ENAM SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Hamd o Allah Teâlâ’ya mahsustur ki, gökleri ve yeri yaratmış ve karanlıklar ile nuru var etmiştir. Sonra kâfir olanlar, bunları Rablarına denk tutuyorlar.

1. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin kudret ve yüceliğine birer açık delil olan kâinatın eşsiz güzelliklerini insanlığın dikkat nazarlarına sunuyor, kâinatın bütün hallerini tamamiyle bilen o Yüce Yaratıcının varlığında, birliğinde şüpheye düşenleri ayıplıyor. Şöyle ki: (Hamd) medh ve övgü, güzelce anılma bütün hükümlerine tam anlamıyla uymak (Allah Teâlâ’ya mahsustur) bütün mahlûklarının yüceltmesine, kulluk arzında bulunmasına lâyık olan ancak o Yüce Mabuddur. O, öyle bir Büyük Yaratıcıdır (ki gökleri ve yeri yaratmış) öyle nice âlemleri yoktan meydana getirmiş (ve karanlıklar ile nuru var etmiştir) Nice karanlık ve aydınlık hadiseleri sahiplerinin kabiliyet ve irâdelerinden dolayı küfrü, şirki, isyanları takdir edip yarattığı gibi İman nurunu, hidâyet ışığını da meydana getirmiştir. Onun birliği, kudret ve yüceliği bütün bunlarda görünüp durmaktadır. Buna rağmen (Sonra kâfir olanlar) Allah’ın birliğini inkâra cür’et eden müşrikler (-bunları-) böyle mahlûkat kabilinden olan putları ve diğerlerini (Rablarına denk tutuyorlar) bütün bu yaratılmış şeyleri kâinatın yaratıcısına ibâdet ve itaat hususunda eşit tutuyorlar. Böyle cahilce bir inancın esiri bulunmaktan kurtulamıyorlar. Ne müthiş bir dalâlet…

2. O, o Yüce Yaratıcıdır ki, sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir ecel takdir etti ve onun katında malûm bir ecel de vardır. Sonra da sizşüphe ediyorsunuz.

2. Ey inkarcılar, müşrikler… Bir kere düşününüz, (O) kâinatı, bütün karanlıkları ve aydınlığı meydana getiren, bilen ve kudret sâhibi olan Yüce Mâbud (o Yüce Yaratıcıdır ki, sizi) bütün insanları asıl kaynakları İtibâriyle (çamurdan yarattı.) bütün insanlığın ilk babası olan Hz. Adem’i sudan, topraktan meydana getirdi, onun bütün evlâd ve torunları olan insanları da birer damla mesabesinde olan ve topraktan kaynaklanan gıdalarla meydana gelen birer nutfeden vücuda getirmektedir. (Sonra) Ey insanlar her biriniz için (bir ecel takdir etti) her birinize mahsus birer muayyen hayat müddeti vardır, bu müddet nihâyet bulunca hemen ölüverirsiniz. (ve onun) o hikmet sâhibi Yaratıcının (katında malûm) ilâhî ilminde belirlenmiş (bir ecel de vardır) ki, o da kıyâmetin vukuunda bütün ölülerin yeniden hayat bulup kabirlerinden kalkacakları gündür, (sonra da siz) Ey inkarcılar… (şüphe ediyorsunuz.) Öldükten sonra yeniden hayat bulacağınızı tasdik etmiyorsunuz, şüphe içinde yaşıyorsunuz. Halbuki, Kâinatı Yaratan Allah’ın kudret ve yüceliğini gösterip duran bunca eserleri görüyorsunuz, kendinizin hiç yoktan vücuda gelmiş olduğunuzu da biliyorsunuz, artık sizleri yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, sizi öldürdükten sonra tekrar meydana getirmeğe kâdir olamaz mı? Diriltmek, yoktan var etmekten daha kolay değil midir?.

3. Ve o göklerde de, yerde de Allah’dır, sizin gizli ve açık olan herşeyinizi bilir ve ne kazanacağınızı da bilir.

3. (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (göklerde de, yerde de Allah’dır) yani, o bütün bu Kâinatın Yaratıcısıdır, mabududur, bütün semalarda, yerde Allah ismi azamı (yüce ismi) ile anılan ancak o mekân ve zamandan uzak olan kâinatın yaratıcısıdır, bütün bu âlemlerde ibâdet ve itaata lâyık olan ancak o ezelî olan ve herşeye gücü yeten Allah’tır… O öyle bilenve hikmet sâhibi olan bir Yaratıcıdır ki, ey İnsanlar… (sizin gizli ve açık olan herşeyinizi bilir) sizin âşikâre yaptığınız, söylediğiniz şeyleri bildiği gibi gizlediğiniz, kalben düşünüp durduğunuz şeyleri de tamamen bitir, hiç bir şey onun İlim dairesinin dışında bulunmaz. (Ve) O Yüce Yaratıcı, sizin (ne kazanacağınızı da bilir.) sizin hayatınızı hayra mı sarf edeceğinizi veya şerre mi sarfedip duracağınızı ezelî ilmiyle tamamen bilir, hakkınızda ona göre mükâfat veya cezâ verir. Binaenaleyh bu hakikatları düşünüp de ona göre hayatınızı tanzime çalışınız.

§ Bu En’âm Sûresi, (165) âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bunun bir ismi de “Suretülhücce”dir. Bu âyetlerin hepsi de Mekkîdir, ancak bir rivâyete göre altı âyeti Medenîdir ki, onlar da (91, 92, 93 ve 151, 152, 153) üncü âyetlerden ibârettir. Bütün rivayetlere göre bu sûrei celilenin Mekkî olan âyetleri hep birden geceleyin nâzil olmuştur. Bu mübârek sûreyi yetmiş bin meleğin tesbih ve temcid sesleri ile uğurlamış olduklarını bir Hadisi Şerif bildirmektedir. Bunun inişi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri hemen secdeye kapanarak “Sübhane Rabbiyel’azîm = Yüce Rabbimi her türlü noksanlıklardan tenzih ederim.” demiştir. Bu En’âm Sûresi ile Maide Sûresi arasındaki farka gelince: En’âm Sûresi, İslâm’ın ilk yıllarında nâzil olduğu için bu Sûrei Celîle ile en fazla Mekke ve civarında bulunan müşriklere karşı Allah’ın birliği inancı müdafaa edilmektedir. Haramlara dâir hükümler de özet olarak zikrolunmuştur. Maide Sûresi ise Kur’an’ı Kerim’in son nâzil olan sûrelerinden olup İslâmiyetin yayıldığı bir zamana rastladığı için bunda da en fazla ehli kitaba karşı dinî hükümler, deliller zikredilmiş, haramlara ilişkin hükümler de detaylı olarak açıklanmıştır. Bu Sûrei Celîleye “Sûretül’en’anı” denilmesine gelince: Bu mübârek sürede Cenab’ı Hak’kıninsanlara bir lûtuf olmak üzere deve, koyun, sığır gibi birçok hayvanları yaratmış olduğu beyan olunuyor. Bir takım inkârcıların ise, bu ilâhî lütfu takdir edemeyip bu zavallı hayvanlar hakkında türlü, türlü cahilce muamelelerde bulundukları gösterilmiş bulunuyor. Nitekim bu inkârcılardan bir çokları bir kısım hayvanlara tapmak sapıklığına bile düşmüşlerdir. İşte bu mübârek sûrenin böyle isimlendirilmesi, insanların dikkat nazarlarını bu hususa da çekmek hikmetini içermektedir.

4. Ve onlara Rablarının ayetlerinden bir âyet gelmez ki, illa onlar ondan yüz çevirirler.

4. Bu mübârek âyetlerde müşriklerin Allah’ın âyetlerini kabulden kaçındıklarını bildirmektedir. Kendilerinden daha ziyâde kuvvet ve güce sâhip iken günahları yüzünden helâk olup gitmiş bulunan kavimlerin hayat tarihlerini hatırlatarak çağdaş dinsizlerin, alaycıların o feci’ hallerini kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O müşrik kimselere (Rablarının ayetlerinden) yani Kur’an’ı Kerim’in açık ayetlerinden veya Hz. Peygamber’in parlak mucizelerinden (bir âyet gelmez ki illâ onlar ondan) o âyeti celîleyi yalanlamak, onunla alay etmek suretiyle (yüz çevirirler.) Bir kere düşünmeli değil midirler, Cenâb-ı Hak’kın varlığına, birliğine şehadet eden âyetler ne kadar güzel, hikmet taşırlar. Bunları güzelce düşünerek müslüman olma şerefine ulaşmak, bu sâyede selâmet ve saadete aday olmalı değil midirler?. Ne yazık ki, bunlar bir takım eski kavimler gibi kendilerini helâke uğratmış oluyorlar da hiç bunun farkında olmıyorlar. Bu ne büyük cehâlet…

5. İşte onlar hakkı kendilerine geldiği vakit yalanladılar. Fakat onlara ne ile alay eder olduklarının haberleri yakında gelecektir.

5. (İşte onlar) Öyle kudsî âyetleri kabul etmeyip onlardan yüz çeviren beyinsiz kimseler (hakkı) birçok dinî hükümleri taşıyan, halkın dikkatlerini çekebilen nice hakikatlerikapsayan Kur’an’ı Kerim’i, veya nice hakikatlerin tecellî etmesine sebep olan peygamberin mucizelerini (kendilerine geldiği vakit) onlara tebliğ edildiği, gösterildiği zaman onu, (yalanladılar.) inkâr ve alay ederek kabulden kaçındılar. (Fakat onlara ne ile) Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini mi, peygamberin mucizelerini mi, öyle birer hakikat ile mi (alay eder olduklarının haberleri) müthiş âkibetleri, öyle alay edenler için Cenab’ı Hak’kın haber vermiş olduğu azâblar, felâketler (yakında) daha dünyadalarken veya âhirete gittikleri zaman başlarına (gelecektir) nitekim bu inkârcıların bir kısmı Bedir gazvesinde ve diğer zamanlarda lâyık oldukları helâke, felâkete uğramışlardır, âhirette uğrayacakları azâblar ise hepsinin üstündedir.

6. Görmediler mi onlardan evvel kaç nesil helâk ettik, o nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş idik ve onların üzerine göğü bol, bol salıvermiştik ve ırmakları onların altlarından akar bir halde kılmıştık, sonra onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onlardan sonra birer başka, başka nesil meydana getirdik.

6. Bu inkarcılar, alaycılar, Şam’a ve diğer tarihî beldelere sefer etmiş oldukları zaman (Görmediler mi) bırakmış oldukları eserleri, hayat tarihlerini öğrenmiş olmadılar mı? (onlardan evvel kaç nesil) Ne kadar muhtelif asırlarda yaşamış olan kimseleri (helâk ettik) Nuh, Âd, Semûd, Lût kavimleri bu cümledendir. Nemrud gibi, Fir’avn gibi geçici olarak saltanat sürmüş, sonra da küfürleri yüzünden helâk olup gitmiş şahıslar da bu kabildendir. Artık bir kerre bunların hayat tarihlerini düşününüz, ey çağdaş inkarcılar… Ey kendi varlıklarına aldanan gafiller… (O nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş idik) Onlara yeryüzünde geniş ülkeler, büyük servetler, kuvvetler vermiş, onları yurdlarında sâbit kılmıştık. (Ve onların üzerine göğü bol, bolsalıvermiştik) Yani, onların arâzilerini sulamak, ekinlerini fazlaca yetiştirmek için ülkelerine vakit, vakit fâideli yağmurlar yağdırmıştık. (ve ırmakları onların) evlerinin altlarından akar bir halde kılmıştık,) bu sâyede birçok bağlara, bahçelere sâhip bulunuyorlardı. İşte onlar, böyle pek fazla nîmetlere kavuştukları halde dinden mahrum kalmış, Peygamberlerine tâbi olmamış oldukları için (sonra onları) yalnız öyle (günahtan sebebiyle helâk ettik) onları o servetleri, nîmetleri o helâkten kurtaramadı. Sizler ise neyinize güveniyorsunuz?. Onların tarihî hallerinden bir ibret dersi almalı değil misiniz? (ve onlardan sonra) O eski dinsiz kavimlerin ardından (birer başka nesil meydana getirdik.) binaenaleyh biliniz ki, Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Sizin gibi inkârcıları dilediği zaman yok eder azâba kavuşturur. Daha nice kavimleri meydana getirebilir. O meydana getirilecek kavimler arasında nice akıllı, mütefekkir zâtlar bulunarak Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmek ve yüceltmek şerefine nâil olabilirler, Dünyevî ve Uhrevî selâmet ve saadete muvaffak bulunabilirler. Artık siz kendinizi düşününüz. “Kam” yüz sene demektir. Asır gibi. Burada Karn’den maksat, bir asırdaki cemaat veya bir zaman halkı veyahut bir Peygamberin ümmetidir.

7. Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitab indirseydik de onu elleriyle yoklayacak olsalardı elbette o kâfir olanlar, yine diyeceklerdi ki bu bir sihirden başka değildir.

7. Bu mübârek âyetler de inkârcıların küfürlerinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir ve onların şüphelerin!, inkârlarını, akılsızca temennilerini reddeylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm, ya Muhammed!. Aleyhisselâm: (Eğer sana kâğıtta) Bir sahife halinde yazılı (bir kitap indirseydik de onu) o kitabı veya kâğıdıgözleriyle görüp (elleriyle) de (yoklıyacak olsalardı) böyle indirilenin mahiyeti kendilerince de açık ve belli olsaydı (elbette o kâfir olanlar yine) inanmıyarak (diyeceklerdi ki, bu) kitab ap açık (bir sihîrden başka değildir) evet… Onlar bu hakikatleri ortaya çıktıktan sonra da sırf inadları, kibirleri tesiriyle inkâr edip duracaklardı. Nitekim ayın yarılması mucizesi hakkında da böyle demişlerdir.

§ Rivâyete göre Nadr ibnil Hars, Abdullah İbni Ümiyye ve Nevkal İbni Huveld, Hz. Peygamber’e hitâben: Allah tarafından bize bir Kitab getirinceye ve onunla beraber dört melek de bulunup o Kitabın Allah katından olduğuna şâhitlik edinceye kadar biz sana imân etmeyiz” demişler. Bunun üzerine bu âyeti Kerimeye nâzil olmuştur.

8. Ve dediler ki; onun üzerine bir Melek indirilmeli değil mi idi? Ve eğer biz bir melek indirmiş olsaydık elbette iş bitirilmiş olurdu. Sonra onlara göz açtırtmazdı.

8. (Ve) O inkarcılar, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğine açıkça itiraz ederek (dediler ki: Onun) yani Hz. Muhammed’in (üzerine bir Melek indirilmeli değil mi idi?.) tâki biz o Meleği görseydik ve o Melek onun bir Peygamber olduğunu bize şöylece idi. Ne cahilce bir istek! (Ve eğer biz bir Melek indirmiş olsaydık) Öyle istedikleri gibi asıl şekliyle bir Melek gönderip te onların görecekleri yerde bulunacak olsaydı (elbette iş bitirilmiş olurdu) onlar o yüce, mânevî mahlûku o asıl şekliyle görmeğe tahammül edemez, hepsi de birden helâk olur giderlerdi. Çünkü hiçbir insanın gözü, Melekleri görmeye tahammül edemez. Yüce Peygamberler ise, kutsal kuvvetlerle desteklendikleri için onlar bu görmeye tahammül edebilirler. Maamafih onlara da nâzil olan Melekler çok kerre insan sûretinde görünürlerdi. Hz. İbrahim ve Hz. Lût’a misafir gibi gelen Meleklerin insan sûretinde görünmüş oldukları gibi.

9. Ve eğer onu Peygamberi bir melek kılsaydık, elbette onu yine bir erkek suretinde kılardık ve onları yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.

9. (Ve eğer onu) Peygamberi, kendilerine gönderilen müjdeci ve uyancıyı veyahut istedikleri Meleği (bir Melek kılsaydık) onu tam bir Melek şeklinde, mâhiyetinde, sûretinde bulunduracak olsaydık, elbetteki insanlar onu göremez, Onun kelâmını anlıyamaz, onu görmeğe güçleri yetmezdi. Artık onun gönderilmesindeki hikmet ve menfaat tecellî edemezdi. Binaenaleyh (elbette onu) o gönderilecek zâtı (yine bir erkek) insan (-sûretinde- kılardık) onu kendilerine gönderilmiş olanların gözlerine yine bir insan sûretinde göstermiş olurduk. Tâki gönderilmesindeki gaye tahakkuk etsin, onun açıklamalarını anlamak mümkün olsun, ilâhî deliller tamam olup kimsenin mazeret ileri sürmesine meydan kalmasın, (ve) Bilâkis tam Melek sûretinde gönderilecek olsa (onları) o inkârcıları (yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.) hakikatı gizleyerek onları yine içinde bulundukları müşkil ve karışık bir durumla karşı karşıya bırakmış olurduk, yine bu bir insandan başka değil diyerek onun açıklamalarını kabul etmezlerdi. Bu da o inkarcılar hakkında başka bir cezâ gerektirirdi.

10. And olsun ki, senden evvelki Peygamberler ile de elbette alay edilmiştir. Artık o kendisiyle alay ettikleri şey, onlardan alay edenleri her taraftan kuşatıverdi.

10. Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Onun peygamberliğini tasdik etmiyen şahısların dikkat nazarlarını kendilerinden evvelki bir takım inkârcı, alaycı kavimlerin hayat tarihlerine çekerek o şahısları tehdid ve ikaz etmek istemektedir. Şöyle ki: Habibim Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm-: (And olsun ki,) Yüce Zatıma yemin ederim ki, (senden evvelki) birçokmuhterem, yüce (Peygamberler ile de) câhil, inatçı kavimleri tarafından (elbette alay edilmiştir.) o mübârek Peygamberler de ne kadar ezâ ve cefâya maruz kalmışlardır. (Artık) Bu alay etmelerinin ardından (o kendisiyle alay ettikleri şey) onlara isnad ettikleri yakışıksız hallerin günahı veyahut kendilerine geleceğini inkâr edip alay etmiş bulundukları azâb (onlardan) o Peygamberlerin inkârcı kavimlerden (alay edenleri her tarafından kuşatıverdi.) bu yüzden hemen büsbütün helâk olup gittiler. Dünya tarihinde alınacak ibret ve en kötü bir isim bırakmış oldular, İşte Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun dininin hükümleriyle alayda bulunanların âkibetleri de şüphe yok ki, böyle olacaktır.

11. De ki: Yeryüzünde dolaşınız, sonra bakınız ki, yalanlayanların âkibeti nasıl olmuştur.

11. Resûlüm!. O alaycı topluluğa (De ki,) sizden evvelki kavimlerin küfürleri yüzünden uğramış oldukları felâketleri güzelce anlamak için (yeryüzünde dolaşınız) seyahatte bulununuz, (sonra bakınız ki) tefekkür ediniz ki, Peygamberleri, dinî hükümleri (yalanlayanların akibeti nasıl olmuştur.) onlar nasıl köklerinden sökülüp atılmak sûretiyle azâba, felâkete uğramışlardır, İşte sizler de bu inkâr ve alay etmenin yüzünden öyle felâketlere uğrayabileceğinizi biraz düşününüz, tarihten bir ibret alınız, bu kâfirce, cahilce iddialardan artık vazgeçiniz. Ne büyük, ne hayır tavsiye eden bir öğüt!..

12. De ki: Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir? De ki: Allah Teâlâ’nındır. O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır. Elbette sizleri kıyâmet gününde toplanacaktır. Bunda şüphe yoktur. O kimseler ki, kendilerini ziyâna sokmuşlardır. İşte onlar imân etmezler.

12. Bu mübârek âyetler de yaratıcılık ve mâbutluğun yalnız Allah Teâlâya mahsus olduğunu, başka bir uslûb ile bildirmektedir. Ve bütün Kâinatın sâhibi, yöneticisi olan oYüce Yaratıcının bu apaçık olan varlığını inkâr edenlerin zarara uğrayanlardan başka olmadığını açıklamaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcıları susturmak ve cevapsız bırakmak için (De ki: Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir?.) bütün bu kâinat, yaratılması, sahipliği ve tasarrufu itibâriyle hangi zata aittir?. Bunları böyle sonsuz güzellikleriyle, fâideleleriyle meydana getirmiş olan hangi yüce zattır? Bunu ey gafiller?. Hiç düşünmez misiniz?. Habibim?. Böyle bir sualin belirlenmiş ve takdir edilmiş cevabı olmak üzere o inkârcılara hitâben (de ki:) bütün bunlar (Allah Teâlâ’nındır.) onun birer mahlûkudurlar. Ondan başka Yaratıcı, bütün Kâinata Hâkim bir Zat yoktur, tasavvur edilmiş değildir. (O) Öyle Rahîm, Kerîm Yüce bir Yaratıcıdır ki, (kendi Zâtı üzerine Rahmeti yazmıştır.) Evet… O Yüce Yaratıcı, merhametlidir, çok esirgeyendir, sırf bir lûtuf ve ihsan olmak üzere mahlûkatı hakkında merhameti, lütfu takdir etmiş ve onlara yöneltmiştir. Onun pek geniş olan rahmeti, bütün yaratıkları içine almaktadır. O kullarını temiz bir yaratılış üzere yaratmıştır. O kulları hakkında hidâyet yolunu göstermek için Peygamberlerini, kitaplarını göndermiştir. Kendi varlığına birer şâhit olan iç ve dış âlemlerdeki delillerini, kullarının dikkat nazarlarına sunmuştur. İlâhî merhametin genişliğine bakmalı ki, bir güzel amelde bulunan kimseye en az on misli sevap vermektedir. Bir kötü amelden dolayı da bir misli cezadan başka vermemektedir. “nitekim” Sebekat rahmeti alâ gazabı “benim rahmetim, gazabımı geçmiştir” Hadîsi Kudsîsi de bu hakikatı bildirmektedir. (Ve elbette) Ey insanlar?. Andolsun ki, (sizleri kıyâmet gününde toplıyacaktır.) orada imân ve itaat ehline sonsuz lûtuf larda bulunacaktır. Küfr ve taşkınlık ile hayatlarını nihâyete erdirmiş olanları da o günde lâyık oldukları azâba kavuşturacaktır. (bunda şüphe yoktur.) Elbette o kadar ilâhî rahmet karşısında inkâra,isyâna sapanlar, kendi aslî yaratılışlarını zayi’ edenler, o ebedî âlemde lâyık bulundukları cezalara çarpılacaklardır. Evet… (O kimseler ki,) Yüce Yaratıcının o kadar nîmetlerini takdir edememişler, nîmete karşı nankörlük etmişlerdir, onlar kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırlamışlar, kendi (nefislerine ziyankâr olmuşlardır.) öyle bir âkibete kendi kötü hareketleriyle sebebiyet vermişlerdir. (İşte onlar imân etmezler.) Yoksa temiz yaratılışlarını muhafaza edenler, iş ve dış âlemlerdeki delilleri güzelce dikkate alanlar, Kâinatı Yaratanın varlığını, birliğini ve üzerlerine düşen dinî vazîfelerini asla inkâr ederek imân nîmetinden mahrum kalmazlar.

13. Halbuki, gecede ve gündüzde barınan her ne varsa onundur ve hakkı ile işiten, bilen de ancak odur.

13. Artık bu kadar parlak deliller, hakikatler meydanda iken insan kendisini nasıl inkâr felâketine uğratır. (Halbuki,)Bütün mekânlar, bütün kâinat tabakaları, Cenâb-ı Hak’kın olduğu gibi bütün zamanlar ve bütün zamanla ilgili şeyler de o Yüce Yaratıcınındır. Evet… Şüphe yok ki, (gecede ve gündüzde barınan her ne varsa onundur.) böyle zamanlar içinde durup yaşıyan herşey o Yüce Yaratıcınındır. (Ve hakkı ile işiden, bilen de ancak o dur.) Hiçbir kimsenin açık ve gizli söz ve fiilleri, o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. Artık nasıl olur da bir insan, o muazzam Halikını inkâra cür’et edebilir. Bu ne kadar feci’ bir harekettir. Bunun âkıbetini düşünmek icabetmez mi?. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar nasib buyursun âmin.

14. De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah Teâlâ’dan başkasını dost edinir miyim? Halbuki, o besliyor ve kendisi beslenmekten uzak bulunuyor. De ki: Ben muhakkak emrolundum ki, Müslümanların birincisi olayım ve sakın müşriklerden olma buyuruldu.

14. Bu mübârek âyetler de başka bir uslûb ileCenab’ı Hak’kın bütün kâinatın yaratıcısı ve rızık vericisi olduğunu beyan buyurmaktadır, ve kıyâmet gününde onun azâbından kurtularak rahmetine ulaşmak için onu tasdik etmekten, onun hükümlerine uymaktan başka çare bulunmadığını şöylece hatırlatmaktadır; Resûlüm: Seni kendi dinsiz babalarının, dedelerinin yoluna çevirmek isteyen o müşriklere hitâben (De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı) onları yoktan var etmiş ve yaratmış (olan Allah Teâlâ’dan başkasını velî) Rab, Mâbud, Yardımcı, Destekçi (edinir miyim?.) böyle cahilce bir hareketi, ancak Allah’ın varlığının birer parlak, eşsiz şahidler bulunan bu mükemmel eserlerini görüp düşünmekten mahrum olanlar yaparlar. (Halbuki) Bu Kâinatın Yüce Yaratıcısı, bütün bu mahluklar! yaratmıştır ve (o) Kerem Sâhibi Yaratıcı bütün bu mahluklar! (besliyor) büyütüyor, onları rızıklandırıyor, (ve kendisi beslenmekten) Başkaları tarafından rızıklanmaktan, başkalarına muhtaç bulunmaktan beri, (uzak bulunuyor.) işte böyle bir Yüce Yaratıcı var iken herhangi bir âciz, başkasına muhtaç, ve yok olmaya mahkûm olan şeyleri mâbud edinebilir miyim?. Habibim!. Ve (De ki: Ben muhakkak) Allah tarafından (emrolundum ki, ehli İslâm’ın) bu müslümanların, müslüman olma şerefiyle vasıflanmaları itibâriyle (birincisi olayım) onların Peygamberi, selâmet rehberi olduğum için bu öncelik şerefine benim sâhip olmam lâzımdır (ve) ben böyle müslüman olmakla emrolunduğum gibi bana (sakın müşriklerden olma) diye de (buyuruldu.) yani, ben küfr ve şirkten de yasaklandım. Artık öyle bir Yüce Mabudun emir ve yasağına nasıl muhalefet edilebilir?.

15. De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.

15. Habibim!. O gâfillere (De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem) onun emr ve yasağına faraza muhalefette bulunursam(elbette büyük günün) kıyâmet zamanının (azâbından korkarım) öyle bir isyan halinde bu azâbı hak etmiş olurum. Artık masum, her yönüyle bağışlanmış olan Yüce bir Peygamberin hali böyle olursa başkalarının hali ne olacaktır?. Ey inkarcılar; bunu sizin de düşünmeniz icab etmez mi?. Siz böyle küfr ve isyan yüzünden uğrayacağınız ebedî azâbları hiç düşünmez misiniz?.

16. Kim kendisinden o gün azâb bertaraf edilirse muhakkak ona merhamet buyurmuştur. Ve işte en açık bir kurtuluş odur.

16. (Kim kendisinden) O kıyâmet gününde ilâhî bir lûtuf olarak (azâb bertaraf edilirse) o pek korkunç günde pek şiddetli olan cezâlardan kurtulur da sevaba ulaşırsa (muhakkak ona) o kimseye kerem sâhibi Yaratıcısı (merhamet buyurmuştur.) onun hakkında hayrı, kurtuluşu, selâmete ulaşmayı dilemiştir. (Ve işte en açık bir kurtuluş odur.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın bu rahmeti, kulunu azabtan koruyarak sevaba kavuşturması, apaçık ve besbelli bir kurtuluştur. Artık öyle bir kurtuluş ve saadete ulaşmayı o kerem sâhibi Yüce Yaratıcıdan niyâz etmeli, onun bütün emirlerine, yasaklarına itaat etme ve boyun eğmeyi en mühim bir kulluk vazîfesi bilmelidir.

17. Ve eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa onu ondan başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayr dokundurursa… İşte o herşeye hakkıyla kadirdir.

17. Bu mübârek âyetler de bütün hayırların, zararların ortaya çıkmasının devam etmesinin, yok olmasının, ilâhî iradeye tâbi olduğunu ye Hak Teâlâ’nın bütün kulları üzerinde hakim ve galip bulunduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberin veya kendisine hitâbın mümkün olduğu herhangi bir insan!. (Ve) Şu da muhakkaktır ki (eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa) fakirlik gibi, hastalık gibi elem verici bir şey isâbet ettirirse (onu) o zararı (ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başkaaçacak) kaldıracak ve giderecek başka bir zât (yoktur.) bu ancak onun kudret ve iradesine tabidir. (Ve eğer sana bir hayr dokundurursa) Lezzet gibi, ferah ve sevinç gibi, sıhhat ve zenginlik gibi fâideli bir şey ihsan ederse o da onun bir lütfudur. Ona da kimse mâni olamaz. (İşte o) Yüce yaratıcı (her şey’e) hayr ve şer kabilinden her hadiseyi meydana getirmeğe (hakkıyle kadirdir.) onun kudreti herşeye kâfidir, inandık.

18. Ve o kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir. Ve o hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.

18. (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir.) o öyle galip kahredici, kudretli bir Yaratıcıdır ki onu hiç bir şey âciz bırakamaz. Bütün kulları onun kudreti altında güçsüz ve o kudrete boyun eğmiş bulunmaktadırlar. (Ve o) Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir) her yarattığı şey, her emrettiği ve yasakladığı mesele bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Ve o (her şeyden haberdardır.) kullarının dışlarını da, içlerini de tamamen bilmektedir. Artık öyle bir kerem sâhibi mabudun şanının yüceliğini düşünerek, ona kulluk arzetmekle övünmelidir onun bütün hükümlerine uymakla mükâfatlara ulaşmaya gayret etmelidir. Artık akıllı olan bir kimse, o Yüce Yaratıcıdan başkasını dost edinir mi?. Ondan başkasına yönelmekten uzak bulunmuş olmaz mı?.

19. De ki: Hangi şey, şahadetçe daha büyüktür. De ki: Allah Teâlâ benimle sizin aranızda hakkıyla şahittir ve bana bu Kur’an vahyolundu ki sizleri ve erişeceği kimseleri onunla uyarayım. Ya siz Allah Teâlâ ile berâber başka ilâhlarda olduğuna şâhitlik mi edersiniz? De ki: Ben şâhitlik etmem. De ki: O ancak bir tek tanrıdır. Ve muhakkak ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen uzağım.

19. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğine Cenâb-ı Hak’kın şâhitlikettiğini ve o Yüce Peygamberin Allah’ın birliğini tasdik edip müşriklerin küfr ve şirkinden uzak bulunduğunu ifâde etmektedir. Ve Yüce Peygamberin risâlet sâhibi olduğunu ehli kitap pekâlâ bildiği halde yalnız hüsrana uğrayanların bunu tasdik etmediklerini beyan etmekte ve müşrikleri, inkârcıları şöylece kınamaktadır. Resûlüm!. O senin peygamberliğini inkâr edenlere hitâben (De ki: Hangi şey) hangi bir zat (şahâdetçe daha büyüktür?) benim peygamberliğime hangi zâtın şahitliğini daha doğru bilirsiniz?. Bunun cevabı gayet açıktır. Onlar bunu bilemiyorlar mı? Onlara (De ki:) şâhitliği herkesin şâhitîiğinden daha büyük olan şüphe yok ki (Allah Teâlâ) dır. Onun şâhitliğinde asla şüpheye yer yoktur. İşte o Yüce Mâbud (benimle sizin aranızda) benim size tebliğ ettiğim Allah’ın birliğine ve benim peygamberlik ve risâletime (hakkıyla şahittir.) artık onun bu şâhitliği nasıl kabul edilmeyebilir?. Evet… O Yüce Yaratıcının Peygamberine indirmiş olduğu Kur’an’ı Kerim, sonsuz bir mucizedir. Cenâb-ı Hak’kın birliğini, yüceliğini ve kudretini bizlere bildiriyor. Aynı şekilde Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risâletini tasdik ederek bunlara şâhitlik ediyor. O Yüce Peygamberin elinde ortaya çıkan diğer mucizelerde, onun hakkında Allah tarafından gösterilen birer şahitliktir. Bunlar nasıl inkâr edilebilir?. Bunların üstünde bir şâhitlik mi bulunabilir?. (Ve) Resûlüm!. Onlara de ki (bana bu Kur’an) O Kerem Sâhibi Yaratıcı tarafından benim peygamberliğimin doğruluğuna şâhit olan bu ilâhî kitap (vahy olundu ki) ey Mekke ehli!. Ve ey zamanımda bulunan mükellefler!. (sizleri) Ve bu ilâhî kitabın benden sonra kıyâmete kadar kendilerine (erişeceği kimseleri) bütün insanlığı, bütün insanları ve cinleri (onunla) o kutsî kitabın ihtiva ettiği tehditler ile (uyarayım) onları korkutarak Allah’ın dininden ayrılmamalarını kendilerine hatırlatmış bulunayım. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’in bütünhükümleri, gerek inişi zamanındaki ve gerek kıyâmete kadar meydana gelecek kimseleri kapsamakta ve hepsi hakkında geçerli olmaktadır, (ya) Ey Allah’ın birliğini inkâr edenler!, (siz Allah Teâlâ ile başka ilâhlar olduğuna şâhitlik mi edersiniz?.) Bu ne kadar bâtıl: Hakikate aykırı bir şâhitlik!. Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Ben şâhitlik etmem.) belki ben sizin bu şâhitliğinizin bâtıl olduğunu söyler, bu inancınızın bozukluğunu size ihtar ederim. Yüce Peygamberim!. O müşriklere (De ki: O) kendisine ortak koştuğumuz mabut, ortaktan uzaktır. O (ancak bir tek ilahtır) ondan başka Tanrı yoktur, İşte ben buna şâhitlik ederim, (ve muhakkak ben sizin) Cenâb-ı Hak’ka (ortak koştuklarınızdan tamamen beriyim) ben sizin putlarınızdan, sizin o müşrikce hareketlerinizden tamamen uzak bulunmaktayım. Artık bütün insanlığa yönelen vazîfe de böyle Allah’ın birliği inancıyla kalblerini aydınlatmaktan başka bir şey değildir.

§ Rivâyete göre Kureyş müşrikleri, Rasûlü Ekrem’e hitâben demişler ki: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm. Biz senin hakkında Yahudi ve Hıristiyanlardan sorduk, onların iddiasına göre kendi yanlarında sana dâir bilgiler yok imiş. Senin peygamberliğine şâhitlik edecek kim vardır?. Bize göster bakalım. Bu sual üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

20. Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır bilirler. O kimseler ki kendilerini zarara uğramışlardır, işte onlar imân etmezler.

20. O ehli kitabın şâhitliğine müracaat etmiş olan Kureyş taifesi ve diğerleri bilmelidirler ki, (kendilerine kitab vermiş olduğumuz kimseler) Yahudi Hırıstiyan taifesi ve diğerleri (onu) o peygamberlerin sonuncusunu (kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır, bilirler) vaktiyle gönderilmiş olan kitaplarda o Yüce Peygamberin bütün vasıflarını yazılıbulmuşlardır, bu suretle onun hakkında pekâlâ bilgi sâhibi olmuşlardır. Onlar kendi evlâtlarım başkalarına ait evlâtlardan ayırıp seçtikleri gibi Hz. Muhammed’in de zâtını, vasıflarını pekâlâ bilirler, bunda şüphe etmezler. Ancak ehli kitaptan ve müşriklerden bulunan (o kimseler ki,) aslî yaratılışlarını zayi etmiş, imân edilmesi gereken âyetlerden yüz çevirmişlerdir, onlar bu suretle (nefislerini hüsrana uğratmışlardır) zarar ve ziyanda kalmışlardır. (işte onlar imân etmezler.) İşte o gibi beyinsiz şahıslar Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eylemezler. Bu kötü hareketlerinden dolayı da Allah tarafından sapıklığa mahkûm edilmişler ebedî azâbı hak etmişlerdir.

21. Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan yere iftirada bulunandan veya onun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Şüphe yok ki o zâlimler kurtuluşa ermezler.

21. (Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan yere iftirada bulunandan) Melekler Allah Teâlâ’nın kızlarıdır, diyen, Hz. İsa Allah’ın oğludur demekten sıkılmayan, ve Yüce Mabudun semavî kitaplarında peygamberliği vasıfları yazılı bulunan bir Yüce Peygamber’i inkâr eyleyen, böyle bir nice yanlış inançlarda bulunmaktan vazgeçmeyen bir şahıstan (veya onun) O Kerem Sâhibi Yaratıcının (âyetlerini yalan sayandan) Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî kitapları, bir takım meydana gelen mucizeleri inkâr eden, son peygamber hakkındaki ilâhî şâhitliği yalanlamaya cür’et gösteren bir şahıstan (daha zâlim kim vardır?.) elbette öyle kâfirce, cahilce hareketlerde bulunanlar, en fazla zâlim kimselerdir, öyle bir zâlim, insanlığa en kötü bir örnek olmuş, kendi nefsini de en feci felâketlere, azaplara uğratmıştır. Artık ondan daha fazla zâlim kim olabilir?. Artık (şüphe yok ki o) gibi (zâlimler kurtuluşa ermezler) onlar bu hâl üzere ölüp gidince ebedî azâba uğrayacaklardır. Ne büyük bir zarar!.

22. Ve o gün ki, onları hep birlikte toplayacağız, sonra şirke düşmüş olanlara: Hani nerede sizin iddia ettiğiniz ortaklarınız diyeceğiz.

22. Bu mübârek âyetler de müşriklerin, âhirette uğrayacakları pek feci bir durumu ve onların nefsi müdafaa için ileri sürecekleri gerçek dışı mazeretlerini bildirmektedir şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. O müşriklerin, inkârcıların hâllerini bir hatırla!, (o gün ki) O kıyâmet zamanındaki (onları) o putları ve başka şeyleri ilâh edinen şahısları ve diğerlerini (hep birlikte toplayacağız) hepsini de mezarlarından ve diğer bulundukları yerlerden kaldırarak mahşer alanında toplayacağız. (sonra şirke düşmüş olanlara) Cenab’ı Hak’tan başkasını ilâh tanıyarak putlara, karanlıklara, nurlara veya Üzeyr, Mesih gibi zatlara tapınmış bulunanlara bir kınama olmak üzere (hâni nerede sizin iddia ettiğiniz) kendilerini birer ilâh tanır bulunduğunuz (ortaklarınız, diyeceğiz) onları dünyadaki o kötü inançlarından dolayı âhirette böyle hesaba çekeceğiz.

23. Sonra onların çâresi, Vallahi ey Rabbimiz! Bizler müşriklerden olmadık, demekten başka olmayacak.

23. (Sonra onların) Öyle bir küfr ve şirke düşmüş olan dinsizlerin güya kendilerini kurtarmak ümidiyle (çâresi) ileri sürecekleri mazeret, yalan yere yemin ederek (vallahi ey Rab’bimiz!. Bizler müşriklerden olmadık demekten başka olmayacak) Onlar o mahşer âleminde son derece bir hayret ve dehşet içinde kalacaklar, kendilerini kurtarabilmek hayaliyle öyle yalan yere yemin etmeğe cür’et edeceklerdir.

24. Bak kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler. Ve onlardan iftira eder oldukları şey de nasıl kaybolup gitti!.

24. Habibim!. (Bak) Ne kadar teaccübe lâyıkbir olay!. O müşrikler (kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler) kendilerinden dünyadalarken küfr ve şirk sâdır olmamış olduğunu nasıl iddiaya cür’ette bulundular. Bu ne cahilce bir iddia!. Cenab’ı Hak’ka ortak koştuklarına ait inançları, bâtıl iddiaları nasıl âhirette yok oldu, onu inkâra cür’et eder oldular. Veyahut o yardımların! ümit ettikleri putları, kendilerine âhirette fayda veremeyip nasıl sönüp gitti, İşte böyle bir mahrumiyet, bir uhrevî âkibet, bir ilâhî azap o dinsizler, kâfirler hakkında muhakkaktır. Artık daha dünyada iken bunu düşünüp de uyanmalı değil midirler.

25. Ve onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat onların kalpleri üzerine onu hakkıyla anlamalarına mâni olacak kat kat perdeler ve kulaklarının içine de ağırlık koymuşuzdur. Ve eğer her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar. Kâfir olanlar der ki: Bu eskilerin uydurmalarından başka bir şey değildir.

25. Bu mübârek âyetler de müşriklerin Kur’an’ı Kerim hakkındaki pek cahilce iddialarını çirkin bulmakta ve yalanlamaktadır. Ve onların Kur’an’ın beyanlarına karşı olan hareketleriyle kendi nefislerini bilmeksizin helâke götürmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. (Ve onlardan) o müşriklerden (seni dinleyenler) senin okuduğun Kur’an’ı dinleyip duranlar (vardır) artık ondan istifâde etmeli değil mi idiler!. (Fakat) yapmış oldukları kötü hareketlerinden, İslâmiyet’e karşı takındıkları düşmanca vaziyetlerden dolayı mânevî bir cezâ olmak üzere (onların kalbleri üzerine onu) o Kur’an-ı Kerim’i (hakkiyle anlamalarına) ona göre inançlarını düzeltmelerine (mâni olacak kat kat perdier ve kulaklarının içine ağırlık) sağırlık (koymuşuzdur) artık onlar, o Kur’an’ı Kerim’den istifâde edip müslüman olma şerefine kavuşacak bir kabiliyettedeğildirler, (ve eğer) Onlar (her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar) herbirini inkâr ederek küfrlerinde israr eder dururlar. (Hattâ,) Habibim!. Onların âyetleri yalanlamış, küfrlerinde israrı bir derecededir ki, (sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar) kibir ve inatlarından dolayı seni inkâra devam ederler. Ve o (Kâfîr olanlar der ki: Bu) Kur’an kitabı (eskilerin) geçmiş kavimlerin (uydurmalarından) onların yazmış oldukları yalan hikâyelerden hurafalardan, saçmalıklardan (başka bir şey değildir) işte o dinsizler, o hayvanlara, heykellere tapan beyinsiz kimseler, kendi alçaklıklarını görmezler de Kur’an-ı Kerim gibi en güzel, en doğru, en hikmetli, en ebedî bir mucizeyi inkâr etmekle dinsizliğin ne kadar alçak basamağına düşmüş olduklarını göstermiş olurlar.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunuyor ki: Ebu Süfyan, Velid ibnil Mugayire, İbni Rebia, Ebu Cehil ve Nadr İbni Haris gibi bir cemaat, Rasûlü Ekrem’in yanında bulunup okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinlemişler. Aralarında bulunan ve hurafeler kabilinden hikâyeleri nakledip duran Nadr’e sormuşlar: “Muhammed: Aleyhisselâm” Ne söylüyor?. Nedir o okuduğu şeyler?. Nadr da: “ben ne dediğini bilemiyorum, yalnız iki dudağı kımıldanıyordu, benim size hikâye ettiğim gibi geçmiş kavimlerin esâtirini: Yani hurafelerini söyleyip duruyordu” demiş. Ebu Süfyan ise “hayır, ben onun söylediklerinin bir kısmını hak görüyorum” demekle Ebu Cehil: “Asla: hak değil” demek alçaklığında bulunmuş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o beyinsiz dinsizlerin uğursuz, cahilce iddialarını yaymış ve çirkin bulmuştur.

26. Ve onlar bundan hem vazgeçirmeye çalışırlar, kendileri de bundan uzaklaşırlar. Ve başkalarını değil, kendi nefislerini helâk etmiş olurlar da farkına varamazlar.

26. (Ve onlar) O gerçekleri beyan edenKur’an’a esâtir adını vermekten utanmayan dinsizler, Kur’an’ı Kerim’i inkâr ile yetinmezler. Belki (ondan) o kutsî kitaptan (hem) insanları (vazgeçirmeye çalışırlar) onu dinlemelerine mâni olmak isterler, tâki onun yüce, ruhları besleyen açıklamalarını işitip de onun tesiriyle İman şerefine erişmesinler. (kendileri de bundan uzaklaşırlar) Ona karşı nefretlerini bu derece göstermekten sıkılmazlar. (ve) Onlar bu kötü hareketleriyle, bu dinsizlikleriyle (başkalarını değil kendi nefislerini helâk etmiş) Allah’ın azâbına uğratmış (olurlar da farkına varamazlar.) Evet… Onlar bâtıl, kötü hareketleriyle, inançlarıyla ne yüce Peygamber’e, ne Kur’an-ı Kerim’e, ne de müslümanlara bir zarar vermiş olamazlar. Yalnız bu alçaklıklarının uğursuzluğu, kötü netîcesi, kendilerinin mahv ve yok olmalarına, ebedî bir azâba uğramalarına sebep olur da son derece ahmak olmalarından dolayı bunun farkına varamazlar.

27. Ve onları ateşin üzerine durdurulup da: “Eyvah bize ne olurdu bir geriye çevrilseydik ki, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık” dedikleri zaman bir görecek olsan.

27. Bu mübârek âyetler de küfür ehlinin kıyâmet gününde uğrayacakları pek elem verici cezaları bildirmektedir. Onların bâtıl inançlarında ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir. Ve öyle inkârcıların âhirette yapacakları pişmanlıkların, değiştirecekleri kanaatlerin artık kendilerini Allah’ın azâbından kurtaramayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Resûlüm!. Veya herhangi bir sadık mü’min olan zat!, (-onları-) O haşır ve neşri inkâr eden dinsizleri, yarın kıyâmet gününde (ateşin üzerine durdurulupta) onların ah vah ederek (eyvah bize ne olurdu ki bir geriye) dünya hayatına (çevrîlseydi ki) artık inanç değiştirerek (Rab’bimizin âyetlerini) kıyâmetin bu elem verici hallerini ifâde eden Kur’an’ınbeyanlarını bir daha (yalanlamasaydık ve) küfrü terkederek (mü’minlerden olsaydık) böyle kıyâmet gününü, ilâhî azâbı bilip inanmış olan mü’minlerden olsaydık (dedikleri zaman) onları (bir görecek olsa idin!.) onların ne feci, korkunç bir âkibete uğramış olduklarını görürdün.

28. Hayır: Evvelce gizlemekte oldukları şey kendilerine göründü de ondan ve eğer geri çevrilselerdi kendisinden yasaklandıkları şeye elbette yine dönüverirlerdi. Ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.

28. (Hayır) Onların bu temennileri bir samimiyet eseri değildir. Hakikî bir imâna kavuşma arzusuna dayalı bulunmamıştır. (Evvelce gizler oldukları şey) Kalblerinde sakladıkları küfr ve münafıklığın çirkin inançların ne kadar helâk edici olduğu (kendilerine göründü de -ondan-) dolayı böyle dünyaya bir daha çevrilmelerini ve imân etmelerini temennide bulunacaklardır, (ve eğer geri çevrilselerdi) Yine sözlerinde durmuş olmazlardı, (kendisinden yasaklandıkları şeye) küfre, günahlara (elbette yine dönüverirlerdi) o âhiret âlemini unutuverirlerdi. (ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.) Onların âdetleri yalandan ibarettir. Eğer faraza dünyaya döndürülecek olsalar yine Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini inkâr eder, yine imân ehlinden olmak istemezlerdi.

29. Ve dediler ki, bu bizim dünya hayatımızdan başka hayat yoktur ve bizler bir daha dirilecek değiliz.

29. (Ve) O münkirler, dünyada iken dedikleri gibi öldükten sonra tekrar hayat bulup dünyaya getirilecek olsalar yine (dediler ki) yani: Muhakkak diyeceklerdir ki, (bu bizim dünya hayatımızdan başka hayat yoktur) onlar yasaklandıkları şeylere dönecekler, görmüş oldukları âhiret hayatını bir rüyadan, bir hayalden ibâret gibi kabul edecekler (ve) diyecekler ki: (bizler) Ölürsek (bir dahadirilecek değiliz) artık bizim için başka hayat yoktur. Evet… O inkarcılar âhiret hayatını hiç görmemiş gibi bir tavır alacaklardır, o ebedî hayatı inkâr edeceklerdir onlar böyle cahilce ve inatçı bir inancın eseri bulunmaktadırlar.

30. Ve onları görecek olsan Rablerinin huzuruna durduruldukları zaman! Buyuracak ki: “Şu hak değil miymiş?.” onlar da: “evet. Rabbimize andolsun ki,” diyecekler. Cenâb-ı Hak’ta “o halde azâbı tadınız, küfreder olduğunuz şeyler sebebiyle” diye buyurmuş olacaktır.

30. (Ve) Resûlüm!, (-onları-) O inkârcıları (görecek olsan Rablerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (durduruldukları zaman) arzolundukları vakit ne büyük ve acıklı bir manzaraya bakmış olacaksın!. Cenab’ı Hak, melekleri lisaniyle onları azarlamak için hitâben (buyuracak ki, şu hak değil miymiş?.) şu haşır ve neşir, şu hesap ve kitap hakikaten vuku bulacak şeyler değil miymiş, sizler ise bunları inkâr edip duruyordunuz. (onlar da) Bu hakikat tamamiyle ortaya çıktığı için bunu itirâfa mecbur olup kabul ettiklerini yemin ile kuvvetlendirerek (evet… Rab’bimize andolsun ki,) bu hak, sâbit ve takdir edilmiş bir emirmiş (diyecekler.) fakat böyle ilâhî azap gözlerinin önünde tecelli ettikten sonra bunu tasdik etmenin kendilerine bir faydası olmayacaktır. Buna vaktiyle dünyada iken imân etmeleri lâzım idi. Binaenaleyh (Cenab’ı Hak da:) onlara hitâben (O halde azâbı tatınız, küfr eder olduğunuz şeyler sebebiyle) bu kıyâmet hayatını, bu haşri ve neşri vaktiyle inkâr eder olduğunuzun bir cezâsı olmak üzere (diye buyurmuş olacaktır) artık bu hakikatları inkâr edenler, bir kere düşünsünler akıllıca bir tefekküre dalsınlar, Cenâb-ı Hak’kın bu kâinatta tecelli eden kudret ve hikmet eserlerini dikkate alsınlar, öyle inkâr vadisine sapmasınlar, kendi kötü düşünceleriyle, inançlariyle ebedî hayatlarını en elem vericiazâblara mâruz bırakmış olmasınlar. Tevfik Allah’tandır.

Yorum Yap