MUHAMMED SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Otuz sekiz âyet-i kerîme’yi içermektedir. Ancak bir rivâyete göre (13)üncü âyeti, Peygamberimizin hicreti esnâsında mağarada bulunurken inmiştir. İkinci âyetinde Resûl-i Ekrem’in ism-i şerifi zikredilmiş olduğu için bu mübârek sûreye böyle “Muhammed Sûresi” Aleyhisselâm adı verilmiştir. Yirminci âyetinde de savaşa işâret olunduğu için kendisine “Kıtal Sûresi” adı da verilmiştir.

Bu sûrenin ilk âyeti ile bundan evvelki sûrenin son âyeti arasında büyük bir irtibat vardır. Başlıca konuları şunlardır:

(1): Müminler ile kâfirlerin muhtelif vasıflarına ve âkıbetlerine işâret.

(2): Müminleri birçok muvaffakiyetler ile müjdeleme, kâfirleri, münâfıkları da tehdit.

(3): Müslümanların bâzı vazifelerini ve kendilerine düşmanlıkta bulunan ehl-i küfre karşı cihâd ile mükellef bulunduklarını beyân.

(4): Allah yolunda harcamaktan, fedakârlıktan kaçınanların hâllerinin kötülüğünü ve onların yerlerine başka seçkin zâtların geçeceklerini ihtar.

1. O kimseler ki, kâfir oldular ve Allah’ın yolundan men’e çalıştılar Allah onların amellerini iptâl etmiştir.

1. Bu mübârek âyetler, insanların iki kısma ayrılmış olup bir kısmının kâfirlerden, diğer bir kısmının da ehl-i imândan ibâret bulunduğunu bildiriyor. Kâfirlerin ne kadar eliboş ve ziyanda olacaklarını ihtar ediyor. Müminlerin de Allah’ın lütuflarına nâil bulunacaklarını müjdeliyor. Bunun sebep ve hikmetine işâret ederek kâfirlerin bâtıla tâbi oldukları için mahrumiyetlere, ilâhî kahra uğrayacaklarını, müminlerin de hakka tâbi oldukları için ilâhî lütfa lâyık bulunmuş olduklarını şöylece beyân buyurmaktadır.

 (O kimseler ki: Kâfir oldular) Allah’ın birliğini, Peygamberin risâletini ve İslâm dininin hak olduğunu inkârda bulundular (ve) başkalarını da (Allah’ın yolundan) ilâhî dinden (men’e çalıştılar) insanların din şerefine kavuşmasına engel kesildiler, din aleyhinde cereyanlara sebebiyet verdiler, Allah Teâlâ da (onların amellerini ibtâl etmiştir.) onların dünyadaki fâideli, hayır diler görülen amelleri de boşunadır, onlardan dolayı âhirette bir mükâfat göremeyeceklerdir. Meselâ: O kâfirler, dünyada sıla-i rahmde bulunsalar, fakirlere yardım etseler, esirleri âzad eyleseler, mescitleri imar ediverseler bu amellerinden dolayı dünyada bir fâide görseler de âhirette göremeyeceklerdir. Çünkü o amelleri, Allah rızâsı için değil birer dünyevî ve dine aykırı maksada dayalı bulunmuştur. Sahih imâna dayanmayan herhangi bir amel, bir uhrevî fâide temin edemez.

Rivâyete göre bu âyet-i kerîme, Bedr savaşında askerlere yemek yediren Ebû Cehl ve Hars Bin-i Hişam gibi oniki kâfir hakkında nâzil olmuştur. Bununla birlikte hükmü bütün kâfirleri içine alır. O kâfirler, insanları İslâmiyet’ten men’e çalışıyor, onları küfre sevk etmek istiyorlardı, işte o gibi kâfirlerin İslâmiyet aleyhindeki çalışmaları da boşunadır, o hususta da eliboş ve ziyanda kalacaklardır, hepsi de tevhid nûrundan mahrum kalmış, zulmetler içinde yaşayarak hidâyet yolundan uzak bulunmuş kimselerdir.

2. Ve o kimseler ki, iman ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular ve Muhammed’e indirilene de inandılar ki, o Rab’lerinden gelen bir sırf hakikattir. Allah Teâlâ da onlardan kusurlarını örtmüştür ve hâllerini ıslâh etmiştir.

2. (Ve o kimseler ki,) O kâfirlerin aksine olarak (imân ettiler) Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine kalben inanmış bulundular ve imânlarının birer nişânesi, birer neticesi olmak üzere (güzel güzel amellerde bulundular) namazlarına, oruçlarına vesâir dinî vazifelerine devam ettiler (ve Muhammed’e) o Son Peygamber Hazretlerine (indirilene de) Kur’an-ı Kerim’e de (inandılar ki:) O, bir ilâhî kitaptır (O, Rab’lerinden) gelen (sırf bir hakikattir) işte İslâm şerefine nâil bulunmuş olan değerli muhacirler ve muhterem Ensâr ve diğer bilcümle ehl-i imân, bu seçkin zümreyi teşkil ederler. Allah Teâlâ da (onlardan kusurlarını örtmüştür.) onların İslâm’dan önce olan günâhlarını af etmiştir. Bilâhare meydana gelen bir kısım günâhlarını da imânları ve sâlih amelleri sebebiyle af etmiş ve örtmüştür (ve) O muhterem mü’minlerin (hâllerini) de din ve dünya hususunda (ıslâh etmiştir.) kendilerini desteklemiş ve ilâhî başarıya nâil buyurmuştur.

3. Bunun sebebi şudur ki: Şüphe yok, kâfir olanlar, bâtıla tâbi olmuşlardır. İmân edenler de Rab’lerinden gelen hakka tâbi bulunmuşlardır. İşte Allah, insanlara hâllerini böylece beyân eder.

3. (Bunun) Yâni: Kâfirlerin öyle cezaya, müminlerin de böyle mükâfata uğramalarının (sebebi şudur ki: Şüphe yok, kâfirler olanlar, bâtıla tâbi olmuşlardır.) Şeytanî vesveselere kapılmışlar, hak ve hakikatten gâfil bulunarak küfr ve isyân içinde yaşamışlardır. (İmân edenler de) O kâfirlere muhalif olarak (Rab’lerinden gelen hakka tâbi bulunmuşlardır) gerçeğe uygun, hikmete ve menfaate dayanmış olan bir bilgiye sarılmış, Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmiş, İslâm dinine nâil olmak şerefine ermişlerdir, (işte Allah, insanlara hâllerini böyle beyân eder) Onların pek garip, güzel emsâl hükmünde bulunan muhtelif vasıflarını, vaziyetlerini böylece bildirir, kâfirlerin kötü âkıbetlerini, müminlerin de nasıl ilâhî lütfa mazhar olacaklarını böyle Kur’an lisânı ile anlatıyor ve teşhir buyurur. Ne mutlu bu ilâhî beyânlardan istifâde edenlere!.

4. İmdi kâfir olanlar ile savaşta karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurunuz, nihâyet onların kanlarını ziyadesiyle döktüğünüz vakit artık bukağıyı sıkıca bağlayın, sonra da onları ya meccânen âzad edersiniz veya bir bedel karşılığında serbest bırakırsınız. Tâki: Savaş ağırlıklarını atıversin. Emir böyledir. Ve eğer Allah dilese elbette onlardan muharebesiz de intikam almış olurdu. Velâkin bâzınızı bâzınız ile imtihan etmesi için, böyle savaş ile emretmiştir. Ve o kimseler ki; Allah yolunda öldürülmüşlerdir, elbette Allah onların amellerini zayi kılmayacaktır.

4. Bu mübârek âyetler, ehl-i îmanın ehl-i küfre karşı savaşa atıldıkları zaman ne yolda hareket ederek İslâm’ın gücünü ortaya koyacaklarını tâyin ediyor, cihâdın meşrûiyetindeki hikmet ve maslahata işâret buyuruyor. İslâm mücahitlerinin dünyada da, âhirette de muvaffakiyetlere, saadetlere nâil olacaklarını tebşîr buyurmaktadır.

 Şöyle ki: Ey mü’minler! Kâfirlerin ne kadar bâtıla tâbi, haktan uzak olduklarını bilmiş bulunuyorsunuz, (şimdi) Öyle (kâfir olanlar ile) muharebede (karşılaştığınız zaman) kahramanca hareket ediniz, dini yüceltmek, İslâm’ın şerefini muhafaza etmek için o kâfirlerin (hemen boyunlarını vurunuz) onların büyük bir kitlesini öldürünüz (nihâyet onların kanlarını ziyâdesiyle döktüğünüz vakit) öyle bir çoklarını hayattan mahrum, size karşı cephe almaya gayrı müstaid bıraktığınız zaman (artık) geride kalan, esir düşen düşman neferlerinin boyunlarına (bukağı sıkıca bağlayın), tâki size karşı tekrar cephe alamasınlar veya kaçıp kurtulamasınlar, (sonra da) siz muhayyersiniz, onları (ya meccanen âzad edersiniz) yâni elde ettiğiniz esirleri kendilerinden bir bedel almaksızın salıverirsiniz (veya bir bedel mukabilinde serbest bırakırsınız) böyle bir muamele, çok kere ruhlar üzerinde büyük bir tesir bırakarak İslâmiyetin azametini, üstün emirlerini anlamaya vesîle olur, İslâmiyet; kabule sevk eder. Tarihte bunun emsâli çoktur.

Velhâsıl: Savaşa atılmış olan düşmana karşı böyle bir muamele yapılabilir, emirül mü’min’in, bu hususta muhayyerdir. (Tâki, savaş ağırlıklarını atıversin) Yâni, kâfirler, mağlûb olmuş, silâhlarını bırakmış, şevket ve kuvvetlerini kaybetmiş, müslümanlara karşı cephe alamaz bir vaziyete gelmiş olsunlar. İşte (emir böyledir.) kâfirlere karşı müslümanların yapacakları muamele, bu beyân olunandan ibârettir, ilâhî müsaade bir hikmete binaen tecellî etmiştir, (ve eğer Allah dilese elbette onlardan) O kâfirlerden muharebesiz de (intikam almış olurdu) hiç cihâda lüzum görülmeksizin onları yok edebilirdi.

 Amenna, (velâkin) Ey müslümanlar! Sizi öyle cihâd ile mükellef kılması (bâzınızı bâzınız ile imtihan etmesi içindir) Tâki: Sizin hak yolunda sabr ve sebâtınız meydana çıksın, İslâm mücahitleri
herkesçe bilinsin, birer numune-i imtisal kesilsinler. İslâmiyet uğrunda canlarını fedâ eden İslâm cehenneme sevk edilsinler. işte bu imtihandan murâd, bu âkıbetlerin meydan-ı zuhura çıkmasını teminden ibârettir. Yoksa Cenab-ı Hak, herhangi bir şeyi bilmek için bir imtihan yapmaya hâşâ muhtaç değildir. İşte buyuruyor ki: (ve o kimseler ki: Allah yolunda öldürülmüşlerdir) Şehit düşmüşlerdir, (elbette) Allah Teâlâ din düşmanlarına karşı mücadelede bulunan o İslâm kahramanlarının (amellerini zâyi kılmayacaktır.) onları o güzel amellerinden dolayı nice mükâfatlara nâil buyuracaktır.

5. Allah Teâlâ, o mücahitleri hidâyete kavuşturacaktır ve onların hâllerini ıslâh buyuracaktır.

5. Evet… Allah Teâlâ o mücahitleri (Hidâyete kavuşturacaktır.) Onları dünyada iken şeref ve şâna, rızây-ı ilâhîye muvafık hareketlere muvaffak kılacaktır, âhirette de en yüksek derecelere nâil buyuracaktır, (ve onların hâllerini ıslâh buyuracaktır.) Amellerini kabul ederek kendilerini ilâhî lütuflarını mazhar kılacaktı.

6. Ve onları cennete girdirir. Onu kendilerine bildirmiştir.

6. (Ve) Allah Teâlâ (onları) o İslâm mücahitlerini âhiret âleminde (cennete girdirir) onları öyle ebedî bir saadet yurduna kavuşturur (onu) yâni cenneti, onun evsâfını daha dünyada iken (kendilerine) Cenab-ı Hak, Peygamber-i Zîşan’ı ve kitab-ı ilâhîsi vasıtasiyle (bildirmiştir.) İslâm mücahitleri öyle ulvî, birer ikâmetgâha nâil olacaklardır. Yâhut âhirette o muhterem kahramanlara varacakları cennet dosdoğru bildirilmiş, kendilerine dereceleri ilham edilmiş olacağından oraya kemâl-i zevk ve huzur ile gidip kavuşacaklardır. İşte hak yolundaki fedakârlığın pek muazzam mükâfatı budur.

Bu mübârek âyetler, cihâdın birçok fâidelerinin ihtiva ettiğine işâret buyurmaktadır. Vakıa İslâmiyet, bir adâlet dinidir, hürriyet ve müsavâta riâyet edilmesini amirdir. İnsanları din-i ilâhîye bir ikrah ile, bir savaş ile zoru zoruna dâvet etmez, belki hikmet ile, güzel öğüt ile dâvet eder, aklî ve naklî deliller, hüccetler ile beşeriyeti tenvire çalışır, vâki olan dâveti kabul etmeyenler, hasmâne bir vaziyet alıp da İslâm varlığına saldırmak istemedikçe kendilerine savaşta bulunmak icâbetmez.

 Fakat zaman oluyor ki: İslâm varlığını, mukaddesatını muhafaza ve müdafaa için savaşa lüzum görülür. Bundan dolayı da cihâd, büyük bir hikmet-i ictimaiyeyi ihtiva eder. Vakıa İslâmiyet, bir din-i merhamettir, bir dini selâmet ve saadettir, bütün beşeriyetin din-i ilâhî sâyesinde toplanarak bir vücud hükmünde bulunmalarını, birbirleri hakkında hayırhâh olmalarını emreder. Fakat ne yazık ki; beşeriyet muhitinde çeşitli ihtirasları yüz gösterip durmaktadır. Binaenaleyh bu ihtirasların pençe-i kahrında esir olmamak için, cihâd için hazır bulunmak hayat için zaruridir.

Bunu takdir eden bir İslâm cemiyeti dâima kuvvetli bulunmaya çalışır, kendi varlığını, geleceğini koruyabilmek için zamanın icaplarına göre mücehhez, müsellâh bir hâlde bulunur. Bunu temin için de servete, say ve gayrete ihtiyaç görüleceği için üretim ve ekonomi sahasında faaliyete devam eder. Çeşitli san’atlar ile iştigâl eyler, fertlerinin sıhhatini, güzel ahlâkını, fâideli faaliyetini arttırmaya çalışır durur. Bu sâyede ortaya çıkabîlecek tehlikelere karşı metin bir vaziyet almış olacakları için o tehlike bertaraf olur, düşmanların ümitleri kırılır. Vaziyet almaya mecburiyet görürler. Bunun içindir ki: “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u salâh” denilmiştir. Evet.. Lüzum görüldükçe “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u salâh” denilmiştir. Evet.. Lüzum görüldükçe düşmanlara metin bir şekilde cephe alarak Cenab-ı Hak’ka tevekkül, ondan muvaffakiyetler niyâz etmelidir.

“Var iken elde müdara cenk-ü gavgadır abes”
“Düşmeni bed tınete amma müdaradır abes”

Ulemâ-i Hanefiyenin ekserisine göre işbu (4)üncü âyet-i kerîme

Haram aylar çıkınca… (Tevbe 9/5) âyet-i kerîmesi ile nesh edilmiştir.

Fakat tefsircilerin çoğuna göre nesh edilmiş değildir, hükmü geçerlidir. Devlet Başkanı serbesttir, esirleri yâ meccanen veya bir bedel karşılığında âzad eder, savaş bittikten sonra artık esirleri öldürmek câiz değildir. Fakat savaş henüz bitmek üzere ise elde edilen düşmanlar, esir alınabileceği gibi öldürülebilirler de.

Bir de Arab müşrikleri bu hususda müstesnâ görülmektedir. Onlardan cizye kabul edilmez. Yâni esirler bir bedel karşılığında serbest bırakılmazlar, onlar İslâmiyet’i kabul edinceye değin kendilerine karşı harbe devam edilir. Çünkü evvel onların muhitinde İslâmiyet yayılmış, bütün yüksekliği gösterilmiş ve cihânın her tarafına yayılmağa başladığı görülmüş olduğu hâlde onlar yine inkârlarında, düşmanlıklarında devam edince haklarında öyle bir muamelenin yapılması fayda gereği bulunmuş olur.

İmam-ı Âzam’dan bir rivâyete göre mutlak olarak esirlerden fidye = bir bedel alınarak kendileri salıverilmezler. İslâmiyet’i kabul etmedikleri taktirde öldürülürler. Çünkü onları salıvermek, küfre yardım demektir, daha sonra o esir, yine savaşçı olarak müslümanlara karşı saldırabilir. Fakat İmam-ı Mâlik ve İmam-ı
Şafiî ve İmam-ı Ahmed’e göre ve İmam-ı Âzam’dan diğer bir görüşe göre devlet başkanı serbesttir. Dört muameleden hangisini uygun görürse onu tatbik eder. Şöyle ki: İslâmiyet’i kabul etmeyen esirler, ya öldürülürler, veya meccanen veya bir bedel karşılığında âzad edilirler ve yâhut esir olarak İslâm diyârında bırakılırlar. “Sirac-ül Münîr” tefsir-i Merağî “Tefsir-i Vâzih”.

§ İshan; Pek zayıf, zebûn, mağlûb düşürmek demektir, çokça öldürmekten kinâyedir.
§ Vesak; Bukagu, esirlerin boyunlarına bağlanacak şey, kayd ve ahd ve yemin mânasınadır.
§ Men; Esiri meccânen salıvermek, ve yormak zayıf düşürmek ve batman mânalarınadır.
§ Fida; Bedel vermek, saçmak, dağılmak mânasınadır.
§ Evzar; Yük, harp âletleri, ağırlıkları ve günâhlar mânasınadır,
§ Belva; Tecrübe, imtihan, belâ ve zahmet mânasınadır.
§ Bâl; Hâl, kalb ihtimam ve büyük balık demektir.

7. Ey iman etmiş olanlar! Eğer siz Allah için yardım ederseniz size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit kılar.

7. Bu mübârek âyetler, Allah yolunda çalışanların ilâhî yardıma nâil olacaklarını müjdeliyor, kâfirlerin de ilâhî kitaba inkârları yüzünden helâke uğrayıp amellerinin boş yere zâyi olacağını ihtar buyuruyor. İnkârcıların dikkatlerini kendilerinden evvel ilâhî kahra uğramış olan eski kâfir milletlerin tarihî hâllerine çekiyor. Ehl-i imânı Allah Teâlâ’nın koruyacağını, ehl-i küfrün ise koruyucudan, yardımcıdan mahrum kalacaklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey ehl-i İslâm!. (Eğer siz Allah için yardım ederseniz) Cenab-ı Hak’kın dinine,
Peygamberine hizmet eder, o uğurda cihâd meydanlarına atılırsanız, Hak Teâlâ Hazretleri de (size yardım eder) sizi düşmanlarınıza galip kılar (ve ayaklarınızı) harb meydanında (sâbit kılar) İslâm hukukuna riâyet hususunda, dinsizler ile cihâd hususunda sizi teyid buyurur, siz Allah’ı dinini yüceltmeye muvaffak olursunuz. Elverir ki: Cihâdınız sırf Allah rızâsı için olsun, ilâhî dine hizmet maksadına dayanmış bulunsun.

8. Ve o kimseler ki: Kâfir oldular. Artık helâk onlara! Ve onların amellerini iptâl etmiştir.

8. (Ve o kimseler ki, kâfir oldular) Akla, selim yaratılışa aykırı harekette bulundular, Cenab-ı Hak’kın birliğini, Peygamberinin risâletini inkâr ettiler (artık helâk onlara) onlar büyük bir düşüşe, felâkete uğramış kimselerdir, (ve) Allah Teâlâ (onların amellerini ibtâl etmiştir.) artık onların dünyadaki bâzı işleri görünüşte fâideli, ahlâka uygun görülse de onların mânen kıymeti, fâidesi yoktur. Çünkü: Dinî bir esasa dayalı değildir, Cenab-ı Hak’ka itaat için yapılmış bulunmamaktadır.

9. O öyledir, çünkü: Şüphesiz onlar, Allah’ın indirdiğini kötü gördüler. Artık Allah da onların amellerini iptâl etti.

9. Evet.. (O öyledir) Onlar, helâke mâruzdurlar, amelleri boşunadır. (çünkü: Şüphesiz onlar, Allah’ın indirdiğini kötü gördüler) âhır zaman Peygamberini tasdik etmediler, ona indirilen Kur’an-ı inkâr ettiler, onun beyânatından hoşnut olmadılar (artık) Allah Teâlâ da (onların amellerini ibtâl etti) onları, o amellerinden dolayı âhiretten bir fâide göremeyeceklerdir. Çünkü, amellerin kabulü için esas olan imândır, onlar ise bu imândan mahrum kimselerdir.

10. Yeryüzünde gezmediler mi ki, bakıversinler: Kendilerinden evvelkilerin âkıbetleri nasıl olmuş! Allah onların üzerlerine kahretmiş ve kâfirler için de onların emsâli vardır.

10. O Son Peygamberi ve ona indirilen ilâhî kitabı inkâr edenler (Yeryüzünde gezmediler mi?.) eski inkârcıların harab olmuş yurtlarını görmediler mi?. Onların müthiş tarihî hâllerine vakıf olmadılar mı?, (ki, bakıversinler) Bir ibret gözüyle bakıp düşünsünler (kendilerinden evvelkilerin âkıbetleri nasıl olmuş) onlar, küfrleri yüzünden ne kadar felâketlere uğramışlar (Allah onların üzerlerine kahretmiş) onları helâke mâruz bırakmış, bütün canları, malları mahvolup gitmiş, (ve) Artık onların yollarını tâkibeden sonraki (kâfirler için de onların emsâli vardır.) bu sonrakilerin başlarına da o eski kavimlere âid felâketlerin, müthiş âkıbetlerin birer misli ve benzeri gelecektir. Hiç bunu düşünmezler mi? Nitekim bilâhare başlarına bir nice felâketler, mağlûbiyetler gelmiştir. Bu cümleden olarak bir kısmı Bedr savaşında öldürülmüş esir düşmüş idiler.

11. Şunun için ki, muhakkak Allah iman edenlerin yardımcısıdır ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için yardımcı yoktur.

11. Evet.. Ehl-i İmânın zafere, güzel âkıbete, ehl-i küfrün de kahra ve fecî âkıbetlere aday bulunmaları (Şunun için) dir (ki: Muhakkak Allah, imân edenlerin yardımcısıdır) onların velîsidir, yardımcısıdır (ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için mevlâ yoktur) onlar için bir koruyucu bir yardımcı yoktur ki, onlara yönelen azabı, felâketi kendilerinden uzaklaştırabilsin.
Evet.. Allah Teâlâ, yaratıcı, sâhip Rab ve tasarruf edici olmak mânasına kâfirlerin de mevlâsıdır. Fakat onlara yardım edici olarak azabtan, uhrevî kahırdan kurtarmak mânasına onların mevlâsı değildir. Burada da ki mânadan maksat da budur.

§ Ta’s; Sürçüp yüzü üstüne düşmek mânasınadır. Helâk ve ümitsizlik mânasında olarak beddua makâmında kullanılır.
§ Tedmîr; de helâk etmek mânâsınadır.

12. Şüphe yok ki: Allah, iman eden ve güzel güzel amellerde bulunan kimseleri altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir ve o kimseler ki: Kâfir olmuşlardır, menfaatlenirler ve hayvanların yedikleri gibi yerler ve âteş ise onlar için bir yurddur.

12. Bu mübârek âyetler, müminlerin âhirette nâil olacakları nîmetleri kâfirlerin de nasıl müthiş bir azaba mâruz kalacaklarını bildiriyor. Peygamberlerine ihanetde bulunmuş olan birnice belde ahâlisinin helâke uğramış olduklarını beyân ile Mekke-i Mükerreme’den hicrete mecbur edilmiş olan Resûl-i Ekrem’e teselli verici oluyor. Müminler ile kendi arzularına tâbi olan kâfirlerin birbirlerine eşit olamayacaklarını beyân ve ehl-i imânın değerinin yüceliğine şöylece işâret buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) dünyadalarken (imân eden ve güzel güzel amellerde bulunan kimseleri) âhiret gününde (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir.) onları öyle güzel, ruhefzâ köşklerde, bahçelerde tam bir zevk ve sevinç ile ebediyyen yaşatacaktır.

(Ve o kimseler ki, kâfir olmuşlardır) Allah Teâlâ’nın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir, onlar bu dünyada geçici olarak (menfaatlenirler) servet, mevki sâhibi olabilirler (ve hayvanların yedikleri gibi yerler) helâli haramdan ayırmazlar, işin âkıbetini düşünmezler, kendilerini rızıklandıran Yüce Yaratıcıya şükrân sunmada bulunmazlar. (ve âteş ise onlar için yurddur.) nihâyet o kâfirlerin varacakları yer, cehennemdir. Cehennem onlar için ebedî bir ikâmetgâhtır. Evet.. Düşünen bir mümin, nefsinin isteğine uymaz, fâni bir hayata tapınmaz, üzerine düşen dinî vazifeleri terketmez, sonunda ebedî ve pek büyük nîmetlere nâil olur. İşte bu, dine sarılmanın pek güzel bir neticesi.

Dinsizler ise, şeytanların aldatmalarına kapılırlar, şehvetlerinin esiri olurlar, pek çirkin şeyleri birer yaldızlı güzel şey imiş gibi görürler, güzelce düşünmeden mahrum bulunurlar, bunun neticesinde de pek büyük bir cezaya uğrarlar. İşte bu da küfrün pek vahim bir neticesi!.

Yorum Yap