ENBİYA SURESİ

61. Haydin dediler, onu insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar.

61. Bu hadiseyi soranlar, bu hadiseyi yapmış olanı araştıranlar (haydin dediler, onu) Hz. İbrahim’i (insanların gözleri önüne getiriniz) herkes onu görüversin. (Umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar) onun putlara bu ihanette bulunmuş olduğuna şahadet ederler. Yahut onun tarafımızdan cezaya çarptırıldığında o insanlar hazır bulunmuş olurlar.

62. Dediler ki: Ey İbrahim! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?

62. Bunun üzerine Hz. İbrahim’i getirdiler de (dediler ki: Ey İbrahim! Bizim ilâhlarımıza bunu) bu ihaneti, bu çirkin fiili, onları böyle parça parça etmeyi (sen mi yaptın?) Buna sen mi cür’et ettin, söyle bakalım!

63. Dedi ki: Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.

63. Hz. İbrahim de oların aptallıklarına işaret, ve putlarının ne kadar âciz, boş şeyler olduğunu izhar için (dedi ki: Belki onu) o çirkin hadiseyi (onların şu) parçalanmamış olan (büyüğü yapmıştır) belki kendisinden küçük olan şeylere kendisiyle beraber tapılmaması için onları o büyükleri parçalamıştır. (haydin onlardan sorunuz) bu felâketi onların başlarına kim getirmiştir, size haber versinler (eğer) o putlar (söyleyebilmekte iseler.) yani: Eğer o putlar söyleyemezlerse demek ki, pek âciz şeylerdir. Artık öyle âciz, kendilerini bile müdafaaya gücü yetmeyen şeyler nasıl ilâh edinilebilir? Hiç bu kadar bir şeyi bile düşünemiyorsunuz? Bir de Hz. İbrâhim, o hadiseyi büyük putun vücude getirmiş olabileceğini o putların konuşmasına, haber vermelerine talik etmiş demektir. Onların konuşmaları ise mümkün olmadığından artık bu hadise bir yalan olmak üzere o büyük puta nisbet edilmiş değildir. Belki öyle âciz şeylerin ilâh olamıyacaklarına işaretle putperestlerin aptallıklarına bir delil gösterilmiştir.

64. Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler dediler ki: Siz şüphe yok ki, siz zalimlersiniz.

64. Bu mübarek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’ın ihtarı, üzerine müşriklerin düşünmeye başladıklarını, sonra da putlarının konuşma gücünden mahrum olduğunu itiraf eylediklerini bildiriyor. Hz. İbrahim’in o müşriklere hitâbederek Allah Teâlâ’dan başka taptıkları şeylerin kendilerine bir faidesi ve zararı olmayacağından onlara tapınmanın ne kadar nefrete lâyık olacağını onlara bildirmiş olduğunu naklediyor. Ve o müşriklerin Hz. İbrahim’i içine atmış oldukları ateşin Allah’ın emri ile bir selâmet sahası kesildiğini, onun hakkında kötülük dileyenlerin de büyük bir hüsrana düşmüş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrahim Aleyhisselâm, putların faideden uzak, konuşma gücünden mahrum olduklarını söyledi. (Bunun üzerine) o müşrikler (kendi nefislerine döndüler de) yani tefekküre daldılar da (dediler ki: Siz şüphe yok ki) evet (siz zalimlersiniz) hakikaten öyle faideden hâli kendi nefislerinden bile zararı def’e gayri kadir olan şeyler nasıl tanrı olabilir?. Biz onlara tapmakta kendi nefislerimize zulmetmiş oluyoruz. Hz. İbrahim ise onlara ihanet etmekle isabette bulunmuştur, ne için sorumuzla onu sorgulamak istiyoruz!.

65. Sonra da başları üzerine döndürüldüler de dediler ki : Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.

65. Fakat o müşrikler, bu düşüncelerinde sebat etmediler. (Sonra da) yine fikir değiştirerek (başları üzerine döndürüldüler de) kendi cehâletlerini aptalca hallerini anlayıp ikrar etmekteler iken tekrar Hz. İbrahim ile mücadeleye dönerek dediler ki: Ya İbrahim!. (Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar) o putlar (söz söyler değildirler) daha ne için bize onlardan sormayı teklif ediyorsun?. Bu müşrikler, bu sözleriyle o putların aczini itirafetmiş, mâbud olamıyacaklarını göstermiş oluyorlar da bunun farkında bulunamıyorlar!.

66. Dedi ki: O halde Allah’tan başka size hiçbir şey ile fâide veremiyecek ve zarar da veremiyecek bir şeye ibadet eder misiniz?

66. İbrahim Aleyhisselâm da onlara (dediki: O halde) madem ki: Siz de onların öyle âciz şeyler olduğunu itiraf ediyorsunuz. Artık öyle (Allah’tan başka size hiçbir şey ile fâide veremiyecek) meselâ: Size rızık veremeyecek ve sizi bir felâketten kurturamıyacak ve (size zarar da veremîyecek) meselâ: Kendilerine tapınmadığınız zaman size bir zarar vermeğe de kâdir olamıyacak (bir şeye ibadet eder misiniz?.) bunda sizin için ne fâide vardır?. Böyle ilahlığa aykırı bir durumda bulunan şeyler hiç ibadete lâyık olabilir mi?. Onlara ibadetten kaçınmak lâzım gelmez mi?. Neden bunu düşünemiyorsunuz?.

67. Yuf size! Ve Allah’tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç akıllıca düşünmiyecek misiniz?

67. Doğrusu ey putperestler!. (Yuf size) yazıklar olsun o fena hâlinize (ve) yuf olsun (Allah’tan başka tapar olduğunuza) hepiniz de çirkin, helâk edici bir şeyi yapar durumda bulunmuşsunuzdur. (Siz hiç akıllıca düşünmiyecek misiniz?.) bu hareketinizin çirkinliğini düşünüp anlamıyacak mısınız?. Hiç geçmiş kavimler tarihinden bir ibret dersi almış bulunmayacak mısınız?.

68. Dediler ki: Onu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz, eğer yapacak kimseler iseniz.

68. Hz. İbrahim’in iyilik ister ihtarına rağmen o müşrikler (dediler ki: Onu) İbrahim Aleyhisselâm’ı (yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz) onların intikamını alınız, onları parçalayanı daha şiddetli bir azap olan yakmak suretiyle cezalandırın. (eğer yapacak kimseler iseniz) yani: Eğer putlarınıza yardım yapmak veya iftihara değer bir şeydebulunmak ister iseniz öyle yapınız, onu ateşe atınız.

§ Bu teklifi yapan meşhur olan görüşe göre Nemrud bin Kenan’dır. Bu, Bâbil diyarının hükümdarı idi. Bâbil ahalisi ise yıldızlara ve onu temsil eden heykellere, putlara taparlardı. Nemınd ile kavmi, İbrahim Aleyhisselâm’ı bir evde tutukladılar, orasını büyük bir ateş mahalli yapmaya çalıştılar, birçok yakılacak odunlar topladılar, bir takım müşrikler birer adak olarak oraya odunlar göndermeye devam ettiler. Bu hal bir ay kadar devam etti. Nihayet bu odunları yakınca pek şiddetli bir ateş vücude geldi, öyle ki, havada uçan kuşlar bile bu ateşin şiddetli hararetiyle yanmakta bulunuyorlardı. Yedi gün bu ateş yanmaya devam etti. Hz. İbrahim’i bu ateşe yaklaştırıp da içine nasıl atacaklarını bilemiyorlardı, yanlarına lânetli İblis, insan sûretinde gelip onlara mancınığı öğretmiş, onlar bir mancınık yapıp ona bağlıyarak Hz. İbrahim’i o pek geniş ateşe atmışlardı. insanlar ile cinlerden başka bütün yer ve gök ehli, bütün melekler feryad ederek Aman Yarabbi!. Senin halilin ateşe atılıyor, yeryüzünde ondan başka sana ibadet eden yok, bize izin verir misin ki, ona yardım edelim demişler, Cenab-ı Hak da onu koruyacağını beyan buyurmuş, Hz. İbrahim de zaten ateşe atılırken (hasbinallah ve nimelvekil = Allah bize yeter ve o, ne güzel vekildir.) demiş hiç bir kimseden yardım beklememişti. Mübarek zat o zaman henüz onaltı yaşında bulunuyormuş. Allah Teâlâ Hazretleri o muhterem halilini o ateşten korudu. İşte âyeti kerime onu anlatmaktadır. Şöyle ki:

69. Dedik ki: Ey Ateş! İbrahim üzerine serin ve selâmet ol.

69. (Dedi ki) yani: Hz. İbrahim için müthiş bir şekilde maydana getirilmiş ateş hakkında ilâhî iradem tecelli etti ki: (Ey ateş!. İbrahim üzerine serin selâmet ol.) onu rahatsızetmiyecek bir mahiyet al. Ateş de hemen etkisini kaybedip Hz. İbrahim’e asla zarar vermez bir hale geldi, orası âdeta bir bahçe, bir gülizâr, bir selamet bahçesi kesildi. Deniliyor ki: Cenabı hak -inanıyoruz ki- her şeye kadirdir. Ateşi tamamen değiştirip ateş mahallini bir gülistan haline getirmeğe kâdir olduğu gibi Hz. İbrahim’in de tabiatını değiştirerek onu yanmaktan koruması da mümkündür. O ateş ona karşı bir ışıklandırma, bir aydınlatma, bir parlamadan ibaret olmak üzere bâki kalmış da olabilir. Nitekim cehennem bekçileri de cehennemde bulundukları halde onun o müthiş sıcağından asla etkilenmeyeceklerdir. Rivayete göre Hz. İbrahim, o ateş mahallinde yedi gün kalmşıtı. Yanına Cibril-i Emin ile diğer melekler insan sûretinde gelip oturuyorlardı. Nemrud, sarayından bakarak Hz. İbrahim’in bu harikulâde halini görüyormuş. Hz. İbrahim’in oradan çıkmasını istemiş, ve “Ey İbrahim!. Senin Rabbine dört bin sığır kurban keseceğim: Senin hakkındaki kudretini, izzetini gördüğümden dolayı buna karar verdim”, demiş, İbrahim Aleyhisselâm da “Sen benim dinimi kabul etmedikçe o kurban Allah katında makbul olup sana fâide vermez” diye ihtar buyurmuş. Nemrud ise: Ben mülkümü = saltanatımı terk edemem” demiş, bâtıl dininden ayrılmamış, buna rağmen yine birçok kurban kesmiş, Hz. İbrahim’i serbest bırakmıştı.

70. Ve ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları pek büyük hüsrana uğramış kimseler kıldık.

70. (Ve) o müşrikler (ona) İbrahim Aleyhisselâm’a (bir tuzak kurmak istediler) onu zarara sokmak, mahvetmek için pek büyük bir tuzak ve hiyleye başvurdular, pek muazzam bir ateş mahalli vücude getirdiler (biz de) kudret ve azametle (onları) o müşrikleri (pek büyük hüsrana uğramışkimselerden) daha ziyade felâket ve ziyana mâruz kalmış (kimseler kıldık) onların suikastleri sonuçsuz kaldı. Onların bâtıl üzere oldukları, Hz. İbrahim’in de hak üzere olduğu bu şekilde de ortaya çıkmış bulundu. Hattâ bu suikasti asıl tertib eden Nemrud ile yardımcılarına az sonra sivrisinekler musallat olmuş, onların etlerini yemiş, kanlarım içmiş ve Nemrudun dimağına girerek hepsini de helâk etmişlerdir.

71. Ve onu ve Lût’u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vermişizdir.

71. Bu mübarek âyetler de Hz. İbrahim ile Hz. Lût’un bir bereketli diyâra erdirildiklerini ve İbrahim Aleyhisselâm’a Hz. İshak ile Hz. Yakub’un ihsan buyurulmuş olduğunu bildiriyor. Muhterem zatların insanlık için birer hidayet rehberi, ve kendilerinin hayırlı işler ile, kutsal ibadetlerle mükellef bulunmuş olduklarını gösteriyor. Ve üçüncü bir kıssa olmak üzere de Lût Aleyhisselâm’ın hikmete, ilme, kurtuluşa ve rahmete nail olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onu) İbrahim Aleyhisselâm’ı (ve) kardeşi oğlu olan Hz. (Lût’u) Nemrud’un suikastinden (kurtarıp) tam bir selâmetle (bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vardır.) Evet.. Cenab-ı Hak o iki zatı, Irak diyarında Fırat nehrine yakın olan Bâbil şehrinden çıkarttı, Şam diyarına hicrete muvaffak etti ki, o Şam havalisinde birçok zatlar Peygamberliğe nail olmuşlar, Allah’ın şeriatlarını âleme yaymaya çalışmışlardır. O havalinin feyz ve bereketi pek çoktur, suları, ağaçları, meyveleri pek boldur. Hz. İbrahim, sonra Mısır’a da gitmiş, daha sonra Kenan diyarına varıp orada ikamet buyurmuştur. Lût Aleyhisselâm da Bâbil diyarındaki Sedum nahiyesine gönderilmiştir. Bir rivayete göre İbrahim Aleyhisselâm Filistin’e, Hz. Lût da Mutefikeye gitmişlerdir. Bu iki mahal arasındaki mesafe, bir gündüz ilebir geceden ibarettir.

72. Ve ona ishak’ı ve fazla olarak da Yakub’u ihsan ettik ve hepsini de sâlihler kıldık.

72. (Ve ona) İbrahim Aleyhisselâm’a ihtiyarlığı çağında (İshak’ı) oğul (ve) ondan başka da (fazla olarak da) torunu (Yakub’u ihsan ettik) o iki zat da peygamberlik şerefine nail bulunmuşlardır. (Ve hepsini de) İbrahim, Lût, Ishak ve Yakub Aleyhimüsselâm’ı da (sâlihler kıldık) kendilerini dinî ve dünyevî iyiliğe ve olgunluğa muvaffak buyurduk.

73. Ve onları imamlar kıldık ki, bizim emrimizle hidayet rehberi bulunurlar ve onlara hayırlı işleri yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve bize ibadet edenler oldular.

73. (Ve onları) o dört zatı (imamlar kıldık) başkalarını ıslah ve irşad etmek için görevlendirdik, kendilerini peygamberlikle şereflendirdik (ki, bizim emrimizle) izin ve müsaademizle ümmetlerine karşı birer (hidayet rehberi bulunurlar.) idi, insanları ilâhî dine davet eder dururlardı, (ve onlara) o muhterem dört zata (hayırlı işleri yapmayı) özellikle en muazzam birer ibadet ve itaat olan (namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik) emreyledik, onları bu vazifeler ile mükellef kıldık (ve) o dört zat, özellikle (bize ibadet edenler oldular) Allah’ı birleyen, ibadetlerde ihlaslı olarak vazifelerini ifaya devam ettiler.

74. Ve Lût’a da bir hüküm bir ilim verdik ve onu çirkince hareketlerde bulunan bir memleketten kurtardık ki, onlar hakikaten fasıklar olan bir kötü kavim idiler.

74. (Ve Lût’a da) o muhterem zata da (bir hüküm) yani: Hikmet veya peygamberlik veya dâvaları hakkiyle halletme ve karar verme kabiliyeti (ve bir İlim) peygamberliğin şanına lâyık bir bilgi, bir marifet ve fazilet (verdik) şanını yücelttik (ve onu çirkince hareketlerdebulunan) homoseksüellik gibi pek çirkin bir cinayeti işleyen (bir memleketten) yani: Sedum Beldesinin pis ahalisinden (kurtardık) onu selâmet sahasına erdirdik (ki, onlar) o Sedum ahalisi (hakikaten fasıklar olan bir kötü kavim idiler) onlar gayrı meşru fiilleri işlemeye düşkün, her bir hayırdan, ahlâkî hareketten kaçınır kimseler idi.

75. Ve onu rahmetimize kabul ettik, çünkü o, şüphe yok salihlerden idi.

75. (Ve onu) Lût Aleyhisselâm’ı (rahmetimize kabul ettik) rahmeti ilâhiyeyi celbe sebep olan güzel amellere, pek güzel ahlâk ve etvara muvaffak eyledik, kendisini nice ilâhî tecellilere, ve ilâhî feyizlere mazhar kıldık (çünki o) Yüce Peygamber (şüphe yok salihlerden idi) haklarında güzellik, şahsî yüceiik, ahlâkî yücelik takdir edilmiş zatlardan bulunuyordu. Almış olduğu ilâhî vahiy üzerine kavminin arasından çıkıp gitti, onu müteakip kavminin başlarına taşlar yağdı, yurtları zelzeleler ile alt-üst oldu; hepsi de helâk oldular. Rivayete göre Lût Aleyhisselâm seksen yaşında olduğu halde, Hicâz’da vefat etmiştir.

76. Ve Nuh’u da hatırla! O vakit ki, o evvelce niyazda bulunmuştu. Biz de ona icabet etmiş nihayet onu da, ehlini de pek büyük bir gamdan kurtuluşa erdirmiştir.

76. Bu mübarek âyetler de dördüncü bir kıssa olmak üzere Nuh Aleyhisselâm ile ona imân edenlerin kurtuluş sahasına erdiklerini, âsi ve inkârcı olan kavminin de helâk olup gittiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Ve Nuh’u da) hatırla, onun da tarihî hallerini bir ibret dersi olmak üzere başkalarına zikret, anlat. (O vakit ki: o) Nuh Aleyhisselâm (evvelce) Hz. Lût’tan ve benzerlerinden önce Cenab-ı Hak’kın müsaadesiyle (niyazda) kavminin helâki hakkında duada yeryüzünde kâfirlerin dolaşıp durmamalarını temennide (bulunmuştu) çünkü,o muhterem Peygamber, İmandan mahrum, insanî faziletlerden nasipsiz kimselerin yeryüzünü kirletip durmalarından müteessir bulunmuştu. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz de ona icabet etmiş) o muhterem Peygamberin duasını azametimizle kabul eylemiş sonunda onu da) Hz. Nuh’u da (ehlini de) imânlarında sebat eden zatları da, aile fertlerini de (pek büyük bir gamdan kurtuluşa erdirmiştik) yani: Onları, o kavmin yalanlamasından, eza ve cefâsından, tufanın da müthiş dalgalarından koruyup himaye ederek kendilerini selâmet sahasına kavuşturmuştuk.

77. Ve bizim âyetlerimizi yalanlayan bir kavimden onu muhafaza ettik, şüphe yok ki, onlar kötülük yapan bir kavim idiler. Artık onları toptan suda boğuverdik.

77. (Ve bizim âyetlerimizi) kudretimize, birliğimize şahitlik eden sübjektif ve objektif sonsuz delilleri, kanıtları ve Nuh Aleyhisselâm gibi bir yüce peygamberin gösterdiği mucizeleri, delilleri (yalanlayan bir kavimden) maddî kuvvetlerine güvenen bir insanlık kütlesinden (onu) Hz. Nuh’u (muhafaza ettik) o inkârcıları kahrederek kendisini yardımımıza nail kıldık, (şüphe yok ki, onlar) o Nuh kavmi (kötülük yapan) iyi amellerden kaçınan (bir kavim idiler) hakkı yalanlıyorlardı, şerre ve diğer ahlâksızlıklara düşkün bulunuyorlardı, (artık onları cümleten) tufan hâdisesinin müthiş dalgaları arasında (boğuverdik) çünkü böyle bir dinsizliğe devam etmek, şer ve fesada düşkün olmak mutlaka helâkî getirir. Böyle kötü hallere mübtelâ olanlar sonunda mahv ve yok olup giderler. Dünya tarihi, buna birçok örnekler göstermektedir. İşte Nuh kavminin helâkı da bu cümledendir.

78. Ve Davûd ile Süleyman’ı da zikred ki: onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit ki, onun içinde kavmin koyunları yayılmıştı. Ve biz de onların hükümlerine şahitler olduk.

78. Bu mübarek âyetler de Hz. Davûd ile Hz.Süleyman’a ait olan beşinci kıssayı teşkil edip o iki büyük Peygamberin sahip oldukları İlim ve hikmeti, mülk ve saltanatı bildiriyor. Davûd Aleyhisselâm’a dağların, kuşların boyun eğip onunla beraber tesbihte bulunmuş, Süleyman Aleyhisselâma da rüzgârların ve şeytanların boyun eğip onun emri dairesinde hareket eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Ve Davûd ile Süleyman’ı da) zikret, onların da şanını, hayat tarihini hatırla (o vakit ki, onlar) o muhterem baba ile oğul (ekin hakında hüküm veriyorlardı.) bir şahsın tarlasına veya üzüm bağına bir kavmin koyunları geceleyin, başlarında çobanlar! vesaire olmadığı halde girmişlerdi. (O vakit ki, onun içinde kavmin koyunları) girip (yayılmıştı) Hz. Davûd ile Hz. Süleyman’a müracaat ettiler, onlar da kendi ictihatlarına göre hüküm ettiler. (Ve biz de onların hükümlerine şahit olduk) o hükmedenler! ve haklarında hükm olunanları gördük, o hüküm ânında ilmen hazırdık ve haberdar bulunduk.

79. Onu onun hükmünü derhal Süleyman’a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik ve Davud’a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Ve bunları yapanlar olduk.

79, (Onu) o hâdise hakkındaki hükmü (derhal Süleyman’a anlattık) ona ilham ettik, onu daha uygun bir hükme muvaffak kıldık. Şöyle ki: Rivayete göre Davûd Aleyhisselâm’ın huzuruna iki şahıs girmiş, biri demiş ki: Şu şahsın koyunları benim tarlama geceleyin girerek ekinlerimi harap etmiştir, bu hususa dair hükmet. Hz. Davûd da o harap edilen ekinler yerine o koyunların o tarla sahibine verilmesine hükmetmiş. Sonra bu iki şahıs, Hz. Süleyman’ın yanına gidip bu durumu anlatmışlar, o da demiş ki: Koyun sahipleri o tarladaki ekinleri eski haline getirinceye değin o koyunların ekin sahibine verilmesi bencedaha uygundur. Bu hükmü Hz. Davûd öğrenince o da bunu daha uygun görmüştür. Bu hüküm, kıyasa, ictihada dayanmış olduğu için böyle bir kanaat değiştirmek caiz bulunmuştur. Eğer o hüküm bir vahye dayanmış olsa idi elbette böyle fikir değiştirmek caiz olmazdı. Fıkıh hükümlerimize göre bu mesele de İmam-ı Azam’a göre: Eğer o koyunların başında onları sevkeden bir kimse bulunmamış ise bir tazminat lâzım gelmez, İmamı Şafiiye göre ise eğer bu hâdise geceleyin olmuş ise tazminat lâzım gelir, zâyi olan ekinlerin kıymetini ödemek lâzımdır. Çünkü bu gibi hayvanları geceleyin zaptedip serbest bırakmamak adettir, fakat gündüzün vâki olmuş ise böyle bir tazminat lâzım gelmez. Zira hayvanların mer’aya gitmeleri için gündüzün serbest bırakılması adettir. Binaenaleyh ekinleri ve bağları gündüzün sahiplerinin beklemeleri mutad bulunmuştur. Yüce Yaratıcı Hazretleri o iki Peygamberini de büyük nimetlere nail buyurmuş olduğunu beyan için buyuruyor ki: (Her birine bir hükm) peygamberlik, hikmet üzerine kurulmuş bir amel (ve bir İlim) iyi ameller ile desteklenmiş bir irfan ve mârifet (ihsan ettik) her ikisini böyle faziletlere donattık. İctihatlarındaki fark, onların kadrini haşâ düşürmüş değildir, nassa muhalif olmayan, ictihada mahal bulunan bir mesele hakkında içtihadında hatâ eden de bir sevaba nail olur, hatasından dolayı sorumlu olmaz. Elverir ki; Hakkında hükmedilen hâdise, ictihada mehel olsun. Hz. Davûd ile Hz. Süleyman’dan herbiri birçok mucizelere, hârikalara nail bulunmuştu. Bu cümleden olarak (Davud’a dağları ve kuşları musahhar kıldık) o büyük ve pek çok varlıklar o Yüce peygamber’e tâbi idiler, (onunla beraber tesbihte bulunurlardı) onlar da Allah Teâlâ’yı takdise, birlemeye devam ederlerdi, Hz. Davûd, onların bu tesbihini işitir, kalben daha ziyade sevinç duyardı. (Ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Bunları (yapanlar olduk.) buhârikalar Allah’ın kudreti ile vücude gelmiş oldu bunları imkânsız görmeye yer yoktur. Hak Teâlâ Hazretleri her türlü hârikaları vücude getirmeğe kadirdir. Buna inanmışızdır. Peygamber Efendimizin huzuruna konulan yemeğin, mübarek ellerine aldığı taşların da tesbihte bulunmuş oldukları vakidir.

80. Ve sizin için sizi savaşlarınızın şiddetinden korusun diye giyilecek zırh san’atını ona Hz. Davud’a tâlim ettik. Artık sizler şükr ediciler misiniz?

80. Allah Teâlâ Hazretleri, Davûd Aleyhisselâma verdiği diğer bir nimeti de şöyle beyan buyuruyor: (Ve sizin için) siz insanlar, istifade edesiniz diye (sizi savaşlarınızın şiddetinden korusun diye) yani: Sizi düşmanlarınızın savaşından veya silahların vücutlarınıza tesirinden sizi koruması için de (giyilecek zırh san’atım ona) Hz. Davud’a (tâlim ettik) demirler onun parmakları arasında istediği şekli alırdı ateşe vesaireye muhtaç bulunmazdı. Zırhı ilk icat eden Hz. Davud’dur. (artık) Ey insanlar!. (Sizler şükredîciler misiniz?.) yani: Size bu nimetleri veren Yüce Yaratana şükürler sunmalı değil misiniz?. “Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Faideli bir sanat, savaş malzemelerini tedarik, takdire şayandır, şükre lâyıktır. Hz. Davûd gibi bir Peygamber ve aynı zamanda bir hükümdar, bir sanat sahibi bulunuyordu. O sanat ile hem milletinin bekâ ve yükselmesine hizmette bulunuyor, hem’de geçimini temin ediyordu, kimseye yük olmak istemiyordu. Demek ki: Allah’ın dini bakımından sanatkâr olmak, faideli şeyleri vücude getirmek pek övülmüştür, teşekküre pek lâyıktır. Bu da İslâmiyette iktisadî faaliyetin ehemmiyetini, ve İslâm milletini koruyacak olan vâsıtaların lüzumunu bildirmektedir. Demek ki: İslâmiyet, bizleri dünyevî hayatımız itibariyle de ne kadar çalışma ve gayrete teşvik etmektedir. Artık bunu güzelce anlamalı da İslâmiyet’inkalkınmaya engel değil, ne kadar çok kalkınma sebebi olduğunu anlamalıdır.

81. Ve Süleyman’a da şiddetli esen rüzgârı emrine verdik ki, içinde bereketler vücuda getirmiş olduğumuz yere onun emriyle eserdi. Ve biz her şeyi bilmekteyiz.

81. (Ve Süleyman’a da şiddetli esen rüzgârı) emrine verdik (ki) onun emrine boyun eğer, onun dilediği biçimde şiddetlice veya hafifçe eser ve (içinde bereketler vücude getirmiş olduğumuz yer) Şam diyarına (onun emriyle eserdi.) Hz. Süleyman da onun maiyetinde olanlar da o rüzgârların üzerine biner, Şam’dan diledikleri yerlere gidip yine Şam’a dönerlerdi. (Ve bîz herşeyi bilenlerriz) Evet.. Cenab-ı Hak, her şeyi bilir, Peygamberleri diğer kulları hakkında ne gibi şeylerin vücude getirilmesinde bir hikmet ve fayda bulunduğunu hakkiyle bilicidir, onun kudreti sonsuzdur. Artık bu gibi hârikaları vücude getirmiş olduğu uzak görülemez. Bugün nice ağır, demirden yapılmış uçakların havada uçup gittiğini görüyoruz. Bütün bunlar Allah’ın kudretinin büyüklüğüne birer şahittir. Çünkü havalarda o büyük kütleleri düşmekten koruyan ancak Allah Teâlâ’dır. Artık Peygamberlerine de teknik bir vasıtasaya teşebbüs edilmeksizin böyle rüzgârları emrine verebilir. Bu hangi bir akıl sahibi imkânsız görebilir?.

82. Ve şeytanlardan onun için dalgıcılık edenleri ve ondan başka işleri yapanları da musahhar kılmıştık ve onlar için hıfzedenler biz olduk.

82. (Ve şeytanlardan onun için) Süleyman Aleyhisselâm’a mahsus olmak üzere (dalgıcılık edenleri de) emrine verdik ki, kötülükte ısrar eden mahluklar bile, Hz. Süleyman’ın emrine itaate mecbur bulunuyorlardı, onun için denizlere dalarak en nefis, kıymetli şeyleri, cevherleri çıkarıyorlardı. (ve ondan başka) öyle denizlere dalıp faideli şeyleri çıkarmadanayrı (işleri yapanları da) öyle muhtelif işlerde çalışan, şehirler yapan, garip sanatlar meydana çıkaran şeytanları da Hz. Süleyman’a musahhar kılmıştık. İşte Cenab-ı Hak, dileyince böyle hârikalar vücude getirir, kâfirleri de müminlere hizmetçi kılar. (Ve onlar için) o istihdam edilen şeytanlar için, Hz. Süleyman’a muhalefette bulunmamaları, onun emrine muhalefet etmemeleri, yaptıklarını daha sonra bozmamaları hususunda (hıfzedenler bîz olduk.) yani: Hak Teâlâ Hazretleri onları ilâhî kudreti ve büyüklüğü ile öyle zapt etmiş, onları koruma altında bulundurmuş, isyanlarına, kaçınmalarına yaptıklarını bozmamalarına meydan vermemiştir. Şeytanlar, gündüzün yaptıkları şeyleri daha gece olmadan bozarlar, bu onların yaratılışı gereğidir. Fakat Hz. Süleyman’a karşı bunu yapmağa muktedir olamamışlardı. Çünkü Cenab-ı Hak, onları Hz. Süleyman’a karşı öyle bozguncu hareketlerden men etmişti. Deniliyor ki: Bir kısım melekler ve mümin cinler bu hususa tâyin edilmişti. O şeytanların fesadına meydan vermiyorlardı.

§ Süleyman Aleyhisselâm, Davûd Aleyhisselâm’ın oğludur. Onun vefatından sonra yerine henüz onüç yaşında iken hükümdar olmuş, sonra da kendisine peygamberlik verilmişti. Pâyitahtı Kudüs-ü Şerif idi. Tedmür şehrini ve diğer bir kısım beldeler! yaptırmıştır. Yedi senede Mescid’i Aksa’yı imal ettirmişti. Kendisine birçok hükümdarlar itaatte bulunmuşlar, hediyeler göndermişlerdi. Hattâ Himyer hükümdarlarından Yemen melikesi olan Belkıs gelerek kendisini ziyaret etmiştir. Zamanında İlim ve hikmet, san’at ve ticaret pek ziyade gelişmişti, mükemmel gemiler yaptırmıştı, Kızıldeniz’de ve Uruman’da dolaşan tüccarlar, memlekete kıymetli şeyler getiriyorlardı. Hz. Süleyman, bir mucize olmak üzere kuşların dillerini, maksatlarını anlardı, hükmü cinlere verüzgârlara bile geçerdi. Kırk sene hükûmette bulunduktan sonra elliüç veya altmış yaşında iken milâttan 962 veya 976 sene evvel ahirete irtihal etmiştir. Kendisinin “Âgâni” ünvaniyle manzûmeleri ve hikmetli bir kitabı olduğu rivayet edilmiştir. Kendisinin veziri, akıl ve hikmet sahibi bir zat olan “Âsaf” idi. Süleyman Aleyhisselâm’dan sonra oğlu yerine hükümdar olmuş ise de devletini muhafaza edememiş, ayrılıklar yüz göstermiş, İsrail oğulları iki devlete ayrılmışlardır. Biri “Yehûdâ” devleti idi ki, pâyitahtı Kudüs-ü Şerif idi ve bu devlet insanların gözünde daha muteber bulunuyordu. Diğeri de “İsrail” devleti idi ki, bunun idare merkezi “Nablus” sonra da “Samire” şehri olmuştu. Bu devlet, on sıbttan = kabileden ibaret olduğu için hükümdarlarına “Mülükî isbat” da denilmişti. Bunlar Yehûdâ devletine karşı isyancı, gasbedici sayılıyorlardı. Daha sonra o iki devlet de doğru yoldan çıkmıştı, onlar Musa Aleyhisselâm’ın şeriatına muhâlefete başlamış, aralarında birçok bidatlar meydana gelmişti. Hattâ İsrail devletinde putperestlik bile ortaya çıkarak “Beal” denilen bir puta tapmaya başlamışlardı. Sonunda İsrail devleti, Asurîler tarafından malıvedildi. Yehûdâ devleti de “Buhtinesser” in hücumuna uğradı, Birçok Yahudiler bâbil esaretine düştü, daha sonra da İsrail oğulları İranî’lerin, Yunanîlerin ve Roma’lıların hâkimiyetleri altında kalmışlardı.

83. Ve Eyyub’u da an o vakit ki, Rabbine nida etti, dedi ki: Şüphe yok, beni zarar kapladı ve sen yarabbi rahmet edenlerin en merhametlisisin.

83. Bu mübarek âyetler de altıncı kıssa olmak üzere Eyüb Aleyhisselâm’ın durumunu bildiriyor. O muhterem Peygamberin yakalandığı rahatsızlıklardan duası neticesinde kurtularak birnice nimetlere nail olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resûlüm!. Ya Muhammed!. Sen (Eyüb’üde) an, onun kıssasını da zikret (o vakit ki. Rabbine nidâ etti) duada, niyazda bulundu da dedi ki: (Şüphe yok beni zarar) nefsime ait bir hastalık ve zafiyet (kapladı) her tarafımı sardı (ve sen) Yarabbi!. (Rahmet edenlerin en merhametlisisin) artık beni de ilâhî merhametinden mahrum bırakma, beni bu elem verici arızadan kurtar.

84. Biz de onun duasını kabul ettik de onda olan ıstırabı açıverdik ve ona ailesini ve onlar ile beraber onların bir mislini kendi tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir öğüt olmak üzere verdik.

84. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Biz de onun) Eyüp Aleyhisselâm’ın (duasını kabul ettik de) niyazına icabet eyledik te (onda olan ıstırabı açıverdîk) hastalığını giderdik, kalp huzurunu iade ettik (ve ona ehlini) erkek ve kız çocuklarını tekrar verdik, ölenleri dirilttik veya onların adedince kendisine evlât ihsan eyledik (ve onlar ile beraber onların bir mislini) de (kendi tarafımızdan bir rahmet) bir ilâhî lütuf olarak (ve ibadet edenler için) İmân ve iyi hal sahipleri için de (bir öğüt olmak üzere verdik) Eyüb Aleyhisselâm’ı böyle birçok evlada nail kıldık. Bu hal, o muhterem Peygamber için bir ilâhî rahmet olmuştur. Diğer müminler içinde bir nasihattır ki, insanlık hali hasta oldukları, bazı nimetlerden mahrum kaldıkları zaman üzüntüye kapılmasınlar, Cenab-ı Hak’tan ümitlerini kesmeyip sabretsinler, ihlaslıca dua ve niyazda bulunsunlar. Onlar yine sıhhatlere, nimetlere nail olabilirler, dünyada olmasalar da ahirette bu dünyevî ıstırapların, mahrumiyetlerin mükâfatını görürler. İşte Hz. Eyüb’ün kıssası, bir ibret örneği teşkil etmektedir.

§ Eyüb Aleyhisselâm, İshak Aleyhisselâm’ın oğlu ilyasın evlâdındandır. Hz. İsa’nın doğumundan sekiz asır evvel yaşamış olduğu zannediliyor. Annesi de Lût Aleyhisselâm’ın evlâdından imiş. Dımışk tarafında birçokserveti ve evlâdı var idi. Eşi de Yusuf Aleyhisselâm’ın oğlu Efrayim’in kızı Rahime bulunuyordu. Kendisi peygamber olduğu gibi kendisinden sonra “Bişr” adındaki oğlu da peygamberliğe nail olmuştur. Hz. Eyüb, bir ilâhî imtihan olmak üzere üzüntülere mâruz kaldı, deniliyor ki: Evi yıkılıp on kadar çocuğu altında kalarak vefat etti. Malları elinden çıktı, onsekiz veya onüç sene kadar hasta oldu. Bununla beraber hastalığı insanların nefretini çekecek bir vaziyette değildi. Öyle hastalıklardan Peygamberler bir hikmet gereği korunmuşlardır. Bu muhterem zat, bütün bu musibetlere karşı sabrediyordu. Hattâ deniliyor ki: Eşi birgün kendisine demiş ki: Cenab-ı Hak’ka dua etsen olmaz mı ki, bu dertleri senden gideriversin. O da demiş ki: Benim bolluk ile, geçim genişliği ile yaşadığım müddet seksen senedir, bu darlık, hastalık müddetini ise o genişlik müddetine kavuşmuş değildir. Artık ben Allah Teâlâ’dan utanırım ki, ona dua ederek bu halin giderilmesini temenni edeyim. Maamafih bir takım dinsizler, eğer o Peygamber olsa idi böyle musibetlere mâruz kalmazdı, demişler ve kendisi de pek perişan bir halde bulunmuş olduğu için secdeye kapanmış, “Yarabbi!. Beni zarar kapladı, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin, diye duada bulunmuş, hemen kendisine bir nidâ gelerek denilmiş ki: başını kaldır, duan kabul olundu, ayağını yere vur, o da vurmuş, yerden bir su kaynayıp çıkmış, onunla yıkanmakla bedeninin dışındaki hastalıktan bir eser kalmamış, ayağını tekrar yer vurmuş, diğer bir göze meydana gelmiş, ondan içince de içerisinde ne hastalık adına bir şey kalmamış, tamamen sıhhat bulup kendisine gençlik ve güzelliği yeniden geli vermiştir. Ve daha sonra evlâdı da dünyaya gelmiş, vefat eden çocuklarının iki misli çocuklara nail olmuştur. Hz. Eyüb, pek yüce bir şahıs idi, fakirlere çok merhametli bulunurdu, misafirlere, yetimlere pek ziyade bakardı. Kendisine kavminden yedikişinin imân etmiş olduğu rivayet olunuyor. Yüzkırk sene kadar yaşamış olduğu tahmin ediliyor, doksan üç sene kadar yaşamış olduğu rivayet edilmiştir.

85. Ve İsmail ve İdris ve Zülkifl’i de hatırla Hepsi de sabredenlerden idiler.

85. Bu mübarek âyetler de yedinci kıssa olmak üzere İsmail, İdris ve Zülkifl Aleyhimüsselâm’a dair malûmat veriyor, onların salih zatlardan olup Allah’ın rahmetine kabul edilmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. Sen (İsmail, İdris ve Zülkifl’i) de an, onların yüksek menkibelerini de hatırla (hepsi de sabredenlerden idiler.) Mükellef oldukları dinî vazifelerine ve yakalanmış oldukları bir takım arızalara karşı tam bir metanetle sabır ve sebat göstermiş, bu sabırlarının mükâfatına kavuşmuşlardı.

86. Ve onları rahmetimize kabul ettik. Şüphe yok ki, onlar salihlerden idiler.

86. (Ve onları) o isimleri bildirilen muhterem zatları (rahmetimize kabul ettik) onları peygamberliğe nail kıldık veya ahiret nimetlerine kavuşturduk, (şüphe yok ki, onlar) o muhterem zatlar, (iyilerden idiler) çünkü onlar peygamberlik ve keramet ünvanına sahip oldukları için yaratılış bakımından tam bir iyi hale sahip, Allah’ın rızasına uygun amellere devam eden zatlar bulunuyorlardı. Peygamberler mâsum oldukları için onlardaki iyi hal, mükemmel derecededir.

§ Malûm olduğu üzere İsmail Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm’ın büyük oğlu idi. Bir müddet annesi Hacer ile beraber Mekke-i Mükerreme civarında bulunmuş, Allah yolunda kurban edilmesine razı olmuş idi. Fakat Cenab’ı Hak ona bedel bir kurban ihsan edip onu kurban kesilmekten kurtarmıştı. İdris Aleyhisselâm da, babası Hz. Şitten sonra Peygamberliğe nail olmuş, kendisine otuz sahife gelmiştir, İlk önce kalem ile yazı yazanve ilk elbise diken o muhterem Peygamberdir. Ondan evvel Adem oğulları hayvan derisi giyerlermiş. Hz. İdris’e göklerin sırları açılmış, sonunda hayatta olduğu halde göğe kaldırılmıştır. Zülkifl aleyhisselâm da ya ilyas veya Yûşa bin Nun veya Zekeriya Aleyhisselâm’dır. Büyük bir ibadet zevkine ermişti. Deniliyor ki: Vefat edinceye kadar her gece yüz rekât na-naz kılmayı üzerine almış, tekellüfte bulunmuş olduğu için bu adı almıştır. Bu zatın Peygamber olmayıp pek iyi bir zat olduğu görüşünde olanlar da vardır. Bununla beraber şöyle de rivayet edilmiştir ki, Bu zat ilyesa Aleyhisselâm’a halef olarak Peygamber bulunmuştur. Bitlis şehri yakınında veya Şam’da gömülüdür.

87. Ve Zünnun’ü da an o vakit ki: Öfkeli olarak gitmişti. Bizim kendisini sorumlu tutmayacağımızı zannetmişti. Derken karanlıklar içinde kalıp niyazda bulundu ki: Yarabbi! senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum.

87. Bu mübarek âyetler de sekizinci kıssa olmak üzere Zünnun denilen Yunus Aleyhisselâm’ın kavminden uzaklaştığnı, sonra .büyük bir tehlikeden kurtulup necata erdiğini ve hakikî müminlerin de böyle kurtuluşa ereceklerini beyan buyurmaktadır. Şöle ki: (ve) Yüce Resûlüm!. Sen (Zünnun’u da) balık musahibi olan, yani: Balık tarafından geçici olarak yutulmuş bulunan Yunus Aleyhisselâm’ı da an, onun garip hayat hadisesini de zikreyle (o vakit ki,) Niynuva ahalisi olan kavminin küfürlerinde devam edip durduklarından, kendi öğütlerini kabul etmemelerinden üzülmüş ve (öfkeli olarak) onların aralarından, çıkıp (gitmişti) Dicle kenarına varıp bir dolmuş gemiye bindi, (bizim kendisini sorumlu tutmayacağımızı) yani: Hakkında bir ceza takdir edilmiş olmadığını veyahut kendisini bir sıkıntıya düşürmeyeceğimizi (zannetmişti) yani: Bir ilâhî müsaade olmaksızınpeygamberlik dairesini terk ettiğinden dolayı bir cezaya uğramıyacağı kanaatinde bulunmuştu. Fakat iş öyle zannettiği gibi olmadı, bir hikmet gereği bir nevi ilâhî azarlamaya uğradı, o binmiş olduğu gemi yürümez oldu. Gemi reisi dedi ki: İçimizde bir suçlu kimse olmalı, Kur’a atalım, kime isabet ederse onu denize atalım, Kur’a atıldı, Hz. Yunus’a isabet etti, o da: Suçlu benim ki, daha Allah’ın izni olmadan vazifemin başından ayrıldım diyerek, kendisini denize atıverdi, kendisini hemen büyük bir balık yuttu. (Derken karanlıklar içinde) balığın karalık karnında kalıp yaptığından pişman oldu, hemen tövbe ve istiğfar ederek (niyazda bulundu ki:) Yarabbi!. (Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim) yani: Sana -inandım ki- hiç bir şey âciz bırakamaz, sen kimseye haksız yere ceza vermezsin, benim başıma gelen bu felakette benim tarafımdan verilmiş bir sebepten dolayıdır. (Şüphe yok ki, ben) daha ilâhî müsaade olmadan böyle bir hicrete kalkışmamdan dolayı kendimi bu tehlikeye düşürdüm. (Zalimlerden oldum) nefislerine zulmeden kimselerden bulundum.

88. Artık biz de onun duasını kabul ettik de onu gamdan kurtardık ve müminleri de böylece kurtuluşa erdiririz.

88. Çok yarlıgayan ve esirgeyen Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Artık) Yunus Aleyhisselâm’ın öyle yapmaması daha iyi kabilinden olan bir kusurunu itiraf etmesini gösteren o pek güzel bir şekildeki (duasını kabul ettik de onu gamdan) o balığın yutması üzüntüsünden veyahut yapmış olduğu hatanın endişesinden (kurtardık) onu balık sahile atıverdi, öyle büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu. Rivayete göre balığın karnında dört saat veya üç gün kalmıştır, (ve müminleri de böylece) Hz. Yunus hakkındaki harikulâde bir kurtuluş gibi bir suretle (kurtuluşa erdiririz.) elverir ki:İnsan kusurunu bilip itiraf etmiş, tövbe ve istiğfar edip ilâhî affa ilticada bulunsun. Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimizden rivayet edilir ki: Her kim, hangi bir gam ve şiddetten dolayı bu dua ile, yani Hz. Yunus’un yaptığı dua gibi duada bulunursa onun duası kabul olunur.

§ Yunus Aleyhisselâm, annesine nisbetle Yunus bin Metta diye anılır, İsrail oğullarına gönderilmiş Peygamberlerdendir. Asuriye devletinin pâyitahtı olup bugün Musul şehrinin karşısında harabeleri görülen Niynuva beldesi ahalisine Peygamber gönderilmişti. Onları tevhid dinine davet etmiş, kendilerine otuz üç sene kadar nasihatlarda bulunmuştu. Putlara tapınmakta bulunan o ahali ise o müşrikce vaziyetlerini terketmemişlerdi. Artık onların başlarına büyük bir musibet geleceğini onlara ihtar buyurmuştu. Onların ıslahı mümkün olmadıklarını görerek aralarından çıkıp gitti. Gök yüzü karardı, Niynuva şehrini kara bir duman kapladı, ahalisi başlarına büyük bir felâket geleceğini anlayarak feryat ve figana başladılar, Cenab’ı Hak’ka yalvarmada bulundular, bunun üzerine o korkunç azab felâketi üzerlerinden açılmaya başladı, Hz. Yunus da tekrar yanlarına dönerek bir müddet daha vazifesine devam buyurdu, o ahali de o mübarek Peygambere tâbi olup onun nisahatlariyle amel etmeğe başladılar. Bu âyeti kerimedeki: “Ve müminleri de böylece kurtuluşa (erdiririz.) mealindeki ilâhî beyan, bu ahalinin böyle bir felâketten kurtarılmış olduğuna işareti içermektedir. Rivayete göre Yunus Aleyhisselâm, daha sonra Niynuva’yı terkederek üzlet buyurmuş olduğu bir mahalde ahirete irtihal etmiştir. Asuriye devleti de daha sonra yıkılmıştı, Niynuva ülkesi de Yunanî’lerin, Roma’lıların hâkimiyeti altına girmiş, orada bulunan İsrail oğulları çeşit çeşit inkılâplara, mağlûbiyetlere uğramışlardır.

89. Ve Zekeriya’yı da an o vakit ki, Rabbine nidâ etti. Yarabbi! Beni yalnız bırakma, sen vârislerin hayırlısısın dedi.

89. Bu mübarek âyetler de dokuzuncu kıssa olmak üzere Zekeriya Aleyhisselâm’ın menkîbelerini gösteriyor, duasının kabul edilip kendisine Yahya Aleyhisselâm gibi pek kıymetli bir oğul verildiğini, eşinin de halini düzeltmeye muvaffak kılındığını ve hepsinin de mütevazi, Allah korkusu taşıyan zatlar olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Peygamberlerin iftiharı!. (Zekeriya’yı da) an, onun haberini de hatırla (o vakit ki) o muhterem Peygamber (Rabbine nidâ etti) istirhamda bulundu (Yarabbi!. Beni yalnız bırakma) bana ihsan buyurduğun İlim ve hikmete vâris olacak erkek evlâttan beni mahrum kılma (sen vârislerin hayırlısısın) bütün mahlûkatın yok olmasından sonra bâki olan ancak sensin, eğer bana bir vâris ihsan buyurmaz isen sen bana kâf işin.

90. Biz de ona icabet ettik ve ona Yahya’yı ihsan eyledik ve onun için eşini ıslah kıldık. Muhakkak ki, onlar hayırlı işlere koşarlardı. Ve bize rağbetle ve korku ile dua ederlerdi ve bizim için mütevazi zatlar olmuşlardı.

90. Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Biz de ona icabet ettik) Zekeriya Aleyhisselâm’ın duasını kabul buyurduk (ve ona Yahya’yı ihsan eyledik) ihtiyarlığı zamanında onu kendisinin peygamberliğine vâris olacak muhterem bir oğul sahibi kıldık ki, onun adı Yahya’dır. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğine göre Hz. Zekeriya, yüz, eşi “İyşâ” da doksandokuz yaşında bulunuyorlarmış. (ve onun için) Zekeriya Aleyhisselâm’a (eşini ıslah kıldık) o da ihtiyar, kısır bir kadın iken onu çocuk doğurmaya elverişli eyledik veya onu her hayra, dinî işlere muvaffak kıldık, çabuk sinirlenen biri iken ahlâkını güzelleştirerek kendisini güzel ahlâka kavuşturduk. (Onlar) bu sürede mübarek isimleri zikredilenPeygamberler veyahut Hz. Zekeriya ile eşi ve Hz. Yahya (hayırlı işlere koşarlardı) sürekli olarak ibadet ve itaatde bulunurlardı. (ve bize) ilâhî zatıma (rağbetle) rahmetimizi şiddetle arzu ederek (ve haşyetle) ilâhî cezadan korkarak (dua ederlerdi) dua ve niyazda bulunurlardı. (Ve bizim için mütevazi) sürekli bir korku ile alçak gönüllü (zatlar olmuşlardı) işte bu muhterem zatlar bu gibi pek yüksek ahlâk ile, hasletler ile muttasıf oldukları için öyle büyük mevkilere nimetlere nail olmuşlardı.

§ Zekeriya Aleyhisselâm, Süleyman Aleyhisselâm’ın soyundandır. Beyti mukaddeste reis idi, peygamberliğe de sahip bulunmuştur. Oğlu Yahya Aleyhisselâm dp daha genç iken Peygamberliğe nail olmuştu, Hz. İsa’nın şeriatiyle amel etmekle gö revli idi. Zekeriya Aleyhisselâm, şehit edilmiş olduğu gibi Yahya Aleyhisselâm da İsrail oğullarının reisi olan Hiredus’un bir nikâh meselesi hakkındaki arzusuna uygun fetva vermediği için şehid edilmiştir. Bu olay, Hz. İsa’nın göğe kaldırılmasından bir sene evvel vâki olmuştur. Bu mübarek zatları şehit edenler, daha sonra lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlar, yurtları harab olmuş, nesilleri kesilmiş gitmiştir.