ENAM SURESİ

121. Üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikiredilmemiş olanlardan yemeyiniz. Ve şüphe yok ki, o bir günahtır ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Ve eğer onlara itaat ederseniz şüphe yok ki, siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.

121. Bu mübârek âyetler, hangi hayvanın etinin yiyilemiyeceğini beyan ile müşriklerin iddialarını ibtâl etmektedir. Ve mü’minlerle kâfirler arasındaki farkı en açık bir şekilde bildirerek mü’minleri müşriklere meyletmekten sakındırmaktadır. Şöyle ki: (Üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikredilmemiş) Yani kendi kendine ölmüş veya kasten besmele terkedilmiş veya üzerine başkasının ismi zikredilmiş (olanlardan yemeyiniz.) böyle bir hayvanın eti haramdır. (Ve şüphe yok ki, o) Böyle bir hayvanın etini yemek veyahut bir hayvanı Allah Teâlâ’dan başkasının ismini zikrederek boğazlamak (bir günahtır) Allah’ınhükmüne muhalif bir harekettir, sapmışların arzularına uymaktır, (ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için) Sizi bir takım yalan dolan ile hak yoldan çıkarmak için (kendi dostlarına) arzu ve isteklerine düşkün, ve dinî terbiyeden mahrum kimselere (telkinde bulunurlar.) vesveselerde bulunur dururlar. Binaenaleyh ey mü’minler!. Onların bu vesveselerinden, bu aldatmalarından gâfil bulunmayınız. (Ve eğer onlara itaat ederseniz) Onların bâtıl fikirlerine kıymet verirseniz, onların haramları helâl kabul etmelerine tâbi olursanız (şüphe yok ki) o takdirde (siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.) çünkü Allah Teâlâ’ya itaati bırakıp müşriklere itaat edenler, onların vesveselerini hak görenler, onları Cenâb-ı Hak’ka ortak kabul etmiş, tevhit dairesinden çıkmış bulunurlar.

§ Besmelesiz kesilen hayvan hakkında İslâm hukukçularının görüşleri şöyledir:

(1) İmam Ahmet’e ve Davudi Zahirî’ye göre, kasten veya unutarak besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır.

(2) İmam Mâlik ile İmam Şafi’iye göre bir müslümanın kestiği koyun, sığır, deve gibi bir hayvanın eti helâldır, isterse, besmeleyi unutarak veya kasten terketmiş olsunlar.

(3) İmam Âzam’a göre kasten besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. Fakat unutarak besmelenin zikredilmemesi, bu haramlığı gerektirmez.

122. Ya bir kimse ki ölü iken diriltmişiz ve ona bir ışık vermişiz, onunla insanlar arasında yürüyor. O, meselâ zulmetler içinde kalmış, ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş olan bir kimse gibi midir?

122. Cenâb-ı Hak, mü’minleri müşriklere itaatten nefret ettirmek için arlarındaki farkı şu şekilde beyan buyuruyor: (Ya bir kimse ki onu ölü iken) vaktiyle mânevî hayattan mahrum, Allah’ın dininin hükümlerindenhabersiz bulunurken biz kendisini (diriltmişiz) hak dine ulaştırmak şerefiyle mânevî hayata kavuşturmuşuzdur (ve ona bir ışık vermişiz) İslâm dininin ışığından kendisini aydınlatmışız (onunla) o mânevî nur ile (insanlar arasında) yolunu güzelce tâyin ederek tam bir emniyetle (yürüyor o) böyle münevver bir mü’min (meselâ zulmetler içinde kalmış) küfr ve şirkin karanlıkları içine düşmüş (ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş bir kimse gibi midir?.) bunların arasındaki fark, gün gibi açık değil mi?. Artık nasıl olur da akıllı bir kimse o gibi karanlıklar için kalmışların vesveselerine tâbi olabilir?. (İşte öylece) karanlıklar içinde kaldıkları halde bir kötülük, bir ihânet olarak (kâfirlere yaptıkları) kâfirce, cahilce (şeyler süslü gösterilmiştir.) kendilerine süslü, seçkin bir halde gösterilmiştir. Bunlar, o kadar karanlıklar, cehâletler içinde yaşarlarken kendilerini aydın ve bilgin görürler, kendilerini doğru bir yolun yolcusu imiş gibi sanır dururlar. Bu ne fena bir sapıklık neticesi. Binaenaleyh hakikî aydınlar, bu gibi sapıtmış kimselerin sözlerine, aldatmalarına asla iltifatta bulunmazlar.

123. Ve böylece herbir beldede günahkârlarını büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar. Halbuki, onlar hilekârlık yapmazlar, ancak kendilerine yapmış olurlar da farkına varamazlar.

123. Bu mübârek âyetler, bir takım günahkârların hikmet gereği mevki sâhibi olup insanları saptırmaya çalıştıklarını ve bunların bu kötü hareketlerini bilmeyerek kendi aleyhlerinde yapmış olduklarını bildirmektedir. Ve böyle inkârcı kimselerin kendilerine de peygamberlik rütbesi verilmedikçe Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyeceklerini bir haset ve kıskançlık sebebiyle öne sürdüklerini ve bunların kötü âkıbetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) Mekke’deki Kureyş reislerin! Mekkeahalisinin başkanlığında bulundurmuş olduğumuz gibi diğer (herbir beldede) bulunan (günahkârlarını) da, görünürde büyük mevkilere, servetlere sâhip olanlarını da hikmet gereği o beldelerde (büyükler kıldık ki, orada hîlede bulunsunlar.) kendi mevkilerine güvenerek halkı saptırmaya çalışsınlar, Yüce Peygamberlere tâbi olmaktan halkı men’etmeye uğraşıp dursunlar. Bunların böyle bir mevkide bulunup halkı saptırmaya çalışmalarına meydan verilmesi, onların hakkında bir imtihandır, onların daha fazla azap görmelerine bir sebep teşkil etmektedir. Onların bu saptırmaları aklı başında olan zatlara tesir etmeyecektir, o zatlar yine imân şerefine kavuşmuş bulunacaklardır. (Halbuki, onlar) O kavimleri arasında görünürde büyük olanlar, öyle başkalarını hidayetten mahrum bırakmak için (hile yapmazlar) onların hileleri tesirsiz kalır. Onlar (ancak kendilerine) hile (yapmış olurlar da) bilmeksizin kendilerini küfr ve taşkınlığa düşürmüş, azâba hedef kılmış bulunurlar da bunun (farkına varamazlar) ebedî zarara uğrar giderler. İşte insanların dindarlığına, fazîletine mâni olmaya çalışan şeytan yaratılışlı kimselerin âkibetleri böyle hüsrandan başka birşey değildir.

§ Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem hakkında bir teselli içermektedir. Çünkü Kureyş büyükleri, Rasûlü Ekrem’e insanların imân etmemeleri için Mekke yolu üzerinde dört şahıs bulunduruyorlardı. Bunlar Hz. Peygamber hakkında: “O kâhindir, sihirbazdır, yalancıdır, ona uymayınız.” deyip duruyorlardı. Bunların aldatmalarına rağmen müslümanların sayısı gündengüne artıyordu, düşmanlar ise zarar ve ziyâna uğruyorlardı. Onların böyle hileci bir harekete sevkedilmeleri, kendi haklarında Allah’ın kahrının ortaya çıkmasına bir sebep teşkil ediyordu. Ve onların yapacakları hilelerin tesirsiz kalacağını kendilerine göstererek onları bu sebeble de aşağılık ve zelil bir halde bırakmak hikmetine dayalıbulunuyordu.

124. Ve onlara bir âyet geldiği zaman derler ki: Allah’ın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz. Allah Teâlâ peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapmakta olduktan tuzak ve hileden dolayı Hak Teâlâ’nın katında bir alçaklık ve şiddetli bir azap isâbet edecektir.

124. (Ve onlara) Vaktiyle Allah’a ortak koşan Mekke ahalisine. Hz. Muhammecf -Afeyhîssefârının- doğruluğu, Peygamberliği hakfcınoa (bir âyet geldiği zaman) o ahali (derler ki. Allah Teâlâ’nın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri) bir Peygamberlik (bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz.) bize de vahy olunmalı, bize de Cibril gelip Muhammed Aleyhisselâm’ın sözlerinde sadık olduğunu haber vermeli ki ona imân edelim, yoksa biz imân etmeyiz. Nitekim Kureyş kâfirlerinden Velid İbni Muğire, Hz. Peygamber’e demiş ki: Eğer peygamberlik hak olsa idi ben ona senden daha lâyık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlıyım, ve ben senden daha fazla mala sâhibim. İşte bu gibi cahilce iddiaları red için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ Peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir.) Peygamberliğe lâyık olan, kendisine vahy olunacak zatı bilen ancak Allah Teâlâ’dır. Öyle fâni varlıkların ne kıymeti olabilir ki, onlar peygamberlik şerefine kavuşmaya bir vesîle olsun. (Elbette) Öyle yanlış düşünerek kendi nefislerini fitneye maruz bırakıp (günahkâr olanlara) insanları imândan men için (yaptıkları tuzak mekr ve hileden dolayı) Hak Teâlâ’nın katında, yani kıyâmet gününde (bir mezellet) bir zillet ve hakâret (ve şiddetli bir azap isâbet edecektir.) onlar dünyada da âhirette de lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Nitekim Kureyşin liderleri daha dünyada iken mağlûp olmuş, birçoklarıöldürülmüştür. Ahirette uğrayacakları ilâhî azap ise her türlü düşüncenin üstündedir. İşte dinsizliğin akibeti!.

125. İmdi Allah Teâlâ her kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm için genişletir. Ve her kimi dalâlete düşürmek dilerse onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir, sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi bulunur. İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin üzerine böylece pisliği verir.

125. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın hikmeti gereği bir kısım kullarının kalblerini genişlettiğini ve diğer bir takım kullarının kalplerini de daraltmış olduğunu bildirmektedir. Ve insanlar için hidâyet ve selâmet yollarının Allah tarafından tam olarak beyan buyurulduğunu ve kimlere selâmet yurdunun verilmiş olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Bir takım kimselerin seni inkâr ederek sapıklığa düşmekte olduklarını görerek üzülme. Onların haklarında kendi irâdelerini doğrultusunda yaptıklarına göre ilâhî irâde tecelli etmektedir. (İmdi Allah Teâlâ her kime) Onun güzel irâdesinden dolayı (hidâyet etmek isterse) ona hak yolunu bildirerek imâna muvaffak kılmak dilerse (onun göğsünü İslâm için genişletir.) onun nefsini hakkı kabul etmeye kabiliyetli kılar, onun kalbine bir imân nuru düşürür, onunla, kalbi açılmış olarak hidâyet yolunu takib eder. (Ve) Cenab’ı Hak (her kimi) onun kötü irâdesinden dolayı hakkında bir cezâ olmak üzere (sapıklığa düşürmek dilerse) onda da sapıklığı yaratır, o hidayetten kaçınır, (onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir) Öyle ki: O şahıs, hak’ki kabul etmekten kaçınır durur, onun kalbine imân giremez olur. Evet… O şahıs öyle bir darlık, öyle fazla bir sıkıntı içinde kalır ki, (sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi) gücünün üstünde olan bir vaziyette (bulunur.) üzüntüler içinde vakti geçer durur. (İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin) Kenditabii kabiliyetlerini, irâdelerini kötüye kullanarak imândan mahrum kalanların (üzerine böylece) göğüslerini daralttığı gibi (pisliği) de rezilliği de, dünyada lâneti, âhirette azâbı da (gönderir.) artık onlar bu felâketten kurtulamayacaklardır.

126. Ve bu Rabbinin dosdoğru olan yoludur. Muhakkak ki, biz âyetleri düşünen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.

126. (Ve bu) İslâmiyet veya Kur’an’ı Kerim’in beyanları bütün kâinatı yaratıp terbiye eden, bütün mahlûklarına bolca mükemmellikler veren (Rab’binin dosdoğru) baştan sona doğruluklara sahip düzensizlikten uzak bulunan (yoludur.) işte bu doğru yolu takib etmek, her akıllı ve bilgili olan insan için lâzımdır. (Muhakkak ki, biz âyetleri) Cenâb-ı Hak’kın birliğine, kudret ve yüceliğine, bütün mahlûkları hakkındaki kaza ve kaderinin sırf hikmet olduğuna dâir olan delilleri, kanıtları, işaretleri (düşünen) tefekkür eden, bu âyetlerin yüce mahiyetini idrâk edebilen (bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) öyle düşünen, hakikatı kabule yetenekli olan bir cemaat, bu ilâhî beyanları güzelce anlar, bunlara göre davranışlarını tâyin ederek ebedî saadete kavuşur. Ne büyük bir ilâhî lûtuf.

127. Onlar için Rablerinin katında selâmet yurdu vardır. Ve Allah, onların yaptıkları amelleri sebebiyle dostudur.

127. (Onlar için) Allah Teâlâ’nın âyetlerini güzelce tefekkür eden ve öğüt alanlar için (Rablerinin yanında) mânevî katında sonsuzluk âleminde (selâmet yurdu vardır.) onlar bütün sıkıntılardan uzak olan bir selâmet yurduna, bir mutluluk dolu cennete kavuşacaklardır. Bu ilâhî lûtuf onlara mahsustur. (Ve o) Yüce Yaratıcı (onların) o güzel tefekkürde bulunan kullarının öyle (yaptıkları) salih (amelleri sebebiyle dostudur) onların velisidir, yardımcısıdır, mânen yakınıdır. Ne muazzam bir mükâfat!.

128. Ve o gün ki, Allah Teâlâ onların hepsini bir araya toplayacaktır. Ey cin taifesi! İnsanlardan birçok kimseler edindiniz diye buyuracak. Onların insanlardan dostları olanlar da: Ey Rab’bîmiz! Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık ve bizim için tâyin ettiğin süreye ulaştık, diyecekler. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhınızdır, on’da ebediyen kalacaksınız, ancak Allah Teâlâ’nın dilediği müstesnâ. Şüphe yok ki, senin Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

128. Bu mübârek âyetler de doğru yolu takib etmeyen, birbirini aldatıp duran insan ve cin tâifelerinin ve birbirine musallat olan zâlimlerin müthiş âkibetlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hatırla Resûlüm!. (O gün ki. Allah Teâlâ onların) Sekaleyn denilen insan ve cinlerin (hepsini) de (toplayacaktır.) onların hepsini de dirilterek mahşere sevk eyleyecektir. Ve (Ey cin taifesi!.) yani ey şeytanlar!. (İnsanlardan birçok kimseler edindiniz) onları azdırarak ve saptırarak kendinize tâbi kıldınız, (-diye buyuracak-) Böyle kınama yoluyla vukû bulan Allah’ın hitabına karşı (Onların) o şeytanların (insanlardan dostları olanlar da) kendilerini güya müdafaa için (Ey Rab’bimizL Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık.) şeytanlar bir takım bâtıl şeyleri süslü gösterdikleri için insanlar aldanarak onlardan fâidelenmiş olduklarını zannetmişler, şeytanlar da kendilerine itaat etmeleri dolayisiyle insanlardan istifâde etmişler, kendi kötü amellerine kavuşmuşlar. Kezalik: Cinler sihir, kehanet gibi şeyleri, bir takım yalanları insanlara telkin etmişler, insanlar da onlara itaat ederek onların bozguncu tarzdaki maksatları meydana gelmiş. (Ve bizim için tâyin ettiği süremize erdik) Bu kıyâmet gününe kavuştuk (diyecekler.) böyle yaptıkları fenalıkları ve inkâr eylemiş oldukları kıyâmet gününü itirafa mecbur olarak pişmanlıklarınıhasretli bir tarzda göstereceklerdir. (Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhınızdır.) Bu, o dünyadaki kâfirce hareketlerinizin cezasıdır. (On’da) O ateş içinde (ebediyen kalacaksınız.) çünki cezâ itikada ve amele göredir. Kâfirler, asla ölmeyip sonsuza kadar yaşayacak olsalar aynı itikafda, amelde bulunacaklarına inanmaktadırlar. Binaenaleyh bu kanaatlerinin cezâsı da böyle ebedîdir. Zira, “Elcezâ-ü min cinsilamel” buyurulmuştur. Yani cezâ amele göredir. (Ancak Allah Teâlâ’nın dilediği) vakitler (müstesnâ) o kâfirler vakit vakit cehennem ateşinden çıkarılıp daha fazla tesirli bulunan bir soğukluk vadisine nakledilecekler, fakat bunun daha fazla tesirinden dolayı yine cehenneme nakledilmelerini isteyeceklerdir. Veyahut bu müstesnâdan maksat, hesâba çekilme zamanıdır ki, o müddet içinde cehennemde bulunmamış olurlar. Veyahut bundan maksat, imân etmeleri takdir edilen kimselerdir ki, onlar daha dünyada iken küfürlerini terkederek İslâmiyet’e kavuşmakta o cehennem azâbından müstesnâ bir halde bulunmuş olacaklardır. (Şüphe yok ki,) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senin Rab’bin hakîmdir) bütün fiil ve hükümleri hikmetlidir ve (alîmdir.) bütün mahlûkatının hallerini, amellerini ve lâyık oldukları cezaları ve onların âkibetlerini hakkıyla bilendir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının bütün takdir ettiği şeyleri bütün hükümlerini tasdik etmek ve yüceltmek, mü’minler için en’ kutsî bir vazîfedir.

129. Ve işte böylece zâlimlerin bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle musallat ederiz.

129. (Ve işte böylece) insanların ve cinlerin halleri ve onların haklarındaki cezalar gibi ve cinlerin insanları azdırmaya uğraşmaları gibi (zâlimlerin) zulümkâr olan insanların (bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle) kendilerinin gayrimeşru hareketleri yüzündenonların devamlı olarak küfr ve isyanda bulunmalarından dolayı (musallat ederiz.) onlar birbirini azdırır ve saptırır dururlar. Bu hâl kendileri için bir cezadır, bir musibettir. Veyahut onlar fenalıkları birlikte işledikleri gibi kendilerini de azap sahasında birbirine yaklaştırırız.

§ Bu âyeti kerimenin tefsiri hususunda İbni Abbas Hazretlerinden şöyle rivâyet edilmektedir: “Cenâb-ı Hak, bir kavim hakkında hayır dilerse onların işlerine en hayırlı olanlarını tâyin eder. Ve bir kavmin hakkında şer dilerse onların işlerine de en şerli olanlarını görevlendirir.” Bütün bu suretlerle tecelli eden ilâhî takdir insanların Allah tarafından bilenen güzel veya çirkin hareketlerinin bir mükâfat veya cezasıdır. Temiz, pâk olan ruhlar, kendileri gibi pâk ruhlara temâyül eder. Pis olan ruhlar da kendileri gibi kirli olan ruhlara katılır, herkes kendi benzerine eğilim gösterir.

130. Ey cin ve insan cemaati! İçinizden size benim âyetlerimi tebliğ eden ve sizi bu güne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi? Diyeceklerdir ki: Biz kendi aleyhimize şâhitlik ederiz. Ve onları dünya hayatı aldattı ve kendi aleyhlerine şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.

130. Bu mübârek âyetler de insanlar ve cinler hakkında ilâhî delillerin tamam olmuş bulunduğundan onların mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmadığını, onların kendi kusurlarından dolayı azâba uğrayacaklarını ilâhî bir kınama olarak ifâde etmektedir. Şöyle ki: Cenab’ı Hak, kıyâmet gününde azarlama amacıyla buyuracaktır ki: (Ey cin ve insan cemaati!.) Siz dünyada iken (içinizden size) sizden her ümmete (benim âyetlerimi tebliğ eden) beyan ve izah buyuran (ve sizî bugüne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi?.) neden öyle küfr ve isyan ile dünya hayatını zâyettiniz?. Onlarda böyle bir kınama ile karşılaşınca (Diyecekler ki, biz kendi aleyhimizde şâhitlik ederiz.) ki bize Peygamberler gelmiş, bizi uyarmışlardı. Fakat ne yazık ki, biz onlara karşı isyankâr bir vaziyet aldık, şimdi azâbı hak etmiş bulunuyoruz. (Ve onları dünya hayatı aldattı) onlar dünyanın geçici ve değersiz varlığına, lezzetlerine aldandılar, uhrevî nîmetleri, mükâfatları düşünmediler: Sonsuz azâbı gerektiren isyanlarda bulunup durdular, (ve) Şimdi âhiret âleminde öyle ister istemez (kendi aleyhlerinde şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.) dünyada iken küfr içinde yaşamış olduklarını böylece itirafa mecbur olacaklardır. Ne kadar korkunç bir felâket. Artık bunların bu öldürücü hâllerini her insan düşünerek uyanık olmalıdır.

131. İşte bu, Rabbin ülkelerin ahalisini gâfîl bir halde bulunurlarken zulümleri sebebiyle helâk edici olmadığından dolayıdır.

131. (İşte) Habibim!, (bu) Öyle her kavme Peygamberler gönderilmiş ve kendilerinin irşat ve uyarılmasına çalışılmış olması ilâhî bir adâlet eseridir, ilâhî bir merhametin tecellisidir. Ve (Rab’bin ülkelerin ahalisini) kendilerine Peygamberler gönderilmemiş olduğu halde (gâfil bir durumda bulunurlarken) yaptıkları (zulümleri) dini vazîfeleri bilemeyip icra edememeleri (sebebiyle helâk edici olmadığından dolayıdır.) binaenaleyh Cenâb-ı Hak, meselâ medeniyet âlemi haricinde bulundukları farzedilen bir kavme yüce bir Peygamber vâsıtasıyle yapacakları ve yapmayacakları şeyleri teklif buyrulmuş olmayınca o kavim câhillik sebebiyle bir kısım zalimce hareketlerde bulunmuş olsalar da bu kusurlarından dolayı helâke uğramazlar. Böyle bir kavim, dinî vazîfelerle mükellef bulunmuş olmaz, fakat bir tefekkür ve tecrübe zamanı geçirdikleri halde bu kâinatın yüce bir yaratıcısının olduğunu düşünüp tasdik etmezlerse bundan mes’ul olurlar. Çünki öylebir zamanın gelip geçmesi, o ahalinin bu hususta gafletini giderecek ilâhî bir delil durumundadır. Bu kâinattaki hârikaları senelerce görüp duran bir şahıs, bunların yüce bir yaratıcıya dayandığını nasıl olur da anlayamaz. Hanefî âlimleri, bu sorumluluğu kabul etmektedir.

132. Ve herkes için yaptıkları şeylerden dolayı dereceler vardır. Ve senin Rabbin onların ne yaptıklarından gâfil değildir.

132. Bu mübârek âyetler, bütün kulların fiil ve hareketlerine göre mertebeleri olduğunu bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın itaatkâr olanlara sevap, âsi olanlara da cezâ vermesi, onların itaatlerine muhtaç, isyanlarından zarar görücü olmasından dolayı olmayıp sırf ilâhî lütfa nâil olmaları için ibâdet ve itaata teşvik etme ve yasaklanan şeylerden kaçınmaları için bir korkutma hikmetine dayalı olduğunu beyan etmektedir. Ve kulları hakkındaki ilâhî vâdinin herhalde meydana geleceğine hiçbir kimsenin engel olamayacağını tenbih etmektedir. Şöyle ki: (Ve) İnsan ve cinden (herkes için yaptıkları şeylerden) iyi veya kötü amellerinden (dolayı dereceler) çeşitli tabakalar, muhtelif mükâfatlar ve cezalar (vardır.) onlar o derecelere kavuşacaklardır. (Ve senin Rab’bin onların ne yaptıklarından) hâşâ (gâfil) habersiz (değildir.) O İlim sâhibi yaratıcıya karşı hiçbir amel ve hareket gizli kalamaz. Ve o yüce mâbud mükellef kullarına lâyık oldukları mertebeleri, mükâfatları, cezaları vermeğe elbette kadirdir. Bunu güzelce düşünmelidir.

133. Ve senin Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir ve sizin arkanızdan dilediğini yerinize getirir. Nasıl ki, sizi başka bir kavmin zürriyetinden vücûde getirmiştir.

133. (Ve) Resûlüm!. Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (senin Rab’bin zengindir) Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, kullarının ibadetlerine de muhtaç değildir, her kulu yaptığı itaatisadece kendi menfaati için yapmış olur. İşlediği günahı da kendi zararına olarak işlemiş bulunur. Ve şanı yüce olan Rab’bin (rahmet sahibidir.) kulları hakkındaki yüce merhametinden dolayıdır ki, onlara Peygamberler, kitaplar göndermiş, onlara hidâyet yolunu göstermiştir. Kullarını bir takım vazîfeler ile mükellef tutması ilâhî bir rahmet eseri olarak onların fâideleri içindir. Yoksa Yüce Yaratıcı hiçbir şekilde hiçbir şeye muhtaç değildir. (Eğer dilerse) Ey âsi kullar!, (sizî giderir.) Sizi birgün evvel helâk eder (ve sizin arkanızdan) sizi helâk ettikten sonra mahlûklarından (dilediğini yerinize getirir.) O Yüce Yaratıcının kudreti böyle herşeye fazlasiyle kâfidir. (Nasıl ki, sizi başka bir kavmin) Sizin özelliklerinizi taşımayan bir cemaatin, yani: Nuh Aleyhisselâm’ın gemisindeki zatların (zürriyetinden) neslinden (vücude getirmiştir.) sizi ilâhî bir merhamet eseri olarak şimdiye kaar yaşatmış, arttırmıştır. Artık bu nîmetin, bu ilâhî kudretin yüceliğini düşünüp de hâlinizi düzeltmeye çalışmanız icab etmez mi?.

134. Şüphe yok ki, vaad olunduğunuz şey elbette gelecektir. Ve siz onu önleyebilecek değilsinizdir.

134. (Şüphe yok ki, va’ad olunduğunuz şey) Öldükten sonra yeniden hayat bulmanız, hesap için mahşer meydanına gitmeniz, ve amellerinizin mükâfat ve cezâsına kavuşmanız gibi şeyler hakkındaki ilâhî açıklamalar (elbette) vakidir. Herhalde meydana (gelecektir.) ona hiç birşey mâni olmayacaktır. (Ve siz onu) Hakkınızda takdir edilen öyle herhangi birşeyi (bertaraf edebilecek değilsinizdir.) herhangi vasıtaya müracaat ederseniz ediniz, takdir edilen her hâdise mutlaka ilâhî kudret ile vücude gelecektir. Binaenaleyh itaatkârlar sevâba nâil olacaktır, isyankârlar da cezâyı hak etmiş olacaktır. Bunlara engel olmaya hiçbir mahlukunkabiliyet ve selahiyeti yoktur.

135. De ki: Ey kavmim! Bütün gücünüzle yapacağınızı yapınız, şüphe yok ki, ben de emrolunduğum vazîfeyi yapmaktayım. Artık şüphesiz yakında bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti kime nasip olacaktır! Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa eremiyeceklerdir.

135. Bu mübârek âyetler, kıyâmet âlemini inkâr edenleri tehdit etmektedir. Ve o inkârcıların ne kadar cahilce hareketlerde, iddialarda bulunduklarını etrafa anlatmakta ve o gibi cahillerin sözlerine iltifattan akıl sahiplerini nefret ettirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcılara ehemmiyet verme. Onları tehdit etmek için (De ki: Ey kavmim!.) ey Kureyş müşrikleri!. (Bütün gücünüzle) Bütün kuvvet ve iktidârınız ile (yapacağınızı yapınız) küfrünüzde, düşmanlığınızda bocalayıp durunuz. (şüphe yok ki, ben de -emrolunduğum vazîfeyi- yapmaktayım.) Allah’ın emri doğrultusunda İslâmiyet’i yaymaya çalışmaktayım, salih amellere devam etmekteyim, hak yolunda sabır ve sebatta bulunmaktayım. (Artık şüphesiz yakında) Âhiret âleminde (bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti kime) nasip (olacaktır.) o güzel âkibete bizlerin mi yoksa sizlerin mi kavuşacağı yakinen anlaşılacaktır. (Şu muhakkak ki, zâlimler) Hak dine görmeyerek kendilerini azâba uğratmış olan kâfirler (kurtuluşa eremiyeceklerdir.) binaenaleyh ey müşrik kavim!. Siz de öyle zâlim kimseler olduğunuzdan kurtuluşa, güzel bir âkibete nâil olamayacaksınızdır. Bunu anlayın da ona göre hareketlerinizi düzenlemeye çalışınız. Ne büyük tehdit ve ne kadar merhametçe bir öğüt.

136. Ve o müşrikler Allah için onun yarattığından, ekinden ve hayvanlardan bir pay ayırdılar, sonra zanlarınca bu, Allah içindir, bu da ortaklarımız putlarımız içindirdediler. Artık ortakları için olan Allah’a ulaşmaz, Allah için olan ise o, ortaklarına ulaşır. Hükmeder oldukları şey ne fenâ!.

136. (Ve -o müşrikler-) Mekke’i Mükerreme’deki kâfirler (Allah için onun yarattığından) yani: (ekinden ve hayvanlardan bir pay ayırdılar) Bunların bir kısmını Allah yolunda harcamaya karar verir oldular. Bir kısım ekinleri, hayvanları da putları adına ayırırlardı. (sonra zanlarınca bu) Ayırdığımız (Allah içindir) derlerdi ve putları için ayırdıklarına gelince (bu ta ortaklarımız -putlarımız- içindir dediler.) fakat bu taksime riayet etmezler, (Artık ortakları için olan Allah’a ulaşmaz) Allah yolunda sarfedilmezdi, bunu fakirlere sarfedivermezlerdi (Allah için olan ise o, ortaklarına ulaşır) bunun bir kısmını vakit vakit putları yolunda sarfeder dururlar. Ne kadar cehâlet!. Bunların böyle (hükmeder oldukları şey ne fena!.) bunlar kendi putlarını hâşâ Cenâb-ı Hak’ka takdim edercesine hareket ediyorlar, cansız cisimlerden ibâret olup hayır ve şerre kâdir olmayan putlara hisseler ayırıyorlar, onlara tapıp duruyorlar.

§ Rivâyete göre vaktiyle Mekke’de bulunmuş olan kâfirler, ekinlerden, meyvelerden, hayvanlardan ve diğer mallardan bir kısmını Cenâb-ı Allah adına, diğer bir kısmını da putları adına birer pay olarak ayırırlardı. Cenâb-ı Hak adına olanları misafirlere, fakirlere sarfederlerdi. Putları adına olanları da putlara ve onların hizmetçilerine sarfederlerdi. Sonra putlara ait kısım, onlara yetmeyince Allah Teâlâ adına ayırdıkları kısımdan alır, sarfederlerdi. Cenab’ı Hak adına olan kısımdan birşey zâyi olur veya eksilirse buna aldırmazlardı. Aynı şekilde: Putlara ait kısımdan birşey, Allah Teâlâ’ya ait kısma karışırsa onu putlara iâde ederlerdi ve putlara ait bir kısım helâk olursa onu Allah Teâlâya ait kısımdan telâfi ederlerdi. Fakat Cenab’ı Hak’ka ait kısımdan birşey putlara ait kısıma karışırsabunu iâde etmezlerdi. İşte bu âyeti kerime onların bu cahilce hallerini bildirmektedir.

137. Ve bunun gibi müşriklerden birçoklarına çocuklarını öldürmeyi onların ortakları güzel göstermişler. Tâki onları helâk etsinler ve dinlerini de kendilerine karıştırsınlar. Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi onu yapmazlardı. Artık onları, iftira ettikleri şeyi de bırak.

137. Bu âyeti kerime de müşriklerin ne kadar zararlı, bâtıl canice hareketlerde, inançlarda bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bunun gibi) Yani: Mallarının bir kısmını putları adına ayırmanın süslü ve güzel gösterilmesi gibi (müşriklerden birçoklarına çocuklarını öldürmeyi) onları diri diri mezarlara gömmeyi (onların ortakları) olan putlarının hizmetçileri veya cinler, şeytanlar (güzel göstermişler.) hoş göstermişlerdir. Onların bu cinayetleri öyle süslü göstermeleri bir mel’unluğa dayanmaktadır. (Tâki onları helâk etsinler) Onları cehennem ateşine uğratsınlar. (ve dinlerni de kendilerine karıştırsınlar.) Onların kendileriyle dindar olmaları icab eden şeyleri değiştirsin ve bozuversinler. Nitekim vaktiyle arab kabileleri İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm’ın dinine ait hükümlere riâyet ederken bilahara şirke düşerek o hükümlere riâyetten mahrum kalmışlardır. (Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi) Hikmetine uygun olsaydı o müşrikler (onu) putlara hisseler ayırmak gibi, çocuklarını öldürmek gibi herhangi cahilce birşeyi (yapmazlardı.) fakat bütün kulların yaptıktan şeyler kendilerinin irâde ve ihtiyarlarından dolayı ilâhî irâde ile vücude gelmektedir, zorlama cereyan etmemektedir. Bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat gereğidir, bu imtihan âleminin birer vazgeçilmez unsurlarıdır. (Artık) Resûlüm!, (onları da) O Hakkı kabul etmeyen dinsizleri de ve (iftira ettikleri şeyi de) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşarak ona karşı hakîkat dışı iddialarda bulunduklarını da, meselâ: Onlara çocuklarınıöldürmeyi Cenâb-ı Hak emretmiştir diye söylenmelerini de (bırak.) onların o kâfirce, cahilce hareketlerinden dolayı üzülme. Onlar lâyık oldukları âkibete elbette kavuşacaklardır. Allah Teâlâ’nın her hüküm ve takdirinde ise bir nice hikmetler vardır. Artık o dinsizler, kendi kötü hareketlerinin, iddialarının cezâsına hazırlansınlar.

§ Câhiliyet zamanında kız çocuklarını fakir düşeceklerinden korkarak veya kocaya vermeğe utanarak diri diri topraklara gömerlerdi. Bazı kimseler de maksatlarının gerçekleşmesi için çocuklarını öldürmeyi nezrederlerdi. İşte bu âyeti celile, bunların bu feci hareketini ifâde etmektedir.

138. Ve zanlarınca dediler ki: Bu hayvanlar ve ekin haramdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Ve bir kısım hayvanların da sırtları haram kılınmıştır. Ve bir kısım hayvanlar da vardır ki, onların üzerine boğazlanırken Allah Teâlâ’nın ismini zikredmezler. Bunları hep Allah Teâlâ’ya iftira ederek yaparlar. Elbette Allah Teâlâ bunları iftira ettikleri şey yüzünden yakında cezâlandıracaktır.

138. Bu mübârek âyetler de müşriklerin diğer bir kısım bozuk, hakikate aykırı hükümlerini, adetlerini, iddialarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) öyle çeşit çeşit küfürlerde, iftiralarda bulunanlar (zanlarınca) bir delile dayanmayan bâtıl zanlarınca (dediler ki: Bu) putları adına ayırmış oldukları (hayvanlar ve ekin haramdır.) bunlardan insanlar men edilmiştir. Bunlara kimse müdahele edemez, (Onları dilediğimiz kimselerden) yani: Putlarının erkek hizmetçilerinden (başkası yiyemez.) bunlar yalnız onlara aittir, (Ve bir kısım hayvanların da sırtları haram kılınmıştır.) onların üzerlerine kimse binemez. Bu hayvanlara Bahair, Şevâib, Havami gibi isimler verilmiştir. Sûre-i Maidedeki (103) üncü âyeti kerimenin tefsirine bakınız!. (Ve bir kısım hayvanlar da vardır ki,onların üzerine) Boğazlanırken (Allah Teâlâ’nın ismini zikretmezler.) onları putları adına keserler ve yalnız putlarının adını söylerler. (Bunları hep Allah Teâlâ’ya iftira ederek yaparlar.) Böyle hareket etmemizi Allah bize emretmiştir, diye yalan söylerler. (Elbette) Allah Teâlâ (bunları iftira ettikleri şey yüzünden) öyle hakikat dışı ifadeleri sebebiyle (yakında cezâlandıracaktır.) lâyık oldukları azâba kavuşturacaktır. Bunun aksi iddia edilemez.

§ “Hicr” kelimesi lûgatte men etmek mânâsınadır. Akıl’a da sâhibini çirkin şeylerden men ettiği için “hicr” denilmiştir. Birşeyden men olunmuş kimseye de “mehcur” denilir. Bu kelime haram mânâsında da kullanılmaktadır.

139. Ve dediler ki: Şu hayvanların karınlarındaki sade erkeklerimize mahsustur. Ve kadınlarımıza haram kılınmıştır. Ve eğer ölmüş olursa onlar onda ortakdırlar. Allah Teâlâ onlara bu vasıflarının cezâsını yakında verecektir. Şüphe yok ki, o, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

139. O müşrikler diğer bir nevi yalanda, iftirada bulunarak (Dediler ki: Şu hayvanların karınlarındaki) yavmlar, yani behirelerin, saibelerin ceninler! (sade erkeklerimize mahsustur.) yalnız onlara helâldir. (Ve kadınlarımıza haram kılınmıştır.-) Onlar o yavruların etinden yiyemezler. (Ve eğer ölmüş olursa) O yavrular ölmüş olarak doğarlarsa (onlar) erkekler de, kadınlar da (o’nda) o hayvanların karınlarında bulunanlar da (ortakdırlar.) hepsi de onlardan yiyebilirler. (Allah Teâlâ onlara) Böyle hakikata aykırı iddialarda bulunanlara (bu vasıflarının) böyle hayvanları muhtelif nevîlere ayırarak onları yalan yere helâl ve haram ile vasıflandırmalarının (cezâsını yakında verecektir.) onlar Cenâb-ı Hak’ka iftirada bulunarak böyle yalan söylemelerinin cezâsını dünyada ve dünyada olmassa da ölür ölmezâhirette elbette göreceklerdir. Onlar cezâya hak kazanmışlardır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (hakimdir) onların hikmet gereği olan cezalarını terk etmez ve (alîmdir.) onlardan meydana gelen o çirkin hareketleri, iddiaları tamamen bilir, ona göre hak ettikleri azapları verir.

140. Çocuklarını beyinsizlikten ve bilgisizlikten dolayı öldürenler ve Allah Teâlâ’nın rızık olarak verdiği şeyleri Cenâb-ı Hak’ka iftira ederek haram sayanlar şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır. Muhakkak ki, onlar sapıtmışlar, doğru yolu bulamamışlardır.

140. Bu mübârek âyetler, çocuklarını öldüren müşriklerin ne kadar hüsrana uğramış câhil kimseler olduklarını bildirmektedir. Ve bir nice hârikaları hoş, faydalı ve farklı nevîde nîmetleri meydana getirmekte olan Kerem sâhibi yaratıcının azamet ve birliğine deliller göstererek müşriklerin bu hakikatları görmekten ne kadar mahrum bulunmuş olduklarına işâret etmektedir. Şöyle ki: And olsun (Çocuklarını beyinsizlikten) akıllarının hafifliğinden (ve bilgisizlikten dolayı) Allah Teâlâ’nın kendilerini de, çocuklarını da rızıklandıracağını bilmediklerinden dolayı o yavruları (öldürenler ve Allah Teâlâ’nın rızık olarak verdiği şeyleri) behireler, şâibeler gibi helâl olan nîmetleri (Cenab’ı Hak’ka iftira ederek haram sayanlar) bunları Hak Teâlâ şu şekilde haram kılmıştır diye hakikate aykırı iddialarda bulunanlar (şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır.) büyük zararlara mâruz kalmışlardır. Ve (Muhakkak ki onlar sapıtmışlar) dalâlete düşmüşler (doğru yolu bulamamışlardır.) hidâyete eren kimseler olmamışlardır. Artık onlar ne kadar irşada çalışılırsa çalışılsın, yaşantılarındaki fenalıktan dolayı hidâyete ulaşacak kimseler değildirler. Ne fena bir kabiliyet!.

§ İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Arap taif eşinin cahiliye devindeki cehâlet derecesinianlamak istersen En’âm sûresindeki bu âyeti kerimeyi oku!. Şimdi biz de öyle bir cehâlet içinde kalmış bir muhite bilahara ne kadar yüksek bir itikat, ne kadar yüce bir ahlâk dersi, ne kadar yükselmeyi gerçekleştirmeye yetecek bir terbiye doldurmuş olan İslâmiyet’i düşünmeliyiz!. Artık bu kutsî dinin gölgesine sığınarak dünyamızı da âhiretimizi de temine çalışmalı değil miyiz?. Ey Rabbim!. Sen başarılar ihsan buyur. Amin.

141. Ve o, o zattır ki, yeryüzüne döşenmiş ve döşenmemiş bostanları ve yiyilmesi muhtelif hurmaları ve ekinleri ve birbirine benzer ve benzemez bir halde zeytin ve nar ağaçlarını yaratmıştır. Onlardan herbirinin meyvelendiği zaman meyvesinden yiyiniz, biçildiği gün de hakkını veriniz ve israfta bulunmayınız, şüphe yok ki, Allah Teâlâ israf edenleri sevmez.

141. (Ve o) Kerem sâhibi Yaratıcı (o zattır ki) öyle muazzam yüce bir mabuddur ki, kendisinin hiçbir eş ve benzeri olmaksızın bütün bu eşsiz eserleri, nîmetleri vücude getirmiştir. Kısacası (yeryüzüne döşenmiş) yukarıya yükselmeyip yer sahasını süslemiş (ve) yeryüzüne (döşenmemiş bostanları) yaratmıştır. Yukarıya yükselmeyen ekinleri, karpuzları, kavunları, hıyarları vesâir bir nice sebzeleri yarattığı gibi yukarıya yükselen elma, armut, hurma, nar gibi fâideli, hoş manzaralı nice ağaçları da vücude getirmiştir, (yiyilmesi muhtelif) Lezzetleri, fâideli çeşitli (hurmaları ve ekinleri) de o var etmiştir, (ve birbirine benzer ve benzemez) Görünüşleri, mahiyetleri, renkleri, lezzetleri, farklı (bir halde zeytin ve nar ağaçlarını) da (yaratmıştır.) bunlar ne kadar büyük nîmetler!. Bunların kıymetini biliniz, bunların yaratıcısına şükrediniz ve (Onlardan herbirinin meyvelendiği zaman meyvesinden yiyiniz) bunlardan böyle istifâde edebilirsiniz. Maamafih (biçildiği gün de) meyveler, ekinler yetişip toplanmaya başlanıldığı zaman dabunların (hakkını) lâyık olanlara (verin) bunlardan münasip miktarda fakirlere, zayıflara tesaddukta bulunun (ve israfda bulunmayınız.) bunları lüzumsuz yere harca-mayınız, kıymetlerini biliniz. Ve bunları tamamen tesaddukta bulunup da kendinizi muhtaç bir halde bırakmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ israf edenleri sevmez.) Onların isrâfına râzı olmaz. Her işte orta yoldan, menfaata göre hareketten ayrılmayınız. Sonra bu nîmetlerin değerini bilmemiş, nîmete karşı nankörlük etmiş olursunuz.

§ Bu âyeti kerime, Zekâtın farziyetinden evvel Mekke’i Mükerreme’de nâzil olduğundan bundaki (hak) dan maksat, birçok müfessirlere göre miktarı belirsiz bir tesadduktan ibârettir. Bu gibi nîmetlerden fakirleri de mümkün mertebe yararlandırmak bir insaniyet vazifesidir, İslâm’ın bir merhamet eseridir. Veyahut bundan maksat, ürünlerin usulü dairesinde onda birini veya yirmide birini selâhiyet sahibi makama vermektir.

§ Rivâyete göre Sabit bini Kays adındaki bir zat, beşyüz hurma ağacındaki hurmalarını toplayıp hepsini de fakirlere dağıtmış, kendi evine bunlardan birşey girdirmemişti. Bu hadiseyi müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Vakia böyle cömertlik büyük bir meziyettir. Fakat bir insanın kendisini, aile fertlerini mahrum bırakması da uygun değildir. Böyle israf sayılacak bir hareket ise münasip olmadığından men edilmiştir.

142. Ve hayvanlardan yük taşıyanlar! ve serilecek olanları da o yaratmıştır Allah Teâlâ’nın size rızık olarak verdiği şeylerden yiyin ve şeytanın izlerine uymayın. Şüphe yok ki, o sizin için apaçık bir düşmandır.

142. Bu mübârek âyetler, bir takım hayvanların ne gibi hizmetler, faydalar için yaratılmış olduklarına işâret ediyor, ve dört çeşîde ayrılan ehli hayvanlardan hiçbirinin etinin öyle müşriklerin iddia ettikleri gibiharam olmadığını bildiriyor, bunun aksini kabul edenlerin zâlim, cahâlete mâruz, hidayetten mahrum kimseler olduğunu kınama gâyesi ile hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Cenab’ı Hak bağlan, bahçeleri, çeşitli ağaçları, bitkileri sizin menfaatiniz için yaratmış olduğu gibi daha nice şeyleri (Ve) özellikle (hayvanlardan yük taşıyanlar) deve, at, katır gibi üzerlerine ağırca yükler yüklenilenleri (ve serilecek olanları) tüyleri, kılları, derileri veya kesilmeler itibâriyle yerlere döşenilecekleri (-de o-) Kerem sâhibi Yaratıcı (-yaratmıştır-.) Bunlar ne kadar faydalı nîmetlerdir. Binaenaleyh (Allah Teâlâ’nın size rızık kıldığı) sizin için ekinlerden, hayvanlardan helâl kılmış olduğu (şeylerden yiyin.) istifâde edin, bunların yaratılması, sizin faydanız ve menfaatınız içindir. Bunları kötüye kullanarak kendinizi günaha düşürmeyin. (Ve şeytanın izlerine uymayın.) o nîmetlerin helâl ve haram olmaları hususunda öyle şeytan yaratılışlı müşriklerin sözlerine bakıp aldanmayınız. (Şüphe yok ki, o) Şeytan, onun yolunu takib eden herhangi bir fert (sizin için apaçık bir düşmandır.) sizi aldatarak hak ve hakikatten mahrum bırakmak ister. Bir takım hayvanları insanların bir kısmına helâl, diğer bir kısmına haram gösterir, bir kısım hayvanları da putlar adına keserek helâl olmaktan mahrum bırakır.

143. Allah Teâlâ Sekiz çift yarattı. Koyundan iki, keçiden de iki, De ki: İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Veya iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer siz doğru sözlü iseniz, bana bir bilgi ile haber veriniz.

143. (-Allah Teâlâ-) O hayvanları (Sekiz çift -yarattı-.) şöyle ki: (Koyundan) Biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki, keçiden de) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki.) çift vücude getirmiştir ki, bunların toplamı dört çift eder. Resûlüm!. O müşriklere, hayvanların bazen erkeklerini, bazen de dişilerini veya onlarındöllerini ona buna haram tanıyan cehâlet sahiplerine (De ki:) Allah Teâlâ bu iki nevî hayvanlardan (iki) cins (erkeği mi haram kıldı) öyle. sizin iddia ettiğiniz gibi yoksa (iki) cins (dişiyi mî) haram kıldı, (veya iki) Haram cins (dişinin) dişi koyunlar ile dişi keçilerin (rahimlerinde bulunan yavruları mı?.) erkek olsun, dişi olsun haram kıldı. (Eğer siz doğru sözlü) İddianızda sadık kimseler (iseniz bana bir bilgi ile) Allah tarafından haramlıkları bilinen bir emir ile, bir semavî kitab-ı ile, Peygamberlerin bildirmiş olmalarıyle (haber veriniz.) iddianızı öyle isbat ediniz, bakalım. Nerede o!. Bu mümkün mü?. Artık siz öyle helâl ve haram kılmaya nasıl ina-nabiliyorsunuz?.

144. Deveden de iki çift, sığırdan da iki çift yarattı de ki: İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Yoksa siz Allah Teâlâ bununla size tavsiyede bulunduğu zaman hazır mı idiniz? Artık insanları bilgisizce saptırmak için Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır? Şüphe yok ki, Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

144. Cenâb-ı Hak (Deveden de iki çift) bir kısmı erkek diğer bir kısmı dişi olmak üzere iki çift (sığırdan da) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki çift -yarattı”) bunları varlık alanına çıkardı. Habibim!. Öyle kendi kendilerine helâl ve haram iddiasında bulunanları susturmak için (de ki:) bu iki nevîden olan iki kısım (erkeği mi) Allah Teâlâ size (haram kıldı, yoksa iki) kısım (dişiyi mi?.) haram kıldı (Yoksa) o (iki) kısım (dişinin rahimleri de bulunan yavruları mı?.) erkek olsunlar olmasınlar haram kıldı, söyleyin bakalım!. (Yoksa siz Allah Teâlâ bununla) Bu tahrim ile (size tavsiyede) mi bulundu da siz o tavsiyede (bulunduğu zaman hazır mı idiniz) de bundan haberdâr oldunuz!. Siz Yüce Peygamberlerin beyanlarınainanmıyorsunuz ilâhî huzurda bulunup onun emirlerini, tavsiyelerini kabul etmek ise sizin için elbette mümkün değildir. O halde nasıl oluyor da böyle bir helâl ve haram kılma iddiasında bulunuyorsunuz?. (Artık) Ey putperest câhiller!, (insanları bilgisizce) öyle bir haramın Cenâb-ı Hak’tan sadır olduğunu bilmeksizin (saptırmak için Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır?.) elbette ki, en zâlim, bu gibi iftiracı olan kimsedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.) Artık zulmün en son gayesine varmış olan öyle iftiracılar, nasıl hidâyete nâil olabilirler?. Onlar, küfr ve şirkin karanlıklarından kurtularak imân nuruna kavuşamazlar. Çünki onlar bu imâna olan tabii yeteneklerini zâyetmişlerdir.

145. De ki: Bana vahy edilmiş olan da, yiyecek bir kimseye yiyeceği haram kılınmış bir taam bulamıyorum. Meğer ki ölü veya akan kan veya domuz eti ki, bu şüphesiz bir murdar şeydir veyahut bir fısk ki üzerine Allah’tan başkasının ismi zikiredilerek kesilmiş bulunur. Bununla beraber her kim yemek zorunda kalırsa başkasına zarar vermeksizin ve haddi aşmaksızın bunlardan yiyebilir Çünki senin Rabbin şüphe yok ki, bağışlayan, esirgeyendir.

145. Bu âyeti kerime, yenilmesi helâl ve haram olan şeyleri beyan ederek câhiliyet devri insanının bu husustaki iddialarını şöylece yalanlamaktadır. Resûlüm!. Kendi asılsız sözleriyle bir takım şeylerin helâl ve haram olduğunu iddia eden câhillere (De ki: Bana vahy edilmiş olanda) Kur’an-ı Kerim’de o ilâhî bir vahiyden ibârettir. Birşeyin helâl ve haram olması ise, ancak öyle bir ilâhî vahiy ile ortaya çıkar. (yiyecek bir kimseye) erkek olsun olmasın herhangi bir şahsa (yiyeceği haram kılınmış birşey bulamıyorum.) öyle sizin iddia ettiğiniz gibi bazı yiyeceklerin, hayvan ellerinin kadınlara haram olduğuna dâir birhüküm bulunmamaktadır. (Meğer ki,) O yiyecekleri şey (ölü) yani: Meşrû bir şekilde kesilmeksizin hayatı sona ermiş bulunsun. Bundan balık ile çekirge müstesnadır. Bunlar kesilmeden ölseler de etleri haram olmaz, (veya akan kan) olsun. Damarlardan çıkıp serpilen, ceryan eden kanlar gibi bulunsun. Bundan kara ciğerle akciğer müstesnadır. Gerçi bunlar da kan ise de bunlar akmaz bir haldedirler. Bunlar katı oldukları için adetâ kan mahiyetinden ayrılmışlardır, (veya domuz eti ki, bu şüphesiz bir murdar şeydir.) Yaratılıştan pistir, necasetler! yer durur. Böyle murdar, zararlı olan herşey ise dinî bakımdan zâten haram bulunmuştur. (Veyahut bir fısk ki, üzerine Allah’tan başkasının ismi zikredilerek kesilmiş bulunur.) Putların adları zikredilerek boğazlanmış olur. İşte bunların yenilmesi haramdır. Bunların bu haramlığı ilâhî vahye dayanmaktadır. (Bununla beraber) Bu hususta da dinî bir izin vardır. Şöyle ki (her kim yemek zorunda kalırsa) kendisine açlık isâbet edip de başka yiyecek helâl, birşey bulamazsa ve öyle açlığı devam ettiği takdirde öleceğinden korkarsa o halde kendisi gibi yemek zorunda olan bir şahsın hakkına (tecâvüz etmeksizin) onun elinden öyle hayâtını kurtaracak bir yiyeceği almaksızın (ve haddi aşmaksızın) zarûret miktarını geçmeksizin hayatını kurtaracak derecede (bunlardan yiyebilir.) bundan mes’ul olmaz, buna müsaade vardır, bu ilâhî bir merhametin eseridir. (Çünki senin Rab’bin şüphe yok ki gafurdur) Bunu yemekten dolayı hesâba çekmez ve (râhimdir.) öyle yemek zorunda olanlara o haram şeylerden istifâde etmelerini mübah kılmıştır.

§ Ehli eşek, köpek, kedi gibi azı dişleri olanlar, ayı, kurt gibi vahşi hayvanlar ve pençe sâhibi olan kuşlar da haramdır, etleri yenilemez. Bunlar zararlıdır, pistir, bir nevi necis veya Allah’a karşı gelme gibidir. Bu sebeble bunlar da bu konudaki haram kılmaya dahildirler. Bunların haklarında ayrıca hadisler de vardır.

146. Ve Yahudi’ler üzerine her tırnaklı hayvanı haram kıldık ve onlara sığırdan ve koyundan çıkarılan iç yağlarını da haram kıldık. Ancak bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışkan olan veya bir kemikle karışan yağlar müstesnâ. Bunu onlara haddi aştıkları için bir cezâ olarak yaptık. Ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyeniz.

146. Bu mübârek âyetler, Yahudi’ler için vaktiyle haram kılınmış olan bir kısım şeyleri bildirmektedir. Ve onların yalanlamalarının iltifata değer olmadığına ve kendilerinin lâyık oldukları cezalara işâret etmektedir. Şöyle ki: Bazı yenilecek şeyler bir cezâ olmak üzere Yahudilere haram kılınmıştı. Yahudi’ler ise o şeylerin Nuh ve İbrahim Aleyhisselâm zamanından beri haram kılınmış olduğunu iddiada bulunurlar. Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını red için şöyle buyuruyor: (Ve) özellikle (Yahudi’ler üzerine) kendilerine bir cezâ olmak üzere (her tırnaklı olanı) deve gibi, kuşlar gibi, bir takım yırtıcı hayvanlar gibi şeylerin etlerini (haram kıldık) halbuki, bunların bir kısmı onlara evvelce helâl, bulunuyordu (ve onlara sığırdan ve koyundan -çıkarılan-) onların karınlarını, bağırsaklarını kaplamış olan (iç yağlarını da haram kıldık.) bu hayvanların etleri onlara helâl olduğu halde bu yağları haram kılınmıştır. (Ancak bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışkan olan) O iç yağları (veya bir kemiğe karışan yağlar) meselâ: Kuyruk kemiğine bitişik bulunan, kabaca etler ile birleşen yağlar (müstesnâ.) onlar haram kılınmamıştır. (Bunu) Bu haram kılmayı veya bu cezâyı (onlara haddi astıkları için) meselâ haksız yere Peygamberleri öldürdükleri ve insanların mallarını yedikleri için, yasak olan faizden kaçındıkları için, böyle sebeblerden dolayı (bir cezâ olarak yaptık.) onlar böyle bir cezâyı hak etmişlerdir. (Ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyeniz.) Onların zulümleri ve haddi aşmaları yüzünden öyle cezalara mâruz kalmış olmalarına aitbeyanlarımız elbette tamamen doğrudur, gerçek duruma uygundur.

147. İmdi Seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Fakat onun azâbı da günahkâr olan bir topluluktan uzaklaştırılamaz.

147. Resûlüm!. Yahudi’ler, haklarında sana verdiğim bu gibi malûmattan dolayı (Seni yalanlarlarsa) öyle bir takım yasaklanmış şeylerin eski zamandan beri haram olduğunu iddiada bulunurlarsa veyahut bir takım müşrikler, öyle helâl ve harama ait beyan ettiğin hükümlerden dolayı seni yalanlamaya, peygamberliğini inkâra cür’et gösterirlerse onlara (de ki: Rab’biniz geniş bir rahmet sahibidir.) sizi böyle yaptığınız her günahtan dolayı hemen hesâba çekmeyi? bazı günahlarınızdan dolayı lâyık olduğunuz cezâyı tehir eder. Maamafih buna aldanmayınız, bu bir mühlet vermedir, ihmâl etmek değildir. Bundan istifâde ederek uyanınız tövbe ve istiğfar ediniz. (Fakat onun azâbı da günahkâr olan bir topluluktan) tamamen (uzaklaştırılamaz.) elbette birgün onları yakalar, ona kimse mâni olamaz. Binaenaleyh bir cezâ olmak üzere bazı güzel ve temiz şeylerin haram edilmiş olduğu da inkâr edilemez. Evet… Cenâb-ı Hak, itaatkâr kulları hakkında merhameti pek geniştir. Suçlular hakkında da şiddetli bir cezâ vermeğe kadirdir. Artık uyanmalı, inkârdan vazgeçmeli; Hak Teâlâ’nın merhamet ve şefkatine sığınmalıdır, İnsanlık için bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

148. Müşrik olanlar elbette diyeceklerdir ki: Eğer Allah dilemiş olsa idi biz de şirke düşmezdik, babalarımız da ve ne de birşeyi haram kılardık. Onlardan evvelkiler de böyle yalanlamışlardı nihâyet azâbımızı tattılar. De ki: Sizin yanınızda ilimden birşey var mı? Onu bize çıkarsanıza. Siz zandan başka birşeye tâbi olmuyorsunuz ve siz ancak yalan yanlıştahminlerde bulunanlardan başka değilsiniz.

148. Bu mübârek âyetler, müşriklerin ileri sürecekleri mâzeretlerin asılsız olduğunu, iddialarının bir ilme, bir delile dayanmadığını bildirmektedir, Cenâb-ı Hak’kın ise en açık, en sağlam delile sâhip ve kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufa kâdir olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müşrik olanlar) Kendilerine, işlemiş oldukları küfr ve şirkten dolayı bir azabın gelmeyeceğini isbat için (elbette diyeceklerdir ki: Eğer Allah Teâlâ) bizim böyle müşrik olmayıp Allah’ı birleyen kimseler olmamızı ve birşeyi haram kılmamamızı (dilemiş olsaydı biz de şirke düşmezdik, babalarımız da) şirke düşmezlerdi (ve ne de birşeyi haram kılardık.) binaenaleyh bizim bu şirkimiz ve bazı şeyleri haram kılmamız; Allah’ın dilemesinin bir neticesidir. Artık biz bunlardan dolayı neden sorumlu olalım ve azap görelim?. (Onlardan) O câhil müşriklerden (evvelkiler de) onlar gibi câhil, müşrik babaları, dedeleri de kendilerinin sorumlu olacakları ve azap görecekleri hakkındaki dinî ihtarları (yalanlamıştı.) onlar da küfürlerinde böyle israr edip durmuşlardı. (Nihâyet azâbımızı tatlılar.) Allah’ın kahrına uğrayıp gittiler, tufan hadiseleri ve diğer felâketler tarihen sabit birer hakikattır. Eğer bu iddialar doğru olsaydı onlar öyle azaplara felâketlere uğrarlar mıydı?. Resûlüm!. O câhillere (De ki: Sizin) bu iddialarınızın doğruluğuna dâir (yanınızda ilimden birşey var mı?.) hangi kuvvetli bir delile dayanarak böyle bir iddiada bulunuyorsunuz?. Allah’ın iradesinin ne şekilde tecelli ettiğini biliyor musunuz ki ona dayanarak kendinizi mazur görüyorsunuz?. Cenâb-ı Hak, sizi zorla, baskıcı bir irâde ile şirke sevketmiş değildir. Belki sizin kesb ve irâdenizden dolayı hakkınızda küfr ve şirki dilemiş ve takdir buyurmuştur. Evet… Cenâb-ı Hak, insanlığa bir kabiliyet vermiş, onlara imân etmelerini emretmiştir. Fakat kendi ihtiyarlarına göre hareket edipona göre mükâfat ve cezâ göreceklerini beyan etmek için de:

Öyle ise dileyen imân etsin, dileyen inkâr etsin… (Kehf, 18/29) buyurmuştur. Binaenaleyh kendi kudretini, iradesini küfre sarfeden bir kimse hakkında Cenab’ı Hak’kın küfrü yaratması, onun mes’ûliyetten kurtulmasını icab etmez. Belki o kimse, Allah’ın emrine muhalefet etmiş, kendi yaratılışını, iradesini kötüye kullanmış olduğundan dolayı hakkında ilâhî iradenin öyle meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Artık mes’ûliyetten nasıl kurtulabilir?. Buna dâir bir deliliniz var ise (Onu bize çıkarsanıza?.) ne mümkün!. (Siz) Ey müşrikler!. Bu iddianızda bâtıl bir (zandan başka birşeye tâbi olmuyorsunuz.) sâhipleri için faydalı olmayacak yanlış ve açık delillere muhalif olan bir zan’na dayanıyorsunuz, bunun ne kıymeti olabilir?. (Ve siz ancak yalan, yanlış tahminlerde bulunanlardan) Câhil, Hak’ki yalanlamaya cür’etkâr kimselerden (başka değilsiniz.) artık öyle zanlar sizin için bir delil olamaz.

149. De ki: Kesin delil, Allah Teâlâ’ya mahsustur. Eğer o dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.

149. Resûlüm!. O yanlış düşünen müşriklere (De ki:) artık sizin dâvânız bir delile dayanmadığından bâtıldır. Ancak (Kesin delil) açık delil, son derece sâbit ve kuvvetli kanıt (Allah Teâlâ’ya mahsustur.) işte Kur’an’ı Kerim ve onun tebliğcisi olan Yüce Peygamber böyle birer kesin delildir, birer açık kanıttır. Bunlara bakmayıp da kendi bâtıl kuruntularınıza nasıl itimat edebiliyorsunuz?. Sizin Hak Teâlâya karşı hiçbir deliliniz olamaz. O Yüce Yaratıcımülkünde istediği şekilde tasarrufta bulunur ve her tasarrufu bir hikmet ve menfaati içermektedir. (Eğer o) Yüce Yaratıcı (dileseydi elbette hepinizi hidâyete <erdîrîrdî.) fakat zorla olan bir hidâyet teklif hikmetine zıt, Allah’ın yüceliğinin tecelli etmesine aykırı olduğundan öyle dilememiştir. Kim kendi kudret ve iradesini hak yola sarfederse Cenâb-ı Hak da onun için hidâyeti nasip buyurur. Bilâkis kim de kendi iradesini, kudretini kötüye kullanırsa Cenâb-ı Hak da onu lâyık olduğu sapıklığa düşürür. Bunlar bu imtihan âleminin gereğidir. Hak Teâlâ’nın rahmetinin geniş ve azabının şiddetli olması bu suretle tecelli edecektir.

150. De ki: Haydi Allah Teâlâ, bunları muhakkak haram kıldı diye şahadet edecek olan şâhitlerinizi getiriniz. Şâyet onlar şâhitlik ederlerse sen onlar ile beraber şâhitlik etme ve âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların arzularına uyma. Ve onlar, başkalarını Rablerine eş tutarlar.

150. Bu âyeti kerime, iddia ettikleri haramlar hakkında delilden mahrum olan müşriklerin bu davalarına doğru bir şâhit getiremeyeceklerini şöylece meydana koymaktadır. Resûlüm!. Öyle bazı şeylerin haram olduğunu iddia eden müşriklere (De ki: Haydi Allah Teâlâ bunları) şu haram tanımakla olduğunuz şeyleri (muhakkak haram kıldı diye şahadet edecek olan şâhitlerinizi getiriniz.) iddianızın doğruluğuna şâhitlik ediversinler. Heyhat!. Buna şahadet edecek doğru şâhit ne gezer!. (Şâyet onlar şahadet ederlerse) hakikata aykırı olarak şahitlikte bulunmuş olacaklardır. Artık (sen onlar ile beraber şahitlikte bulunma.) onları bırak, kendilerini tasdik etme. Çünki onlar iftirada, yalan yere şahitlikte bulunmuş olacaklardır. (Ve âyetlerimizi yalanlayanların) helâl ve haram hakkındaki Kur’ânî beyanları tasdik etmeyenlerin (ve âhirete inanmayanların arzularına uyma) öyleinkârcıların, Allah’ın kitabı ile sâbit hükümleri kabul etmeyenlerin eğilimlerine istek ve arzularına asla iltifatta bulunma. (Ve onlar) Öyle câhil, bâtıl inançlı kimselerdir ki (başkalarını Rablerine eş tutarlar.) Kâinatın Yaratıcısına kendi putlarını, âciz mahlûkları ortak tanırlar, öyle bozuk, akıl ve fikire aykırı olan iddialarda bulunup dururlar. Artık öyle Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayan, âhiret âlemini inkâr eyleyen ve mahlûklardan bir kısmını Yüce Yaratıcıya eş tanıyan bir topluluğa tâbi olmak nasıl uygun olabilir?.

151. De ki: Geliniz, Rabbinizin, üzerinize neleri haram kılmış olduğunu okuyayım: Ona hiçbir şeyi şerik koşmayınız ve ana ile babaya iyilik ediniz. Ve çocuklarınızı yoksulluktan dolayı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. Ve kötülüklere, onlardan açıkça olana da, gizlice olana da yaklaşmayınız ve Allah Teâlâ’nın haram kıldığı herhangi kimseyi de öldürmeyiniz, hak ile olan müstesnâ. İşte bunlar ile size tavsiyede bulunmuştur. Tâki akıllıca düşünesiniz.

151. Bu âyeti kerime, Allah tarafından haram kılınmış olan şeylerin mühim bir kısmını şöylece kapsamaktadır. Resûlüm!. Nelerin haram olduğunu doğru bilmeyen o iddiacılara (De ki: Geliniz!.) bana yöneliniz. (Rab’binizin üzerinize neleri haram kılmış olduğunu) bildiren Kur’an âyetlerini size (okuyayım:) İşte o âyetler ile emrolunuyor ki (Ona) o Yüce Yaratıcıya (hiçbir şeyi ortak koşmayınız.) onun ortak ve benzerden uzak olduğunu biliniz, birliğini tasdik ediniz. (ve ana ile babaya iyilik ediniz.) Onlar sizin varlığınıza birer sebeptir, hakkınızda şefkatler!, hizmetleri pek fazladır, onların değerini bilip haklarında güzel muameleden ayrılmayınız. (Ve çocuklarınızı yoksulluktan) Fakirlik ve ihtiyaç içinde kalacağınızı düşünmeden (dolayı öldürmeyiniz) öyle merhamete, insaniyete aykırı bir cinâyette bulunmayınız, (sizi de onları da bîzrızıklandırırız.) Siz rızkınızı kazanabileceğinizden korkarak öyle bir alçaklığa cür’et göstermeyiniz, sizleri rızıklandıran ancak sizlerin yaratıcısıdır, yoksa kendiniz değilsiniz. Takdir edilen rızk ne ise siz ona kavuşursunuz. (Ve kötülüklere) Zinâ gibi livâta gibi rezilliklere ve diğer çirkin, gayrimeşru işlere (onlardan açıkça olanı da gizlice olana da yaklaşmayınız) Kötülüklerin ve diğer günahların âşikâre yapılması da, gizlice yapılması da haramdır, birer edepsizliktir, bunlar insanların gözlerinden gizli kalsa da Cenâb-ı Hak tarafından bilinmektedir. Allah’tan korkan, onun hükümlerine uymayı bir vazîfe bilen bir kimse nasıl olur da öyle kötülükleri işlemeye cür’et edebilir, onları işlemek değil, yanlarına yaklaşmaya da cesaretle bulunamaz, (ve Allah Teâlâ’nın) Öldürülmelerini (haram kıldığı herhangi kimseyi de öldürmeyiniz) müslüman olmakla veya müslümanların koruması altına girmekle hayatları güvencede bulunan kimselere sui’kastte bulunmayınız. (Hak ile olan) Öldürmek (müstesnâ) meselâ: Bir kimse, mâsum bir şahsı haksız yere öldürürse kısas yoluyla öldürülmeyi hak eder. Aynı şekilde: Bir kimse imândan sonra dinden dönerek İslâm cemaatından ayrılırsa veya evlendikten sonra zinada bulunursa öldürülmeyi hak etmiş olur. Bu gibi bir sebep bulunmadıkça hiçbir kimsenin hayatına kasdetmek câiz olmaz. (İşte bunlar ile) Bu teklif olunan beş husus ile bir lûtuf ve merhamet olmak üzere Rab’biniz (size tavsiyede) tekitli olarak emir ve tenbihte (bulunmuştur. Tâki) ey mükellef insanlar!. (akıllıca düşünesiniz.) Bu husustaki İslâmî hükümlerin faidelerini, hikmetlerini güzelce tefekkür ederek kendinizi o beyan olunan yasakları, kötülükleri işlemekten men edesiniz. Ne büyük bir ilâhî ikaz!.

152. Ve yetimin malına rüştüne kadar yaklaşmayınız, sâdece en güzel bir şekilde yaklaşın. Ve ölçüyü ve tartıyı adâlet üzereyapın. Biz bir kimseyi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız ve söz söyleyeceğiniz zaman adâletle bulununuz, isterse, yakınlarınız olsun. Ve Allah Teâlâ’ya verdiğiniz sözü yerine getiriniz. İşte size bunlar ile tavsiyede bulunmuştur. Umulur ki, düşünürsünüz, öğüt alırsınız.

152. Bu mübârek âyetler de uyulması gereken, ve güzel bir şekilde yerine getirilmeleri fikir ve ictihada dayanan beş nevi insanî vazîfeyi beyan ve tavsiye buyurmaktadır. Ve bu nevi vazîfeleri yerine getirmemenin tehlikesini bildirmektedir. Şöyle ki: Ey veliler, vasîler!. idareniz altında bulununa herhangi bir (Yetimin malına “rüştüne kadaryaklaşmayınız.) yani: Yetim, akil bâliğ, malını idareye kâdir oluncaya kadar onun malını güzelce idâre ediniz, o malı haksız yere sarf etmeyiniz, hattâ böyle bir maksatla yanına bile yaklaşmayınız, reşit olunca da kendisine teslim ederek o yükten kurtulunuz. (Sadece en güzel bir şekilde yaklaşın.) O malı muhafaza etmek veya verimli bir hâle getirmek için harcanması gereken miktar müstesnâ, onu harcayabilirsiniz. (ve ölçüğü ve tartıyı adâlet üzere yapınız.) Bunları yaparken ifrat ve tefritten kaçınınız, dosdoğru adâletli bir şekilde tamamlayınız. Meselâ: Bir malınızı satarken miktarını, ağırlığını olduğundan fazla göstermeyiniz, bir malı satın alırken de o malın miktarını, ağırlığını olduğundan noksan göstermeğe tenezzül etmeyiniz, böyle hareket, adalete aykırıdır ve haramı istemeye sebeptir. Terazilere, ölçeklere hakkıyla riâyet etmelidir, bir müslüman için öyle maddî, geçici bir menfaat düşüncesiyle gerçeğe aykırı iddiada harekette bulunmak asla câiz olamaz. (Biz bir kimseyi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız) Binaenaleyh böyle tartılan ve ölçülen şeylerde de adalete uymak, insanların gücünün üstünde değildir, bunlara uymamalarından dolayı mazur olamazlar, bunlara uymakla mükelleftirler (ve sözsöyleyeceğiniz zaman) bir hadiseyi haber vereceğiniz veya bir hâdiseye hüküm ve şahitlikte bulunacağınız vakit (adâletle bulununuz) doğruluktan ayrılmayınız, doğrusu ne ise onu söyleyiniz, ona göre hüküm veriniz, şahitlikte bulununuz. (isterse ki,) Lehine veya aleyhine söyleyeceğiniz kimse (yakınlarınız.) akrabanızdan bulunsun, yine doğru söylemekten, hakka riâyetten ayrılmayınız. (Ve Allah Teâlâ’ya verdiğiniz sözü yerine getiriniz.) Böyle adalete riâyet hususundaki ve diğer dinî hükümlere devam etme hususundaki emirlerine göre hareketten ayrılmayınız, dinen kabul ettiğiniz ve üzerinize almış olduğunuz vazîfeleri yerine getirmeğe çalışınız. (İşte) Cenâb-ı Hak (size bunlar ile) bu ayrıntılı olarak bildirilen vazîfelerle (tavsiyede bulunmuştur.) tekitli bir şekilde emir ve tenbih buyurmuştur. (Umulur ki, düşünürsünüz -öğüt alırsınız-.) Gerektirdiği şekilde amelde bulunursunuz, ona göre davranışlarınızı güzelce tanzim ederek sorumluluktan kurtulur, mükâfatlara kavuşursunuz.

153. Ve şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Artık ona tâbi olunuz, başka yolları takib etmeyiniz. Sonra bunlar sizi Cenâb-ı Hak’kın yolundan ayırır. İşte size bununla tavsiyede bulundu. Gerektir ki, siz sakınasınız.

153. (Ve şüphe yok ki, bu) İki âyetteki emir ve yasak veya bu sûredeki Allah’ın birliğine, peygamberliğe, dinî hükümlere dâir beyanlar (benim dosdoğru yolumdur.) benim peygamberlik ve risâletimin hareket yolu budur. Ben bu doğru, ilâhî yolu takip ile mükellef im. Ey müslümanlar!. (Artık) Siz de (ona) o dosdoğru yola (tabi olunuz) bütün gayretinizle onu takibe çalışınız, (başka yolları takib etmeyiniz.) İslâm dinine aykırı olan yollara, bid’at ve sapıklık yollarına gidivermeyiniz. (Sonra bunlar) Allah’ın dinine aykırı olan yollar (sizi Cenâb-ı Hak’kın yolundan) kulları için râzı olduğu dosdoğruyoldan, İslâm caddesinden (ayırır.) öyle yanlış, bâtıl yollara meylettirir, sevkeder durur. (İşte) Hak Teâlâ Hazretleri (size bununla) böyle Allah Teâlâ’nın yolunu takip edip diğer yolları terketmekle (tavsiyede bulundu.) emir ve tenbih buyurdu. (Gerektir ki, siz sakınasınız.) Öyle dağınık küfr ve dalâlet yollarına gidivermekten kaçınasınız. Sizin için başka çare yoktur. Görülüyor ki: İşbu (151 ve 152) inci âyetler şöylece on dinî hükmü kapsamaktadır:

(1) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmamak.

(2) Ana babaya iyilik etmek.

(3) Çocukları fakirlik korkusuyle öldürmemek.

(4) Kötü şeylere yaklaşmamak.

(5) Öldürülmeleri haram olan kimseleri öldürmemek.

(6) Yetimlerin mallarına yaklaşmamak.

(7) Ölçüleri adâletle yapmak.

(8) Tartılan adâletle yapmak.

(9) Söylerken adâletten ayrılmamak.

(10) Hak Teâlâ’ya verilen sözü tutmak. Bunlara on hüküm adı verilmektedir. Bunlar ümmetlerin, asırların değişmesiyle değişmeyecek dinî, medenî; insanî hükümlerdir. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bunlar ile amel edenler hidâyete ulaşır, cennete girerler. Bunları terkedenler de cehenneme gönderilirler. Binaenaleyh selâmet ve saadete kavuşmayı temenni eden bir cemiyyet için bu yüce esaslara riâyet etmek çok lüzumludur.

154. Sonra biz Musa’ya, hükümlerine güzelce riâyet edene kitabı tamamlanmış bir şekilde ve herşeyi ayrıntılı olarak bildirmek ve bir hidâyet ve rahmet olmak için verdik. Tâki Rab’lerinin huzuruna varacaklarına imân etsinler.

154. Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’ininmesinden evvel de beyan olunan hükümleri içeren ilâhî bir kitabın Hz. Musa’ya verilmiş olduğunu onun da bir rahmet ve hidâyet vesîlesi bulunduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. Size haramları ve diğer hükümleri bildirdikten (sonra) haber vereyim ki: (biz Musa’ya) da verdiğimiz kitabın (hükümlerine) Musa gibi (güzelce riâyet edene) de öyle iyi ve ihsanda bulunan bir zata da (kitabı) Tevrat-ı şerifi (tamamlanmış bir şekilde) diğer hükümleri de mükemmel olarak kapsayıcı bir tarzda (ve herşeyi) dinî işleri, dünyevî ve uhrevî vazîfelere, bir takım ilâhî hakikatlere ait mes’eleleri (ayrıntılarıyla) bildirmek (ve) o kitabın hükümlerine bağlanıp gösterdiği yolu takib edenlere (bir hidâyet ve rahmet olmak için verdik.) böyle bir ilâhî kitabı ihsan ettik, (Tâki) onun kavmi bu kitab-ı Kerim sâyesinde itikatlarını düzelterek, amellerini islah ederek (Rablerinin huzuruna) âhiret âlemine (varacaklarına imân etsinler.) Kurtuluşa ulaşsınlar. Ne büyük bir ilâhî lûtuf, İsrail oğulları bundan istifâde etmeli değil miydi?. Ne yazık ki birçokları bu hidâyet yolunu takib etmemişlerdir.

155. Ve bu bir kitaptır ki, bunu biz indirdik, mübârektir. Artık ona tâbi olunuz. Ve sakınınız tâki rahmete eresiniz.

155. Bu mübârek âyetler, Tevrat’ın birçok hükmü içeren ilâhî bir kitap olduğunu bildirmekle beraber Kur’an-ı Kerim’in daha tamam ve daha güzel bir şekilde bir nice dinî hükümleri kapsadığını ve binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’e daha güzel bir şekilde uymanın lüzumunu bildirmektedir. Ve böyle bir ilâhî kitabın inmesinden dolayı artık kimsenin cehâletini mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmadığını, böyle kutsî bir kitabın hükümlerine uymaktan kaçınanların pek fazla azap göreceklerini şöylece hatırlatmaktadır. (Ve bu) Emirleri, yasakları size okunan Kur’an-ı Kerim (bir kitaptır ki) kıymet veyüceliği takdirlerin üstünde bulunan ilâhî bir vahiyden ibârettir ki, (bunu biz) şanı yüce olan (indirdik.) Resûlüme inzal ettik. Bu kitap (mübârektir.) Dünyevî ve uhrevî fâideleri pek çoktur. (Artık ona tâbi olunuz.) Onun bütün hükümlerine riâyet ediniz, (Ve sakınınız.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınınız, (tâki rahmete eresiniz.) ilâhî merhamete ulaşasınız, dünyada da âhirette de selâmet ve saadete kavuşasınız.

156. Demeyesiniz ki, kitap ancak bizden evvel iki tâifeye indirilmiştir ve biz onların okumasından şüphesiz ki, habersizdik.

156. Ve bu kitab-ı Kerim, Ey Son Peygamber’in imâna dâvet ettiği insanlar!. Size Allah tarafından ihsan buyurmuştur (Demeyesiniz ki) ne yapalım, bizim kitabımız yoktu (kitap ancak bizden evvel iki tâifeye) Yahudi ve Hırıstiyan milletine (indirilmiştir) bizim ise onlar ile alâkamız yoktur.(ve bîz onların okumasından) Onların hakikatini anlamaktan (şüphesiz ki habersizdik.) onların mahiyetini bilemiyorduk, onlar bizce anlaşılmış ve sâbit olmuş değildi.

157. Yahut demeyesiniz ki, eğer bize kitap indirilmiş olsa idi, elbette biz onlardan daha fazâ hidâyete ermiş olurduk. İşte size Rabbinizden açık bir delil de geldi, hidâyet ve rahmet de. Artık Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayandan ve ondan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri elbette böyle yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsü ile cezâlandıracağızdır.

157. (Yahut) da Ey Son Peygamberin yaydığı İslâm dinini, kabul ile mükellef olan insanlar!, (demeyesiniz ki: Eğer bize) De (kitap indirilmiş olsaydı, elbette biz) onun bütün hükümlerine hakkıyle riâyet ederek (onlardan) o iki kavimden (daha fazla hidâyete ermiş olurduk.) Artık böyle iddialara selâhiyetiniz kalmamıştır. (İşte size Rab’bînizden açık bir delil de geldi) açık bir delil olan Kur’an’ı Kerim ihsan olundu(hidâyet ve rahmet de) geldi. O Kur’an-ı Kerim’in hükümleri hidâyet ve rahmet kaynağıdır. Onlara riâyet edenler sapıklıktan kurtulur hidâyete erişir. Azaptan uzaklaşarak ilâhî rahmete kavuşur. (Artık Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayandan) K herhangi bir hükmünü inkâr etmeye ve küçümsemeye cür’et gösterenden (ve ondan) insanların yüzlerini (çevirenden.) o ilâhî kitabın hükümlerini kabulden kaçınarak insanlara da kaçınmayı gösterenden (daha zâlim kimdir?.) öyle bir kimse hem sapıtan hem de saptırandır. Artık (Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri) onların hükümlerine riâyetten insanları men’e cür’et gösterenleri, öyle sapıklıkla saptırmayı bir arada bulunduranları (elbette böyle yüz çevirmeleri) saptırmaları (sebebiyle azabın en kötüsü ile) en şiddetli olamyle (cczâlandıracağızdır.) onlar bu kötü, çirkin hareketlerinin cezalarına şüphe yok ki, kavuşacaklardır. Ne elem verici bir âkibet!. Kısacası!. Bütün insanlık için en son ve en muazzam bir ilâhî kitap olan yüce Kur’an indirilmiştir, artık kimsenin cehâletini bahane ederek itizarda bulunmasına mahal kalmamıştır. Bu mübârek kitabın bütün hükümlerine uymak icab etmektedir. Binaenaleyh her insan, öyle korkunç bir âkibete uğramamak için inancını ahlâkını düzeltmelidir, hiçbir kimsenin dinî, ahlâkî terbiyesini bozmaya cür’et etmemelidir, insanlık için şeytanî bir numune olmamalıdır. Belki dindar, fazîletli, hayrı tavsiye edici bir hidâyet rehberi olmaya çalışmalıdır, İnsan ancak bu sâyede selâmet ve saadete nâil olur. Başka çare yoktur.

158. Onlar başka değil, kendilerine Meleklerin gelmesini veya Rabbin gelmesini veya Rabbin bazı âyetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbin bazı âyetlerinin geleceği gün evvelce imân etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan şahsa imânı fayda vermez. De ki:Bekleyiniz ve biz de şüphe yok ki bekleyicileriz.

158. Bu âyeti kerime, kendilerine kitap indirilmesini isteyen dinsizlerin kitap indirime de imân etmeyeceklerini ve onlara istedikleri bazı mücizelerin ortaya çıkması durumunda ise artık imâna gelmelerinin kendilerine bir fâide vermeyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O ilâhî âyetleri yalanlayanlar, imân etmezler. Onlar (başka değil, kendilerine) ruhlarını almak için veya kendilerine azap etmek için (Meleklerin gelmesini) bekliyorlar. (veya Rab’bin gelmesini) Gözlûyorlar. Hâşâ mekân ve zamandan, gelip gitmeden uzak olan Kâinatın yaratıcısının kendilerine gelip görünmesini veya haklarında azâba dâir ilâhî bir emrin ortaya çıkmasını bekliyorlar. (veya Rab’bin bazı âyetlerinin gelmesini) Kıyâmetin vukû bulacağına alâmet olan şeylerden bazılarının; meselâ güneşin batı tarafından doğması gibi hâdiselerin meydana gelmesini (bekliyorlar.) onlar kendi iddialarınca o vakit imân edecekler. Bu çok uzak!. Resûlüm!. Onlara hatırlat ki; (Rab’bin bazı âyetlerinin geleceği gün) Meselâ Deccalın veya Dabbetülardın ortaya çıkacağı zaman artık bu hâdiseden (evvelce imân etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış) evvelce tevbe ve istiğfarda bulunmamış (olan şahsa) bu sonraki (imânı) tevbesi (fayda vermez.) bunlar kabul edilmez. Çünki böyle bir imân ve tevbe, irâde ile gayba imân ve tevbe mahiyetinde bulunmamış belki zora dayanmış olur. Resûlüm!. O inkârcılara (De ki:) o istediğiniz bazı alametlerin ortaya çıkışını (Bekleyiniz) onlar elbette ergeç zuhur edecektir, (ve biz de şüphe yok ki, bekleyicilerdeniz) Onların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Vaktiyle imân etmiş olanlar o zaman kurtuluşa ereceklerdir. Bilâkis o zamana kadar inkârcı olarak kalanlarda ebedî zarara uğrayacaklardır.

§ Ashâbı kiramdan Huzeyfe ve Berra İbni AzibHazretleri demişlerdir ki: Biz kıyameti tartışıyorduk, Rasûlü Ekrem Hazretleri teşrif ettiler, ne konuşuyordunuz, diye sual buyurdular, kıyameti konuşuyorduk, dedik. Buyurdular ki: Kendisinden evvel on alâmet görülmedikçe kıyâmet kopmaz. O alâmetler işe şunlardır:

(1) Bir duhanın = dumanın zuhuru ki, kırk gün devam edecektir.

(2) Dabbetülarz = yerden çıkacak garip bir hayvan ki, insanlar ile konuşacaktır.

(3) Doğu tarafından bir hasefin yani yer batmasının meydana gelmesi.

(4) Batı tarafından bir yer batmasının meydana gelmesi.

(5) Arap yarımadasında bir yer batmasının meydana gelmesi.

(6) Deccalın, rablık iddiasında bulunan ve yavaş yavaş helâke sürüklenmek üzere bazı hârikalar gösterecek bir şahsın meydana çıkması.

(7) Güneşin geçici olarak batıdan doğması.

(8) Yecüc ve Mecüc adında iki kabîlenin yeryüzüne dağılarak bozmaya çalışması.

(9) Hz. İsa’nın gökten yeryüzüne inmesi ve bir müddet daha yaşayıp Hz. Muhammed’in şeriatı ile amel etmesi.

(10) Aden tarafından müthiş bir ateşin ortaya çıkması. Bu on alâmete “kıyâmet alâmetleri” denilmektedir. Bunlara dâir kelâm ilminde tafsilât vardır, hepsi de Allah’ın kudretine göre mümkündür, vuku bulacaklar! da birçok muteber hadisler ile sâbittir. Artık bunları inkâra veya şahsî bir şekilde tevile dinî bakımdan müsaade edilemez.

§ İmamı Ahmet ile Tirmizî Ebu Hüreyre Radiallahü anhdan şöyle rivâyet etmişlerdir: Üç şey vardır ki, onlar ortaya çıkınca artıkevvelce imân etmemiş olan şahsa imân etmesi fâide vermez, onlar ise güneşin batıdan doğması ve Deccal ile Dabbetülardin çıkışıdır.

159. Şüphesiz o kimseler ki, dinlerini parça parça ettiler ve muhtelif guruplara ayrıldılar. Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işleri ancak Allah’a aittir. Sonra onlara ne yaptıklarını haber verecektir.

159. Bu mübârek âyetler, ayrılığın, birleşmemenin kötü âkibetini bildirerek insanları bid’atlere, arzu ve isteklerine uymaktan, ihtilâflara düşmekten, birbirine düşman gumplara ayrılmaktan sakındırmaktadır. Ve kötülükleri işleyenlerin birer misli cezâya uğrayacaklarını bildirmekte iyiliklerde bulunanların da onar misli mükâfatlara nâil olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz o kimseler ki) O milletler ki (dinlerini parça parça ettiler.) dinlerinin bazı hükümlerini kabul, bazılarını reddettiler, dinî esasları kendi arzularına göre yorumlaya cür’et gösterdiler. Ve bazı milletler, meleklere taptılar, onları Allah Teâlâ’nın kızları sandılar, bazı milletler de putlara taptılar onları, haklarında birer şefaatçi sandılar. Mecusiler de ışığı da, karanlığı da birer ilâh tanıdılar. Bazı kimseler de dinin hükümlerine muhalif ictihatlarda bulundular, mânâları açık âyetleri bırakıp müteşabihata tâbi oldular, bir takım kimseler de maddî bir mefaat, bir gaye uğrunda dinin emirlerine muhalif hareketlerde bulunmadan çekinmediler (Ve muhtelif guruplara ayrıldılar) birbirine karşı düşmanca birer vaziyet almış, birbirine kâfir demeye ve saptırmaya başlamış oldular, aralarında birlikten, dayanışmadan, sevgi ve samîmiyetten eser kalmamış bulundu. Fakat ey Rasûlü Ekrem!. (Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin.) Sen onların inançlarına, hareketlerine tâbi olmayıp çağdaşın olanlara lâzım gelen dinî hükümleri tebliğ etmiş, onlarıbizzat irşada çalışmış olduğun için onların o kötü hâllerinden sorumlu değilsin, sen peygamberlik vazîfeni yerine getirmiş bulunuyorsun. (Onların işleri ancak Allah’a aittir.) Cenâb-ı Hak, onların hak etmiş oldukları cezaları vermeğe kadirdir. Onların haklarında ilâhî hikmeti gereğince yüce irâdesi tecelli eder. Onları dilerse daha dünyada iken hesaba çeker, onlara karşı cihat ilân edilmesi için sana emreder, müsaade verir. (Sonra onlara) Dünyada rken (ne yaptıklarını) Allah Teâlâ’nın emirlerine nasıl muhalif hareketlerde bulunup durduklarını, âhiret gününde (haber verecektir.) onları o yaptıklarının cezalarına kavuşturacaktır. Artık her insan, bu gibi bir akibeti düşünerek daha dünyada iken hâlini düzeltmeli, mükâfatlara vesîle olacak güzel amellerde bulunmalı değil midir?.

160. Her kini bir iyilik ile gelirse kendisi için onun on misli vardır. Ve her kim bir kötülük ile gelirse o ancak onun misli ile cezalandırılır. Ve onlar zulme uğramazlar.

160. (Her kim) herhangi bir mü’min (bir iyilik ile) âhiret âlemine (gelirse kendisi için) ilâhî bir lûtuf olmak üzere (onun) o yaptığı iyiliğin, güzel amelin en az (on misli.) sevap vardır. (Ve her kim bir kötülük ile gelirse) Dinin yasaklarından birini işlemiş olursa âhirette (o ancak onun misli ile cezalandırılır.) o kötülüğün dengi olan bir azâba çarptırılır. (Ve onlar) Sevaplarının eksilmesi ve cezalarının arttırılması suretiyle (zulme uğramazlar.) haklarında adalete aykırı bir muamele yapılmaz. Meselâ: Bir müslüman bir günah işlerse onun dengi bir cezâyı hak etmiş olur. Cenâb-ı Hak aff etmezse yalnız o cezâya uğrar çünkü bir müslüman, yaptığı günahın devamını istemez, ondan kurtulmak arzusunda bulunur. Bu cihetle yalnız bir misli cezâyı hak etmiş bulunur. Fakat bir müslüman, bir ibâdette, güzel bir muamelede bulunursa bunun karşılığında ilâhî bir lutuf olarak en az on katmükâfata kavuşur. Bir kâfirin yapacağı herhangi bir muamele ise dinî bir mahiyeti taşımamaktadır. Binaenaleyh o muameleden dolayı dünyada bir mükâfata ulaşsa da âhirette ulaşamayacaktır. Küfürle yan yana olan bir muamele, bir ibâdet, bir itaat sayılamaz. Fakat onun küfrü kendi azim ve kanaatine göre dâimidir, dünyada ebediyen yaşayacak olsa o kanaatte bulunacağına karar vermiş bulunmaktadır. Binaenaleyh onun bu kararı sonsuz olduğundan onun azâbı da sonsuz bulunacaktır. Bu cihetle aralarında bir eşitlik vardır.

161. De ki, şüphe yok ki Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine. İbrahim’in hânif olan dinine hidâyet buyurdu. Ve o ortak koşanlardan olmuş değildi.

161. Bu mübârek âyetler, asıl doğru yolun İslâm dininden ibâret olduğunu ve Cenab’ı Hak’kın ortak ve benzerden uzak olup bütün ibâdetlerin ona yapılacağını ve bütün mahlûkların varlık ve yokluğunun onun kudretiyle meydana geldiğini şöylece bildirmektedir: Resûlüm!. Öyle ayrılığa düşmüş, Allah’ın birliğini terketmiş olan câhillere (De ki, şüphe yok Rab’bim) o terbiye eden şânı yüce Allah’ım, ilâhî vahyi ile, gizli ve açıktaki eşsiz eserleriyle (beni doğru bir yola) hak’ka kavuşturan bir yola ulaştırdı. Yani: Beni (dosdoğru bir dine) İslâm dinine evet… Hz. (İbrahim’in hânif olan dinine) onun bâtıl dinlerden beri olan din yoluna (hidâyet buyurdu.) beni de öyle bir şeref ve saadete kavuşturdu. (Ve o) Yüce Peygamber (müşriklerden olmuş değildi.) o Allah’ı birleyici idi, bir kadri yüce peygamber idi. Ona mensup oldukları iddiasında bulunan müşrikler ile onun asla bir alâkası yoktu. Hz. İbrahim’in temizliği, dindarlığı öyle yanlış inanç sâhipleriyle alâkadar olmasına aykırıdır. Bu âyeti kerime, Hz. İbrahim’in dini üzere bulunduklarını iddia eden Kureyş müşriklerin!yalanlamaktadır.

162. De ki: Benim namazım, ibâdetlerim ve diriliğim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ içindir.

162. Resûlüm!. O müşriklere hitâben (De ki: Benim namazım, ibâdetlerim) oruç gibi, hac gibi, kurban vesâire gibi yaptığım ibâdetleri itaatler (ve dirîliğim ve ölümüm) hayat ve ölümüm, bu hallerdeki hayr ve iyiliklerim, ölüm anında imân üzere bulunuşum, bütün varlığım (âlemlerin Rab’bi olan Allah Teâlâ içindir.) hepsi de onun birer ihsanıdır, hepsi de onun ilâhî zâtına samimi bir şekilde kulluğu arzetmek içindir. Böyle bir samimiyetle yapılmayan bir ibâdet ve itaat ise zâten kabüle lâyık değildir.

163. Onun bir ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.

163. (Onun) O Yüce Yaratıcının hiçbir hususta (bir ortağı yoktur.) o ortak ve benzerden uzaktır. Bütün ibadetlerimiz yalnız onun ilâhî zâtına aittir. Ona kimse ortak koşulamaz. (Ve ben bununla emrolundum.) Ben böyle birlemekle, böyle samîmî ibâdetlerle, ve Cenab’ı Hak’kın birliğini ümmetime telkin etmekle mükellefim (ve ben müslümanların) rahmete erişen bu ümmetten İslâmiyet’i ilk kabul eden ve Allah Teâlâ’nın emirlerine uyan zatların (ilkiyim.) ben bu müslüman olma şerefine Allah’ın vahyi ile kavuşmuş, sonra bunu ümmetime telkin etmiş bulunmaktayım.

§ Nüsk kelimesi, Cenâb-ı Hak’ka mânevî yönden yaklaşmaya vesîle olan herhangi bir ibâdet ve itaattir. Kurban mânâsında kullanıldığı da bilinmektedir.

164. De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka bir rab’mi ararım ki, o herşeyin Rabbidir. Ve herkesin kazanacağı günah ancak kendi aleyhinedir. Ve hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O zaman oRabbiniz kendisinde ihtilafa düşmüş olduğunuz şeyleri size haber verecektir.

164. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın rablığını, rablığına şâhitlik eden ilâhî tasarruflarını bildirmektedir. Ve Allah Teâlâ’nın birliğini rablığını tasdik edenleri rahmet ve mağfiret ile müjdelemekte, inkâr edenleri de azap ile korkutmakta ve sakındırmaktadır. Şöyle ki: Resulhum!. Cenab’ı Hak’ka bir takım yaratıkları ortak koşan ve başkalarını da öyle bir şirke dâvete cür’et eyleyen câhil müşriklere (De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka bir Rab’mi ararım ki) onu, ibâdet hususunda Cenâb-ı Hak’ka ortak koşayım. Halbuki (o) benim kendsine ibâdet ettiğim,birliğine inanmış bulunduğum Allah Teâlâ (herşeyin Rab’bidir.) sahibidir, mâlikidir, terbiye edicisidir. Onun dışındakiler hep ona muhtaçtır, onun rablığının birer eseridir. Artık nasıl düşünülebilir ki, onlar mâbudluk hususunda o âlemlerin Rabbinin ortağı olabilsinler. Halbuki, o müşrikler de itiraf etmektedirler ki, o ortak koştukları şeyleri de yaratan, besleyen Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Evet… Putlara tapanlar da, itiraf etmektedirler ki, gökleri, yerleri ve bunlardaki bütün varlıkları ve o putları yaratan, Allah Teâlâ’dır. Yıldızlara tapanlar da itiraf etmektedirler ki, bu yıldızların yaratıcısı, icad edeni ancak Yüce Allah’tır. Yezdân ile Ahremen’in, yani şeytanın mâbudluğuna inananlar da itiraf etmektedirler ki, şeytanları yaratan da yine Allah Teâlâ Hazretleridir. Hz. Mesih’in ve meleklerin mâbudluğuna inananlar da itiraf etmektedirler ki, bunların da ve bütün Kâinatın Yaratıcısı ancak Yüce ve Mukaddes olan Allah’tır. İşte bu dört kısım müşrik tâifeden herbiri de yaratıcılığın, rablığın Allah Teâlâya mahsus olduğunu itiraf edip durmaktadırlar. Artık böyle mahlûk olan, Cenâb-ı Hak’kın birer kudret eseri bulunan şeyler, mâbudluk sıfatına nasıl sâhip olabilir ki, onları birer mabut edinmek uygun olabilsin. Hiç terbiye edilenin terbiye edene, yaratılmışınyaratıcıya, kölenin sâhibine ortak olması aklen düşünülebilir mi?. Binaenaleyh Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinmek, bozuk bir davranıştır, bâtıl bir din inancıdır. (Ve) Şunu da bilmelidir ki (herkesin kazanacağı -günahancak kendi aleyhinedir.) Müşrikler, müslümanlara diyorlardı ki: Siz de bizim yolumuza tâbi olunuz, sizin yapacağınız şeyler bizim üzerimize yazılmış, biz onun sorumluluğunu, üzerimize alırız. Bu âyeti kerime ise onları redediyor, herkesin yapacağı fena şeylerin mes’uliyeti kendi aleyhine yönelir, bu mes’ûliyetten kendisini kurtaramaz olduğunu bildiriyor. Maamafih o müşrikler diyorlardı ki: Ey müslümanlar!. Siz bize tâbi olunuz, biz sizin üzerinize yazılacak hatalarınızı kıyâmet gününde yükleniriz, onların bu iddialarını red için de buyruluyor ki: (Ve hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez.) Artık o müşrikler de şirke düşürdükleri kimselerin günahlarını, mes’uliyetlerini tamamen yüklenerek onları azaptan kurtarabilirler mi?. Bu halde kendileri de azap görürler, öyle saptırdıkları kimseler de azap görürler. Bir kere şunu da düşünmeli ki: (Sonra dönüşünüz ancak Rab’binizedir.) Bu dünya hayatının ardından âhiret hayatı başlayacaktır, bütün mükellef mahluklar Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzuruna giderek hesâba çekileceklerdir. (O zaman o Rab’biniz) Olan yüce mâbud dünyada iken (kendisinde ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri) onların hayır mı, şer mi, hak mı, bâtıl mı bulunmuş olduğunu (size haber verecektir.) o zaman hakikat tamamen ortaya çıkacaktır, artık o zaman yapacağınız pişmanlıklar size bir fâide vermeyecektir.

165. Ve O, O Yüce Yaratıcıdır ki, sizi yeryüzünde halife kıldı. Ve bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle yükseltti, tâki sizi size verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun. Şüphe yok ki, senin Rabbin, cezâsı çabuk olandır. Ve muhakkak ki, o bağışlayan, merhamet edendir.

165. Ey insanlar!. Bir kere Allah Teâlâ’nın hakkınızda olan nîmet ve ihsanını düşünmeli değil misiniz?. Ona başkalarını nasıl ortak koşablirsiniz?. O kerem sâhibi Yaratıcı, sizleri yarattı, nîmetlere kavuşturdu (Ve) özellikle (o, o) Yüce Yaratıcı (dır ki, sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.) sizi geçmiş ümmetlere halef kıldı; siz onların yerlerini işgal ettiniz, özellikle Peygamberiniz olan Hz. Muhammed’i, bütün Peygamberlerin sonuncusu kıldı, onun ümmeti olan sizleri de tarihe karışmış olan ümmetlerin yerine getirdi, onların yerlerine geçirip, hâkim kıldı. (Ve) O kerem sâhibi Yaratıcı (bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle yükseltti.) akıl ve mârifet, şeref ve servet, hâkim ve mahkûm olma itibâriyle cemiyetinizi çeşitli mertebelerde bulundurdu. (Tâki sizi verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun.) Yani: O hikmet sahibi yaratıcı, sizleri böyle çeşitli tabakalara ayırmış olmakla hakkınızda hikmet gereği bir imtihan ve deneme muamelesi yapmıştır. Bununla itaatkâr olanlar ile, âsi olanlar, nîmetlerin şükrünü yerine getirenlerle getirmeyenler ortaya çıkmış olacaktır. Yoksa Cenâb-ı Hak’ca herşey malûm olduğundan onun herhangi bir kimseyi anlamak için imtihana tâbi tutması düşünülemez. Böyle bir imtihan. Cenab’ı Hak için kesinlikle gereksizdir. Ancak kullarının fiil ve hareketleri ortaya çıkıp kendilerinin bir itiraza selâhiyetleri kalmaması için onları öyle imtihan sayılacak vaziyetlere, yükümlülüklere mâruz bırakır ki bu durum, bizler için bir imtihan mahiyetinde bulunmuş olur. (Şüphe yok ki, senin Rab’bin) Olan o hikmet sâhibi Yaratıcı, hem (cezâsı çabuk olandır.) onun birliğini, rablığını tasik etmeyen, onun nîmetlerine karşı teşekkür vazîfesini yerine getirmeyen kimseler hakkında onun azâbı pek yakındır, İstediği dakikada onlara azap eder. Ve her gelecek şey yakın demektir. (Ve muhakkak ki o) Kerem sâhibi Mâbud (bağışlayıcıdır.) mü’min kullarının insanlık gereği yaptıkları günahlarını affeder,bağışlar ve o Yüce Yaratıcı (merhamet edicidir.) bütün mahlûkatı hakkında lûtuf ve yardımı boldur. Özellikle mü’min kulları hakkında ilâhî rahmeti pek fazladır. İşte bu yüce beyanlar hem muazzam bir ilâhî korkutmayı, hem de pek büyük ilâhî bir teşvik ve müjdeyi içermektedir. Artık uyanmalı, O Yüce Yaratıcının azâbını gerektiren şeylerden kaçınmalı, af ve lütfunu çekecek güzel amellerde bulunmaya çalışmalıdır. Ey âlemlerin Allah’ı!. Cümlemize uyanmalar nasip et, hepimizi af ve lûtfuna ulaşıtr. Peygamber ve Resûllerin sonuncusu hürmetine. Âmin.

[/toggle]