ENBİYA SURESİ

91. Ve namusunu pek güzelce korumuş olanı da an ki kendisine ruhumuzdan üflemiştik. Ve onu ve oğlunu da âlemlere bir âyet kılmıştık.

91. Bu mübarek âyetler de onuncu kıssa olmak üzere Hz. Meryem’in ve muhterem oğlunun ibret verici hallerine işaret ediyor, İslâm dininin bütün insanlığa ait bir birlik dinî olduğunu ve âlemlerin Rabbi olan Cenab’ı Hak’ka ibadet edilmesini emrediyor. insanlar arasındaki ayrılıkların devam edeceğini ve sonunda bütün insanların Allah’ın huzuruna gideceklerin! ihtar buyuruyor. Helâk olmaları takdir edilmiş olan kavimlerin de Yecüc ile Mecücün yeryüzüne dağılmalarına kadar küfürlerini terk etmiyeceklerini beyanbuyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Namusunu pek güzelce korumuş olanı da) yani kendisine ne helâl ne haram olarak bir erkek temas etmemiş, gayet iffetli ve namuslu ve dinî metanetle mümtaz bulunmuş olan Hz. Meryem’i de an ki: (Kendisine ruhumuzdan üflemiştik) yani: Bizim emrimizle meydana gelen bir ruh ile Hz. İsa’yı Meryem’in içerisinde hayata kavuşturmuştuk. Yahut Cenab-ı Hak’kın emrine binaen Cibril-i Emin Hz. Meryem’in gömleği yakasından üfleyerek o şekilde Hz. İsa vücude getirilmiş oldu. Böyle hayat vesilesi olan ruhun Hak Teâlâya izafe edilmesi, İsa Aleyhisselâm’a şeref vermek içindir. Nitekim mukaddes Kâbe’ye “Beytullah = Allah’ın evi” denir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ ruhtan, eve ihtiyaçtan münezzehtir, bütün ruhlar ve mekânlar onun yaratmasının birer eseridir. Evet.. Cenab-ı Hak, İsa Aleyhisselâm’a büyük bir şeref vermiştir, İşte buyuruyor ki: (ve onu da ve oğlunu da) yani: Hz. Meryem’in de, Hz. İsa’nın da kıssasını, harikulâde hallerini (âlemlere bir âyet kılmıştık) onların varlığı, bütün insanlar ve cinler, bütün melekler için Allah’ın kudretinin büyüklüğüne şahitlik eden büyük bir delildir. Onu düşünenlerin gözleri önünde Allah’ın kudretinin sonsuzluğu tecelli eder. Çünkü fevkalâde bir iffet ve temizlik sıfatına sahip olan ve hiçbir erkek ile temas etmemiş bulunan Hz. Meryem’in, Hz. İsa gibi doğar doğmaz konuşup annesinin iffetini aklayan ve peygamberlik rütbesine eren bir oğula nail olması, ilâhî kudretin büyüklüğüne şahitlik eden bir açık kesin delildir.

92. Şüphe yok ki bu, bir tek din olarak sizin dininizdir ve ben de sizin Rabbinizim. Artık bana ibadet ediniz.

92. (Şüphe yok ki, bu) yani: Tevhit dini, İslâm milleti (bir tek din) şeriat (olarak sizindininizdîr) yani: Ey muhataplar!. Ey din ile mükellef insanlar!. İşte kıssaları beyan olunanPeygamberler, bir tek millet teşkil ediyorlardı, hepsi de Allah’ın birliği inancında birleşmiş idiler, bütün insan cemiyetlerinin tâbi olacakaln din, bu İslâm dininden başka değildir. (Ve ben de sizin Rabbinizim) Hz. İsa’yı da diğer mahlûkatı da meydana getiren, besleyen, hepsine ihsanda bulunan ancak ben Yüce Yaratıcıyım, başkası değildir. (Artık bana ibadet ediniz) başkalarını mabut edinmeyiniz, putlara ve insanlara sakın tapınmayınız.

93. Bazı milletler din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular. Hepsi de bize dönücülerdir.

93. Fakat ne yazık ki, bazı milletler (din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular) dinlerini ayrılığa uğrattılar, birbirini lânetleyerek birbirinden ayrıldılar, parça parça olup durdular. Yahudi ve Hıristiyan taifeleri gibi ki, bütün Peygamberlerin müttefik oldukları dinî esasları değişikliğe uğrattılar. (Hepsi de) bütün bu dağınık halde bulunanlar kıyamet gününde (bize dönücülerdir) artık haklarında hükme-deceğizdir, hakkı savunanlar, mükâfata, batılı savunanlar da hak etmiş oldukları cezaya kavuşacaklardır. Bunu bir kere düşünmelidirler.

94. İmdi her kim mümin olduğu halde güzel güzel amellerden işlerse artık onun çalışması için inkâr yoktur ve şüphe yok ki, biz onun için yazıcılarız.

94. (İmdi) şu muhakkaktır ki, (her kim) herhangi millet fertleri (mümin) İslâm dinine nail (olduğu halde güzel güzel amellerden işlerse) Allah katında makbul, sevabı gerektiren amellerden mümkün mertebe ifaya çalışmış bulunursa (artık onun çalışması için inkâr) mahrumiyet (yoktur) o güzel amellerinin sevabına mutlaka kavuşacaktır. Cenab-ı Hak, bir kerem sahibi mabuttur, kullarını lâyık oldukları mükafatlardan mahrum bırakmaz, onların takdire şayan amellerini inkâr etmekten münezzehtir, (ve şüphe yok ki, biz onun için) o amelleri işleyen kimse adına onunişlediği şeyleri (yazıcılarız) Evet.. Cenab-ı Hak’kın emriyle koruyucu melekler, onların bütün işlerini, sözlerini ameller sahifesine kaydetmektedirler, hiç biri zayi olmayacak, meçhul kalmıyacaktır.

95. Ve kendisini helâk ettiğimiz bir belde ahalisi için dönmemeleri imkânsızdır.

95. (Ve kendisini helâk ettiğimiz) ölüme mahkûm eylediğimiz (bir belde) ahalisi (için memnudur ki) imkânsızdır ki, Allah’ın takdirine aykırıdır ki, (onlar) bize (dönmiyecekler olsunlar) böyle bir hal, mümkün değildir. Herhalde o ölenler, yeniden hayat bulup Cenab-ı Hak’kın mahkemeî kübrasına sevkedileceklerdir, ölmekle mahvolup gitmiş olmayacaklardır. Mümin, iyi olan kimseler, ebedî nimetlere nail olacaklardır. Kâfir olanlar da ebedî azaplar içinde kalacaklardır.

96. Yecüc ve Mecüc açılıp da onlar her tepeden koşmaya başlayacakları zamana kadar bu kavimlerin halleri devam eder.

96. Evet.. İnsanlar arasında ayrılıklar devam edecektir, (yecüc ve mecüc) denilen iki büyük kabile (açılıp da) onları arkasında tutan sed yıkılıp da o iki taife (her tepeden) her yüksek mevkiden (koşmaya başlayacakları) yeryüzüne yayılacakları (zamana kadar) bu insanların, yeryüzündeki bu muhtelif milletlerin halleri, ihtilafları devam edip duracaktır.

§ Zülkarneyin, Yemen’de hüküm sürmüş olan bir zattır. Seyahati esnasında “Beynesseddeyn = iki set arası” denilen bir yere varınca orada bulunan bir kavirr kendisine müracaat ederek “yecüc ve mecüc” adındaki iki kabilenin kendi arazilerine tecüvüz ettiklerinden şikâyette bulunmuşlar, Zülkarneyin de aralarında güzergâhı ka payacak bir sed yaptırdı. Bu sed, Allah’ın va’dinin gelmesi anındaki, -Allah daha iyi bi lirkıyamete yakın bir zamandır, yıkılacak, arkasındaki o iki kabile medeniyet dün yaşınaakın edeceklerdir. Bu bir kıyamet alâmeti sayılmaktadır. Böylece bir hal, uzat görülemez. Nitekim vaktiyle de bir takım vahşî kabileler yeryüzünün her tarafın; dağılarak nice şehirleri yıkmış, nice cinayetlerde bulunmuşlardır. Dünya tarihi, bun;. şahittir. Bu seddin kuzey kutup mıntıkasında iki dağ arasında yapılmış olduğu zanne diliyor. Bu gibi mırmkalarda henüz keşfedilmemiş bazı mahaller olabilir. Aksini iddic doğru değildir.

§ Bu mübarek sûredeki on kıssa için Meryem sûresi ile diğer sûrelerdeki izahlar? da müracaat edilmeli!.

97. Ve doğru olan va’d kıyamet günü yaklaştığı zaman, artık kâfirlerin gözleri muzdarip bir hale gelecek ve diyeceklerdir ki : Eyvah bizlere! Biz bundan gaflette bulunmuş olduk. Hayır.. Biz zalimler olduk.

97. Bu mübarek âyetler, kıyamet gününde kâfirlerin ne korkunç bir halde kalacaklarını ihtar ediyor, kendilerinin de ve taptıkları putların da cehenneme Bulacaklarını ve o putların birer mâbud olmadıklarını anlayarak ne şiddetli pişmanlıklara düşeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin’in seddi açılınca, Öyle kıyamet alâmetleri görülünce (ve doğru olan) hakikatın kendisi olan (va’d) de, kıyamet günü de, ikinci üfleme de gerçekleşip haşır ve neşir (yaklaştığı zaman) hesap ve ceza gibi haller görülmeğe başlayınca (artık kâfirlerin gözleri mustarip bir hale gelecek) o günün şidetinden dolayı birnice gözler debrenemeyip açık kalacak ve diyeceklerdir ki: (Eyvah bizlere!.) Ey Helâk neredesin gel bize!, (biz bundan) bu şiddetli günden dünyada iken (gaflette bulunmuş olduk) bunu düşünmemiş bulunduk. (Hayır.. Biz zalimler olduk.) nefsimize zulmettik. Çünkü Peygamberlerin vermiş oldukları haberleri inkâr eyledik, kudret eserlerini düşünüp tefekkürde bulunmadık, artık DIZ bu müthiş güne gelmiş, kendimiziebedî bir azaba maruz bırakmış olduk.

98. Şüphe yok ki, siz ve Allah’tan başka taptığınız nesneler cehenneme atılıp yakılacak şeylersinizdir. Siz oraya varıp gireceksinizdir.

98. Mekke müşriklerine hitaben şöyle de buyuruluyor: (Şüphe yok ki, siz ve Allah’tan başka taptığınız nesneler,) cansız maddeler türünden olan putlar (cehenneme atılıp yakılacak şeylersinizdir.) sizler öyle yakılacak odun yerindesinizdir. Evet.. Ey müşrikler!. (Siz) hepiniz (oraya) o cehenneme varıp gireceksinizdir) orası sizin ikâmetgâhlarınız olacaktır.

99. Eğer onlar ilâhlar olsalar idi oraya varıp girmezlerdi. Halbuki, hepsi de orada ebediyyen kalıcılardır.

99. Bir kere düşünmeli!. (Eğer onlar) o tapılan putlar, heykeller sizin iddia ettiğiniz gibi (ilâhlar olsalar idi oraya) cehenneme (varıp girmezlerdi.) Öyle bir azaba uğramazlardı. (Halbuki, hepsi de) o putlar da, onlara tapanlar da orada ebediyen kalıcılardır.) artık oradan kurtuluş ümidi yoktur.

§ Bu cehenneme atılacak mâbutlardan maksat, cansız maddeler türünden olan putlardır. Müşriklerin bu bâtıl mabûtlarını böyle kendileriyle beraber cehenneme atılmış olduklarını görünce bu da kendileri için ayrıca bir azab olacaktır, bu sebeble de üzüntüleri artacaktır, bu da bir şiddetli pişmanlığa vesile olacaktır. Firavun ve Nemrud gibi ilahlık iddiasında bulunmuş olan kâfirler de zaten kâfir oldukları için cehenneme attılacaklardır. Yoksa Hz. Üzeyr gibi Hz. İsa gibi mabudluk iddiasında bulunmamış, bilakis ümmetlerini tevhid dinine davet etmiş olan zatları bu âyeti kerime içine almaz. Melekler de bu türdendir. Bunların cennetlik oldukları nassan âyet ve hadisle ve aklen sabittir. Bununla birlikte “vema tabüdûn” âyeti kerimesindeki “mâ” kelimesi, akıl sahiplerini kapsamaz. Ve buâyeti kerime, Mekke müşriklerine hitabetmektedir. Onların tapındıkları ise bütün putlardan ibaret idi, onların Kâbe etrafında üçyüz altmış kadar putu bulunmakta imiş.

100. Onlar için orada gayet şiddetli bir nefes alma vardır ve onlar orada hiçbir şey işitemezler.

100. (Onlar için) o cehenneme atılacak müşriklere mahsus (orada) cehennemde (gayet şiddetli bir nefes alma vardır) onlar orada pek şiddetli bir teneffüse, bir ah ve enine tutulacaklardır. (Ve onlar orada) o cehennemde onun galeyanından, aşırı derecedeki şiddetinden dolayı hiçbir şey (işitemezler.) Müthiş bir azap içinde kalmış olurlar. Hepsi de kendi azabıyla çırpınıp duracaktır, birbirinin seslerini duymaları, aralarında bu vesile ile bir kaynaşma, bir sohbet meydana gelmesi düşünülemez.

101. Muhakkak ki, kendileri için bizden bir güzellik takdir edilmiş olanlar, oradan uzak bulundurulmuşlardır.

101. Bu mübarek âyetler, inananlardan olan mutlu zatların cehennemden emin, birnice ahiret nimetlerine nail, korku ve endişeden, hüzn ve kederden uzak olacaklarını müjdeliyor. Böyle bir başarının tecelli edeceği ve isanların tekrar yaratılacakları ahiret durumlarına işret buyurmaktadır. Şöyle ki: Kâfirlerin pek korkunç âkibetleri bildirilmiş oldu, inananlara gelince (muhakkak ki: kendileri için bizden) Allah tahtından (bir güzellik takdir edilmiş olanlar) yani: Haklarında ebedî saadet, dinî fazilet, uhrevî mükâfat ezelden takdir edilmiş olan müminler ise (onlar) o mesut zatar (oradan) cehennemden (uzak bulundurulmuşlardır) çünki onların cenneterde bulunacakları takdir edilmiştir. Cennetler ile cehennemler arasında ise ne kadar büyük bir ayrılık, uzaklık vardır. İşte Resûl-i Ekrem tabi olan, onun dinine hizmet etmiş bulunan sahabe-i kiram, özellikleaşere-i mübeşşereden cennetle müjdelenmiş on kişiden olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi yüce zatlar böyle bir müjdeye mazhardırlar. Yüce Allah onlardan razı olsun.

102. Onun hışıltısını bile duymazlar ve onlar nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir.

102. Öyle cennetlere nail olacak zatlar (onun) cehennemin (hışıltısını bile duymazlar) cehennemin fevkalâde şiddetli olan hareketini, sesini değil, en hafif, en gizli sesini bile duyup rahatsız olmazlar, (ve onlar) cennetlere kavuşacak olan zatar (nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir.) onlar korkunç şeylerden emin oldukları gibi arzu ettikleri çeşitli nimetlere de nail olacaklardır, cennetler içinde tam bir huzur ile ebedî olarak yaşayıp duracaklardır.

103. Onları en büyük korku mahzun etmez ve onları melekler karşılarlar ve onlara derler ki: İşte bu, size va’d olunan gününüzdür.

103. (Onları) o cennetlere aday zatları (en büyük korku mahzun etmez.) onlar üzüntü ve kederden korunmuş bulunurlar. En büyük korku ise ya birinci üflemedir veya ikinci üflemedir veya koç şekline girecek olan ölümün boğazlanmasıdır veya bir kısım insanların cehenneme sevkine emir verilmesidir, İşte böyle pek korkunç olaylar karşısında da o mutlu kullar üzüntü ve kederden uzak, kalp huzuruna kavuşmuş bulunacaklardır, (ve onları melekler karşılarlar) kabirlerinden çıktıkları veya cennetin kapılarına yanaştıkları vakit kendilerini melekler karşılar, tebrikte bulunurlar ve onlara derler ki: (İşte bu, size) dünyada iken (va’d olunan gününüzdür) artık burada tam bir saadetle yaşayıp duracaksınızdır, sizi müjdeleriz. Ne mühim bir mutluluk!.

104. Düşününüz o günü ki, kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi göğü düreceğiz. İlk yaradılışta başladığımız gibi onu iade edeceğiz. Üzerimize bir va’addır ki, muhakkak yapıverecekleriz.

104. Ey insanlar!. Düşününüz (o günü ki,) o müminlerin üzülmeyecekleri, kafirlerin de ebedî azaplara uğrayacakları zamanı ki, (kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi) onların açık, yayılmış bir halde bırakılmaması gibi (göğü düreceğiz) sanki hiç mevcut değilmiş gibi kısaltıp kaldıracağız, sonra da (ilk yaradılışta başladığımız gibi onu) insanı ve ilk yaratmış olduğumuz bir takım şeyleri (iade edeceğiz) yeniden vücude getireceğiz. Meselâ: İnsanlar, yok olduktan sonra yeniden aynı mahiyette olarak iade edileceklerdir veyahut insanların öldükten sonra da aslî parçaları korunmuş kalacağından, o parçaların toplanmasıyla kendileri yeniden vücude getirileceklerdir. Hepsine de Allah’ın gücü yeter. Buna inanmışızdır. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Üzerimize bir va’ddır ki,) onları yeniden vücude getireceğimize ait beyanatımız gereğidir ki, (biz muhakkak) o haber verdiğimiz şeyleri, değişimleri, yeniden oluşumları (yapıverecekleriz.) bu konudaki beyanatımız kesindir, bunda kimsenin tereddüde selahiyeti yoktur. Özet olarak: Bir kıyamet vukuu, bir ebedî âlemin varlık alanına gelmesi takdir edilmiş, muhakkaktır. Bunları yaratmak ve iade etmek Cenab-ı Hak’kın kudretine göre pek kolaydır, külfeften uzaktır ve hikmet gereğidir. Bunda hiçbir mümin, şüphe edemez.

“Bak mülküne var mı intehası”

“Bak zihne sığar mı kibriyası”

“Devretmede desti kudretinde”

“Yüzbin küre mülki hikmetinde”

Muallim Naci

105. Andolsun ki, Zebur’da zikirden sonra yazmıştık ki, Muhakkak yere benim salih kullarım vâris olacaklardır.

105. Bu mübarek âyetler, yere kimlerin vâris, sahip olacaklarını bildiriyor. Kur’an-ı Kerim’inde de ibadet eden kullar hakkında ne kadar büyük bir irşat vesilesi bir şekilde ortaya çıkmış, az zaman içinde doğu ve batıya yayılmıştır. Endülüs müslümanları sayesinde batılıların ne kadar nefis bilgiler elde etmiş oldukları tarihen sabittir. Özellikle o Yüce Resûl Hazretleri Makam-ı Mahmud’a sahip olup ahiretde en büyük şefaate muvaffak olacaktır ki, bu da o seçkin Peygamberin ne kadar muazzam bir ilâhî rahmet olduğuna açık bir delildir. Cenab-ı Hak cümlemizi şefaatine nail buyursun Amin.

§ Peygamber Efendimizin böyle bütün âlemlere rahmet olması, şeriatının evrensel bulunması onun bütün mahlûkattan üstün bulunduğuna en kuvvetli bir şahittir. Binaenaleyh Habibullah olan o mübarek Peygamber meleklerden de üstündür, bunda şüphe edilmemelidir. Bu mesele, kelâm ilminde de açıklanmıştır. Bunun aksine olan iddia, kuvvetli bir delile dayanmış değildir.

106. Muhakkak ki, bunda Kur’an’ı Kerim’de ibadet ediciler olan bir kavim için mükemmel bir öğüt vardır.

106. Muhakkak ki, bunda -Kur’an’ı Kerim’deibadet ediciler olan bir kavim için mükemmel bir öğüt vardır.

107. Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.

107. Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.

108. De ki: Bana muhakkak vahyolunuyor ki, sizin ilahınız: Şüphe yok bir ilahtır. Artık siz İslâmiyet’i kabul etmiş kimseler misiniz?

108. Bu mübarek âyetler, Son PeygamberHazretlerinin kavmine Allah’ın birliğini tebliğ buyurduğunu ve yüz çevirdikleri takdirde haklarında ilâhî azabın ne vakit geleceğini kendisinin bilmediğini ve gizli, âşikâr, her şeyin Allah Teâlâ’ca malûm bulunduğunu ihtar buyurmuş olduğunu bildiriyor. Ve hakkın tecellisini niyaz ederek Allah Teâlâ’ya ne şekilde iltica edildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. O kendilerini İslâm dinine çağırmakla görevli olduğunu müşriklere (de ki: Bana muhakkak) Allah tarafından (vahyolunuyor ki:) Kur’an’ın âyetleriyle bildiriliyor ki (sizin ilahınız, şüphe yok ki bir ilahtır) ondan başka bir ilâh yoktur, ondan başka hiçbir şey, ilahlık ve mâbudluk sıfatına sahip değildir, (artık siz İslâmiyet’i kabul etmiş) ibadetinizi ihlaslıca bir şekilde o ezelî Yaratıcıya tahsiste bulunmuş (kimseler misiniz?.) Elbette böyle olmanız, İslâmiyeti, o birlik dinini kabul etmiş bulunmanız lâzımdır.

109. Eğer yüz çevirirlerse artık deki: Size aynı şekilde bildirmiş oldum. O tehdit edilmiş olduğunuz şey, yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem.

109. Ey kadri yüce Peygamberim!. (Eğer) o kendilerine böyle dinî tebliğatta bulunduğun kimseler (yüz çevirirlerse) İslâmiyetten kaçınır ilâhî vahyin gereklerine iltifatta bulunmazlarsa (artık) onlara (deki: Size aynı şekilde bildirmiş oldum) yani: Ben Allah tarafından tebliğe memur olduğum şeyleri sizin hepinize haber verdim, hiçbirinizi ayırmadım veyahut benim adalet ve doğruluk üzere bulunduğumu ve tebliğatımın ilâhî vahye dayanmış olduğunu size parlak bir delil ile bildirmiş bulundum. (O tehdit edilmiş olduğunuz şey) size ilâhî azabın yöneleceği veya kıyametin meydana geleceği yahut müslümanların size galebe edecekleri (yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem) o mutlaka vâki olacaktır. Fakat onun ne zaman vâki olacağını bilmek ancak Cenab-ı Hak’ka mahsustur. O zamanı bana bildirmemiştir.

110. Şüphe yok ki, sözden açığa vurulanı da gizlediklerinizi de bilir.

110. (Şüphe yok ki) o Yüce Yaratıcı (sözün açığa vurulanını da) bilir hiç bir söz, diğer bir sözün bilinmesine mâni olamaz. Sizin İslâmiyet hakkında, Allah’ın âyetleri hakkında açıkça yaptığınız yerme ve ayıplamayı hakkiyle bilicidir. Ve sizin (gizlediklerinizi de bilir) müslümanlık aleynindeki düşüncelerinizi, müslümanlar hakkında kalplerinizde sakladığınız düşmanlığınızı o Yüce Yaratıcı, tamamiyle bilmektedir, ona hiçbir şey gizli kalamaz. Elbette ki, siz o kötü sözlerinizin kuruntularınızın, bir gün cezasına kavuşacaksınızdır.

111. Ve ben bilmem, belki o mühlet verilmesi sizin için bir imtihandır ve bir müddete kadar bir istifadedir.

111. (Ve) Ey Yüce Peygamber!.. O inkârcılara hitaben de ki: (Ben bilmem) hakkınızdaki takdir edilmiş olan hâdise; ilâhî azap, size ne zaman gelecektir. (Belki o) hadisenin tehire uğratılması size mühlet verilmesi (sizin için bir imtihandır) tâki nasıl hareket edeceğiniz tamamen ortaya çıksın, haliniz başkalarınca da görülsün, uyanacak bir vakit bulamadık diyebilmenize imkân kalmasın. (Ve) o mühlet verilmesi, sizin için (bir müddete kadar) ecelleriniz gelmesine değin (bir istifadedir) o müddet içinde uyanabilirsiniz, inancınızı düzeltebilirsiniz, birnice nimetlere nail olabilirsiniz. Artık bu müsaadenin de kadrini bilmez, bunu size ihsan eden Yaratıcınızı bilip onu birlemez ve tasdikte bulunmaz, şükrünü ifaya çalışmaz iseniz, elbette ki, ilâhî azaba her bakımdan lâyık olmuş olursunuz. Bu mühlet de sizin aleyhinizde bir delil olmuş olur.

112. Dedi ki: Yarabbi! Hak ile hükmet. ve bizim çok esirgeyici olan Rabbimizdir. Ancak sizin vasfedegeldiklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek olan zat

112. Resûl-i Ekrem Hazretleri Yüce Allah’a dua etmeye başlayarak (Dedî ki: Yarabbi!.) Ey bana ihsan ve keremde bulunan mâbudum!. (hak ile hükmet) yani: Benimle beni inkâr eden Mekkeliler arasında adaletin gereği ne ise artık ona göre ilâhî hüküm, ilâhî yardım tecelli etsin, o inkarcılar hakettikleri cezaya kavuşsunlar. Nitekim bu peygamber duası kabul olmuş, o düşmanlar Bedir savaşında azaba, yok olma felâketine uğramışlardır. (Ve bizim çok esirgeyici olan) rahmeti evrensel bulunan (rabbimizdir ancak) o ihsan edici olan Yaratıcımızdır. Ey müşrikler!. (Sizin vasf) ve isnat (edegeldiklerinize karşı) meselâ: Allah kendisine çocuk edindi, demenizi veya onun Peygamberine sihirbaz ve kitabına şiir demeye cür’etinize karşı, (kendisinden yardım istenilecek olan) zat.. Evet.. İslâm dinini koruyan, müminleri zafer ve galibiyete nail buyuran, her hususunda kendisine sığınılacak zat, ortak ve benzerden yüce olan Allah Teâlâ’dır, ondan başka şey değildir.

§.Bu âyeti kerime gösteriyor ki, bir mümin, zor bir durumda kalınca, ruhunu üzecek gayrı meşru lakırdılara hedef olunca âlemlerin Rabbi Hazretlerine iltica etmelidir, ona dua ve niyazda bulunmalıdır. O gibi musibetlerden kurtulmasını o kerîm olan yaradanından istirham edip durmalıdır. Çünkü: O Yüce Mabudun yardımı, şefkati hâlis kullarını daima selâmet sahasına kavuşturur. Nitekim böyle bir niyazda bulunan Son Peygamber Hazretleri de düşmanlarının şerrinden, inkârcı lakırdılarından kurtularak büyük bir zafere, fetihlere nail olmuş, yaymaya çalıştığı İslâm dininin nurları az bir zamanda birnice ufukları aydınlatmıştır, kıyamete kadar da aydınlanacaktır. Ve başarı Allah’dandır.