ENAM SURESİ

31. Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkacaklarını kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye kadar inkâr eden kimseler, muhakkak hüsrana uğramışlardır. Onlar bütün günahlarını sırtlarına yüklenmiş oldukları halde eyvah bizlere! Orada yaptığımız kusurlardan dolayı diyeceklerdir. Dikkat ediniz! Onların yüklenip taşıyacakları şeyler ne kadar kötü!.

31. Bu mübârek âyetler de âhirette Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzurunda bulunulacağını yalanlayanların bilahara ne kadar hüsrana uğrayacaklarını bildirmektedir. Ve dünya hayatının ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu bildirerek âhiret âleminin ne derecelerde hayırlı olduğunu düşünmelerini insanlığa hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın huzuruna) Onun Yüce mahkemesine (çıkacaklarını) sevk olunup dünyadaki amellerinden sual olunacaklarını (kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye kadar) yani ölünceye değin (inkâr eden kimseler,) o verilmiş hâlleri evvelce bilinen küfr ve şirk sâhipleri (muhakkak hüsrana) zarar ve ziyâna, felâket ve azâba (uğramışlardır) yani: Sevaplardan, mükafatlardan mahrum kalmış, en büyük azaplara uğramış bulunacaklardır. (Onlar bütün veballerini) Günahlarını (sırtlarına yüklenmiş) pek ağır bir mânevî azâba uğramış (oldukları halde eyvah) yazıklar olsun, eyvahlar olsun!, (bizlere, orada) dünyada iken (yaptığımız kusurlardan) kıyâmet anını inkâr edip, üzerimize düşen vazîfeleri ihmâl etmiş olduğumuzdan (dolayı diyeceklerdir) Ne yazık ki, böyle bir pişmanlık artık kendilerine fayda vermeyecektir, (dikkat ediniz!.) Bir kere düşününüz ki (onların yüklenip taşıyacaklar şeyler) yani: Kendilerine yönelen günahlar (ne kadar kötü) ne kadar dayanılmaz!. Ne derece azâbı gerektiricidir!..

§ Kıyâmet ansızın ortaya çıkacağı ve ondahalkın hesâbı süratle görüleceği için ona “saat” adı da verilmiştir. Bir de saatten maksat, herhangi bir şahsın vefatı ânî demektir. Çünki o an, o şahsa göre kıyâmetin bir başlangıcı demektir. Nitekim bir hadisi şerifte: ( Her kim ölürse artık onun kıyameti kopmuştur) diye buyrulmuştur.

§ Hasretten maksat da elden çıkan veya ele geçmeyen bir nîmetten dolayı duyulan üzüntü ve pişmanlık demektir. Böyle bir durumdaki kimsenin: “Ya hasretâ” demesi, ey pişmanlık ve üzüntü nerdesin. Gel bakalım, artık senin geleceğin bir zamandır, anlamına gelmektedir.

32. Ve dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden oyalanmadan başka bir şey değil. Ve elbette âhiret yurdu takvâ sâhipleri için hayırlıdır. Buna akıl erdiremez misiniz?

32. Ey dünya hayatından başka hayat olmadığını iddia eden gafiller!. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. (Ve dünya hayatı) ise o âhiret hayatına kıyasla (bir oyundan) insanı fâideli şeylerden meşgul eden bir oyuncaktan ve (bir lehüvden = oyalamadan) insanı ciddiyetten ayırıp şakaya, latîf eye düşüren ehemmiyetsiz bir şeyden (başka bir şey değil) dir. Âhiret hayatı ise böyle midir?. Elbette değildir (ve elbette âhiret yurdu) daimî bir hayatın yeri olan bir sonsuzluk alanı, dünyada iken (takvâ sâhibi olanlar) küfr ve günahtan kaçınmış olanlar (için hayırlıdır.) çünki o âhiret yurdu, o takvâ sâhipleri için cennetlerden, ebedî nîmetlerden ibârettir. (-Buna- akıl erdiremez misiniz?.) Ey inkarcılar!. Siz de küfr ve isyandan kaçınınız ki, gelecekte öyle nîmetlere kavuşabilesiniz. Gerçekten de dünya hayatı da kötüye kullanılmadığı takdirde bir nîmettir. Zira insan, bu hayattan istifâde ederek üzerine düşen kulluk vazîfelerini yerine getirirse bu sayede âhiret hayatını teminetmiş, öyle dünya nîmetleri gibi geçici olmayan ebedî, eşsiz nîmetlere aday olmuş olur. Fakat dünya hayâtını kötüye kullananlar için bu fani hayat, bir uyku ve hayal gibi feçip gider, sâhibinin ebedî âlemde zarar ve ziyâna uğramasına sebep olmuş olur. Dünyaya prestiş eyleyenler. Nâdim olacaklar en nihâyet Bir fâide bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet.

33. Muhakkak biliyoruz ki, onların dedikleri şey, seni elbette üzüyor. Gerçek halde onlar seni yalanlamış olmuyorlar, fakat o zâlimler Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ediyorlar.

33. Bu mübârek âyetler de birçok kimselerin dinsizlik cereyanına kapılarak Peygamberleri inkâra cür’et etmiş olduklarını açıklamakla Rasûlü Ekrem Efendimizi teselli etmektedir. Ve Peygamberleri inkârın, haddızatında Allah’ın âyetlerini ve yüce varlığını inkâr demek olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. Ya Muhammed = Aleyhisselâm: (Muhakkak biliyoruz ki, onların) O inkârcıların, müşriklerin (dedikleri şey) Kur’an’ı Kerim hakkında “Bu eshatirül evvelindir = Yani öncekilerin hurâfeleridir.” demeleri veya onların İslâmiyet’i, ilâhî kanunları kabul etmeyeceğiz demeleri veyahut peygamber hakkında “o sihirbazdır, şairdir, kâhindir, meonundur” demeleri (seni elbette üzüyor) onların öyle kâfirce, cahilce lâkırdıları elbette senin mübârek kalbini hüzün ve üzüntü içinde bırakıyor. Fakat (gerçek halde onlar seni yalanlamış olmuyorlar) sen gerçek bir peygambersin, sen Allah’ın hükümlerini tebliğ etmekle emrolunmuşsun, onların yalanlamaları haddızatında sana yönelik değildir, (fakat o zâlimler) O nefislerine zulmederek kendilerini Allah’ın azâbına mâruz bırakmış olan inkarcılar (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) senin vâsıtanla onlara tebliğ edilen Kur’an-ı Kerim’i, o apaçık kitabın vaad ve tehdide ait âyetlerini, veya senin elinde ortaya çıkıp Allah’ın kudretineşâhitlik eden mucizeleri (inkâr ediyorlar) meselâ: Bir hükümdarın elçisini reddedenler, onun tebliğ ettiği fermanları kabul etmeyenler haddızatında o hükümdarı tanımamış, ona karşı isyan etmiş olurlar. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak’kın Yüce Peygamberini yalanlayanlar da haddızatında onun tebliğ ettiği ilâhî hükümleri inkâr etmiş, küfre düşmüş olurlar. Bununla berâber tefsirlerde beyan olunduğu üzere: Kureyş kâfirleri vaktiyle Rasûlü Ekrem’e “Muhammedül emin” derlerdi, onun pek doğru sözlü bir zât olduğunu itirâf ederlerdi. Hattâ Ahnes İbni Şüreyk Ebu Cehilden sormuş ya abel hakem!, Bize bilgi ver, burada sözümüzü işitecek başka kimse yok, Muhammed Aleyhisselâm, sâdık mıdır, yalancı mıdır?. Ebu Cehil ise hakkı gizleyememiş, Muhammed -Aleyhisselâm-sâdıktır, o asla yalan söylememiştir. Fakat Kureyş oğulları Hicâbe (Kâ’be perdeciliği işi) Sikaye (Kâ’be’de hacılara zemzem dağıtma işi) peygamberlik gibi ayrıcalıklara sâhip olunca diğer kureyşlilerin hâli ne olacak?. Demiş yalnızca dünya hırsı ile Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmekte olduğunu itirâfa mecbur olmuştur. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerime inmiştir.

34. Ve andolsun ki, senden evvel de Peygamberler yalanlanmışlardır. Fakat yalanlandıkları ve eziyete uğradıkları şeylere karşı sabretmişlerdir. Nihâyet onlara bizim yardımımız gelip yetişti. Ve Allah Teâlâ’nın kelimelerini değiştirebilecek hiç bir kimse yoktur. Ve andolsun ki, sana Peygamberlerin haberlerinden gelivermiştir.

34. Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Peygamberini teselli etmek üzere buyuruyor ki: (Ve and olsun) Yani Yüce zatıma kasem ederim ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (senden evvel de Peygamberler yalanlanmışlardır) diğer ümmetler de kendi Peygamberlerine yalan isnad etmiş onlar da Peygamberlere sana karşı inkârcıların söylediklerini söylemişlerdir.(Fakat) O muhterem Peygamberler (yalanlandıkları ve eziyete uğradıkları şeylere karşı sabır etmişlerdir) üzerlerine düşen peygamberlik vazîfelerini yerine getirmeye devam etmiş, Allah’ın takdirine râzı bulunmuşlardır. (Nihayet onlara bizim yardımımız gelip yetişti) Onlar kendilerini inkâr eden kavimlerinin şerlerinden emin oldular, o inkarcılar ise helâk olup gittiler: (Ve Allah Teâlâ’nın kelimelerini değiştirecek kimse yoktur) Cenâb-ı Hak’kın Peygamberlerini, zafere ulaştıracağına ve onları mânevî orduları ile galip buyuracağına dâir ilâhî va’d’i tecelli edivermiştir. (Ve and olsun ki, sana) Ey peygamberlerin sonuncusu!. (Peygamberlerin haberlerinden) Bir kısım (gelivermiştir) yani: Kur’an-ı Kerim’de bir kısım büyük Peygamberlerin mübârek yaşantılarına, kıssalarına, hayat tarihlerine dâir bilgiler verilmiştir. Artık o zatların nasıl yalanlandıkları, ve sabır ederek sonunda Allah’ın yardımına nasıl kavuştukları sence malûm olmuştur. Artık bütün insanlığa Peygamber gönderilmiş olan senin gibi Yüce bir Peygamber de elbette Allah’ın yardımına nâil olacaktır. Bu husustaki ilâhî takdiri de değiştirecek hiçbir kuvvet tasavvur edilmiş değildir.

35. Ve eğer senin üzerine onların yüz çevirmeleri ağır gelmiş ise artık yapabilirsen yerde bir tünel, veya gökte bir merdiven araştırıp da onlara bir mucize getirecek isen haydi getir ve eğer Allah Teâlâ dilese idi onları hidâyet üzerine toplardı. Sakın câhillerden olma.

35. Bu mübârek âyetler de dinî hükümleri kabul etmek için kabiliyetin lâzım olduğunu, bu kâbiliyetten mahrum olanlar ise irşat ve ikaz etmenin mümkün olamayacağını bildirmektedir. Ve bir takım kabiliyetsiz inkârcıların hâllerinden üzüntü duyan Yüce Peygamberin temiz ve hüzünlü kalbine teselli vermektedir.Şöyle ki: (Ve eğer) Habibim!. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senin üzerine onların) o inkârcıların (yüz çevirmeleri) seni ve tebliğ ettiğin hükümleri kabulden kaçınmaları sana (ağır gelmiş) senin için fazla üzüntüye sebebiyet vermiş (ise) de sen mâzeretlisin, onlara karşı lâzım gelen delilleri ileri sürmüş bulunmaktasın, başka ne yapacaksın!, (artık yapabilirsen) Çalış (yerde bir tünel) yer altında bir mevki (veya gökte) yükseklere doğru (bir merdiven araştırıp da onlara) o inkârcılara yer altından veya gök üstünden isteyip durdukları şekilde (bir mucize getirecek isen) bunu getirmeğe kudretin varsa (haydi getir) fakat Allah Teâlâ sana bu kudreti vermemiştir. Bununla beraber o istedikleri hârikaları vücude getirsen bile yine imân etmez, yine senden kaçınırlar, bunlar birer sihirdir derler, şayet imân etseler de o mecburi bir imân olacağı için yine kendilerine fâide vermez, (ve eğer Allah Teâlâ) Onların hidâyetlerini (dileseydi onları) zorlayan, mecbur eden bir âyet, bir alâmel meydana getirmekle (hidâyet üzere toplardı.) onları hidâyete erdirirdi. Fakal onların hidâyetini dilememiştir. Çünki o halde onların imanları, zorlama yoluyla olmuş kendilerinin irâde ve ihtiyarlariyle alâkadar bulunmamış olurdu. Onlar öyle zorlayıc hârikaları görmeden imân etmeliydiler. Binaenaleyh Resûlüm!, (sakın) fazla uzun tüye kapılıp da bu husustaki ilâhî hikmeti düşünemeyen (câhillerden olma) onlarır öyle hidayetten mahrumiyetleri, kendi kötü hareketlerinin bir cezasıdır, bir neticesidir Sen peygamberlik vazîfesini yerine getirmiş olduğundan dolayı müsterih olabilirsin.

36. Ancak o kimseler dâveti kabul ederler ki işitir bulunurlar. Ölüleri de Allah Teâlâ diriltir, sonra ona döndürülürler.

36. Resûlüm!. (Ancak o kimseler) İmâna gelmeleri hakkındaki (dâveti) senin tebliğatını(kabul ederler ki) hakikatları güzelce anlayarak (işitir bulunurlar) onlar uyanık bir kalbe, güzel bir kabiliyete sâhip bulunmuş olurlar. (Ölüleri de) Küfrün kahredici pençesinde mânevî hayattan mahrum kalmış olanları da (Allah Teâlâ) âhirette (diriltir) kabirlerinden kaldırır (sonra ona) o Yüce Yaratıcının tayin buyurmuş olduğu hesap alanına (döndürülürler) orada onlar dünyadaki amellerine, inançlarına göre cezalara çarptırılarlar. Artık o âlemde dâvete icâbet etmeleri, inanç değiştirerek hak ve hakikatı itiraf eylemeleri, mecburen vâki olacağından kendilerine asla fâide vermez. Lâyık oldukları azâba kavuşmuş bulunurlar.

37. Ve dediler ki: Onun üzerine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil mi idi? De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ âyet indirmeğe kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.

37. Bu mübârek âyetler de inkârcıların diğer bazı bâtıl iddialarını gözler önüne sermektedir. Mahlûkattan olan bütün hayat sahiplerinin birer ümmet olup mahşerde bir araya getirileceklerini açıklayarak ilâhî kudretin yüceliğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Kureyş müşrikleri gibi bir kısım inkarcılar, lüzumsuz iddialarda bulundular (Ve dediler ki: Onun) Hz. Muhammed’in (üzerine Rab’binden) onun yaratıcısı tarafından bizim istediğimiz gibi imâna zorlayan veya azâbı çabuklaştıran (bir mucize) bir harika, üzerlerine gökten taş yağması gibi bir felâket (indirilmeli değil miydi.) Habibim!. Bu câhillere (De ki: Şüphe yok ki Allah Teâlâ) istediğiniz şekilde (mucize indirmeğe kadirdir.) sizi imâna mecbur kılacak veya inkârınız hâlinde sizin helâkınızı neticelendirecek herhangi bir zorlayıcı hârikayı meydana getirmeğe ilâhî kudret fazlasıyle yeterlidir. (Fakat onların çoğu bilmezler.) Öyle istedikleri bir âyetin indirilmesi durumunda onu inkâr etmekle başlarına gelecek bir helâk ve azâbı düşünmezler. Onlar cehaletleriyüzündendir ki, böyle hikmet ve menfaata aykırı olan şeyleri talepte bulunurlar.

38. Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra Rab’lerinin huzuruna getirileceklerdir.

38. Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın kudret eserlerini düşününüz, her yarattığı şeyin hikmet ve menfaata dayalı olduğunu tefekkür ediniz. İstenilen zorlayıcı bir hârikanın meydana getirilmesi, ilâhî hikmete uygun olsaydı onu da elbette vücude getirirdi. Bir kere bakınız!. Kendi varlığınız o Yüce yeratıcının bir kudret eseridir. (Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile) Havalarda (uçan) herhangi (bir kuş yoktur ki, ancak) onlar da ey insanlar! (sizin gibi ümmetlerdir.) Onlar da birer cemaattir, birer zümredir, onların da hâl ve hareketleri gözetilmiş, rızıkları ve ecelleri takdir edilmiştir. Onlar da kabiliyetlerine göre kâinatın yaratıcısını bilmektedirler, onlar da tevhit ve tesbihte bulunmaktadırlar. (Biz kitapta) lavhı mahfuzda (hiçbir şeyi noksan bırakmadık) hiçbirini terketmedik, hiçbirinden gâfil bulunmadık, hepsini de tâyin ve tesbit ettik. Veya Kur’an’ı Kerim’de bilinmesi dinen lâzım olan hükümleri ya ayrıntılı ya da öz olarak açıkladık ve beyan ettik, (sonra) Bütün hayat sâhipleri olan bu mahluklar (Rab’lerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (getirileceklerdir) Evet… Cenâb-ı Hak, bütün insanları, bütün hayvanları dirilterek mahşerde toplayacaktır. Hayvanlar da dünyada iken birbirlerine yapmış oldukları tecâvüzlerden dolayı o âhiret hayatında aynı sûrette cezâya mâruz kalacaklar, sonra hepsi de toprak kesileceklerdir. Bunları gören kâfirler ise: Keşke biz de toprak kesilseydik diye temennide bulunacaklar. Fakat heyhat!. O kâfirlerin azapları sonsuzdur.

39. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar. Zulmetler içinde kalmış bir takım sağır ve dilsizlerdir. Allah Teâlâ kimi dilerse şaşırtır kimi de dilerse doğru bir yol üzerinde kılar.

39. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini inkâr edenlerin görüp işitmeden mahrum olduklarını, ne kadar karanlık bir hayata sâhip bulunduklarını bildiriyor. O gibi inkârcıların kendilerine yönelecek bir felâket anında bâtıl tanrılarını unutarak Allah Teâlâ’ya yalvaracaklarını tenbih etmekle onları uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: İslâm dinini kabul etmeyenler, mânevî yönden ölü durumundadırlar (Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi) bir nice hakikatları keşfeden ve açıklayan Kur’an’ı Kerim’i (yalanladılar) onun ilâhî bir kitap olduğunu inkâr ederek Yüce Resûlüm!. Seni yalanladılar. Onlar gerçek halde (zulmetler içinde kalmış) küfrün, cehâlet ve inadın karanlıkları içinde yaşamakta bulunmuş (bir takım sağır) ilâhî mucizeleri anlama ve düşünme özelliğinden yoksun (ve dilsiz) hakkı söylemek kudretinden nasîbi olmayan kimse (lerdir) artık onlar hakkı kabul etmezler. (Allah Teâlâ kimi) İradesini, ihtiyarını kötüye kullanan, sapıklık tarafını tercih eden herhangi bir şahsı (dilerse şaşırtır) onu o kötü seçiminden dolayı sapıklığa düşürür (kimi de dilerse) hidâyete ulaştırmak isterse onu da (doğru bir yol üzerinde kılar) yani: Öyle bir zâtı da temiz yaratılışını muhafaza edip hak ve hakîkati kabule yetenekli olduğu için İslâm dinine kavuşturur ve güzelce amellere muvaffak buyurur.

40. De ki, siz bana haber verebilir misiniz? Eğer size Allah Teâlâ’nın azâbı gelirse veya size kıyâmet gelirse Allah Teâlâ’dan başkasına mı yalvarırsınız?. Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz, söyleyin bakalım !..

40. Resûlüm’. O inkârcıları rezil etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için (De ki: Sizbana haber verebilir misiniz?.) siz hakikatı görüp de ona dâir doğru bir söz söyleyebilir misiniz?. (Eğer size Allah Teâlâ’nın azâbı gelirse) Eski ümmetlerin başlarına geldiği gibi size de bir dünyevî azap, helâk edici bir musîbet yönelirse (veya size) vukû bulacağı muhakkak olan (kıyâmet) günü (gelirse) kendinizi o felâketten kurtarmak için (Allah Teâlâ’dan başkasına mı yalvarırsınız?.) o kendisine tapıp durduğunuz putlardan, insanlardan bir fâide bekler, onlara dua ve niyazda bulunur musunuz?. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) Öyle putlarınızın tanrı olduğu iddianızda doğru iseniz veya siz doğru bir kavim iseniz (söyleyin bakalım) haydi haber veriniz, Allah Teâlâ’dan başka kendisine yalvaracak bir mabut bir koruyucu bulabilecek misiniz?.

§ “Ere’eyte”, “ere’eyteküm” tabirleri soru ve hayret anlamında birer kelimedir. Gördün mü, gördünüz mü mânâsınadır. Fakat haber ver, haber veriniz mânâsında kullanılır. Haber verilecek şeyin hayret etmeğe değer olduğuna işâret edilmiş olur.

41. Hayır, ancak ona yalvarırsınız. O da kendisine yalvardığınız şeyi dilerse açar husule getirir ve siz de Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeyleri o zaman unutursunuz.

41. (Hayır) Öyle zor durumda kaldığınız zaman o putları unutur, terkeder onlara yalvarmazsınız. (ancak ona) Yüce Yaratıcıya (yalvarırsınız) duada ve yakarışta bulunursunuz. (O da) O kerem sahibi mâbud da (kendisine yalvardığınız şeyi dilerse) ilâhî hikmetine uygun bulunursa dünyada (açar meydana getirir) üzerinize yönelecek olan herhangi bir dünyevî musîbeti lütfederek bertaraf buyurur. (ve siz de -Allah Teâlâ’yaortak koştuğunuz şeyleri -o zamanunutursunuz) Artık putlarınızı terkedersiniz, onlara yalvarmazsınız, onların zarar ve fâide verecek şeyler olmadığını anlamış olursunuz.Binaenaleyh daha başınıza öyle bir felâket gelmeden uyanınız, Allah Teâlâ’dan başkasına tapmayınız, o hakikî mâbuda ibâdetle, onun hükümlerine uymakla dünyevî ve uhrevî azaplardan emin olmaya gayret ediniz. Sizin için bundan başka selâmet yolu yoktur.

42. And olsun ki, senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik, sonra o ümmetleri bir takım şiddetler ile, zorluklar ile yakaladık, olaki, yalvarıversinler diye.

42. Bu mübârek âyetler, eski kavimlere de Peygamberlerin gönderilmiş olduğunu ve onların hakka dua ve yakarışta bulunmaları için bazı musibetlerle karşı karşıya bırakılmış olduklarını bildirmektedir ve onların uyanmalarına vesile olmak üzere bilahara nâil oldukları nîmetlerin de değerini bilmeyip nankörlükte bulundukları için Allah’ın kahrına uğradıklarını şöylece beyan buyurmaktadır: Allah Teâlâ’ya (And olsun ki, senden evvel de) birçok (ümmetlere Peygamberler gönderdik) onlara lâzım gelen kulluk vazîfelerini bildirdik (sonra) Peygamberlerini yalanladıkları için (o ümmetleri bir takım şiddetler ile) fakirlik ve ihtiyaç ile (zorluklar ile) zararlar ve âfetler ile (yakaladık) onları böyle uyanmalarına vesîle olacak musibetlerle karşı karşıya bıraktık (olaki,) küfr ve isyandan tevbe edip kendilerine öyle ârız olan belaların bertaraf edilmesi için Allah Teâlâ’ya (yalvarıversinler -diye-) fakat onlar bundan istifâde etmediler.

43. Artık bizim azâbımız onlara geldiği zaman yalvarmalı değil miydiler? Fakat onların gönülleri katılaşmış ve şeytan onlara yapar oldukları şeyleri süslemiş idi.

43. (Artık bizim azâbımız) O bir takım şiddetli felâketler (onlara geldiği zaman) bunun Allah tarafından büyük bir imtihan, bir uyanma vesilesi olduğunu takdir ederek o Yüce Yaratıcıya (yalvarmalı değil miydiler?. Fakat) onlar bundan da bir ibret dersi alamadılar. Çünki (onların gönülleri katılaşmış) idi, birgönül yufkalığı ile dua ve yakarışta bulunmadılar, imânı kabule meyledici olmadılar, (ve şeytan onlara yapar oldukları şeyleri) Küfr ve isyanı bir takım gayrimeşru şehvanî hareketleri (süslemiş idî.) öyle çirkin inançları, hayvanî hareketleri birer insaniyet, medeniyet, münevverlik eseri gibi göstererek onları aldatıp durmuştu.

44. Vaktaki, onlar kendilerine ne ile öğüt verildiğini unuttular, onların üzerine herşeyin kapılarını açıverdik, nihâyet kendilerine verilen şeyler ile ferahlandıkları vakit onları ansızın tuttuk. Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar.

44. (Her ne zamanki onlar) O küfr ve isyana kapılmış kimseler (kendilerine ne ile öğüt verildiğini) öyle kendilerine için birer nasihat mahiyetinde olan ihtiyaçlarını, zararlarını, felâketlerini (unuttular) onları düşünmeyi terkettiler, yine fenâlıklarına devam edip durdular, artık onları yavaş yavaş azâba yaklaştırmak için (onları üzerine herşeyin kapılarını açıverdik) onlara bol bol nîmetler, servetler, dünyalıklar verdik, (nihâyet kendilerine verilen) Öyle fanî, dünyevî (şeyler ile ferahlandıkları vakit) artık ebediyen dünyada kalıp o nîmetlerden istifâde edeceklermiş gibi bir cahilce neş’e ile gaflete düştükleri zaman (onları ansızın tuttuk) azâba uğrattık, neye uğradıklarını şaşırıp durdular. (Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar) Son derece bir pişmanlığa, bir ümitsizlik ve kedere düşmüş oldular. O nîmetlerin ellerinden çıkması, onların hüzün ve kederlerini arttırmaya bir sebep olmuş bulundu. O halde akıllı olan bir insan, bu fâni varlıklara güvenerek hayâtın asıl gayesi olan, asıl selâmet ve saadete vesîle bulunan dinî terbiyeden, güzelce amellerden kendisini nasıl mahrum bırakır da böyle elem verici helâk edici felâketlerin kendisine yönelmesine sebebiyet verebilir!.

45. Artık o zulüm eden kavmin kökü kesilmiş oldu. Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’ya.

45. (Artık o zülûm eden kavmin) O geçmiş Peygamberleri tasdik etmeyip zâlimler olan herhangi bir taifenin (kökü kesilmiş oldu.) yani. Kökleri kazınmak suretiyle hepsi de helâk olup onlardan sonraya bir kişi bile kalmadı, zulümlerinin cezâsına uğrayıp gittiler. (Hamdolsun âlemlerin Rab’bi olan Allah Teâlâ’ya.) Ki, öyle Peygamberlerine yardım ihsan etmiş, onları inkâr edenleri büsbütün helâk ederek salih kullarını onların bozuk akîdelerinden, kötü amellerinden korumuştur. Bu pek büyük bir nîmettir, sonraki kavimler için bir ibret levhasıdır. Binaenaleyh bundan dolayı da Cenab’ı Hak’ka hamd ve senada bulunmak, mü’minler için bir şükür vazîf eşidir.

46. De ki: Haber veriniz, eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı ve gözlerinizi alıverse ve kalplerinizin üzerini mühürlese Allah Teâlâ’dan başka onu size getirecek hangi bir ilâh vardır? Bak biz âyetleri nasıl açıklıyoruz, sonra onlar yüz çeviriyorlar.

46. Bu mübârek âyetler de asrısaadeteki inkârcıları tehdit ediyor, inkârları devam ettiği takdirde evvelki ümmetlerin başlarına gelen felâketlerin kendi başlarına da gelebileceğine işâret eyliyor ve Peygamberlerin kutsal vazîfelerini beyan ile onlara tâbi olanların kurtuluşa ereceklerini, onlara muhâlefet edenlerin de ergeç felâketlere mâruz olacaklarını şöylece hatırlatıyor. Resûlüm!. Mekke’deki müşriklere (De ki:) bana (Haber verîniz) bakalım, (eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı) sağır eder (ve gözlerinizin üzerini mühürlese) öyle bir şekildeki artık aklınızdan, anlayışınızdan bir eser kalmayarak meonunlara dönseniz hiçbir şey anlayamaz bir hâle gelseniz, (Allah Teâlâ’dan başka onu) o sizden giderilen şeyi (size getirecek) tekrar sizi onlara kavuşturacak (hangi bir ilâhvardır?.) elbette başka bir ilâh yoktur. Elbette siz öyle bir ilahın varlığını haber veremezsiniz. (Bak) Ey düşünen insan!. (biz âyetleri nasıl açıklıyoruz) Allah’ın birliğine, peygamberlik ve risâlete ait âyetleri, delilleri ne kadar açık bir şekilde, muhtelif uslûblar ile tekrar ediyoruz, imâna gelmeleri için teşvik ediyoruz ve korkutuyoruz. (Sonra onlar) O inkarcılar bu kadar kuvvetli, ve mükemmel mucîzelerden, delillerden (yüz çeviriyorlar.) onlardan kaçınarak yine imândan mahrum kalıyorlar. Ne kadar hayret edilecek, cahilce bir hareket!..

47. De ki: Söyler misiniz? Eğer Allah Teâlâ’nın azâbı sizlere ansızın veya apaçık gelirse zâlimler olan kavimden başkası mı helâk edilmiş olur?

47. Resûlüm!. Onlara (De ki: Söyler misiniz?.) bu ne kadar cehâlet!. Hâlinizi hiç görmüyormusunuz, bana haber veriniz bakalım, (eğer Allah Teâlâ’nın azâbı) daha dünyada iken başka kavimlerin başlarına geldiği gibi (sizlere) de (ansızın) acele olarak (veya apaçık) belirtilerini, alâmetlerini gözleriniz ile göreceğiniz şekilde gündüzün veya geceleyin (gelirse) hâliniz ne olur?. Bu azap ile (zâlimler olan kavimden başkası mı helâk edilmiş olur?.) hayır, zâlimlere hâs olan böyle bir azap ile ancak o zâlimler mahv ve helâk olmuş, uhrevî azaplara da mâruz kalmış bulunurlar. Mü’minler ise böyle bir azâp ve cezâ felâketiyle helâk olmuş olmazlar. Bunlara hikmet gereği dünyada bir felâket erişse de onun mükâfatını âhi rette göreceklerdir.

48. Biz Peygamberleri göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler ve uyancılar olmak üzere göndeririz. İmdi her kim imân eder ve hâlini düzeltirse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

48. (Biz) insanları ilâhî dine dâvet için gönderdiğimiz (peygamberleri) öyle insanların her istediklerini meydana getirmek için (göndermeyiz) onları (ancak müjdeleyiciler veuyancılar olmak üzere göndeririz) onlar ümmetlerini hak dini kabul edip ibâdet ve itaatte bulundukları takdirde kendilerini cennet ile, ilâhî lütfa ulaşmakla müjdelerler. Bilâkis imân etmeyip küfr ve isyâna devam ettikleri takdirde kendilerini cehennem ateşiyle, bir takım felâketlerin başlarına geleceğini bildirmekle korkuturlar. Onlara birer uyanma dersi verirler. Yoksa o Peygamberler mutlaka insanların isteyecekleri her türlü mucizeleri, hârikaları vücude getirmekle mükellef değildirler. Maamafih onların peygamberlik ve risâletlerini isbata kâfi bir nice âyetler, mucizeler de meydana gelebilir. Nitekim de gelmiştir. (İmdi her kim) O Peygamberlerin teblîğatını kabul ederek (imân eder ve -halini- düzeltirse) güzel güzel amellerde bulunmaya çalışırsa (artık onlar için) azap endişesinden dolayı (bir korku yoktur) onlar azaptan emindirler, (ve onlar) Âhirette sevaplarının kaybolmasıyla (mahzun da olmayacaklardır.) lâyık oldukları sevaplara, mükâfatlara herhalde kavuşacaklardır. Ne büyük saadet!.

49. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlara yapmış oldukları fısk sebebiyle azap isâbet edecektir.

49. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki,) küfr ve isyanda devam ederek (bizim âyetlerimizi) Peygamberlerin müjdeleme ve uyarma amacına yönelik tebliğ eyledikleri âyetleri, beyan buyurmuş oldukları hakikatları (yalanladılar) Peygamberlerin açıklamalarını inkâra cür’et eylediler, artık (onlara yapmış oldukları sebebiyle) Peygamberlere itaatten sürekli olarak kaçınmaları yüzünden (azap isâbet edecektir.) onlar daha dünyada iken veya âhirete gittikten sonra herhalde lâyık oldukları azâba, cezâya kavuşacaklardır. Ne büyük bir felâket!.

50. De ki: Ben size demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır. Veben gayıbı da bilmem ve size demiyorum ki, ben hakîkaten meleğim, ben bana vahy olunandan başkasına tâbi olmam. De ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

50. Bu âyeti celile. Yüce Peygamberimizin durumunu, onun peygamberlik salâhiyyetini beyan ederek ondan bir takım fazla hârikalar isteyen inkârcıları uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Habibim!. Senden âyetlerin inişini, bir takım hârikaların ortaya çıkmasını veya derhal azabın gelmesini veya dağların altına dönüşmesini ve benzerlerini isteyen o inatçı dinsizlere (De ki: Ben size demiyorum ki, benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır) ben onları da dilediğim şekilde kullanabilirim. Sizi arzunuza göre büyük servetlere kavuşturabilirim. Hayır ben böyle bir iddiada bulunamam. Çünki bütün cihana sâhip olan, bütün insanları rızıkanlandıran, geniş bir yaşayışa ulaştıran ancak Allah Teâlâ’dır. Bu kudret ancak Cenab’ı Hak’ka mahsustur. (Ve ben gayıbı da bilmem) Ben böyle bir iddiada bulunamam. Artık kıyâmet ne zaman kopacak, veya inkârcıların başına azâb ne vakit inecek diye benden som sormanız yersizdir, bu gibi gayba ait şeyleri ancak Cenab’ı Hak bilir, o bildirmedikçe ben bilemem, (ve size demiyorum ki, ben hakikaten meleğim) insanlığa ait hususlardan beriyim yemek, içmek ihtiyacından vesaireden uzağım, (ben bana) Allah tarafından (vahy olunandan) emredilen ve yasaklanan hükümlerden (başkasına tâbi olmam) ben peygamberlik ve risâlete sâhip bulunmaktayım, benim vazîfem Allah’ın hükümlerini ümmetime tebliğden ibârettir, insanları aydınlatmaya ve irşada çalışmaktır. Ve Resûlüm!. Onlara şunu da (De ki: Kör ile görür kimse aynı olur mu?.) elbette olamaz. Yani: Dalâlet erbabı ile hidâyet sâhipleri eşit değildir. Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini görüp kabul edenler ile inkâr edenler elbette beraber olamazlar. Bir YücePeygamberin sırf hakikat olan sözlerini takdir edenler ile etmeyenler şüphe yok ki, bir seviyede asla bulunamazlar, İlâhî vahy ile amel edenler ile kendi kuruntuları ile amel edenler de asla bir olamazlar. Bunların birinci kısmı, basir = görür zatlardır. İkinci kısmı da âmâ = görmez, kör kimselerdir. Artık ey inkarcılar: Bu hakikatları (Hiç düşünmez misiniz?.) ki, inkârınızı bırakarak mü’min olma şerefine kavuşasınız.

§ Müşrikler demişler ki: Hz. Muhammed -Aleyhisselâm- eğer Allah Teâlâ’nın Resulû ise Cenâb-ı Hak’tan isteyerek bizim servetimizi arttırsın, fakirlerimizi zengin kılsın, ve bize geleceğe ait fâidelerimizi, zararlarımızı bildirsin, fâidelerimizi elde etmeye, zararlarımızı defetmeye çalışalım. Ve o bir Peygamber ise ne için yemek yiyor, çarşılarda geziyor, kadınlar ile evleniyor. İşte bunların bu üç türlü cahilce suallerine bu âyeti kerime bir cevap teşkil etmekte bulunmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: insanların rızkını vermek, gaybda ilgili hususları bilmek Allah Teâlâya mahsustur. Yemekten, içmekten, alış verişten, evlenmekten uzak olmak da meleklere mahsustur. Bir Peygamber ise ulûhiyyet sâhibi değildir ve haddızatında meleklerden üstün ise de insanî ihtiyaçlar bakımından melek durumunda değildir. Binaenaleyh bu gibi hususlardan dolayı bir Peygamberin nübüvvet ve risâletini inkâra mahal yoktur.

51. Ve onunla o kimseleri korkut ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar, bir halde ki, onlar için ondan başka bir dost, bir yardımcı yoktur. Umulur ki, sakınırlar.

51. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in, âhiret hayatına inananlar! aydınlatma ve korkutmakla yükümlü olduğunu, İslâmiyeti kabul etmiş olanları ise peygamberin huzurundan kovmanın câiz olmayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Senpeygamberlik vazifeni yerine getirmeye çalış, (Ve onunla) Kur’an’ı Kerim ile (o kimseleri korkut) o kimseler malûmat vererek kendilerini uyar (ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar) esâsen böyle bir toplanma inancına sahiptirler, (bir halde ki,) Korkuları şu şekildedir ki, (onlar için ondan) Cenâb-ı Hak’tan (başka bir dost) kendilerine yardım edecek bir zat, ve (bir şefaatçi) af larını temenni edecek bir yardımcı, haklarında şefaat edilmesine izin verecek bir zat (yoktur) onlar buna inanırlar. İşte onlara yapılacak irşat ve uyarının faidesi düşünülür. (Umulur ki,) Onlar o sâyede (sakınırlar) küfr ve isyandan kaçınarak, sağlam bir inanç ile İslâm dairesinde bulunmak nîmetine ulaşırlar.

§ Dinsizlerin bir kısmı, tanrılık fikrinden tamamen mahrum, âhiret hayatını tamamiyle inkârcı, mûcizelerden istifâde etmez oldukları için onlar mânen ölülere katılmış kimseler demektir. Onlar öğüt ve nasîhata asla iltifat etmezler. Diğer birçok kimseler ise Cenab’ı Hak’kın varlığına, âhiret gününe inanmakla birlikte tevhid inancına aykırı olan şeylere ve bir takım hurafelere de inanmaktadırlar. Bir kısım kimseler de sağlam bir inanca sâhip iseler de nefislerinin aşağılık eğilimlerine tâbi olarak gayrimeşru hareketlerde bulunmaya cesâret ederler, İşte bu gibi kimseler ikâza muhtaçtırlar, bunlarda hak ve hakikatı kabul etme yeteneği vardır. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem Hazretleri de bu nevi kimseleri ikaz etme ve uyarmakla mükellef bulunmuştur.

§ İnzar kelimesi, korkunç bir vaziyet, bir hareketten dolayı verilen malûmat ile yapılan bir korkutma = tahvîf muamelesi demektir.

52. O zatları yanından kovma ki, sabah ve akşam Rablerine onun rızâsını dileyerek dua ederler. Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur ve senin hesabından da onların üzerine birşey yoktur ki, onları kovup da zalimlerden olasın.

52. Resûlüm!. (O zatları yanından kovma) Huzurundan uzaklaştırma, kendilerine iltifat buyur ki, onlar (sabah ve akşam) vakitlerinde ve ikindi namazlarını ve diğer vakit namazlarını kılarken (Rablerinin rızâsını dileyerek) tam bir ihlas ile Allah’a ulaşmayı temenni ederek (dua ederler) yalvarış ve yakarışta bulunurlar. (Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur) Onların amellerinden yalnız kendileri sorumludurlar. Onların kalblerini teftiş ile mükellef değilsin. Görünür hâlleri tam birer müslüman olduklarını gösteriyor. Buna göre haklarında muamele yapılması icab eder. (ve senin hesabından da onların üzerine bir şey yoktur) Onlar da sana ait bir muameleden dolayı mesul değildirler.

Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü üslenmez. (İsrâ, 17/15)

Evet… Böyle bir mesuliyet yoktur (ki, onları) o ibâdet eden kulları huzurundan (kovup da zalimlerden olasın) böyle bir hareket, senden çıkmaz. Çünkü senin mâsum olman buna mânidir. Faraza böyle bir kovma muamelesi sâdır olsa bu bir menfaata ve başkalarını irşat gayesine dayalı olacağından nihâyet daha iyi olanı terketme kabilinden olmuş olur. Bu da yüce bir Peygamber için uygun görülemez.

§ Rivâyete göre Kureyş reisleri, eshab-ı kiramın fakirleriyle aynı mecliste olmaya tenezzül etmedikleri için Rasûlü Ekreme hitâben “eğer şu köleleri, yani: Emmar, Suheyb, Hebbab, Selman Radiyallahü anhüm gibi fakir müslümanları huzurundan kovarsan biz senin huzunma gelir, seninle konuşuruz” demişler. Rasûlü Ekrem de “ben mü’minleri kovucu değilim” diye buyurmuş. Bunun üzerine demişler ki, öyle ise biz geldiğimiz zaman onları huzurundan çıkar, sonra huzurunda bulunsunlar. Yüce Peygamber de o reislerinimâna gelmelerini ümit ederek bu ikinci teklifi kabul eder gibi bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o mübârek fakir ve ibadetlerine düşkün zatların peygamberin huzurundan çıkarılmamasına tenbih buyrulmuştur. İşte İslâmiyet’in hakikî mü’minlere verdiği muazzam bir kıymet!..

53. Ve işte böylece onların bazısını bâzısı ile imtihan etmişizdir ki, “ya Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki, lütfunu revâ görmüştür.” deyiversinler. Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen değil midir?

53. Bu mübârek âyetler de insanların muhtelif kâbiliyetlerde olup birbiriyle bir deneme ve imtihan devresi geçirmekte olduklarını bildirmektedir. Ve hakikî mü’minlerin peygamberin iltifatına lâyık olacaklarını ve kusurlarından tevbe edenlerin Allah’ın mağfiretine kavuşacaklarını müjdelemektedir. Günahkârların da takib ettikleri yanlış yolları açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve işte böylece) Kimini fakir, ve kimini zengin, şöhret ve sâna kavuşturarak (onların bazısını bâzısıyle) şan ve şöhret sahiplerini mevkisiz kimseler ile, zenginleri fakirler ile (imtihan etmişizdir ki) yani: Onları denemişizdir, nice fakirler imâna nâil olmuşlardır, nice zenginler de bu nimetten mahrum kalmışlardır. O zenginler: (ya) Ne garip (Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki,) şu fakir, mevkisiz şahıslara mıdır ki, (lütfunu revâ görmüştür) onları bizim aramızda hidâyete kavuşturmuştur. Eğer onların takib ettikleri yol, bir hidâyet yolu olsaydı biz soylulardan ve reislerden olduğumuz için öyle miskinler, zayıflar bu hususta bizi geçemezlerdi (deyiversinler.) o gâfillere demeli ki (Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen değil midir?.) imân ettik!. Şükreden kullarını pek iyi bilir. O fakir, zayıf görülen kullar, Cenâb-ı Hak’ka imân edip, ona karşı şükürlerini arz ettikleri için öyle hidâyete kavuşmuşlardır. Neden o câhiller, bunudüşünemiyorlar?.

54. Âyetlerimize imân edenler, sana geldikleri zaman de ki: Selâm sizlere, Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı ki, sizden her kim bir cehâletle bir kötü iş işlese de ondan sonra tevbe edip de kendini ıslah ederse şüphesiz ki, o Rabbiniz çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

54. Resûlüm!. (Âyetlerimize imân edenler) O huzurundan kovulmaları istenilen iyi kullar (sana geldikleri zaman) onlara ikram için onların kalblerini hoş etmek için (de ki, selâm sizlere) siz selâmet ve saadet içinde yaşayıp durunuz. (Rab’biniz kendi üzerine rahmeti) Sizleri lûtuf ve ihsana kavuşturmayı (yazdı) takdir etti (ki, sizden her kim bir cehâletle) bir bilmemezlik, bir gaflet sebebiyle (bir kötü iş işlese de ondan) o işi yaptıktan (sonra tevbe etse) ondan dönüp onu terketse, Allah’ın affını dilese (ve kendini ıslah etse) güzel amellerde bulunmaya başlasa Cenab’ı Hak onun geçmiş kusurlarını affeder ve örter. Zira (şüphesiz ki, o Rab’biniz çok bağışlayandır,) onu mağfiretine kavuşturur ve (çok esirgeyendir) o kulları hakkında çok fazla merhametlidir.

55. Ve böylece âyetleri iyice açıklıyoruz ve günah işleyenlerin yolu apaçık seçilsin diye.

55. (Ve) Kur’an’ı Kerim’de (böylece âyetleri beyan ediyoruz.) küfr ve isyan içinde yaşayanların, günahlarından rucû edenlerin ve Allah’ın hükümlerine hakkıyla itaat edip duranların hâllerini, lâyık oldukları muameleleri böylece açıkça bildirmiş oluyoruz. Tâki onların neleri hak ettikleri anlaşılsın, (ve günah işleyenlerin yolu apaçık açılsın diye) onların durumları ortaya çıksın, onların haklarında lâyık oldukları şekilde muamele yapılsın ve o gibi kimselerin takib ettikleri yolun bir sapıklık yolu olduğu anlaşılarak akıl ve zekâ sâhipleri öyle karanlık bir yol takib etmekten son derece kaçınsınlar.

56. De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylere ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım. De ki: Sizin arzularınıza asla uymam O takdirde ben muhakkak sapıklığa düşmüş ve ben hidâyete erenlerden olmamış olurum.

56. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in Cenâb-ı Hak’tan başkasına kulluk etmekten uzak, Allah’ın birliği hakkında en açık bir delile sâhip olduğunu bildirmektedir. Bu delili inkâr eden o dinsizlerin acele ettikleri azap, Hz. Peygamber’in tasarrufu altında olsa idi o kâfirlerin derhal helâke uğramış olacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O küfr ve şirkte israr edip duranlara (De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylere) bir takım putlara, insanlara (ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım) bütün kâinatın yaratıcısı ve mabudu olan Yüce Allah’tan başkasına karşı kulluk etmekten o eşi ve benzeri olmayan Yüce Yaratıcı beni men etmiştir. Nâil olduğum bütün deliller ve şahitler o Yüce Mâbud’un birliğini, göstermekte, eş ve ortaktan uzak olduğunu bütün kâinata ilân etmektedir. Habibim o müşriklere şunu da (De ki:) ben (Sizin arzularınıza) öyle bâtıl, delilsiz, akıl ve fikire muhalif inançlarınıza, cahilce eğilimlerinize (asla uymam) bütün bunlar dinî yönden yasak, cahilce şeylerdir. Faraza ben sizin o arzularınıza uyacak olsam (o takdirde ben muhakkak) sizin gibi (sapıklığa düşmüş) doğru yoldan ayrılmış (ve ben) de hiçbir hususta (hidâyete erenlerden olmamış olurum) halbuki ben bir Peygamberim?. Allah’ın birliğini kesin olarak, bilir ve itiraf ederim. Mahlûkattan hiç birinin tanrılık ve mâbutluk sıfatına sâhip olamıyacağına kat’iyyen hükmederek hidâyet yolundan ayrılmam.

57. De ki: Ben şüphesiz Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin alelâcele istediğiniz şey benim yanımdadeğil, hüküm ise ancak Allah’ındır. Hakkı o beyan eder ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

57. Yüce Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Ben şüphesiz Rab’bimden apaçık bir delil üzerindeyim) ondan başka mabut olmadığını en açık, en kat’î bir belge ile, bir delil ile bilirim. Sonsuz bir mucize olan Kur’an’ı Kerim de, diğer şekilde tecelli eden ilâhî ilham da, bütün aklî deliller de o Yüce Yaratıcının birliğini, tarınlığını beyan etmektedir. (Siz ise) Ey inkarcılar!, (onu) O mucizeyi, o kadar açık olan ilâhî delili (yalanladınız) Cenâb-ı Hak’tan başka mabut bulunmadığına ve bu hakikatı inkâr edenlerin azap göreceğine dâir verdiği bilgileri yalan kabul ettiniz. (Sizin) Benden (alelâcele) meydana gelmesini (istediğiniz şey) azap, başlarınıza gökten taşlar yağdırılması vesâire (benim yanımda) benim hüküm ve kudretim dairesinde (değil) dir ki, hemen istediğiniz an onu meydana getireyim. Onun Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır, (hüküm ise ancak Allah’ındır.) Öyle azapların ve diğer hâdiselerin acele edilmesi ve geri bırakılması ancak Allah’ın iradesine tabidir. (Hakkı o beyan eder) Onun bütün hükümleri haktır, muntazamdır, hikmeti gerektirmektedir. O hak olmayan birşey ile asla hükmetmez, emretmez ve yasaklamaz. (ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.) O Yüce Mâbud, hak ile bâtılın arasını en mükemmel şekilde ayırır ve ortaya çıkarır. O bütün mahlûkâtın üstünde bir hâkimiyyete sâhip bulunmaktadır.

58. De ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı benimle sizin aranızda elbette iş bitirilmiş olurdu. Allah Teâlâ zâlimleri hakkıyla bilendir.

58. Yüce Resûlüm!. Yine o inkârcıları ihtar ederek (De ki: Eğer o acele istediğiniz şey) o başlarınıza gelmesini taleb ettiğiniz azap vesâire (benim yanımda olsaydı) benim kudretve kuvvetim dairesinde bulunsa idi (benimle sizin aranızda elbette iş bitirilmiş olurdu.) yani: O acele ettiğiniz felâket, sizin üzerinize hemen yönelirdi, alelâcele helâk olur giderdiniz, ben sizin cezâya kavuşmanızı derhal isterdim. Fakat o benim kudret ve irâdeme tâbi değildir, Cenab’ı Hak’ka aittir. O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizin o istediğinizi, o kurkutulmakta bulunduğunuz azâbı, bir hikmet ve yavaş yavaş azâba götürme hususundan dolayı bir müddet tehir buyurur. O (Allah Teâlâ ise zâlimleri hakkıyla bilendir.) o zâlimlerin hâllerini de, hak ettikleri azâbı da, o azabın onlara yöneleceği zamanı da pekâlâ bilmektedir. Artık o müşrikler beklesinler, böyle küfr ve şirk içinde yaşamaya devam ederlerse ergeç lâyık oldukları azâba kavuşacaklardır. Acele etmeye gerek yok!.

59. Ve gaybın anahtarları onun Cenâb-ı Hak’kın yanındadır. Onları ondan başkası bilemez. Ve karada ve denizde ne varsa bilir. Bir yaprak düşmez” ve yerin karanlıkları içinde bir dane de bulunmaz ki, illâ onu bilir. Ve bir yaş ve bir kuru da yoktur ki, illâ apaçık bir kitaptadır.

59. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın bütün ğaybî şeyleri, bütün âlemlerdeki varlıkları tamamen bildiğini haber veriyor. Ve Yüce Yaratıcının kudretine işâret ederek insanlar hakkındaki tasarruflarını ve onların yaratılış gayesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Başlarına gelecek azâbı senden alelâcele isteyenlere de ki: (gaybın anahtarları) Veya hazîneleri benim yanımda değil, ancak (onun) Cenâb-ı Hak’kın (yanındadır) onun mânevî katındadır, onun kudret ve tasarrufu altındadır. (onları ondan) Yüce Yaratıcıdan (başkası bilemez.) Binaenaleyh o acele ettiğiniz şeyleri ben de bilmiyorum, onların iniş vaktini de biliyor değilim ki, size haber vereyim. (Ve) O Yüce Yaratıcı (karada ve denizde ne varsa) nelermeydana gelirse onları da tamamen (bilir) gayba dâir şeyleri bildiği gibi böyle görülen şeyleri de bütün teferruatiyle tamamen bilmektedir. Hattâ (Bir yaprak düşmez ve yerin karanlıkları içinde bir habbe) bir tane (de bulunmaz ki, illâ onu) da (bilir) ezelî ilmi herşeyi içine almaktadır. (Ve) kısacası (bir yaş ve kuru da yoktur ki,) yani diri ve ölü, büyüyen ve büyümeyen birşey de mevcut değildir ki, (illâ apaçık bir kitaptadır.) lâvhı mahfuzda sâbittir, Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir. Artık o Yüce Yaratıcının ilmine, takdirine muhalif, onun tâyin ettiği vakte aykırı olmak üzere hiçbir kimse tarafından bir hâdise vücude getirilemez. Bunu böyle bilmelidir.

60. Ve o, o yüce zattır ki, sizleri geceleyin uykuya daldırır ve gündüzün ne kazandığınızı bilir. Sonra ondan gündüzün uyandırır. Tâki takdir edilen ecel nihâyete ersin. Sonra dönüşünüz ona’dır. Sonra size ne işler yaptığımızı haber verecektir.

60. (Ve o) Yüce Yaratıcı (o yüce zattır ki) ey insanlar!, (sizleri geceleyin uykuya daldırır) Bir nevî ölüm haline düşürür, his ve seçme kudretinden mahrum bırakır (ve gündüzün ne kazandığınızı bilir.) ne suretle hareketlerde bulunacağız daha vuku’undan evvel Cenab’ı Hak’ca bilinir ve takdir edilmiş olur. (Sonra) insanları (ondan) uyku hâlinden (gündüzün uyandırır) onlara yine his ve hareketlerini iâde buyurur (tâki,) insanlar için Allah katında (takdir edilen ecel) dünya hayatı (nihâyete ersin.) uyanan şahıs böyle yatıp kalkarak kendisi için takdir edilmiş bulunan hayat müddetini tamamlasın (Sonra) ölüm ve dirilmenin neticesi olarak (dönüşünüz o’nadır.) o Yüce Yaratıcının yüce mahkemesinedir (Sonra) da o ezelî mâbud (size) dünyada (ne işler yapar olduğunuzu) iş ve fiillerinizin nelerden ibâret bulunmuş olduğunu (haber verecektir.) o işlere göre hakkınızda mükâfatveya cezâ verecektir. Artık bu akibeti düşünmeli, ona göre harekette bulunmalıdır.