeyen Firavun’un tanrılık sıfatını kendisine ait kılma cüretinde bulunduğunu ve yüksek bir kale yaptırarak gökte de bir tanrı bulunup bulunmadığını araştırmak istediğini bildiriyor. Böyle kibirli ve ahmakça hareket eden ve insanları ateşe göndermek için elebaşılıkta bulunan Firavun’un da, onu kendilerine rehber edinenlerin de nihayet denizde boğularak hepsinin de dünyada ve ahirette nasıl bir lânete, ne çirkin bir vaziyete ve ne kadar fecî bir âkibete mâruz kalmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, Firavun’u îmana davet edip lâzım gelen teşvik ve korkutma vazifesini yerine getirip sihirbazları mağlup edince (Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenler) ey yurdumun önde gelenleri!. (ben sizin için benden başka tanrı tanımıyorum) yani: Tanrı benden ibarettir, başka tanrı yoktur. Başka ilâhın varlığını iddia ediyorlar, bu nasıl olabilir?. Bu yalancı Firavun, etrafındakileri kandırmak, kendi iddiasının doğru olduğunu güya isbat etmek gibi bir gösteri maksadiyle vezirine hitaben dedi ki: (haydi ey Haman!. Benim için çamurun üzerine ateş yak) tuğla yap, çamurdan ateş ile kurutulmuş, tuğlalar, kiremitler vücude getir. Bunlar ile (hemen benim için bir yüksek köşk yapıver) pek yüksek bir kale veya rasathane inşa et. (umulur ki, ben Musa’nın ilâhını görmüş olurum) Bu mel’un Firavun, âdeta zannetmiş oluyordu ki eğer başka bir ilâh olsa o gökte mevcut bir cisimden ibaret bulunur ben onu gözetleme neticesinde görmüş oldum. Bu hilekâr hükümdar!. Bilindi ki: Faraza göktebir ilâh bulunsa bile onun öyle yüksek bir rasathaneden bakmakla görmek mümkün olmaz. Ancak bu gibi bir hareketle halkı aldatmak, “işte lâzım gelen araştırmayı yaptım, gökte de benden başka bir tanrı bulunmadığı anlaşılmış oldu demek istemiştir. Kısacası ahalisinin cehaletinden istifade etmek arzusunda bulunmuştu. Bununla beraber kendi iddiasını kuvvetlendirmek için şöyle de bir saçmalıkta bulundu. (ve şüphe yok ki, ben onu) yani: Hz. Musa’yı (yalancılardan sanıyorum) onun peygamberlik iddiasını, kâinatın bir ilâhının varlığına dair ifadesini gerçeğe aykırı görüyorum. Mel’un Firavun, utanmadan, kendi aczini görmeden tanrılık iddiasında bulunduğundan dolayı kendisinin ne kadar yalancı olduğunu görmüyor da, bütün sözlerinin doğru olduğu, meydana koyduğu parlak mucizeler ile açık olan bir zatı yalancılıkla itham ediyor. İşte Firavun gibi fani, kibirli, dinden mahrum kimseler en sadık, en temiz ahlâklı zatları böyle suçlamadan geri durmazlar. Şöyle de deniliyor ki: Firavun’un yaptırdığı yüksek, bina, bir rasathane demekti, oraya çıkıp yıldızların vaziyetlerini gözetleyecekti, Hz. Musa’nın gönderilişine ve kendi devletinin yok olacağına dair bir alâmet, bir işaret bulunup bulunmadığını araştıracaktı. Ne boş bir hareket!.

39. Ve o da Firavun’da askerleri de yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve sandılar ki, onlar bize döndürülmeyeceklerdir.

39. Hak Teâlâ Hazretleri de Firavun’un ve onun askerlerinin ne kadar ahlâksız bir şekilde hareket etmiş olduklarını beyan için buyuruyor ki: (Ve o da) Yani Firavun ve onun (askerleri de) ona tapınan cahil ordusunun fertleri de (yeryüzünde haksız yere kibirlendiler) kendilerinin birer âciz mahlûk olduklarını anlamadılar, asla hak etmediği halde Mısır diyarında tanrılık iddiasında bulunan fâni, yok olmaya mahkum bir herife tapmaktan geridurmadılar. Yalnız kuru bir dünyalık ümidiyle öyle sapık bir herife tanrılık isnadı alçaklığını gösterdiler, akıl ve mantığa büsbütün aykırı bir harekette bulundular (ve) o cahil, dünya perest herifler (sandılar ki, onlar bize döndürülmeyeceklerdir) ne yanlış bir kanaat!. Hayır. Bilakis onların hepsi de öldükten sonra lâyık oldukları cezaya kavuşmaları için mahşere sevkedileceklerdir. Cenab-ı Hak’kın hükmü, tecelli edecek, hepsi de ebediyyen azap görüp duracaklardır.

40. Artık onu da, askerlerini de yakaladık, onları hemen denize atıverdik. Artık bak ki, zalimlerin akibeti nasıl oldu.

40. Evet.. Onlar daha dünyada iken de Allah’ın kahrına uğradılar. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bunu da şöyle beyan buyuruyor: (Artık onu da) Yani: Firavun kâfirini de, onun (askerlerini de yakaladık) zarar ve ziyana uğramış olarak Allah’ın kahrına maruz kaldılar (onları hemen denize atıverdik.) Hz. Musa ile ona tâbi olanları takip neticesinde Nil veya Kulzum denizindeki hârikulâde bir şekilde açılan yollara atılarak derhal dalgaların hücumiyle boğulup gittiler (Artık bak ki, zalimlerin âkibeti nasıl oldu!.) hepsi de helâk olup gitti, kuvvetleri, çoklukları kendilerine bir fayda vermedi. İşte bütün zalimler için bu bir ibret numunesidir.

41. Ve onları ateşe çağıran öncüler kıldık, kıyamet günü onlar yardım olunmayacaklardır.

41. Evet.. Öyle küfre ve zulme düşkün kimseler, temiz, yaratılışlarını zayeden, fani emeller arkasında koşup duran şahıslar için birer sapıklık rehberidirler. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ve onları) O Firavun ile adamlarını, kendi zamanlarındaki halkı (ateşe davet eden öncüler kıldık) onlar, elebaşılar bulunmuşlardı, insanları aldatarak onların cehenneme sevkedilmelerine sebep olmuşlardı. (kıyamet gününde ise) onlardan hepsi de (yardım olunmayacaklardır)kendilerine gelen azabı hiçbir kimse onlardan bertaraf etmeğe hiç bir şekilde hizmet edemiyecektir.

42. Ve arkalarına bu dünyada bir lânet taktik, kıyamet gününde ise onlar çok çirkin kimselerdendirler.

42. (Ve arkalarına bu dünyada bir lânet taktık) Onlar Allah’ın rahmetinden kovulmuş oldular, bütün melekler de bütün müminler de o gibi kâfirlere her zaman lanet okuyup dururlar. (kıyamet gününde ise onlar çok çirkin kimselerdendirler) Evet.. Onlar fevkalade çirkin birer yüze, pek kötü birer şekle bürünmüş pek iğrenç alâmetlerle alçaklıkları gözler önüne serilmiş, Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir halde bulunacaklardır. İşte küfür ve şirkin pek müthiş neticesi!.

43. Andolsun biz evvelki asırlardakileri yok ettikten sonra insanlar için kalp gözleri ve bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya kitap verdik. Gerek ki, düşünürler diye.

43. Bu mübârek âyetler de birçok kuvvetlerin helâkini müteakip Musa Aleyhisselâm’a ne gibi bir hikmet ve maslahattan dolayı Tevrat’ın verilmiş olduğunu bildiriyor. Ve Hz. Peygamberin de eski kavimler arasında ikamet etmemiş olduğu ve Hz. Musa’ya Tur dağında yapılan nidâ zamanında bulunmadığı halde, bununla beraber Allah’ın yardımının eseri olarak o eski tarihi halleri öğrenmiş olduğuna ve kendisinin de bir Peygamber olmuş olarak insanlığı ilâhi dine davet etmekle emrolunmuş bulunduğuna işaret buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. (Celâlim hakkı için) ilâhi zatıma and olsun ki, (evvelki asırdakileri) Nuh, Hud, Salih, Lût Aleyhissmüsselâm’ın kavimlerini ve diğerlerini dinsizliklerinden dolayı (helâk ettikten sonra insanlar için kalp gözleri) olsun için onların hakikatları güzelce görüp kalp açıklığına erişmeleri için (ve) güzelce kabul edenler için (bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya kitap verdik)doğru yolu gösteren, ve dünyevî uhrevî hayırları toplayan Tevrat kitabını ihsan ettik. Ebu Heyyâm’ın beyanına göre farzlara ve hükümlere dair ilk nazil olan ilâhi kitap, Tevrat-i Şerif’tir. (Gerek ki, düşünürler) düşünen ve tefekkür eden kimselerin halleri gibi bir halde bulunurlar diye kendilerine böyle bir ihsanda bulunulmuştur.

44. Ve Musa’ya emri vahy ettiğimiz zaman sen Turun batı tarafından değildin ve sen görenlerden de olmadın.

44. (Ve) Ey Peygamberlerin en faziletlisi!. (Musa’ya emri vahy ettiğimiz zaman) Firavun’u ve kavmini dine davet için Hz. Musa’yı Peygamber kıldığımız vakit (sen) Musa Aleyhisselâm kendisinde parlayan ateşi gördüğü ve onun, Tur dağının (batı tarafında değildin) öyle bir zamanda orada bulunmuş olmadın, ona dair evvelce de bilgin yok idi. (ve sen görenlerden de olmadın) Orada hazır bulunarak o vâki olan ilâhi nidâya, ilâhi vahyi işitmiş değildir. Binaenaleyh şimdi onlara dair böyle mucize olan bir üslub ile bilgi verilmesi, sırf sana mahsus bir ilâhi vahyin eseridir. Yoksa öyle gayba dair işler kabilinden olan şeyleri insanlar, kendi kendilerine bilemezler.

Yorum Bırakın