ENAM SURESİ

91. Ve Yahudiler Allah Teâlâ’nın kadrini onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler. Çünkü: “Allah insanlara birşey indirmiş değildir” dediler. De ki: Musa’nın bir nur ve insanlar için bir hidâyet olarak getirmiş olduğu kitabı kim indirmiştir?” Siz onu parça parça kâğıtlara yazıyor, meydana koyuyorsunuz ve birçoğunu da gizliyorsunuz sizin ve babalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir. Sen “Allah” de, sonra onları bırak, daldıkları batakta oynayıp dursunlar.

91. Bu âyeti celile, Allah Teâlâ’nın kudret ve hikmetini takdir edemiyen bir takım kimselerin peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitapların inişini inkâr ettiklerini bildiriyor. Öyle sapıklığın çirkefi içinde kalmış kimselerin iltifata lâyık olmadıklarını beyan buyuru yor. Şöyle ki: (Ve)Yahudiler (Allah Teâlâ’nın kadrini) Azamet ve yüceliğini (onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.) o Yüce Yaratıcının herşeye kâdir olduğunu ve insanlığı irşat etme hikmetinden dolayı Peygamberlerine semavî kitaplarını verdiğini bilip itirafta bulunmadılar. (Çünki) Son Peygamber Hz. Muhammed ile Kur’an’ı Kerim hakkında düşmanlığa cür’et ederek (Allah insanlara) öyle kitap olarak (birşey indirmiş değildir, dediler.) bütün indirilen kitapları inkâr ettiler, böyle bir inkâr ise Cenâb-ı Hak’ki lâyıkı şekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Demek ki, insanlar din ile mükellef, ibâdet ve itaatle görevlendirilmiş değiller!. Böyle bir iddia ise pek büyük bir cehâlet eseri değil de nedir?. Resûlüm!. O inkârcılara (De ki:) kendisini bir Peygamber olarak tanıdığınız (Musa’nın bir nur) insanları cehâlet karanlığından kurtaracak olan bir ışık (ve insanlar için bir hidâyet) hak ile bâtılın arasını ayıran bir hidâyet vesîlesi (olarak getirmiş olduğu kitabı) Tevrat’ı (kim indirmiştir?.) siz bunun bir ilâhî kitap olduğuna inanmıyor musunuz?. Halbuki (Siz onu) o Tevrat kitabını (parça parça kâğıtlara yazıyor) ondan işinize gelenleri (meydana koyuyorsunuz) o kitabın içindekilerden (bir çoğunu da) işinize gelmeyenleri de meselâ: Recme dâir âyetleri ve Son Peygamber’in vasıflarına dâir açıklamaları da (gizliyorsunuz) onları halka bildirmiyorsunuz. (ve) Ey inkarcılar!.. Bir kere insaf ediniz!, (sizin ve babalarınızın bilmedikleri şeyler) O inkâr ettiğiniz Kur’an’ı Kerim sâyesinde (size öğretilmiştir.) ki, onlara dâir Tevrat’ta size bilgi verilmiş değildir. Rasûlûm!. Onların o inkârlarından dolayı üzülme. Onlar senin bu sualine karşı: Tevrat’ı Allah indirmiştir derlerse, tamam inkârlarını ibtâl etmiş olurlar. Böyle cevap vermezlerse (Sen: “Allah”) indirdi (de, sonra onları bırak) varsın inkâr ediversinler, onlar (daldıkları batakta) öyle bâtıl âkideleri içinde (oynayıp dursunlar.) inkârve alaylarına devam etsinler. Elbette birgün bunun cezâsına kavuşacaklardır.

§ Hatibi Şirbininin “Essiracül münir” isimli tefsirinde yazılmış olduğu üzere İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Yahudiler: Ya Muhammed!. Allah sana kitap indirdi mi!. Diye sormuşlar, Hz. Peygamber de: Evet diye buyurmuş, Yahudiler de: Allah gökten bir kitap indirmiş değildir diye yemin etmişler, bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil olmuştur.

92. Ve işte bu da bir kitaptır ki, onu biz indirmişizdir, mübârektir, kendisinden evvelki kitapları tasdik edicidir ve sen ümülkura (Mekke)yi ve çevresinde bulunanları uyarman için indirilmiştir. Ve âhirete imân edenler buna da imân ederler. Ve onlar namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler.

92. Bu mübârek âyetler, Kur’an’i Kerim’in ilâhî bir kitap olup insanlik için bir irşat vesîlesi olduğunu bildirmektedir. Ve hakikate aykiri iddialarda bulunanlarin da ne feci âkibetlere, azaplara mâruz kalacaklarini beyan buyurmaktadir. Şöyle ki: (Ve işte bu da) Bu Kur’an-i Kerim de (bir kitapdir ki, onu biz indirmişizdir.) onu vahy yoluyla ve Cibrili Emin vasitasiyle Hz. Muhammed’e bir inzâl etmişizdir, O Hz. Muhammed’in kendi sözü değildir. O kitap (mübârektir) hayir ve bereketi devamli ve faydalari pek çoktur (kendisinden evvelki kitaplari) diğer Peygamberlere semâdan nâzil olmuş olan ilâhî kitaplari ve onlarin da Allah’in birliğini açikladiklarini, Cenâb-i Hak’ki eş ve ortaktan tenzih ettiklerini (tasdik edicidir. Ve) Habibim!, (sen ümülkurayi) Yani: Bütün beldelerin en şereflisi ve kiblegâhi olan Mekke’i Mükerreme halkini (ve) o mübârek şehrin (çevresinde bulunanlari) yani: Bunun doğu ve bati yönüyle etrafindaki beldelerin ahalisini (uyarman) onlara Allah korkusunu aşılaman (için) bu Kur’an’ı Kerim, yüce semâdan sana (indirilmiştir.) bunun bir ilâhî kitap olduğundaşüphe yoktur. (Ve âhirete imân edenler buna da) Bu Kur’an’ı Kerim’e de (imân ederler.) çünkü âhireti tasdik edenler, âkibetlerini düşünürler, bu sebeple de derin bir düşünce ve tefekkür sâhibi olurlar. Bu derin düşünce ve tefekkür netîcesinde de Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu anlamayı başarırlar. (Ve onlar) o imân sâhipleri (namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler) zira namaz imânın en belirgin bir alâmetidir. Ve ibâdetlerin en şereflisidir. Bununla Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ Hazretlerine karşı kulluk, şükür ve hürmet vazîfesi güzelce yerine getirilmiş olur.

93. Ve daha zâlim kim vardır! O kimseden ki yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş, veya kendisine birşey vahyedilmediği halde bana vahy olundu demiş ve ben de Allah’in indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada bulunmuş olur. Görecek olsan o zaman ki, zâlimler ölümün dalgaları içinde kalacak, onlara Melekler de ellerini uzatarak: Çıkarınız canlarınızı! Bugün alçaklık azabıyla cezâlanacaksınız. Allah Teâlâ’ya karşı gerçek olmayanı söyler olduğunuzdan ve onun ayetlerinden böbürlenerek kaçtığınızdan dolayı, diyeceklerdir.

93. (Ve daha zâlim kim vardır?.) Elbette daha zâlim kimse olamaz (O kimseden ki, yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş) otur. Müseylemetül Kezzâb gibi Esvedi Ansi gibi Peygamber olmadıkları halde Peygamberlik iddiasında bulunurlar. (Veya kendisine birşey vahy edilmediği halde bana vahy olundu demiş) bulunur. Abdullah tbni Sat gibi (ve ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada bulunmuş olur.) Kendisi de dilediği takdirde Kur’an’ı Kerim’e ve diğer ilâhî kitaplara benzer kitaplar yazâbileceği iddiasına cür’et eder, bu hususta alaycı ve inkârcı tavırlar takınır durur. Nadribnil Hars gibi, işte bu gibi kimseler, nefislerini helakeuğratmış olan en zâlim şahıslardır. Resûlüm!. Bu gibi kimselerin âkibetleri ne kadar korkunç, ne kadar fecidir?.(Görecek olsan) Ne rüsvaylık!, (o zaman ki zâlimler ölüm gameratı) Şiddetler! (içinde kalacak, onlara) ruhlarını almak için (Meleklerde ellerini uzatarak: Çıkarınız canlarınızı!.) ruhlarınızı cesetlerinizden ayırınız, bize. teslim ediniz (Bugün alçaklık azabıyle cezâlanacaksınız) şiddet ve ihâneti içeren bir azap ile cezâlanacaksınız. Siz (Allah Teâlâ’ya karşı hak olmayanı) ona çocuk isnad etmek gibi, ona eş ve ortak koşmak gibi, yalan yere peygamberlik ve vahy iddiasında bulunmak gibi hakikata aykırı olan şeyleri (söyler olduğunuzdan) dolayı bu âkibete uğradığınız. (ve onun ayetlerinden böbürlenerek) kibirli bir şekilde vaziyet alarak onları düşünmekten, onları imândan (kaçındığınızdan dolayı) böyle ebedî bir azâba tutulmuş bulundunuz (diyeceklerdir.) işte görecek olsan bu inkarcılar hakkında böyle feci ve rezil edici bir durumu görmüş olacaksınızdır.

§ Müseylemetül Kezzâb, Yemâme de Beni Hanife kabîlesindendir. Kehanette bulunurdu, peygamberlik iddiasına kalkışmış, kabîlesinden bazı kimseler kendisine tâbi olmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’in hilâfeti zamanında Vahşi tarafından öldürülmüştür.

§ Esvedi Ansi’de Yemen’de peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Kendisine “Zülhimar” da denilir. Yemen’de peygamberlik iddiasında bulunmuştu. Rasûlü Ekrem’in vefatında iki gün evvel Feyruzi Deylemi tarafından öldürülmüştür. Rasûlü Ekrem bunu haber alınca: Feyruz, Esvedi Ansiyî öldürmekle necata = zafere ermiştir. Diye buyurmuştur.

§ Abdullah bini Sat bini Ebi Şerh, müslüman olmuş, Rasûlü Ekrem’e kitabette bulunmuştu.

(Andolsun biz insanı, çamurdan, bir özden yarattık. (Mü’mİnûn, 23/12) âyeti kerimesini yazarken insanın yaratılışına teaccüp ederek: (Fetebarekâllahü Ahsenülhâlikîn) demiş, Rasûlü Ekrem de zâten öyle nâzil oldu, öylece yaz diye emretmiş. Abdullah bundan şüpheye düşüp eğer Hz. Muhammed doğru ise bana da onun gibi vahy olundu diyerek dinden dönmüştü. Fakat Mekke’nin fethinden evvel tekrar İslâmiyete dönmüştür.

§ Nadribnil Harsis Sakatî de Rasûlü Ekrem’in teyzesinin oğlu imiş, seyahatlarda bulunmuş, Rum ve Yahudi âlimleriyle görüşmüş, bilgili bir şahıs idi. Bilgisine güvenerek peygamberlik iddiasında bulunmuş, Rasûlü Ekrem’i tasdik etmemiş, birçok düşmanca hareketlere cür’et göstermiştir. Nihâyet Bedir gazvesinde müslümanların eline esir düşerek Hz. Ali tarafından katledilmiştir.

94. And olsun ki, siz bizim huzurumuza ilk evvel yarattığımız gibi teker teker gelmişsinizdir. Ve size verip içine daldırdığımız şeyleri arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır. Ve sizinle beraber şefaatçilerinizi göremiyoruz ki” sizin hakkınızda onların ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz. Muhakkak ki, aranızda bağlar parçalanıp kopmuştur ve sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.

94. Bu mübârek âyetler, dinsizlerin kıyâmet günü Allah’ın huzuruna ne şekilde sevkedileceklerini, onların şefaatlerini umdukları bâtıl mabûtlarından nasıl uzak düşeceklerini bildirmektedir. Kâinatın Yaratıcının ise mahlûkatı üzerinde nasıl tasarrufta bulunduğunu, onun yüce cisimleri ne kadar mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu beyan ederek insanlığı uyanmaya, ilâhî kudreti düşünmeye sevk eylemektedir.Evet… Cenab’ı Hak, kıyâmet günü hesap ve cezâ için mahşere sevk edilecek olan kâfirleri, kınamak ve azarlamak için melekleri vâsıtasıyle onlara şöyle hitap edecektir: Ey müşrikler!. Ey dinsizler!. (And olsun ki,) Yüce zatıma yemin ederim ki, (siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker gelmişsinizdir.) bugün size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız. (Ve size) Dünyada iken bir lûtuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve zenginliği, çoluk çocuğu (arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır.) şimdi onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide görmemekdesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz. (Ve sizinle beraber şefaatçilerinizi) Kendinize şefaat edeceklerini iddia ettiğiniz putlarınızı, bâtıl mâbutlarınızı şimdi sizinle beraber (göremiyoruz ki”) siz dünyada iken, (sizin hakkınızda) ibâdetlerinize hakları olmaları hususunda, rablık vasfında (onların) Cenâb-ı Hak’ka (ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz.) o ne büyük bir cehâlet idi!. (Muhakkak ki) Artık (aranizdaki) o dünyevî (bağlar) şimdi (parçalanıp kopmuştur.) aranızda bir buluşma, bir yardımlaşma izi kalmamıştır. Onlara karşı yaptığınız tapınmalar, sizin için bir fayda vermemiştir, bilâkis felâketinize sebep olmuştur. (Ve iddia ettiğiniz şeyler) Onlardan umduğunuz şefaatler, yardımlar veyahut öldükten sonra ne dirilmek, ne de cezâ vardır diye yapmış olduğunuz kumntular bugün (sizden kaybolup gitmiştir.) onların ne kadar bâtıl kanaatler olduğu bugün hepinizce gerçek mânâda anlaşılmaktadır. Siz dünyada iken Yüce Yaratıcı Allah’ın birliğini, kudret ve azametini bilip de bu müstakbel hayatınızı güzelce temin etmiş olmalı değilmiydiniz?.

95. Şüphe yok ki, dâneleri de, çekirdekleri de yaran Allah Teâlâ’dır. Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkaran o’dur. İşte Allah Teâlâ o’dur. Artık nasıl olur da o’ndan çevriliyorsunuz?

95. (Şüphe yok ki,) Çeşit çeşit bitkileri, ağaçları vücude getirmek için (dâneleri de, çekirdekleri de yaran) onları yaratan, parçalayan birer büyüyüp gelişme kaynağı kılan ancak (Allah Teâlâ’dır.) bir kere düşünmeli birer buğday, arpa vesâire tanesinden ne kadar gıda maddeleri vücude getirilmiş oluyor. Birer hurma vesâire çekirdeğinden ne kadar ağaçlar türeyerek yükseliyor, insanlık için bir istifâde kaynağı kesiliyor. Aynı şekilde (Diriyi ölüden) insanları veşâir bir kısım hayat sahiplerini birer nutfeden, birer hayattan mahrum maddeden (çıkarır) varlık alanına çıkarır, (ölüyü de diriden) Nutfeyi de, sütü de, dâneleri de (diriden) hayat sahiplerinden yetişip büyüyen bitkilerden meydana (çıkaran o’dur.) O Yüce Yaratıcıdır. (İşte) Herşeye kâdir, ibâdet ve itaate lâyık olan (Allah Teâlâ) ancak (o’dur) çeşit çeşit mahlûkları meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır, ondan başkası değildir. (Artık nasıl olur da -o’ndan-) O kudretli ve ezelî olan Yaratıcıdan başkasına (çevrîliyorsunuz?.) o’ndan başkalarına da mâbutluk isnat ederek kendilerine tapıyorsunuz?. Bu ne kadar cehâlet!.

96. O Yüce Yaratıcı Sabahı yarıp çıkarandır. Ve geceyi bir rahat zamanı, güneş ile ayı’da birer hesab vâsıtası kılmıştır. İşte bunlar aziz olan herşeyi bilen Allah’ın o ezelî yaratıcının takdiridir.

96. Bir kere düşününüz!. Bir kere şu ufuklara bir ibret gözü ile bakınız!. (O) eş ve ortaktan uzak olan (Yüce Yaratıcı -sabahı-) gündüzü aydınlatan karanlıkları (yarıp) giderek fecirleri meydana (çıkarandır.) dünya sahasını ışıklar içinde bırakandır. (Ve geceyi bir rahat zamanı)kılmıştır, bu müddet içinde insanlar istirahata kavuşurlar, (güneş ile ayı’da birer hesap vâsıtası kılmıştır.) Bunları muhtelif devrelere ayırmıştır, bunlar ile haftalar, aylar, seneler tâyin edilir. Bunların doğusu ve batısı bir muntazam usule tabidir. (İşte bunlar) Bu mükemmel eserler, bu hesaplar, faideler o (Aziz-i Alimin) o galip ve üstün gelen, bütün herşeyi bilen (-o ezelî Yaratıcının-) birer eser (takdiridir.) artık nasıl olur da bir insan, bu kadar hoş, eşsiz ve hikmet dolu eserleri görür de onların Yüce Yaratıcısını birlemez ve yüceltmez, âciz olan, yaratılan ve yok olmaya mahkûm olan şeylere tapınır durur!. Böyle bir hâl, insaniyet adına bir zillet değil midir?.

97. Ve O O kutsal varlık dır ki: Yıldızları sizin için yaratmıştır. Tâki onlar ile karanın ve denizin karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takib edesiniz. Biz muhakkak âyetleri bilen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan eyledik.

97. Bu mübârek âyetler de ilâhî eserlerden olan yıldızların yaradılışındaki hikmetleri ve insanlığın nasıl bir asıldan meydana gelip ne muhtelif vaziyetlerde bulunduğunu bildirmektedir. Ve bu suretle de Allah Teâlâ’nın varlığına, kudretinin ve ilminin üstünlüğüne ait bir kısım delilleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (o) kutsal varlık (dir ki,) gezegenler ve sâbit yıldızlar gibi birçok (yıldızları) semavî cisimleri (sizin) menfaatiniz (için yaratmıştır) varlık sahasına çıkarmıştır, (tâki onlar ile) O yıldızların yardımıyla (karanın ve denizin) geceleri vücude gelen (karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takibedesiniz.) nitekim bu yıldızlar semâ içinde birer süstür, Allah’ın kudretine birer alâmettir, şeytanlar için de birer taştır. (Biz muhakkak âyetleri) Kudretimizi, birliğimizi gösteren böyle hârikaları (bilen) düşünen (bir kavim için) akıl ve anlayış sâhibi olan cemaatler için, bunları okuyup anlayan, yüceliğini takdir edebilenzümreler için (ayrıntılı olarak beyan eyledik.) tâki bunları düşünerek uyansınlar ve istifâde etsinler.

98. Ve O O hikmet sâhibi yaratıcı dır ki: Sizleri bir tek nefisten yaratmıştır. Artık bir karar yeri, bir de emânet yeri vardır. Muhakkak ki: Biz âyetleri ince anlayışlılar olan bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

98. (Ve o) -Hikmet sahibi Yaratıcı- (dır ki, sizleri) Ey insanlar! (bir tek nefsten) Hz. Adem’in nefsinden (yaratmıştır.) dünyaya getirerek çoğaltmıştır. Çünki Hz. Âdem insanlığın babasıdır. Havva da onun kaburga kemiğinden yaradılmıştır, Hz. İsa da Meryem vâsıtasıyle yine Hz. Adem’den yaradılmıştır. Zira Meryem de Hz. Adem’in zürriyetindendir. Kısacası bütün insanlar birer vâsıta ile neseben Hz. Adem’e dayanmaktadırlar. (Artık) Ey insanlar!. Sizin için (bir karar yeri) vardır ki, bu annelerin rahmidir veya babaların sülbüdür veyahut yeryüzüdür. (bir de emânet yeri vardır.) Ki, bu da kabir sahasıdır, insanlar buraya geçici olarak konulacaklardır. Veya âhiretteki cennet vesâiredir. Muhakkak ki: (Biz âyetleri) insanlığın yaratılışına ve bir nice mükemmel eserlerin varlığındaki hikmetlere âit açıklamaları (İnce anlayışlılar olan bir kavim için) öyle kabiliyetli cemaatler için (uzun uzadıya açıklayarak) ayrıntılı bir şekilde bildirdik bu suretle kendilerini aydınlatmaya, irşad etmeye yardım ettik. Artık insanların bunu takdir etmeleri lâzımdır. Cenâbı Hakkın insanlık hakkındaki bu lütuf ve merhametini düşünüp ona kullukta bulunmaları ve şükretmeleri gerekir.

99. Ve o kudret sâhibi Yaratıcıdır ki, gökten su indirmiştir. Sonra o su ile herşeyin bitkisini çıkardık, sonra ondan da yeşil fidanlar çıkarıverdik. Fidanlardan birbiri üzerine binmiş başaklar çıkarıyoruz. Ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan da yakın salkımlar çıkardık. Ve üzüm bahçeleri ve birbirinebenzeyen ve benzemeyen zeytin ve nar çıkardık. Bakınız! Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına. Şüphe yok ki, bunda imân eden bir kavim için birçok âyetler vardır.

99. Bu âyeti celile de Cenâb-ı Hak’kın varlığına, kudret ve hikmetine şâhitlik edip duran bir kısım yaratılış hârikalarını ve insanlık hakkındaki nîmet ve lûtuf eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: (Ve o, o) Kudretli Yaratıcıdır (dir ki, gökten) bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat bahşetmekledir. (Sonra o su ile herşeyin bitkisini) Ot ve ağaç gibi yerden bitip yetişen şeyleri meydana (çıkardık) yeryüzünü öyle muhtelif nevilerde yetişip büyüyen bitkilerle süsledik. (sonra ondan da) O bitki veya sudan da (yeşil fidanlar çıkarıverdik.) öyle güzel, hoş görünüşlü dallar ve çiçekler vücude getirdik. (Fidanlardan) da (birbiri üzerine binmiş başaklar çıkanyoruz.) yani: Bir güzel şekil birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller vesaireyi yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) Yani (onun tomurcuğundan da) ona mahsus çiçek gılafından = kabından da (yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan, çiçekli saçaklar, saplar (çıkardık.) bunları da bir büyük nîmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik (Ve üzüm bahçeleri) vücude getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani: Görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu sebeple de Allah’ın kudretinin mükemmelliğin! gösterip duran (zeytin ve nar çıkardık.) böyle pek fâideli nîmetler yarattık. Artık ey insanlar!. Bir ibret nazarıyla (Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına.) bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar, istifadeyeelverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için) dinsizlikten beri, hak’ki bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (birçok âyetler vardır.) bütün bu yaratılan eserler, bir ezelî yaratıcının, herşeye kâdir, İlim ve hikmet sâhibi olan bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine açıkça işâret ve şâhitlik etmektedir. Akıl ve irfana sâhip, Allah’ın varlığına inanan zatlar bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle seyrederler. Kâfirler, azgın ve taşkınlar ise böyle Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine şahadet eden eserlerden hoş manzaralardan istifâde edemezler.

100. Ve Allah Teâlâ için cinleri ortak kıldılar. Halbuki, onları da o yaratmıştır. Ve Cenab’ı Hak’ka bilgisizce oğullar ve kızlar uydurdular, onun ilâhî varlığı ise vasf ettiklerinden uzaktır, yücedir.

100. Bu mübârek âyetler de Cenab’ı Hak’kın yaratıcılığını, birliğini insanî kusurlardan uzak olduğunu göremeyip de ona ortak koşan, evlât isnat eden cahillerin o son derece yanlış olan inançlarını çürütmektedir. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ için cinleri) Göz ile görülemeyen bir takım mahlûkları (ortak) ibâdet hususunda müşterek (kıldılar.) bu cinlerden maksat, meleklerdir. Allah’ın yüceliği karşısında değerlerinin noksanlığına işâret etmek için meleklere cin denilmiştir. Bir tâife meleklere taparak onları Cenab’ı Hak’kın kızları sanmışlardır. Veya cinlerden şeytanlardır. Bir nice câhiller, Cenâb-ı Hak’ki hayrın yaratıcısı, şeytanları da şerrin yaratıcısı olarak tanımışlar, şeytanlara da tapınmışlardır. Hatta “Zındıklar” denilen bir topluluğa göre de: Allah Teâlâ nurun, insanların, fâideli hayvanların da yaratıcısıdır, İblis de karanlığın, yırtıcı hayvanların, yılanların, akreplerin yaratıcısıdır. Onlara göre şeytan, kâinatın yönetimihususunda Cenâb-ı Allah’ın ortağıdır, hayır adına olanlar Allah’tandır, şer kabilinden yaradılanlar da şeytandandır. (Halbuki, onları da) O cinleri de, şeytanları da ve diğer mahlûkları da (o) eş ve ortaktan uzak olan Allah Teâlâ (yaratmıştır.) ondan başka yaratıcı yoktur. Artık o yaratılmış şeyler o yaratana nasıl ortak olabilirler. (Ve) O müşrikler (Cenâb-ı Hak’ka bilgisizce) ne söylediklerinin, neye inandıklarının hakikatını, bâtıl olduğunu bilmeksizin öyle körükörüne (oğullar ve kızlar uydurdular) öyle iftiralarda bulundular. Nitekim Yahudilerden bazıları Hz. Uzeyre hıristiyanlar da Hz. İsa’ya “Allah’ın oğullarıdır” demişlerdir. Cahiliye arablarından bir tâife de “melekler Allah’ın kızlarıdır” demişlerdi. (Onun) O kâinatı Yaratanın (yüce zâtı ise) o müşriklerin (vasf ettiklerinden) Cenâb-ı Hak’kın ortağı veya evlâdı vardır diye söylendiklerinden tamamen (uzaktır, yücedir.) binaenaleyh biz mü’minler, Kâinatın Yaratıcısını öyle ilahlık şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih eder ve onun yüce şanını tasdik ve takdis eyleriz. Öyle bir Yüce Yaratıcıya, nasıl ortak, çoluk ve çocuk isnat edilebilir?.

101. O semâları ve yeri yoktan var edendir. Onun için nasıl çocuk olabilir? Ve onun için bir eş de yoktur ve herşeyi o yaratmıştır ve o herşeyi tamamiyle bilendir.

101. (O) eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ (semâlan ve yeri yoktan var edendir.) onları birer örneği geçmemiş olduğu halde üstün kudreti ile yoktan meydana getirmiştir. Artık (Onun için) öyle bir Yüce Yaratıcı için (nasıl çocuk olabilir?.) o bütün kâinatın yaratıcısı iken, bütün mahlukatından beri iken onun yaratmasıyla bilahara meydana gelen herhangi bir fert onun çocuğu olabilir mi?. Bunların hepsi de onun birer mahlûku değilmidir?. (Ve) Maamafih (onun için bir eş de yoktur.) ki, o zannedilen çocuk ondan doğmuşolabilsin, (ve herşeyi o) eşsiz yaratıcı, yoktan (yaratmıştır) öyle yaratılmak özelliği taşıyan herşeyi o hikmet sâhibi yaratıcı, yaratıp vücude getirmiştir. Onun evlâdı diye sandığınız şeyler de onun birer mahlûkudur. Cenab’ı Hak, kendi mahlûku ile aynı cins olmaktan uzaktır. Evlât ise aynı cins kimseler arasında düşünülebilir. Maamafih yaratılma itibâriyle bütün kâinat müşterek değil midir?. O halde bu mahlûklardan bir kısmına nasıl olur da böyle evlâtlık ayrıcalığı verilebilir?, (ve, o) celâl sâhibi yaratıcı (herşeyi tamamiyle bilendir.) ona hiçbir şey gizli kalamaz, o herkesin maksadını, inancını da bilir. Artık o müşrikler düşünmeli değil midir ki, bu yanlış inançlarından dolayı Allah katında sorumlu olacaklardır. O ezelî yaratıcı, cisim ve sonradan olmaktan insanî özelliklerden tamamen uzaktır. Bütün kâinat onun birer mahlûkudur. Çocuk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak ve beridir. Binaenaleyh onun herhangi bir mahlûku onun evlâdı olmak selâhiyetine asla sâhip olamaz.

102. İşte Rabbiniz Allah Teâlâ’dır. Ondan başka mabut yoktur. Herşeyi yaratan o’dur. Artık ona ibâdet ediniz. Ve o herşey üzerine vekildir.

102. Bu mübârek âyetler de ilâhlığına, birliğine, yaratıcılığına ait deliller zikredilen Allah’ın zatından başka gerçek mabudun bulunmadığını bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak, bütün mahlûklarının hal ve tavırlarını tamamiyle bildiği halde onun kutsal varlığını’ hiçbir kimsenin tam bir anlayışla idrâk edemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûklara mâbutluk isnat eden müşrikler!. (İşte Rab’biniz) yaratıcınız, mabudunuz (o) vasıfları yukardaki âyetlerde beyan olunan (Allah Teâlâ’dır.) Yaratıcılık ve mâbutluk ona mahsustur. (Ondan başka mâbud yoktur.) Onun hiçbir ortak ve benzeri mevcut değildir. (Herşeyi yaratan) yoktan meydana getirenancak (o’dur) onun yaratıcılığında hiçbir ortağı bulunamaz (Artık ona) Yüce Allah’a (ibâdet ediniz.) o’ndan başkası ibâdete lâyık değildir. (Ve o) Yüce Allah (herşey üzerine vekildir.) bütün mahlûkâtının yaradılışını yaşayışını üzerine alan, onları gözeten, rızıklandıran ancak o Kerem Sâhibi Yaratıcıdır. O halde o’ndan başkasına nasıl yaratıcılık isnat edilebilir?. Ondan başkası mâbutluğa nasıl lâyık görülebilir?..

103. Gözler onu görüp idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrâk eder. Ve eşyayı pek iyi bilen, herşeyden haberdardır.

103.Bütün kâinatın ezelî yaratıcısı olan Allah Teâlâ öyle bir yüce mabuddur ki: (Gözler) Yani: Göz sâhipleri (onu görüp idrâk edemez.) Mahlûklarının fanî gözleri o Yüce Yaratıcı’ya erişemez, onu tam bir idrakle görmez. Bu, insanlığın güç ve kabiliyetinin dışındadır. (O) İlim ve hikmet sâhibi yaratıcı (ise bütün gözleri) bütün mahlûkâtını tamamiyle görür, ilmen kuşatır, çünki o’na hiç birşey gizli kalamaz. (ve o) Yüce Mâbud, (lâtiftir) cisim olmaktan uzaktır, pek kutsî bir nurdur. Artık o’nu gözler nasıl tam anlamıyle görüp idrâk edebilir?. Fakat o, (habirdir.) bütün mahlûkâtının varlıklarından, gizli ve açık hal ve tavırlarından haberdardır. Bunların hepsini de tam manâsiyle görür, bilir.

§ Lâtif, lûgatte rakik, yani ince yumuşak mânâsınadır. Zıt anlamlısı: Kesiftir. (kaba, yoğun) Bu mânâ, Allah hakkında, mümkün değildir. Cenâb-ı Hak’kın lâtif ismine sâhip bulunması, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın bütün yaptığı işler lâtiftir. Nitekim insanları ve diğer birçok hayat sâhibi mahluklar! ufak, ince zerrelerden, cüzlerden meydana gelen harika bir halde yaratmıştır, kendilerinde büyük bir zerâf et tecelli etmiştir. Ve Hak Teâlâ mahlûkatına acıma, merhamet etme, lütfetme ve nîmet verme hususunda lâtiftir, gayet letafetsahibidir. Ve yine Cenâb-ı Hak, kulları hakkında lâtiftir, lûtuf sahibidir, onları itaatlarından dolayı sevâba nâil buyurur, onların âsilerine de tövbe etmelerini emrederek haklarında ilâhî merhametini gösterir. Ve yine o kerem sâhibi yaratıcı, kullarına güçlerinin üstünde birşey emretmez, ve onlara hak ettiklerinin üstünde lûtuf ve ihsanda bulunur, İşte kâinatı yaratanın lâtif olması, bu gibi yüce lûtuflarından dolayıdır.

§ Idrâk lâfzı da herşeyin mahiyetini, hakikatını kavramak tamamiyle bilmek demektir. Binaenaleyh bu âyeti kerimede nefy’edilen idrakten maksat, Cenâb-ı Hak’kın tek olan varlığını tam bir idrakle görüp tamamen anlamaktır ki, bu hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Bütün kâinatın Yüce yaratıcısını o kadar azamet ve kudretiyle beraber tamamiyle görüp anlayabilmeğe kimin gücü kâfi gelebilir?. Fakat tek olan varlığını bu dünyada bir tecelli neticesi olarak bir hadde kadar görmek, insanlık için mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Hz. Musa böyle bir rû’yeti (görmeyi) temenni etmişti. Cenâb-ı Hak da bu rû’yeti haddızatında mümkün olan bir hadisenin meydana gelmesine bağlamıştı ki, o da dağın yerinde sebat edip kalabilmesi idi. Maamafih bu rû’yeti dünyada kimseye nasip olmamıştır. Yalnız Rasûlü Ekrem Efendimiz Mi’rac gecesi böyle bir rû’yete nâil olmuştu. Nitekim:

Andolsun onu, Sidretü’l-müntehânın yanında önceden bir defa daha görmüştü. (Necm, 53/13 – 14) âyeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Kıyâmet gününde ve cennette ise mü’minler, Cenâb-ı Hak’ki mekândan münezzeh olarak göreceklerdir.

Bu hususa dâir birçok hadisvardır. ( Şu ayı nasıl hepiniz üst üste yığılmadan rahatça görebiliyorsanız, Rabbinizi de şüphesiz o şekilde göreceksiniz.) hadisi şerifi bu cümledendir.

Bu rü’yet hakkında ümmetin icmai da meydana gelmiştir. Şu kadar var ki, bu rü’yet, Allah’ın hakikatine ait, tam bir kavrayışla bir idrâk mahiyetinde bulunmayacağından: âyeti kerimesindeki olumsuzluğa muhalif değildir. Artık Haricîlerin, Mutezilenin, ve Mürcielerden bazılarının bu âyeti kerimeye dayanarak Allah’ı görmenin tamamen imkânsız olduğuna hükmetmeleri doğru değildir. Bununla beraber deniliyor ki: bu âyeti kerime de Cenâb-ı Hak’ki gözlerin göremiyeceği beyan olunuyor, binaenaleyh başka yüce bir kuvvetin yaradılmasıyle bu rû’yetin vâki olacağı mümkündür, düşünülebilir. Şu da deniliyor ki: Bu âyeti kerimedeki görememeden maksat, bütün gözlerin göremez olduğudur. Binaenaleyh bu rû’yete bazı gözler muvaffak olabilir. Nitekim: Hz. Peygamber’e bütün insanlar imân etmedi denilse insanların bazısı imân etti denilmiş olur. Gerçeği Allah bilir.

104. Muhakkak size Rabbiniz tarafından basîretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezse kendi aleyhinedir. Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.

104. Bu mübârek âyetler, kendilerine Allah’ın yüceliğini zikreden, ilâhî dinin kutsiyetini açıklayan âyetler tebliğ edilmiş bir kavme hareket tarzlarını göstermektedir. Ve insanlığa karşı kesin ve açık delillerin ileri sürülmesindeki hikmetlere işâret etmektedir. Rasûlü Ekrem’in ne ile vazîfeli olduğunu da açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak size Rab’biniz tarafından basîrciler) Deliller, sizi aydınlatacak, sizi hakikatlerden haberdar eyleyecek parlak parlak hüccetler, (gelmiştir.) bunları size ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamber tebliğ etmiştir. (Artık kini görürse) Bu deliller sâyesinde hak ve hakikatı kim görür anlarsa (kendi lehinedir) bu görüş kendisinin menfaatine, kendisinin kurtuluş ve selâmetine aittir. Bilâkis bu delilleri, kanıtları (kini de görmezse) böyle açık hakikatları görmek istemiyerek kör kesilirse bu da (kendi aleyhinedir.) bunun günahı; mes’uliyeti kötü neticesi kendi zararınadır, kendisinin felâketine sebebtir. Resûlüm!. Onlara de ki: (Ve ben sizin üzerinize bir muhafız değilim) ben sizin fiil ve hareketlerinizi gözetleyici değilim, benim vazîfem tebliğdir, ben sizi ilâhî azap ile uyarıcı bir Peygamberim. Bütün amellerinizi, maksatlarınızı tesbit eden, ona göre sizlere karşılık verecek olan, ancak Allah Teâlâ’dır.

105. Ve işte biz âyetleri böyle türlü türlü beyan ederiz. Tâki onlar: Sen ders almışsın, desinler. Ve biz onu bilen bir kavim için açıkça beyan edelim.

105. (Ve işte biz âyetleri) Bir nice hakikatları ortaya koymak ve açıklamak Allah’ın birliğini, yüceliğini beyan etmek ve vuzuha kavuşturmakla ilgili delilleri (böyle) Kur’an-ı Kerim’de tekrar tekrar ve muhtelif şekillerle (türlü türlü) Uslûb ile birer hikmetli tarz ile (beyan ederiz.) insaların dikkat nazarlarına, ilâhî bir lûtuf olarak defalarca sunarız. (Tâki onlar) O hakikatları kabulden kaçınaninkarcılar, Ya Muhammed!, (sen ders almışsın desinler) Bu bize tebliğ ettiğin şeyler, birer ilâhî vahy değildir, belki eski, uydurma masallardan ibârettir, sen bunları başkalarından ders alarak öğrenmişsin diyerek daha fazla azâbı haketmiş olsunlar. (Ve) Maamafih biz o delilleri öyle tekrar tekrar sana vahy ettik, tâki (biz) bu vesîle ile (onu) o delillerin gösterdiği Allah’ın birliği inancını veyahut” bu delilleri kapsayan Kur’an’ı Kerim’i (bilen) İlim ve irfan sâhibi bulunan (bir kavim) Allah’ı birleyen bir cemaat (için açıkça beyan edelim.) onlar böyle kesin, parlak bûrhanlar ile kâinatı yaratan Allah’ın varlığını, hikmet ve kudretini anlamaya delil bulurlar, bunlardan istifâde ederler. Artık bu delilleri kabul etmeyen kimselerin ne değeri vardır!. Onların o bâtıl isnatlarına hangi akıl sâhibi kıymet verebilir?.

106. Sen Rabbin tarafından sana vahy olunana tâbi ol, ondan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.

106. Habibim!. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm: (Sen) O inkârcılara bakma, onların sözlerinden dolayı üzülme. (Rab’bin tarafından sana vahy olunana) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına (tâbi ol) davranışlarını ona göre tâyin et. Sen kesin olarak bilirsin ki, (o’ndan başka ilâh yoktur.) ilahlık, mâbutluk, yaratıcılık ancak onun kutsal varlığına mahsustur. Sen onun hükümlerine uymaya devam et dur. (Ve müşriklerden yüz çevir.) Onların sözlerine bakma, onlar öyle şirk üzere devam edip dururlarsa lâyık oldukları cezalara en yakın zamanda kavuşurlar. Sen Resûlüm!. Vazîfeni yerine getirdiğinden dolayı rahat olabilirsin. Artık sana yönelecek bir sorumluluk yoktur.

107. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi onlar şirke düşmezlerdi. Ve seni onların üzerine bir bekçi kılmadık ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.

107. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’inaleyhinde söylenilen akılsızca sözlerden ve bir takım kimselerin küfr ve şirk içinde yaşayıp durmalarından üzüntülere düşmemesi için kendisine bir teselli mahiyetindedir. Ve öyle putperest kimselerin o cahilce hareketlerinden dolayı üzülerek onlara, onların putlarına müslümanların, bir karşılığa uğramamaları için sövmemeleri tavsiye buyrulmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler kendi kötü iradeleriyle küfr ve şirk içinde yaşamaktadırlar. Onların üzerinde ilâhî bir zorlama mevcut değildir. Cenâb-ı Hak onların küfrünü onların o irâdelerinden dolayı takdir buyurmuştur. (Ve eğer Allah Teâlâ) Onların imânını zorla (dileseydi onlar şirke düşmezlerdi.) fakat böyle bir irâde, insanlığın mükellefiyetindeki hikmete aykırıdır. Cenâb-ı Hak, insanlığı bu imtihan sahasına getirmiş, kendilerini bir takım vazîfelerle mükellef tutmuş, onları kendi irâdelerine göre imâna ve küfre sevk eylemiştir. Binaenaleyh onların şirke düşmeleri kendi kötü hareketlerinin, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir neticesidir. Artık Resûlüm!. Onların hallerinden, sözlerinden dolayı üzülme (Ve seni onların üzerine bir muhafız kılmadık) Sen onları gözetmek ve korumakla mükellef değilsin. Sen ancak onlara hidâyet ve saadet yolunu göstermekle emrolunmuşsun. Sen bu vazîfeni yerine getirdiğin için artık onların o kötü amellerinden sorumlu bulunmamaktasın. (Ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.) Sen onlara ilâhî hükümleri tebliğ etmek onları hikmetli öğütlerle irşad etmekle emrolunmuşsun. Yoksa onları o fenalıklardan zorla men etmeğe, onların işlerini bizzat idâre etmek ve yönetmekle emrolunmuş değilsin. Onların düzeltmeleri uğrunda kendini üzüntüye düşürmeğe mecbur bulunmamaktasın.

108. Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyiniz. Sonra onlar da bilmeksizin Allah Teâlâ’ya düşmanlıkla söverler. Öylece her ümmete amellerini süslü gösterdik. Sonradönüşleri Rab’lerinedir. Artık onlara ne yaptıklarını haber verecektir.

108. Ve ey inanan ve Allah’ı birleyen zatlar!. Öyle (Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyiniz.) bir takım bâtıl ilâhlara ibâdet eden müşriklere bu ibadetlerinden dolayı sövmeyiniz. Yahut onların Allah’tan başka taptıklarına, putlarına söğüp durmayınız. Meselâ: Sizlere de, putlarınıza da lânet olsun, veya siz de putlarınız da kahr olunuz demeyiniz. (Sonra onlarda) O müşrikler de bir karşılık verme hissine kapılarak (bİlmeksizin) Cenâb-ı Hak’ka karşı saygı gösterme ve O’nu yüceltmenin lüzumunu düşünmeksizin (Allah Teâlâ’ya düşmanlıkla söverler.) siz de onların böyle rezillikte bulunmalarına sebebiyet vermiş olursunuz. İşte (Öylece) o putlara tapanlara kendi irâdelerinin bir cezâsı olmak üzere yaptıkları hareketlerini kendilerine süslü gösterdiğimiz gibi diğer (hür ümmete de) kabiliyetlerine, irâdelerine göre (amellerini süslemişizdir.) Mü’minlere karşı hayrı, Allah’ın rızâsına uygun fiil ve hareketleri süslü gösterdiğimiz gibi kâfir ve münafıklara da şerri, kendi felâketlerine sebebiyet verecek olan zararlı hareketleri süslü göstermiş bulunuyoruz. Ve onları böyle bir imtihan âleminde yaşatmaktayız. (Sonra) Hepsinin de (dönüşleri Rab’lerinedir.) hepsi de âhirette Âlemlerin Rabbinin mânevî huzurunda toplanacaklardır. (Artık) O İlim ve hikmet sâhibi olan Yaratıcı da (onlara) dünyada iken (ne yaptıklarını haber verecektir.) onların bütün işledikleri hayırlı ve zararlı şeyleri bildiğini onlara hemen gösterecektir, onlara göre mükâfat veya cezâ verecektir. Binaenaleyh o putlara tapanlar da o gün belâlarını bulacaklardır. Onlara dünyada iken sövüp durmağa lüzum yoktur.

§ Rivâyete göre müslümanlardan bazı zatlar: Müşrikleri uyandırmak onlara tapındıkları şeylerin ilâhlığına lâyık olmadıklarını anlatmakiçin onların putlarına söver, onların helâke uğramış, uğursuz şeyler olduklarını söylerlermiş. Bu hâl ise müşriklerin bir cehâlet ve gücenme sebebiyle Cenâb-ı Hak’ka kaşı dil uzatmalarına sebebiyet verebilir. İşte böyle bir sakıncadan dolayı müslümanlar öyle sövmekten yasaklanmışlardır. Çünkü böyle bir sakıncadan dolayı doğru bir hareketi bile terk etmek icap eder.

109. Ve Allah Teâlâ’ya olanca kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir mucize gelirse elbette ona imân edecekler. De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Size ne bildirecektir ki o mucize geldiği vakit de yine imân etmeyeceklerdir.

109. Bu mübârek âyetler de müşriklerin sözlerinde sebatkâr olmadıklarını, onlara açık, parlak herhangi bir mucize gelse yine şirk ve küfürlerinde israr edip duracaklarını, nihâyet bu azgınlıklarının cezâsına kavuşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Mekke müşrikleri Rasûlü Ekrem’e müracaat ettiler, (Ve Allah Teâlâ’ya olanca) güç ve gayretleriyle, olanca etkili (kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara) kendi istekleri gibi (bir âyet) bir mucize, bir harika vücude (gelirse elbette ona) o âyete, böyle mucizelerin hepsine de (imân edecekler.) artık hiçbirini inkârda bulunmayacaklar. Resûlüm!. Onlara (De ki: Âyetler ancak Allah’ın katındadır.) ben bir uyarıcıyım, bir tebliğciğim, öyle hârikaları vücude getirmek ancak Allah’ın kudretine aittir. Allah’ın dileği tecelli ederse öyle istediğiniz hârikalar vücude gelebilir. Fakat ey mü’minler!. Ey o müşriklerin imâna gelmesini arzu eden müslümanlar!. (Size ne bildirecektir ki, o âyet) O istedikleri harika vücude (geldiği vakit de) onlar (yine imân etmiyeceklerdir.) onlar yine inkâra devam edeceklerdir. Çünki onların o kötü irâdelerinden, çirkin hareketlerinden dolayı Allah Teâlâ onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar imân etmekkabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

110. Ve biz onların kalplerini ve gözlerini ona evvelce de imân etmedikleri gibi tersine döndürürüz. Ve onları o azgınlıkları içinde körükörüne yuvarlanır gider bir halde bırakırız.

110. (Ve) Ey mü’minler size ne bildirdi ki: (biz onların) O müşriklerin o kötü gayret ve irâdelerinden dolayı (kalblerini ve gözlerini) hak’ki idrâk ve kabulden mahrum bırakırız. (ona) O evvelce gönderilen mucizelerden herhangi birine (evvelce de imân etmedikleri gibi) bu kerre istedikleri hârikalar da meydana gelse bunlara da inanmazlar, yine onların kalblerini ve gözlerini (tersine döndürürüz.) yine o hârikaları görüp tasdik etmezler (Ve onları o tuğyanlan) o evvelki azgınlıkları, taşkınlıkları, haddi aşan cehaletleri (içinde körükörüne yuvarlanır gider) şaşkın (bir halde bırakırız,) onların bu feci halleri öldürülüp cezalarına kavuşacakları bir zamana kadar devam eder, onları mü’minler gibi hidâyete erdirmeyiz. Onlar bu hidâyete olan tabii kabiliyetlerini zâyetmişlerdir. Ne helâk edici bir durum!.

§ Rivâyete göre Kureyş müşrikleri Rasûlullah’a müracaat etmişler, Hz. Musa elindeki âsâyı taşlara vurunca sular nşkırmıştı, Hz. İsa da ölüleri diriltmişti. Sen de şu Sefa dağını altın kıl sana imân edelim demişler. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem de Sefa dağının altın olmasına dua etmek istemişti. Bu sırada Cibrili Emin gelmiş. Ya Rasûlüllah!. Dilediğini istemek sana aittir, istersen Sefa altın olur. Fakat o müşrikler yine imân etmezlerse derhal helâk olurlar. Binaenaleyh istersen onları bırak, içlerinden ileride tövbe edecek olanlar, tövbe ederek helâkten kurtulsunlar, demiş. Rasûlü Ekrem de onların haklarında yine bir merhamet belirtisi göstererek bu du’ada bulunmamıştır. İşte bu hâdise üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. O müşriklerin kâbiliyetlerinin derecesini göstermiştir.

111. Eğer biz hakîkaten onlara Melekleri indirsek ve onlar ile ölüler konuşacak olsalar ve onların üzerine herşeyi de bölük bölük toplasak yine imân edecek değillerdir. Meğer ki Allah Teâlâ dileyecek olsun. Fakat onların çokları bunu bilmezler.

111. Bu mübârek âyetler, inkârcıların inkârlarındaki ısrarlarını ayrıntılı olarak bildirmektedir. Ve onların kötü inançlarında devam etmeleri, kendi yaratılışlarını kötüye kullanmalarının bir neticesi olduğundan bundan dolayı üzülmemesi için Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcıların senden istedikleri şekilde (Eğer bîz hakîkaten onlara melekleri indirsek) senin peygamberliğine şâhitlik etseler (ve onlar ile) o inkâr edenlerle dirilteceğimiz (ölüler konuşacak olsalar) imânın hakîkatine şâhitlik etseler (ve onların üzerine herşeyi de) birer kefil, şâhit olarak (bölük bölük toplasak) başlarına toplasak, onlar da gerçeği dile getirseler (yine) o inkarcılar (imân edecek değillerdir.) onların isyandaki, azgınlıktaki inatlan, imân etırılerine yine mâni olacaktır. Bu hallerinden dolayı küfürleri hususunda Allah’ın kaderi onları geçmiştir. Bunun aksi meydana gelemez. (Meğer ki Allah Teâlâ) Onların imanlarını (dileyecek olsun.) onlar ancak o takdirde imân ederler. Halbuki, böyle bir ilâhî istek onların hakkında tecelli etmez. Onlar böyle bir lutfa ulaşma kabiliyetini kaybetmişlerdir. Fakat onların çokları bilmezler) istedikleri hârikalar vücude gelince onların imân edeceklerini zannederler. Bu artık çok uzak: Zira haklarında Allah’ın takdiri kararlaştırılmıştır ve onların küfürlerinde ne kadar ısrarlı oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Artık onlar öyle hârikalardan istifâde edecek kimseler değildirler.

§ Asrı Saadette bir takım inkarcılar, eğer bize şu gibi hârikalar gösterirse biz imân ederiz diye yemin etmişler. Halbuki, onlara kâfiderecede hârikalar, mucizeler gösteriliyordu. Artık başka hârikalar istemeleri birer eğlenme ve alaydan başka birşey değildi. Binaenaleyh onların o istedikleri hârikalar vücude getirildiği takdirde de onların imân etmiyecekleri bu âyeti celile ile beyan buyrulmuştur.

§ “Kubulen” kelimesi küfela; kefiller mânâsınadır. Nevi nevi, sınıf sınıf, gurup gurup mânâsını da ifâde etmektedir.

112. Ve böyle her Peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların bâzısı bazısını aldatmak için sözün yaldızlısını fısıldarlar. Ve eğer Rabbin dilemiş olsaydı ona yapmazlardı, artık onları ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.

112. Resûlüm!. Sana karşı bir takım şahıslar, kabîleler düşmanlık gösteriyorlar. Bu yalnız sana karşı gösterilen bir düşmanlık değildir. (Ve höyle) Sana karşı düşmanlar bulunduğu gibi senden evvelki (her Peygamber için) de (insan ve cin şeytanlarını) onların muhtelif dikkafalılarını (düşman kıldık.) o Peygamberler de bu imtihan âleminde hikmet gereği öyle düşmanlar ile karşılaşmışlardır. (Onların) O şeytan yaratılışlı dinsizlerin (bâzısı bazısını aldatmak için) hak’ki kabulden men etmek için (sözün yaldızlısını fısıldar.) şeklen parlak, haddızatında bâtıl, yalan, karanlığa dalmış lakırdılar ile birbirlerine vesveselerde bulunarak dururlar. Fakat Habibim!. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve eğer Rab’bin) Onların imanlarını, böyle vesveselerde bulunmamalarını (dilemiş olsa idi onu yapmazlardı) sana karşı düşmanlıkta bulunmazlardı, (artık onları) O çağdaş dinsizleri (ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.) onlardan dolayı üzülme, sen peygamberlik vazîfeni yerine getirdiğinden dolayı en güzel akıbetlere kavuşacaksın, onlar da o fenâ hareketlerinden dolayı en şiddetli cezalara çarpılacaklardır. Artık bu hakikatı ancak mü’minler bilirler, buna imân ederler. Oinkarcılar ise bu feci âkibetlerini hiç düşünüp bilmezler. Bu âyeti celiledekı vahiyden maksat, vesvese, işaret sür’atli lâkırdıdır. Zuhruf de: Dış yüzü süslü olduğu halde iç yüzü çirkin, bâtıl olan şeydir. Gurur da aldanmaktır, Maslahat ve menfaate uygun olmayan birşeyi bunlara uygun sanarak cehalete düşmektir.

113. Ve o yaldızlı sözleri âhirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin ve ondan hoşlansınlar ve onlar işledikleri şeyleri işlesinler diye telkin eyler.

113. Bu mübârek âyetler, şeytan tabiatîi kimselerin insanlara ne maksatla vesveselerde bulunduklarını bildirmektedir. Ve Rasûlü Ekrem’in doğruluğuna ait mücizelerin fazlasiyle mevcut olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Ve) O şeytan, o insanlar ve cinler tâifesinden olan düşman (-o yaldızlı sözleri-) o yalan lâkırdıları (âhirete inanmayanların) o ebediyet âlemini inkâr edenlerin (gönülleri ona) o görünüşte parlak, haddizatında, karanlık ve aldatıcı lakırdılarına (meyletsin) onlara aldanıp dursunlar (ve ondan) o kâfirce sözlerden (hoşlansınlar) o yanlış inançlarında sâbit olsunlar (ve onlar) öyle sapıklık sahasında kendi nefisleri için kazanıp (işledikleri şeyleri) öyle çirkin çirkin inançlarını, amellerini (işlesinler diye telkin eder.) tâki, onlar o kötü hareketlerinin cezâsına kavuşurlar.

114. Allah Teâlâ’dan başka hakem istermiyim, ki: O size kitabı ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır. Ve kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki o şüphesiz Rabbin tarafından hak olarak indirilmiştir. Artık sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.

114. Resûlüm!. Onlara de ki: Ben şeytanların yaldızlı sözlerine meyleder de (Allah Teâlâ’dan başka hakem istermiyim ki:) aramızda hükmetsin, hak ile bâtılın arasını ayırsın!.Halbuki (O) Yüce mâbud (size kitabı) mucize olan Kur’an’ı (ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır.) Hikmet sâhibi yaratıcı, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bütün dinî işleri o kutsî kitabında tafsilatlı olarak bildirmiştir. Bütün insanlık bu hususta başkalarına muhtaç değildir. Artık bundan sonra hakeme ne hâcet vardır!. (Ve) Bu bir hakikatdır ki, (kendilerine kitap verdiklerimiz) Yahudi ve Hırıstiyan âlimleri, Tevrat’ta ve İncil’de zikredildiği şekilde (bilirler ki: O) Kur’an’ı Kerim (şüphesiz Rab’bin tarafından hak olarak indirilmiştir.) onların gerçekten âlim ve insaflı olanları bu Kur’an’ı Kerim’in hakikatına ve Allah katından inmiş olduğuna inanırlar. (Artık) Ey Resûlüm!. Veya ey herhangi bir mü’min ve düşünen kulum!, (sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.) Yani o ehli kitabın bu Kur’an-ı Kerim’e öyle muttali olduklarında şüpheye mahal yoktur. Onlar bu hakikati pek güzel bilirler. Nitekim içlerinden bir kısmı da İslâmiyeti kabul ederek bu hakikatı itirafta bulunmuşlardır. Kısacası Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından hak olarak nâzil olmuş olduğunda da şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur.

§ Rivâyete göre Kureyş müşrikleri. Rasûlü Ekrem’e gitmişler, “seninle bizim aramızda hakem olmak üzere Yahudi veya Hırıstiyan bilginlerinden bir tıakem tâyin et, senin hakkında kitaplarında ne bilgi bulunduğunu bize haber versinler” demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Kur’an’ı Kerim’i tercüme etmiş olan Doktor Moris adındaki bir hırıstiyan bilgini şöyle demiştir: “Kur’an tabiatın ezelî yardımı ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. Kur’an, arz ve semanın yaratıcısına hamd ve şükranla doludur. Edebî dehâların, yüksek şâirlerin Kur’an huzurunda eğildikleri bir gerçektir. Kur’an’ın güzelliği hergün daha ziyâde artmakta, bitmeyen sırları anlaşılmaktadır. Kur’an, bir edeb kitabıdır. Kur’an bir sözler hazînesidir. Kur’an, bir mârifet deryasıdır. Kur’an fesahat, belâgatyücelik ve nezaketle mümtazdır.”

115. Rabbinin sözü doğruluk ve adâletce tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir. bilendir.

115. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik eden mücizelerin en mükemmel derecede bulunduğuna işâret ediyor. Pek çok kimseler hidayetten mahrum olduklarından onlara uymanın insanı sapıklığa düşüreceğini hatırlatmaktadır. Ve kimlerin hidâyet üzere bulunup bulunmadıklarını Cenâb-ı Hak’kın tamamiyle bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm. (Rab’binin) sana ihsan buyurmuş olduğu (sözü) yani Kur’an-ı Kerim (doğruluk ve adâletce) vermekte olduğu bütün haberler itibâriyle, tatbikini emrettiği bütün hükümler itibâriyle (tamamlanmıştır.) bütün mükemmelliklere sahiptir, hiçbirisinde bir noksan düşünülmüş değildir. (Onun sözlerini değiştirecek yoktur.) Cenâb-ı Hak’kın mukaddes kitabı olan Kur’an-ı Kerim, onun koruması ve himayesi altındadır. Onun hükümleri kıyâmete kadar yürürlüktedir, o yüce kitabın kapsamını artırma ve noksanlaştırmaya hiçbir kimse kâdir olamaz. (O) Yüce Yaratıcı (semîdir) her söyleneni tamamiyle işitir ve (alîmdir.) ona hiç birşey gizli kalamaz. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim ile Hz. Muhammed’in peygamberliği hakkındaki bütün söylenilen sözleri de, düşünülen fikirleri de Cenâb-ı Hak tamamen işitip bilmektedir.

116. Ve eğer yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen seni Allah Teâlâ’nın yolundan sapıtırlar. Onlar sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.

116. (Ve eğer) O inkârcıların o kadar cahilce halleri açık veya besbelli, İslâmî hükümler ise sırf hikmet ve hakikat iken faraza o (yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen) onlarınaldatmalarına, yaldızlı lakırdılarına kıymet verirsen, meselâ: Onlardan hakem tâyin edersen (seni Allah Teâlâ’nın yolundan) onun yüce dininden şer’î hükümlerinden (sapıtırlar.) binaenaleyh onlar hiçbir vakit hareket rehberi olmaya lâyık değildirler. (Onlar) Mücadelelerinde, münakaşalarında (sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar.) kendi babalarının hak üzere olduklarına ait kuruntulara uyarlar, öyle temelsiz, cahilce iddiaları tâkibeder giderler, (ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.) Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan söylemekten sıkılmazlar. Meselâ: Cenâb-ı Hak’ka evlât isnat ederler, putlara ibâdeti Cenâb-ı Hak’ka yakınlaşmaya vesîle tanırlar, kendi kendine ölmüş hayvanların etlerini yemeyi helâl görürler, behîre denilen hayvanların etini helâl görmezlerdi.

§ Şöyle ki: Cahiliye devrinde bazı dişi develerin veya koyunların kulağını bir işâret olmak için yararlar, serbest bırakırlardı. Bunlara binmezlerdi, bunlardan istifâde etmezlerdi, kendi kendilerine ölürlerse etlerini kadınlara haram görürlerdi.

117. Şüphe yok ki Rabbindir, yoldan sapıvermiş kimseleri en iyi bilen ve doğru yola gidenleri de en iyi bilen o’dur.

117. (Şüphe yok ki,) Mahlûklarının bütün durumu ve vasıflarını en iyi bilen (Rab’bindir) onun ilminden hiç birşey hariç kalmaz. Evet şüphe yok ki, (yoldan sapıvermiş kimseleri) öyle İslâm dinine karşı cephe alan cahilleri (en ziyâde bilen) o Hakiki Azimdir (ve doğru yola gidenleri) İslâmiyet tarikini takib edenleri (de en iyi bilen o’dur.) o ezelî ve alîm olan Yüce Mâbuttur. Artık o inkârcıların cahilce sözlerine nasıl kıymet verilebilir?. Onların helâl ve harama dâir görüşlerinin ne kıymeti olabilir?.

118. İmdi eğer siz onun âyetlerine inanan kimseler, iseniz üzerine Allah Teâlâ’nın ismianılmış olanlardan yiyin.

118. Bu mübârek âyetler, yoldan sapmışların sözlerine iltifat edilmeyip dinen helâl olan şeylerden istifâde edilmesini, yasaklanan şeylerin de terkedilmesini bildirmektedir. Ve arzularına göre hareket edenlere uymanın pek korkunç âkibetlerini ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Sapıklık yolunu seçenler, müslümanlara diyorlardı ki: “Siz hem Allah’a tapıyorsunuz, hem de Allah’ın öldürüldüğünü yemiyorsunuz. Allah’ın öldürdüğü sizin öldürdüğünüzden daha fazla yenilmeğe lâyık değil midir?.” Halbuki Cenâb-ı Hak, öyle kesilmeksizin kendi kendine helâk olan veya üzerine Allah Teâlâ’dan başkasının ismi zikredilen hayvanın yiyilmemesini emretmiştir. (İmdi eğer siz onun) Cenab’ı Hak’kın (âyetlerine inanan kimseler iseniz) hakikaten imâna ulaşmış, Allah’ın hükümlerine tâbi bulunuyor iseniz (üzerine Allah Teâlâ’nın ismi anılmış) besmele-i şerife ile kesilmiş (olanlardan yeyin) bu sizin için mübahtır, bundan yiyip istifâde edebilirsiniz. Siz öyle helâl olan şeyleri haram ve haram bulunan şeyleri helâl sayan sapmışların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak’ka imân edenler, onun helâl kıldığını mübah bilir, ondan istifâde edebilirler, haram kıldığından da kaçınırlar. Bu imânın gereğidir.

119. Size ne oluyor ki, üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikiredilmiş olanı yemeyesiniz. Ve muhakkak size haram olan şeyler ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Ancak kendisine mecbur kaldığınız şey müstesnâ. Ve şüphe yok ki birçokları bilmeksizin kendi arzularıyla halkı sapıklığa düşürürler. Senin Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları en iyi bilendir.

119. Ey mü’minler (Size ne oluyor ki) Ne gibi bir maksattan dolayı olabilir ki, (üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikredilmiş olanı) öyle usulü dairesinde kesilmiş, yiyilmesi câiz bir hayvanın etini (yemeyesiniz?) bundan kaçınmanızı gerektiren birşey yoktur. (Ve muhakkak sizeharam olan şeyler) Kur’an-ı Kerim’de (ayrıntılı olarak bildirilmiştir.)

Bu cümleden olarak:  Size haram kılındı. (Maide, 5/3) ve  De ki: Bana vahyolunanda Leş… Hariç haram kılınmış birşey bulamıyorum. (En’âm, 6/145) âyetler bunu bildirmektedir.

(Ancak kendisine mecbur kaldığınız) Hayatınızı kurtarmak için başka bir yiyecek bulamadığınız (şey müstesnâ.) bu da o öyle bir zamret halinde helâldır, hayatınızı kurtaracak miktar ondan istifâde edebilirsiniz. (Ve şüphe yok ki) O dinsizlerden Emribnil Lühay ve arkadaşları gibi (birçokları bilmeksizin) vahye dayanan yüce bir şeriatten istifâde etmeksizin (kendi arzularıyle) kendi nefislerinin eğilimlerine tâbi olarak helâl olanları haram, haram olanları da helâl saymak suretiyle (-halkı- sapıklığa düşürürler.) artık öyle arzularına uyanların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Resûlüm!. (Senin Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları) hakkı bırakıp bâtıla yönelenler!, helâli haram, haramı helâl kabul edenleri (en iyi bilendir.) binaenaleyh onlar kendi yakalarını ilâhî azabın kahredici pençesinden elbette kurtaramayacaklardır.

120. Günahın âşikâr olanını da, gizlicesini de bırakınız. Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar, elbette yaptıkları şeyden dolayı cezâlanacaklardır.

120. Artık ey ehli imân!. Öyle nefislerinin esiri olanların aldatmalarına kapılmayınız, onların sözlerine iltifat etmeyiniz. (Günahın âşikâr olanını da gizlicesini de bırakınız.) ne açıkça bir günahı işleyiniz, ne de bir günahı gizlice yapınız. Cenab’ı Hak, hepsini de görür, bilirimân ettik. Binaenaleyh herhangi bir günahı açıkça yapmak câiz olmadığı gibi gizlice yapmak da câiz değildir. Meselâ: Açık olarak zinâ yapmak haram olduğu gibi gizlice de haramdır. Hased, kibir, kendini beğenme müslümanlar hakkında şerri istemek gibi kalben düşünülüp gizlice yapılacak şeyler de haramdır. Bunlardan tamamen kaçınmak dinî bir vazîfedir. (Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar,) Haram ‘ olan birşeyi açık veya gizli olarak işlerler (elbette) böyle (işledikleri şeyden dolayı) âhirette (cezâlanacaklardır.) o halde daha dünyada iken haramlardan kaçınmalıdır, insanlık icâbı öyle yasak birşey işlenilmiş ise ondan tevbe ve istiğfar edilmelidir. Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine sığınmalıdır. Şu muhakkak ki: Küfr üzerine ölenler, ebediyyen azap göreceklerdir. İmân ile ölen günahkârlar ise geçici olarak azâbı hak ederler. Meğer ki, Hak Teâlâ onları af buyursun.