ENBİYA SURESİ

31. Ve yeryüzünde onları çalkalar diye sabitdağları yarattık ve onlara geniş yollar açlık, tâki maksatlarına erebilsinler.

31. (Ve yer yüzünde onları) insanları (çalkalar) rahatsız eder (diye) ona mâni olmak üzere (sabit dağlan yarattık) yer tabakası su üzerine yayılmış, âdeta bir gemi gibi titrer dururken onun üzerinde dağlar vücude getirilerek ona sükûnet verilmiştir. Bu da üçüncü nevi delillerdendir. (Ve onlar da) o dağlar arasında (geniş yollar açtık) aralarında gidip gelecek yolculara kolaylık gösterilmiş oldu. (Tâki maksatlarına erebilsinler) kendi yurtlarında vesair sahalarda gezerek, seyahatta bulunarak menfaatlarını temin edebilsinler. Bu da dördüncü nevi delillerdendir.

32. Ve gökyüzünü de bir korunmuş tavan yaptık. Halbuki, onlar onun ayetlerinden yüz çeviricilerdir.

32. (Ve gök yüzünü de) dünya seması denilen yüksek gök tabakasını da yeryüzüne karşı (bir korunmuş tavan yaptık) bu Allah’ın kudreti ile böyle devam edip durmaktadır. Çözülmeden, aşağıya düşmeden emin bulunmaktadır ve pek güzel bir manzara teşkil etmektedir. Bu da beşinci nevi delillerdendir. (Halbuki, onlar) o inkarcılar, insanların çoğu (onun ayetlerinden) o semalardaki ilâhî kudrete dalâlet ve şahitlik eden birnice harikulâde varlıklardan (yüz çeviricîlerdîr) gökte parlayan milyonlarca büyük ve küçük yıldızları, gök tarafından gelen ışıkları, rüzgârları, yağmurları ve tabiat ve heyet ilimlerinde bildirilen daha nice semavî halleri düşünmüyorlar, bunların ne kadar muazzam birer eser olup bir hükümran yaratıcının varlığına, kudretine şahitlik edip durduklarını düşünmüyorlar, İşte bunlar da Allah’ın varlığını gösteren beşince nevi delillerdir.

33. Ve o Yüce Yaratıcı dır ki: Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay’ı yaratmıştır. Herbiri bir felekte yüzmektedir.

33. (Ve) başkası değil ancak (o) Yüce Yaratıcı (dir ki, geceyi ve gündüzü) yarattı. Geceleri istirahate dalarsınız, gündüzleri de yer, içer, Allah’ın nimetlerinden faydalanırsınız. Özellikle birer kudret harikası olup gündüzleri ve geceleri meydana getirmeğe vasıta olan (güneşi ve ayı yaratmıştır) bunların ışıklarıyla, nurlariyle ufuklar aydınlanır tenevvür eder durur ve bunlardan bütün hayat sahipleri faydalanır. Ve bunlardan (her biri) güneş ile aydan ve bunlara tâbi olan yıldızlardan herhangi biri (bir felekte) gökün bir sahasında, kendi yörüngesinde, kendisi için çizdiği dairesi içinde (yüzmektedir) sular içinde yüzenler gibi o alanlarda süratle akıp durmaktadırlar. İşte bu parlak, muhteşem yaratılış eserleri de Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, kudret ve azametine şahitlik eden altıncı nevi delillerden bulunmaktadırlar. Artık bunları her akıl sahibi olan kimse dikkate alıp uyanmalı değil midir? Tevhit nuru ile kalbini aydınlatmaya çalışıp durmalı değil midir?

34. Ve senden evvel hiçbir insana daimî bir hayat vermedik. Şimdi sen ölür isen onlar bâki kalıcılar mıdırlar?

34. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem’in de diğer insanlar gibi bir gün vefat edeceğini ve insanların bu âlemde bir imtihan için birer belirli müddet yaşayıp sonra ahiret âlemine sevkedileceklerini bildiriyor. Hz. Peygamberin putlar aleyhindeki beyanatını alaya alan kâfirlerin ise merhamet sahibi yaratıcıyı inkâr eden kimselerden olduklarını kınayarak teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Rasûl!. Senin bütün insanlık için bir nimet, bir ilâhî rahmet olduğunu takdir edemiyen bir takım inkarcılar, senin vefatını bekliyorlar, yakında vefat edecektir, diyorlar, düşünmüyorlar ki, bu dünyada hiçbir kimse kalıcı değildir. (Ve) malumdur ki, Habibim! (senden evvel) de (hiçbir insana daimî bir hayat vermedik) diğer Peygamberler de birer müddet yaşayıp sonraahirete gitmişlerdir. İnsanların dünyada ebedî olarak kalmaları yaratma hikmetine, teşri hikmetine aykırıdır, (şimdi sen ölür isen onlar) o senin vefatını bekleyenler (bâki kalıcılar mıdırlar?) elbette onlar da edeceklerdir. O halde senin vefatınla sevinç ve mutluluk gösterişinde bulunmaları pek aptalca bir hareket olmaz mı?

35. Her nefis, ölümü tadacaktır ve sizi bir imtihân olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz ve bize döndürüleceksinizdir.

35. Evet… Şüphe yok ki: (her nefs) her hayat sahibi olan mahlûk (ölümü tadacaktır) ölümün acısını hissedecektir, ruhu cesedinden ayrılacaktır, hiçbir kimse bu dünyada kalıcı değildir. Artık hiçbir kimse, başkasının ölümünden dolayı sevinmemelidir, ergeç kendisi de ölecektir.

“Her kim var ise bugün cihanda”

“Nâbud olacak yakın zamanda”

(Ve) Ey insanlar! Veya ey inkarcılar! (sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz) yani: Sizi imtihana tutanların muamelesi gibi bir muameleye tâbi tutarız, sizi bazen hastalık, fakirlik gibi bir belâya uğratırız bazen de sıhhat gibi, servet gibi bir dünyevî nimete nail kılarız, tâki, sabr ve şürkeder olduğunuz veya olmadığınız meydana çıkmış olsun. (Ve) sonunda (bize döndürüleceksinizdir) hakkınızda dünyadaki amellerinize göre muamele yapılacaktır. Dindar olanlar, vazifelerini yapmış bulunanlar mükâfatlara nail olacaklardır, aksine hareket etmiş olanlar da lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır. Ne büyük bir va’d ve tehdit! Bundan anlaşılmış oluyor ki: Zâten bu dünyaya getirilmiş olmamızdaki gaye, burada bir imtihana tâbi tutulup ona göre ya mükâfata veya cezaya kavuşmaktan ibarettir. Cenab’ı Hak’tan muvaffakiyetler niyaz ederiz.

36. Ve kâfir olanlar seni gördükleri zaman,seni ancak alaya alarak: Bu mu sizin ilâhlarınıza atıp duran! Derler halbuki, onlar Rahman zikiredilince onlar hep onu inkâr edicilerdir.

36. (Ve) Yüce Resûlüm ! (kâfir olanlar) senin peygamberliğini tasdik etmeyen hain müşrikler, (seni gördükleri zaman seni) başka değil (ancak alaya alarak) sana karşı yalnız bir alaycı tavır takınarak, seni inkâr ederek ve küçümseyerek birbirine hitaben (bu mu sizin ilâhlarınızı eğip duran) derler. Öyle bâtıl, cansızlar türünden şeylere ilahlık ünvanı vererek onların aleyhinde bir şey söylenmesine razı olmamış bulunurlar. (Halbuki, onlar) o alaycı kâfirler (rahman zikredilince) birlemeye ve kutsamaya ancak onun lâyık olduğu veya onun bir rahmet eseri olarak insanlığa Peygamberleri göndermiş, semavî kitapları indirmiş olduğu bildirilince (onlar hep onu) o Rahmanın zikrini (inkâr edicilerdir) onlar biz Müseylime’den başka rahman bilmiyoruz, demeden sıkılmazlar. İşte o inkarcılar, bu kadar cahil kimseler bulunuyorlardı. Bâtıl putları aleyhinde bir söz söylenmesini istemedikleri halde asıl gerçek mabudun kutsal bir ismi zikredildiği zaman onu inkâra cüret göstermek alçaklığında bulunurlardı. Artık onlar elbetteki bu bâtıl inançlarının cezasına kavuşacaklardır.

37. İnsan; aceleden yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim, artık acele istemeyin.

37. Bu mübarek âyetler, insan nevinin yaratılıştan aceleci olduğunu ve bundan dolayı bir takım inkârcıların tehdit edilmiş oldukları şeylerin bir an evvel olmasını bir alay ve inkâr yoluyla istemiş bulunduklarını bildiriyor ve istenilen şeylerin ansızın meydana gelmesi ile o inkârcıları apışıp kalmış ve müdafaadan mahrum bırakacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsan aceleden yaratılmıştır) yani: İnsan nevi, tabiat olarak sabır ve sebatı az ve birçok şeylerin biran evvel meydana çıkmasınıarzu eder bir yaratılışta bulunduğundan sanki aceleden yaratılmıştır. Bir görüşe göre bu insandan maksat Hz. Âdem’dir ki, daha kendisine ruh üflenir üflenmez kendisine cennet nimetlerine karşı bir acelecilik eseri görülmüştür. Sonra ondaki bu acelecilik hasletine evlât ve torunları vâris olmuşlardır, İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber zamanında bir kısım inkarcılar da kıyamet gününe, ondan önce gelecek olan alâmetlere ve uhrevî azaba dair Resûl-i Ekrem’in haber verdiği şeylerin bir an evvel olmasını istemişlerdi. Bunlara cevap olarak da buyuruluyor ki: (Size yakında âyetlerimi) azaba vesaireye ait tehditlerimi (göstereceğim. Artık acele istemeyin) her şeyin Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır. Bu bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh o zaman gelmedikçe o şey meydana gelmez. Bunu düşünerek aceleye meydan vermemelidir.

38. Ve derler ki, bu va’d ne zaman? Eğer siz sadıklar iseniz.

38. (Ve) inkarcılar, bir alay ve inkâr maksadiyle (derler ki: bu va’d, ne zaman?) bizi kendisiyle korkutmak istediğiniz kıyametin vesair felâketlerin zuhuru ne zamandır, bize haber veriniz bakalım! (Eğer siz) Ey Peygamber ve ey ona imân edenler! (Sadıklar iseniz.) bu bizi kendileriyle korkutmak istediğiniz şeylerin meydana gelecekleri bize bildiriniz. Haydi biran evvel meydana geliversinler bakalım.

39. Eğer o kâfir olanlar, o zamanı bir bilseler idi ki, ne yüzlerinden ve ne de arkalarından ateşi men edemiyeceklerdir ve onlar yardımda olunamayacaklardır.

39. Cenab-ı Hak da o müthiş hâdiselerin biran evvel ortaya çıkmasını bir alay yoluyla isteyen inkarcılar hakkında buyuruyor ki: (Eğer o kâfir olanlar, o) çıkışını acele istedikleri (zamanı bir bilseler idi ki) onun çıkışı anında (neyüzlerinden) azâlarının en şereflisi, en muhimi olan yüzlerinden cehennem ateşini men edebileceklerdir (ve ne de arkalarından) vücutlarının en geniş ve en kuvvetlisi olan sırtlarından (ateşi men edemiyeceklerdir.) buna asla kâdir olamıyacaklardır. (Ve onlar) o azaba uğrayacakları gün hiçbir kimse tarafından (yardım da olunamayacaklardır.) kendilerine yönelecek olan kıyamet azabını kendilerinden hiçbir kimse men edemiyecektir. İşte onlar bu halleri bilecek olsalar öyle küfürlerinde sebat edip de azabı acele istemezlerdi. Ne yazık ki küfür ve cehalet, insanları böyle felâketlere sevkeder durur.

40. Belki onlara ansızın gelecek, hemen onları hayrette bırakacak, artık onu ne reddetmeye tâkat getirebileceklerdir ve ne de onlara mühlet verilecektir.

40. (Belki onlara) o meydana gelmesini alelâcele istedikleri kıyamet, onun azabı, cehennem ateşi (ansızın gelecek) hiç ummadıkları bir anda zuhur edecek (hemen onları hayrette bırakacak) hepsi de apışıp şaşkın bir halde kalacaktır. (artık onu) o acele istedikleri kıyamet anını onun azabını (ne reddetmeye tâkat getirebılcceklerdir) buna asla kâdir olamıyacaklardır. (ve ne de onlara mühlet verilecektir.) ki, biran rahat veya tövbe edebilsinler veya bir mazeret ileri sürmeye çalışabilsinler. İşte Peygamberlere imân etmeyen, onlar ile alayda bulunan kimselerin ebedî cezaları!..

41. Muhakkak ki, senden evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur. Artık onlar ile istihzada bulunanları kendisiyle alayda bulundukları şey kuşatıverdi.

41. Bu mübarek âyetler, Rasûlullah’a teselli vermektedir. Peygamberler ile alayda bulunmuş olanların o yüzden felâketlere uğramış olduklarını bildiriyor. O inkârcıları Allah’ın kahrından kimsenin kurtaramıyacağını, o bâtıl putlarından bir fâide göremiye-cekleriniihtar ediyor, o müşriklere verilen müddetin, nimetin geçici olduğuna, onların da yerleri gibi eksilmeğe mâruz kalarak, mahvolacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber! Allah’a andolsun ki (muhakkak ki, senden evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur.) onlar da kendilerine Peygamber gönderilmiş oldukları kavimler tarafından birnice inkârcı, alaycı tavırlara mâruz kalmışlardır. (Artık) işin sonunda (onlar ile) o Peygamberler ile (alayda bulunanları) kâfir kimseleri (kendisiyle alayda bulundukları şey) yani: O alaylarının cezası, kötü neticesi (kuşatıverdi) hepsi de o yüzden mahvolup gittiler. İşte Ey Yüce Rasûl!. Seninle alayda bulunanları da sonunda böyle bir azap, bir felâket kuşatacaktır.

42. De ki: Sizi gece ve gündüz o Rahmandan kim koruyabilir? Belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.

42. Ey Peygamberlerin en şereflisi! O alaycılara (de ki: Sizî gece ve gündüz) herhangi bir vakitte (o Rahmandan) o kulları hakkında merhamet ve ihsanı sonsuz olan Yüce Yaratıcının azabından (kim koruyabilir?) sizi ancak o merhametli olan Yaratıcınız muhafaza ediyor, yaşatıyor. Bunu bilip de onun gösterdiği daire dahilinde hareket etmek icabetmez mi? Ne yazık ki o alaycılar bunu takdir edemiyorlar. (belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.) Onlar, o kendilerini yaratan, besleyen Yüce Yaratıcıyı bile anmazlar, onun Kur’an-ı Kerîm’ini hiç düşünmezler, hatırlarına böyle bir zikir ve fikir gelmez. Artık onlar; o Yüce Yaratıcının azabını düşünüp de uyanabilirler mi? Ne kadar uzak!

§ Kila = kilâet; saklamak, hıfzetmek, korumak demektir.

43. Yoksa onlar için kendilerini azabımızdan menedecek ilâhlar mı vardır? Kendi nefislerine yardıma muktedir olamazlar ve onlar bizden dostluk da görmezler.

43. (Yoksa onlar için) o gafil müşrik şahıslar için (kendilerini azabımızdan menedecek) kurtarabilecek (ilâhlar mı vardır?) Elbette ki, yoktur. Hiç bir takım mahlûkat, ilahlık vasfına sahip olabilip de kendilerine tapanlara yardımda bulunabilirler mi? Elbette ki ne öyle bir sıfata sahip olabilirler, ne de kimseye yardımda bulunabilirler. O müşriklerin taptıkları o putlar (kendi nefislerine) bile (yardıma muktedir olamazlar) artık başkalarına nasıl yardım edebilirler (ve onlar) o putlar veya o kâfirler (bizden) Allah tarafından (dostluk da) koruma ve himaye de (görmezler.) Putlar böyle bir dostluk ve korumaya nail olamayınca başkalarını nasıl muhafazada, korumada bulunabilirler?.. Kâfirler de Allah tarafından böyle bir destek görmeyince artık kendilerini Allah’ın azabından kim kurtarabilir? Bunu bir kere tefekkür etmeli değil midirler?

44. Evet… Biz onlara ve babalarına mühlet verdik, tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu. Görmüyorlar mi ki, biz yurtlarına varıp onu etrafından eksiltiyoruz. O halde galip olanlar onlar mı?

44. (Evet…) o müşrikler gaflete dalmış, geleceklerini düşünmez bir vaziyette bulunmuşlardır. (Biz onlara ve babalarına mühlet verdik) yani: O kâfirlere ve kendilerinden evvel de babalarına bir istidraç, bir imtihan dönemi olmak için bir müddet ömür verdik, dünyada geniş bir geçimle, bir rahatta yaşadılar. Bu nimetleri kendilerine veren Yüce Yaratıcının bu lûtf ve ihsanını düşünerek şükran vazifesini ifaya çalışmadılar. (tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu) artık kendilerine verilmiş olan nimetlerin kendilerinden yok olmayacağını sandılar, pek büyük bir aldanış içinde kaldılar. Bu gafiller hiç (görmüyorlar mı ki) göz ile görülecek derecede kesin olarak bilmiyorlar mı ki: (Biz yurtlarına varıp) yani: İlâhî kuvvetleri, o kâfirlerinülkelerine yöneltip (onu) o yurdu (etrafından eksiltiyoruz.) Müslümanları oralara sevkederek galip kılıyoruz, o kâfirlerin hâkimiyetleri günden güne eksilmeye yüz tutuyor. (o halde galip olanlar onlar mı?) elbette değil.

§ Evet… İslâm’ın başlangıcını bir düşünmeli, müslümanları kendi yurtlarından çıkmaya, Mekke-i Mükerreme’yi terketmeye mecbur kılmışlardı. Fakat az sonra Allah’ın yardımı tecelli etti, müslümanlık ufuklara yayılmaya başladı, Mekke-i Mükerreme ve nice beldeler fethedildi. İşte herhangi bir zümre, Allah Teâlâ’nın dînine hakkiyle bağlanır, onun emirleri dairesinde hareket ederse daima böyle başarıdan başarıya kavuşur. Aksine hareket edenler de bir ilalî terbiye, bir dünyevî ceza olmak üzere bu gelişmeden mahrum kalırlar.

§ Kaf fal’dan nakledildiğine göre bu âyet-i kerime, Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Bu da Kur’ân’ın bir mucize olduğunu gösterir. Çünkü bunun inişi zamanında müslümanlar henüz güç bir durumda idiler. Bu âyet-i kerime ise onların galip, düşmanlarının mağlûp olacaklarını kesin bir şekilde göstermiş oluyordu ki, az sonra bu hakikat gerçekleşmiştir.

45. De ki: Ben sizi ancak vahy ile korkutuyorum. Sağır olanlar ise korkutuldukları zaman daveti işitmezler.

45. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem’in ilâhî vahye dayanarak insanları azap ile tehdide memur olduğunu bildiriyor, o azabı kendi tarafından getiremiyeceğini ve onun tehdidinden sağır kesilenlerin istifade edemeyeceklerini haber veriyor. O ilâhî azabın pek ziyade şiddetli olduğunu, o azabın en hafifine tutulanların bile pek büyük pişmanlıklar izhar edeceklerini ve herkes hakkında adaletin gereği ne ise onun tatbik edileceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Rasûl! O azaplarını alay yoluyla aceleeden müşriklere (de ki: Ben sizi ancak vahy ile) Rabbinizin kelâmı olan Kur’an-ı Kerîm ile, dinsizlerin şiddetli azaplara tutulacaklarını bildiren sadık, ilâhî haberler ile (korkutuyorum) zannetmeyiniz ki ben sizi kendi tarafımdan tehdit ediyorum. (sağır olan ise korkutuldukları zaman) kendilerini korkutan tarafından vâki olan (daveti) irşadı, hayır dileyen öğütü (işitmezler) yani Kasten sağır kesililer, hakkı kabulden kaçınırlar, inatları, cehaletleri yüzünden sağır kesilmiş gibi bir vaziyet alırlar. Onlar kendilerine söylenilen faideli sözlere, öğütlere iltifat etmezler.

46. Andolsun ki: Rabbin azabından hafif bir şey onlara dokunacak olsa elbette diyeceklerdi ki: Eyvah bizlere! Şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.

46. (And olsun ki) Billâilazim (Rabbin) sana yardım ihsan edecek olan Yüce Yaratıcının (azabından hafif bir şey) cüz’i, geçici bir azap (onlara) o müşriklere (dokunacak olsa elbette diyeceklerdir ki: Eyvah bizlere!) Onlar o azabın şiddetinden dolayı böyle helâk olup gitmelerini temenni edeceklerdir ve (şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.) diyerek zulüm ve küfürlerini itiraf etmiş olacaklardır. İşte daha dünyadalarken bu azaba ait verilen haberleri, yapılan öğütleri, dinlemeyip de sağır kesilen inkarcılar, sonra ahiret hayatında böyle pek büyük üzüntülere düşüp duracaklardır. Bütün bunlar hikmet ve adalet gereğidir.

47. Ve biz kıyamet gününde adalet terazilerini koruz da artık hiçbir nefis bir şey ile zulümedilmez. İsterse bir amel bir hardal tanesi ağırlığınca olsun, onu da getiririz. Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.

47. (Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine göstermek için (adalet terazileri koruz da)onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır, dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur, bu şekilde de ilâhî delil tamam olmuş, Allah’ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları şeyler tamamen verilir, hayır sahipleri onun mükâfatını görürler, şer sahipleri de onun cezasına kavuşurlar, (isterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız kalmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz) onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet… Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam mânâsıyla bilir, hiç bir zerre onun İlim dairesinden hariç bulunamaz, ve onun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez. Artık o Yüce Yaratıcının hesaba çekeceğini düşünerek titremeliyiz, daha imkân var iken işlerimizi ve ahlâkımızı düzelterek uhrevî sorumluluktan kurtulmaya çalışmalıyız. O hikmet sahibi Yaratıcının adaleti ve merhameti gereğidir ki, bizlere o uhrevî hayatı haber veriyor ve Peygamberlerinin kıssalarını da bizlere bildirerek o yönden de bizleri uyandırmak lütfunda bulunuyor.

48. And olsun ki, biz Musa’ya ve Harun’a furkan ve bir ziya ve sakınanlar için bir öğüt vermiştik.

48. Bu mübarek âyetler, birinci kıssa olmak üzere Hz. Musa ile Hz. Harun’un nail oldukları nimetleri ve takva sahiplerinin mümtaz vasıflarını, Kur’an-ı Kerîm’in mukaddes bir öğüt olup inkârının mümkün olmadığını şöylece beyan buyurmaktadır. (And olsun ki, biz Musa’ya ve Harun’a Furkan) verdik. Yani: Hak ile bâtılın, helâl ile haramın arasını ayıran Tevrat kitabını veya hak din ile bâtıl dinlerininarasını ayırdeden bir delil ihsan ettik, (ve bir ziya) verdik ki, onunla cehalet karanlıkları giderilmiş olup selâmet sahası aydınlanmıştır. (ve sakınanlar için bir öğüt) bir nasihat veya şer’i hükümlere dair muhtaç oldukları mes’eleler! haber (vermiştik) çünki bunlardan faydalanacak olan, sakınanlardan ibarettir.

49. O sakınanlar ki: Rablerinden tenhada da büyük bir korku ile korkarlar ve onlar kıyametten de titreyicilerdir.

49. Evet… (O takva sahipleri ki) onlar (Rablerinden) onun azabından (tenhada da) insanlar arasında olmayıp gizli bir halde de bulunsalar yine (büyük bir korku ile korkarlar) ilâhî kitabın bildirdiği şeylere inanmış olup ilâhî azaba uğramamaları için son derece uyanık bulunmaya çalışırlar. Yahut daha hicap perdesi açılmamış olduğu ve ilâhî azap gözleriyle görülmediği halde de yine ondan bir korku içinde yaşarlar, (ve onlar) o takva sahipleri (kıyametten de titreyicücrdir) o adalet terazilerinin meydana çıkarılacağı günü de düşünür, ondan korkar dururlar. Çünkü onlar kıyametin vuku bulacağını bilirler, ona inanmıştırlar. Kur’an’ı Kerîm, onlara bunu haber vermektedir.

50. Ve işte bu Kur’an bir mübarek zikirdir ki, onu biz indirdik. Artık siz mi onu inkâr edici kimselersiniz?

50. (İşte bu) Kur’an’ı Kerîm (bir mübarek zikirdir ki,) hayrı, faidesi pek çok olan bir öğüttür ki, (onu biz) peygamberlerin en şereflisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (indirdik) o mukaddes kitabı Cibril-i Emin vasıtasiyle Levh-i Mahfuzdan o Yüce Peygambere indirdik ki, onun yüceliği gün gibi ortadadır. (Artık) ey dinsizler! Hiç sıkılmaz mısınız? (Siz mi onu inkâr eden kimselersiniz?) Bu ne kadar cür’et! Onu Peygamberine ihsan etmiş olan Cenab’ı Hak, onu, o değerli kitabını sonsuza değin insanlığın ufuklarına ışık saçar bir halde bulunduracaktır.

51. Ve andolsun ki, İbrahim’e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik.

51. Bu mübarek âyetler de ikinci kıssa olmak üzere Hz. İbrahim’in nail olduğu peygamberliği bildiriyor. Putlara tapınmakta bulunan babasıyla kavmine olan hitabını ve onların cevaplarına karşı onların sapıklık içinde olduklarını kendilerine ihtar etmiş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) muhakkaktır ki: (İbrahim’e de bundan evvel) Musa, Harun ve Muhammed Aleyhimüsselâtü vesselâma peygamberlik verilmeden önce (rüşdünü vermiştik) yani: Ona da peygamberlik ve tam anlamıyla hidayet ihsan buyurmuştuk. (Ve biz onu bilenler idik) Hz. İbrahim’in öyle kendisine vereceğimiz peygamberlik ve hidayete zahiren ve batınen ehil olduğunu hakkiyle biliyor idi, çünkü o muhterem zat, pek nezih bir ruha, bir yaratılışa nail idi, en güzel vasıflar ile, en yüksek ahlâk ile vasıflanmış bulunuyordu, insanlığın hidayete nail olmasını ister dururdu.

52. O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: Nedir bu heykeller ki, siz onlara tapınmaya devam edip duruyorsunuz?

52. (O vakit ki) Hz. İbrahim’e peygamberlik ihsan edilmişti, (babasına ve kavmine) karşı peygamberlik vazifesini ifaya başlayarak (dedi ki: Nedir bu heykeller ki) bu yaptığınız ruhsuz, faidesiz bir takım heykeller, sûretler ki, (siz onlara) tapınmaya (devam edip duruyorsunuz?) hiç bunların cansız varlıklar türünden âciz, başkalarına fâide verecek kabiliyetten mahrum şeyler olduğunu düşünmüyor musunuz?

53. Dediler ki: Biz babalarımız! bunlara ibadet ediciler bulduk.

53. İbrahim Aleyhisselâmın böyle kınamak için vâki olan sorusuna cevaben o putperest şahıslar (dediler ki: Biz babalarımızı bunlara ibadet ediciler bulduk) biz de onlara uyduk,böyle bunlara tapmakta bulunuyoruz. Ne büyük bir cehalet! Yaptıkları hareketleri bir kanıta bir akli delile dayanmış değil, yalnız kuru, cahilce bir taklitten ibaret. Bunu da itiraf etmiş bulunuyorlar.

54. Yemin olsun dedi: Siz de, babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz.

54. Hz. İbrahim de onların bu pek yanlış hareketlerini kendilerine anlatmak, onları o müşrikce hareketlerinden vaz geçirmek için (yemin olsun ki, dedi) ey bu heykellere tapınan güruh! (Siz de babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz) Evet… Şüphe yok, bu timsallerin ne kıymeti vardır ki, tapınmak uygun olsun. Böyle kendilerini bile hiçbir tehlikeden korumaya kâdir olmayan bir takım kuru heykellerden, ne fâide beklenebilir? Hiç bunlar, mâbutluk sıfatına sahip olabilirler mi? Bunlara tapınanlar biraz akıllıca düşünmeli değil midirler? Ne yazık ki, şeytan onları o kadar aldatmıştır ki, kendilerini sırf Allah rızası için irşada çalışanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, bir hak sözü asla dinlemek istemezler.

55. Dediler ki: Sen bize hak ile mi geldin, yoksa sen lâtife edenlerden misin?

55. Bu mübarek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’ın yaptıkları suale karşı kavmine vermiş olduğu cevabını bildiriyor. Bütün mahlûkatın Yüce Rabbi Cenab-ı Hak’tan başka olmadığını ihtar etmiş ve putların Rablık sıfatına sahip olmadığı isbat için onları parçalamış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrahim Aleyhisselâm’ın beyanatına karşı kavmi şaşkınlık göstererek (dediler ki: Sen bize hak ile mi geldin) sen bu sözlerini bize ciddî, gerçeğe uygun olarak mı söylüyorsun? (yoksa sen) bizimle (lâtife edenlerden misin?) sen bizimle şakada mı bulunuyorsun? Sen neden böyle putlarımıza itirazda bulunuyorsun?

56. Dedi ki: Hayır… Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır ve ben ona şahitlik edenlerdenim.

56. Hz. İbrahim de onları yine uyandırmak, hatalarını kendilerine anlatmak için (dedi ki: Hayır) Ben lâtife yapmıyorum, ciddî olarak size söylüyorum. Biliniz ki: (Rabbiniz, göklerin, ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır.) İşte Rablık ve Mâbutluk sıfatlarına sahip olan ancak o Yüce Yaratıcıdır. (Ve ben ona) Rabbinizin o ezeli yaratıcı olup başkası olmadığına (şahadet edenlerdenim) bu hakikatı bilip bunu aklî ve naklî deliller ile isbat edecek bir zümreden bulunmaktayım.

57. Vallahi yemin ederim ki; Siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir oyun oynayacağım.

57. İbrahim Aleyhisselâm yine buyurdu ki: (Vallahi yemin ederim ki: Siz dönüp gittikten sonra) yani: O putlara ibadet edip sonra toplanacakları bir bayram yerine gittiğinizi müteakip (elbette putlarına bir oyun oynayacağım) onların boş şeyler olduğunu göstermek için bir çareye baş vuracağım.

§ Rivayete göre İbrahim Aleyhisselâm, böyle bir beyanatta gizlice bulunmuş idi. Bunu bir şahıs işiterek ifşa etmiş oldu. O putları cahil bir kavim kitlesi ve başlarında bulunan Firavun mel’unu himaye etmekte oldukları için onların parçalanması büyük bir kahramanlığa, mühim bir tedbir alınmasına bağlı idi. İşte bunun lüzumuna işaret için Hz. İbrahim, bu hususta bir oyun, bir hiyle, bir çareye baş vuracağına and içmiş bulunuyordu. Bu yeminini de yerine getirmiş oldu.

58. Artık onları parça parça etti, ancak onların bir büyüğünü değil, belki kendisine müracaat ederler diye.

58. (Artık) İbrahim Aleyhisselâm, kavminin bayram yerine gitmelerini müteakip puthaneye girdi. (Onları) o yetmiş kadar olan putları(parça parça etti) hepsini de kırıp geçirdi (ancak onların) o putların (bir büyüğünü değil) o büyük putu kırmadı, baltayı onun boynuna astı. (Belki) o putlara tapan kimseler (kendisine) Hz. İbrahim’e (müracaat ederler) diye böyle yaptı. Bu sûretle o cahillere karşı büyük bir delil, susturma sebebi vücude getirilmiş oldu. Evet… O putperest kavme denilmiş oluyordu ki: İşte gördünüz ya! Böyle parçalanmaktan kendilerini bile koruyamayan şeyler, size mi yardım edebileceklerdir ki, onlara tapınıp duruyorsunuz?

59. Dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, o zalimlerdendir.

59. Bu mübarek âyetler, putlarının parçalanmasını gören müşriklerin bunu Hz. İbrahim’in yapmış olduğunu söyleyerek o muhterem zatı yanlarına getirdiklerini bildiriyor. Onların sorularına cevaben bu hadiseyi putların belki en büyüğü yapmıştır, söyleyebilirlerse, putlardan sorunuz diyerek ve kavminin cehaletine Hz. İbrahim’in işarette bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ve putlara tapanlar, bayram yerlerinden dönüp putlarının parçalanmış olduğunu gördüler (dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise) onları böyle kim parçaladı ise (şüphe yok ki, o zalimlerdendir) çünkü o putlarımıza ihanet etmiş, onları böyle parçalamıştır.

60. Dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.

60. Hz. İbrahim’in o putlar aleyhinde söylemiş olduğu sözü işitenler (dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.) onları takibediyormuş, onları böyle parçalayacağını söylüyormuş, bu hadiseyi o yapmış olmalıdır.