ENAM SURESİ

61. Ve o kullarının üzerinde tasarruf sahibidir. Ve sizin üzerinize hafaza meleklerini gönderir. Nihâyet sizden birinize ölüm gelince onun canını bizim gönderdiğimiz melekler alırlar ve onlar vazifelerinde kusur etmezler.

61. Bu mübârek âyetler de Cenâb-ı Hak’kın sonsuz kudretini gösteren başka bir kısım hadiseleri dikkat nazarlanmıza sunmakta ve bizlere hayatımızın gayesini haber vermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde tasarruf sahibidir.) onların bütün işlerinde hüküm ve tasarruf sâhibi olan ancak o’dur, başkası değildir. (Ve) Ey mükellef insanlar!. O hüküm sâhibi Yaratıcı (sizin üzerinize) “elkirâmül-kâtibûn” denilen (hafaza meleklerini gönderir) onlar sizin bütün iş ve fiillerinizi kayıt ve tesbit ederler. Bu bir hikmet gereğidir. Bu cümleden olarak her insan bunu düşünerek harekatını güzelce düzenlemelidir. (Nihayet sizden birinize ölüm gelince: Hayatınız nihâyete erip ölüm sebebleri yüz gösterince (onun canını bizim gönderdiğimiz melekler) ölüm meleği ile onun yardımcıları (alırlar) cesedini Allah’ın kudretiyle ruhtan, dünyevî hayattan mahrum bırakırlar. (ve onlar) O gönderilen melekler (vazîfelerinde kusur etmezler.) canlan alma hususunda geciktirerek ve yavaş hareket ederek kendilerine tahsis edilen hususlarda fazla ve noksan yapmak sûretiyle haddi aşamazlar.

62. Sonra insanlar hak olan mevlâlarına döndürülürler. Bilesiniz ki, hüküm, o mevlâ’ya âittir. Ve o hisap görenlerin en sür’atlisidir.

62. (Sonra -insanlar-) Dirilme ve toplanmanın ardından (hak olan) adâletle hükmeden (Mevlâ’larına) sâhip ve yardımcıları, işlerinin idârecisi olan Yüce Mâbud’un hükmüne ve cezâsına (döndürülürler) Hak ettikleri mükâfat ve cezalara kavuşurlar. Artık ey insanlar!, (bilesiniz ki, hüküm) O ebediyet âlemindeşeklen ve mânen geçerli ve yürürlükte olan kaza ve tasarruf (o Mevlâ’ya âittir.) ondan başkasına asla âit değildir. (Ve o) hüküm sâhibi Yaratıcı (hesap görenlerin en sür’atlisidir.) bütün mükellefler! en kısa bir zamanda çok fazla bir sür’atle muhasebeye tâbi tutacaktır. Hattâ rivâyete göre bu muhâsebe nihâyet dünya günlerinden bir gündüzün yarısı miktarından fazla devam etmeyecektir. Cenab’ı Hak’kın herşeye kudreti vardır. Buna İmam ettik.

63. De ki: Sizleri karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? Ona açıkça ve gizlice dua eder de eğer bizi bundan kurtarırsan elbette bizler şükredenlerden oluruz diye yalvardığınız zaman.

63. Bu mübârek âyetler, haklarında tecelli eden ilâhî nîmetleri, selâmetleri takdir edemeyip nîmete karşı nankörlük eden müşriklerin o çirkin hâllerini kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. O müşriklere (De ki: Sizleri karanın ve denizin) içinde yaşadığınız dünyanın (karanlıklarından) sonsuz trajedilerinden şiddetli hâdiselerden (kim kurtarır?.) bunu hiç düşünmez misiniz?. Öyle karanlık felâketlerden dolayı geçici olarak putlarınızı bırakarak (Ona) Kâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah’a (alâniyeten ve sırren) âşikâre ve gizlice (dua eder) yalvarış ve yakarışta bulunur (da eğer bizi bundan) bu felâketten bu karanlık ve şiddetten (kurtarırsan elbette bizler) bu lûtuf ve yardımından dolayı yarabbi!. And olsun sana (şükredenlerden oluruz -diye yalvardığınız zaman-) böyle bir halde sizi kurtaracak kimdir?. Artık o putlardan, Allah’a ortak koştuğunuz bâtıl tarınlardan ne bekleyebilirsiniz?.

64. De ki: Allah Teâlâ sizi ondan ve herbir sıkıntıdan kurtarır, sonra siz yine ona putları ortak koşarsınız.

64. Resûlüm!. O müşriklere (De ki:) ancak(Allah Teâlâ sizî ondan) o başınıza gelen hertürlü felâketten (ve herbir sıkıntıdan) bileümle hüzün ve kederden (kurtarır) o müthiş felâketleri sizden giderir. Siz ise bu muazzam nîmetleri görür de (sonra siz -yineona) o Kerem Sâhibi Yaratıcıya (-putları- ortak koşarsınız.) yine öyle fâide ve zarar vermeye kâdir olmayan şeylere tapar, onlardan menfaat umarsınız. Bu ne kadar gaflet!. Bu ne kadar Hak Teâlâya karşı nankörlük!.

65. De ki: O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeğe ve sizi fırkalar halinde karıştırmaya ve bâzınıza bâzınızın hıncını tattırmaya kadirdir. Bak âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Gerek ki, onlar anlayabilsinler..

65. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın inkârcıları her şekilde azâba uğratmaya kâdir olduğunu ve Rasûlü Ekrem’in durumunu beyan etmektedir. Ve acele edilen azap ve felâketin takdir edilen vakti gelince meydana çıkacağını hatırlatarak dinsizleri tehdit eylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Haklarında azabın ortaya çıkmasını, küçümsemek maksadıyla senden isteyen müşriklere (De ki: O) Kudret ve hikmet sâhibi Yaratıcı (sizin üzerinize) her dilediği vakit (üstünüzden) helâk edici yağmurlar veya yıldırımlar vesâire vasıtasıyla (veya ayaklarınızın altından) zelzeleler, yer yarılmaları, kıtlık ve pahalılık vesâire yüzünden (bir azap göndermeğe) kadirdir. Nitekim Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi tufan ile, Lût Aleyhisselâm’ın kavmi başlarına yağan taşlar ile. Kârun da yarılan yerlerin içine düşmekle helâk olup gitmişlerdir, (ve) O Yüce Yaratıcı (sizi fırkalar halinde karıştırmaya) yani aranıza düşecek ayrılıklar, muhalif eğilimler ihtiraslar yüzünden birbirinize düşman kesilerek bu sebeble birbirinizi imhâya sevketmeye kudreti vardır, (ve) O Yüce Yaratıcı (bâzınıza bazınızın hıncını) birbirinizle savaşmak ve mücadelede bulunmak sûretiyle (tattırmaya) da (kadirdir.)inandık. (Bak) Resûlüm!. Kudretimize dalâlet ve şahadet eden (âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.) ne kadar açık, ibret verici bir tarzda beyan ediyoruz. (Gerek ki, onlar) o münkirler, gafiller, bu açık beyanları (anlayabilsinler) bunları düşünerek bâtıl âkidelerini bıraksınlar, takib ettikleri inadı, cahilce kanaatlerini terkederek Hak’ka dönüversinler. Nitekim akıl ve anlayış sâhipleri, bu âyetlerden pek fazla istifâde etmektedirler.

66. Kavmin onu Kur’an ı Kerim’i yalan saydı. Halbuki o bir hakikattır. De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim.

66. Resûlüm!. Senin (Kavmin) yani: Onların inada, küfre ve şirke müptelâ olanları (onu) Kur’an’ı Kerim’i veya üzerlerine ilâhî azabın yöneleceğini (yalan saydı.) o husustaki beyanlarını yalanlamaya cür’et gösterdi. (Halbuki, o bir hakikattır) Yani: Kur’an’ı Kerim, ilâhî bir kitaptır, her haber verdiği şey sâbittir, doğrudur, İnatçıların üzerine ilâhî azabın ergeç yöneleceği de haddızatında muhakkaktır. Artık bu, nasıl inkâr edilebilir ve uzak görülebilir?. Habibim!. Onlara (De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim) ben sizi korumakla ve sizi yalanlamaktan men etmek tasdik etmek ve mecbur tutmakla emrolunmuş değilim, ben ancak size ilâhî hükümleri tebliğ etmekte ve sizi Allah’ın azâbı ile uyarmakla emrolunmuş bulunmaktayım. Ben ilâhî hükümleri size bildirmek ve neticesini açıklamış olmakla peygamberlik vazîfemi yerine getirmiş bulunuyorum. Artık siz, hâlinizi, âkibetinizi düşüneveriniz.

67. Herbir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. Ve yakında bilirsiniz.

67. Ey inkarcılar!. Ey hakikatleri güzelce kabul etmekten kaçınan câhiller!. (Her bir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır) Size haber verdiğim azabın ve diğer her bir hadisenin Allah tarafından tâyin ve takdir edilmiş kesinbir vakti vardır. (Ve yakında) Bu hakikatın sıhhatini (bilirsiniz.) size haber verilen hâdiseler ergeç ortaya çıkacaktır. Bir kısmı daha dünyada iken, ve diğerleri de âhirette mutlaka görülecektir. Artık yalanlamanızdan dolayı o zaman yapacağınız pişmanlıklar sizlere fâide vermiyecektir. Nitekim Rasûlullah’ın verdiği haberleri yalanlayan müşriklerin bir kısmı daha peygamber zamanında Allah’ın kahrına uğrayarak onların yerlerine müslümanlar hâkim olmuşlardır. Diğer kısımları da dünyada olmasa da âhirette mutlaka Allah’ın kahrına, cehennem azâbına uğramış olacaklardır.

68. Ve bizim ayetlerimiz hakkında cahilce mütalâ’alara dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve şâyet bunu şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra o zâlimler olan kavim ile beraber oturma.

68. Bu mübârek âyetler İslâm’ın mukaddes değerleri ile alay eden dinsizler ile mü’minlerin aynı mecliste bulunmalarının câiz olmadığını bildirmektedir. Öyle dinsizlerin günahlarından zühd ve takvâ sahiplerinin sorumlu olmayacaklarını, fakat o dinsizlere mümkün mertebe öğüt vermekle mükellef olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Hak’ki inkâr edenlere ben sizin vekiliniz değilim de (Ve bizim âyetlerimizde) Kur’an’ı Kerim hakkında (cahilce mütalâ’alara dalanları) onları yalanlayanları, onlar ile alay edenleri (gördüğün zaman) artık onlar ile beraber oturma, (ondan) öyle Kur’an hakkındaki yalanlama ve alaydan (başka bir söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir.) onların yanlarını terkeyle, sözlerini dinleme. (Ve şâyet bunu) Bu husustaki ilâhî yasağı (şeytan) seni meşgul ederek (sana unutturursa) o Allah’ın yasağını (hatırladıktan sonra) artık halk (o zâlimler olan kavim ile beraber oturma) çünki onlar bu yerme veayıplamaları yüzünden zulme düşmüş, Allah’ın azâbını hak etmiş bir halde bulunmuşlardır. “Yüce Peygamber hakkında unutma vâki olur mu? Sualine şöyle cevap verilmektedir. Evet: Unutma vâki olabilir.

Nitekim bir âyet-i kerîme’de  unuttuğun takdirde Allah’ı an (Kehf, 18/24) buyrulmuştur.

Hz. Adem’den de nisyan sâdır olmuştur. (  Ne var ki o, (ahdini) unuttu. Onda azim de bulmadık. (Tâhâ, 20/115) Ayeti kerimesi bunu ifâde etmektedir.

Musa Aleyhisselâm da ( Unuttuğum şeyden dolayı beni hesâba çekme (Kehf, 18/73) diye niyâz etmiştir. Bir hadisi şerifte de: “Ben de sizin gibi bir beşerim, siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum, unuttuğum zaman bana hatırlatınız” diye buyurmuştur. Fakat sahih olan görüşe göre Rasûlü Ekrem, Allah tarafından kendisine bildirilen birşeyi unutmaz. Diğer bir görüşe göre unutabilirse de Allah tarafından mutlaka kendisine tekrar tenbih ve tebliğ buyrulur. Şeytanın insanlara bazı şeyleri unutturması ise onun insanlar üzerinde bir baskısı, bir tasarmfu kabilinden değildir. Çünki şeytan buna kâdir olamaz.

Nitekim ( Gerçek şu ki: İmân edenler… Üzerinde onun (şeytanın) bif hâkimiyeti yoktur (Nahl, 16/99) âyeti kerimesi bunu bildirmektedir.

69. Ve takvâ sahiplerinin üzerine onların hesabından bir şey yoktur. Fakat bir öğüttür, olabilir ki, onlar sakınırlar.

69. (Ve takvâ sâhibi olanların) Yani: Öyle Kur’an ile alay eden inkârcı bir kavmin o pek çirkin, rezil hâllerinden kaçınan mü’minlerin, (üzerine onların) o inkârcıların (hesabından birşey yoktur.) onların hesaplarını vermeye tâbi olacakları günahları sorumluluğundan o takvâ sâhibi kullar uzaktırlar. (Fakat) O takvâ sâhibi kullar üzerine bir vazîfe düşer ki o da (bir öğüttür) yani: O inkârcılara hareketlerinin ne kadar çirkin ve azâbı gerektiren birşey olduğunu söyleyerek onları mümkün mertebe o hareketlerinden menetmeye gayret etmekten ibârettir, (olabilir ki, onlar) O inkarcılar böyle güzel bir öğüt tesiriyle uyanarak o yaptıkları çirkin hareketlerinden, o kötü sözlerinden (sakınırlar.) Allah’ın âyetleri hakkındaki alaycı lâkırdılarından vazgeçerler.

§ Rivâyete göre (68) inci âyeti kerime nâzil olunca eshabı kiram biz o inkarcılar ile beyti şerifte dâima beraber bulunuyoruz. Onlar Kur’an’ı Kerim hakkında her alay ettikçe biz yanlarından ayrılacak olsak mescidi haramda oturmaya, beyti şerifi tavaf etmeğe kâdir olamayız, demişler. Bunun üzerine bu (69) uncu âyeti celîle nâzil olmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: O alaycı inkârcıların çirkin davranışlarından onlar ile bir mecliste bulunmuş olan takvâ sahibi mü’minler sorumlu olmazlar. Şu kadar var ki, o mü’minler, o inkârcıları mümkün mertebe irşada çalışmalıdırlar, onlara nasihatta bulunmalıdırlar. Olabilir ki, o inkarcılar, bu nasihat tesiriyle hayâ ederler de o rezillâkırdılarından vazgeçerler. Velhâsıl müslümanlar için imkânlar elverdiği ölçüde iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak bir vazîfedir.

§ Havd kelimesi, lûgatte başlamak, suya dalmak mânâsınadır. Sonra gamerat yani şiddetli, zahmetli şeyler mânâsında kullanılır olmuştur. Ve bâtıl şeylerle uğraşmak makamında kullanılır.

70. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak. Ve onunla öğüt ver ki, hiçbir kimse kazandığı şey sebebiyle helâke düşmesin, onun için Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost ve ne de bir şefaatçi yoktur. Ve o bütün varını fidye olarak verecek olsa ondan alınmaz. Onlar o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler sebebiyle azâba mâruz kalmışlardır. Onlar için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan bir içki ve pek incitici bir azap vardır.

70. Bu âyeti celile, dinin yüceliğini takdir etmeyip onu kötüye kullanan ve dünya hayatına aldanıp anlamlı düşünmeden mahrum bulunan kimseler ile dostluğun yasaklanmış olduğunu bildiriyor ve o gibi şahısların müthiş âkibetlerini dikkat nazarlarına takdim ediyor. Şöyle ki: Resûlüm!. (Dinlerini bir oyuncak edinen) Akıl ve mantıka asla uymayan şeyleri din adına ileri süren, putlara tapınmak gibi cahilce hareketleri dinî vazîfelerden tanıyan ve hakikî bir dinin kitabıyle, hükümleriyle alay etmeye cür’et gösteren, dinî hükümleri kendi arzularına göre yalan yanlış yorumlamaya çalışan (ve kendilerini dünya hayatının aldatmış olduğu) bu dünya hayatından başka bir ebedî hayat olmayacağına inanmış (bulunan kimseleri bırak.) onlardan kaçın, onların sözlerine, işlerine aldırma (Ve) Resûlüm!. Sen düşünme ve tefekküre kabiliyetli olanlarla (onunla) Kur’an’ı Kerim ile (öğüt ver ki,) bu dünyada (hiçbir kimsekazandığı) gayrimeşru bir (şey) bir amel (sebebiyle helâke düşmesin) senin nasihatini dinleyerek uyanık olsun. Ve ihtar et ki, (onun için) herhangi bir nefs için (Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost) bir yardımcı (ve ne de bir şefaatçı yoktur.) ki, onu Allah’ın azâbından kurtarabilsin. (Ve o) Nefis (bütün fidyeyi) bütün varını, servetini (fedâ edecek olsa ondan alınmaz) bu fidyesi kabul edilerek kendisinin azaptan kurtulmasına bir vesîle olamaz. (Onlar) Öyle kendilerini hayırdan men edip, azâba uğratan şahıslar (o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler) kötü ameller, bozuk inançlar (sebebiyle azâba mâruz kalmışlardır.) onlar âhirette cehennemin ateşli kucağına teslim olunacaklardır. (Onlar) O beyinsizler (için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan) içerlerini dağlayacak, damarlarını koparacak derecede kaynar (bir içki ve pek incitici) bedenlerini cehennem ateşi ile yakıcı (bir azap vardır.) onlar dünyada iken hayat boyu işlemiş oldukları küfr ve isyandan dolayı âhiret âleminde böyle sonsuz bir cezâya mâruz kalacaklardır. Onlar küfrlerinden başka işledikleri diğer günahlar ve başkalarının hukukuna tecavüzler sebebiyle de ayrıca azap göreceklerdir. Artık o inkarcılar, bu müthiş âkibetlerini düşünmeli değil midirler?.

§ Beşel ve ibsâl: Bir şeyi hapis etmek ve kuvvetle menetmek ve haram kılmak mânâsınadır. Bu âyetteki “beser’den maksat, dinsizlerin ateşe teslim edilerek orada haps edilmeleri ve sevaptan men olunmalandır. Arslana ve yürekli olan şahsa basil denir.

71. De ki: Allah Teâlâ’dan başka bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek şeylere tapar mıyız? Ve bize Allah Teâlâ hidâyet etmişken ardımıza döndürülür müyüz? O kimse gibi ki, yerde şaşkınca dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür. Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar vardır ki, “gel bize” diyerek onu doğru yola çağırır dururlardı. De ki:Muhakkak Allah’in hidâyeti, doğru yolun ta kendisidir ve bize emrolunmuştur ki, âlemlerin Rabbine samimiyetle ibâdette bulunalım.

71. Bu mübârek âyetler de halka fâide ve zarar vermekten âciz olan putlara tapınmanın helâke götüreceğini bildirmektedir. İnsanlığa âkibetlerini hatırlatarak kendilerini hidâyet yoluna, Hak’ka ibâdet ve itaat etmeye dâvet etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O müşriklere, müslümanları kendi babalarının bâtıl dinine dâvet eden kâfirlere (De ki: Biz Allah Teâlâ’dan başka) yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sâhip olmayan ve (bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek) bulunan (şeylere) bir takım putlara vesâireye (tapar mıyız?.) biz onlara ibâdette bulunsak bize bir fâide veremezler ve onları terk etsek bize bir zarar vermeğe kâdir olamazlar. Artık öyle fâni ve âciz şeyler mabut sıfatına sâhip olabilir mi?. (Ve bize Allah Teâlâ hidâyet etmiş) Bizi tevhid inancına ve İslâm dinine kavuşturmuş (iken ardımıza döndürülür muyuz?.) dinden dönerek küfr ve şirke düşer miyiz?. (O kimse gîbî ki, yerde şaşkınca) Takib edeceği yolu kaybederek şaşkın vaziyette (dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür.) öyle helâke götüren bir vaziyetle karşı karşıya bırakılmıştır. (Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar) Dindar dostlar, öğüt verenler (var idi ki,) onu irşad ve ikâza çalışarak (gel bize) öyle kâfirlerin arkasına düşme (diyerek onu doğru yola çağırır dururlardı.) artık öyle hayrı tavsiye eden zatların nasihatini tutmak, onların tavsiye ettikleri hidâyet yoluna gitmek icab etmez mi idi?. Resûlüm!. Böyle hakikî dostlarının nasihatlarını dinlemeyerek şeytanlara, aldatıcı şahıslara uyanlara (De ki: Muhakkak Allah Teâlâ’nın hidâyetidir.) onun bütün insanlığa yönelik olan mukaddes İslâm dinidir (hidâyet olan) bundan başkası bâtıldır, sapıklıktır (ve bize) Cenâb-ı Hak tarafından (emir olunmuştur ki, âlemlerin Rab’bine) yalnız o Kâinatın Yaratıcısına, o hikmet sâhibimâbuda samimi bir şekilde ibâdette bulunmaya çalışalım.

§ Istihvâ kelimesi, bir adamın akıl ve şuurunu şeytanın çalması, onu şaşkın ve hayvanî bir halde bırakması veyahut ona arzu ve isteğini hoş göstermesi demektir. Bir şeyi yüksek şenlikli bir mahalden alıp tenha, çukur bir yere bırakmak mânâsında da kullanılmaktadır.

72. Ve namaz kılın ve ondan korkunuz ve o, o Yüce Yaratıcıdır ki, O’nun huzuruna toplanacağı, diye de emir olunduk.

72. (Ve) Allah Teâlâ tarafından (namaz kılın) beş vakit namazı kılın (ve ondan) o Yüce Yaratıcıdan (korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalif hareketlerden çekininiz (ve o, o -Yüce Yaratıcı- dır ki) başkasına değil, yalnız (ona) yalnız onun mânevî huzuruna (toplanacaksınız) ölümden sonra yeniden hayat bulup mahşere sevkedileceksiniz, orada dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve cezâ göreceksiniz (diye emir olunduk.) artık bu mühim emire uymak lâzımdır, İstikbâlini düşünen bir akıllı, böyle yüce bir emre asla muhâlefet edemez.

73. Ve o, o yüce zattır ki, gökleri ve yeri hakkıyla yaratmıştır. Ve onun ol diyeceği gün herşey hemen oluverir, sözü haktır ve sura üfürüleceği gün mülk onundur. Gizli olanı da açık olanı da bilendir. O hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.

73. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hak’kın birliğini, kudret ve azametini kâinatın her hâlinden haberdar bulunduğunu bildirerek küfr ve şirkin bâtıl olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Ümmetine tebliğ et ki (o) Ezelî ve hikmet sâhibi olan mâbudumuz (o yüce zattır ki) öyle bir kudret ve azamet sahibidir ki, (gökleri ve yeri) bütün semalar! ve dünya ile ilgili hususları, bütün bunlarda bulunan varlıkları (hakkiyle) hak ve hikmete bağlı olarak (yaratmıştır.) bunların içinde boş yereyaratılmış hiç birşey yoktur. (Ve onun) O Yüce Yaratıcının (ol diyeceği gün) yani: Meydana gelmesini emir ve irâde buyurduğu an (-herşey- hemen oluverir) meselâ: Kıyâmet hadisesi derhal meydana gelir, başka birşeye bağlı olmaz. O hikmet sâhibi Yaratıcının iradesine muhalefet tasavvur olunamaz. Ve o Yüce Yaratıcının (sözü haktır) onun bütün emirleri, yasakları, bütün takdirleri ve kazâları hikmet ve faydayı içerir, boş ve faydasız olmaktan uzaktır, (ve sur’a üfürüleceği gün) Bütün ölülerin yeniden diriltilip mahşere sevk edilecekleri zaman (mülk onundur.) bütün yaratıkları üzerinde tek başına hâkim olan, ancak o’dur. O gün hiçbir kimse birşeye sâhip olma ve tasarruf etme iddiasında bulunamayacaktır. O Kâinatın Yaratıcısı, mahlukatından (gizli olanı da açık olanı da bilendir.) onun ilminden hiç birşey gizli kalamaz. (O hakîmdir) bütün fiilleri, bütün mahlûkatı üzerindeki tasarrufları hikmete bağlıdır ve o (habirdîr) bütün mahlûkâtının gizli ve açık fiil ve hareketlerinden haberdardır. O Yüce Mabudun ezelî ilmi, bütün kâinatı kuşatmıştır. Artık ey insanlar!. Mâbudunuzun birliğini, onun bu kudret ve azametini düşünerek ona göre hareketlerinizi tanzim ediniz ki, dünya ve âhirette selâmet ve saadet içinde yaşamaya muvaffak olasınız.

74. Ve bir vakit ki, İbrahim, babası Azer’e demişti ki: Sen putları tanrılar mı ediniyorsun! Ben şüphe yok seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.

74. Bu mübârek âyetler, Hz. Ibrahim’in, müşrik olan babasını hesâba çektiğini ve kendisine kâinatı yaratanın kudret ve hakimiyetine şâhitlik eden eserlerin göründüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O putlara tapanlara inançlarının bozulduğunu bildirdiğin gibi onlara Hz. İbrahim’in putperest babasını nasıl hesâba çekmiş olduğunu da şöylece anlat (Ve bir vakit ki. İbrâhim) Aleyhisselâm(babası Azer’e demişti ki: Sen) temiz yaratılışa muhalif, akıl ve fikre aykırı olarak (putları) öyle fayda ve zarar vermeye kudretleri olmayan şeyleri (tanrılar mı ediniyorsun?.) onlara mı tapınıp duruyorsunuz?. Bu ne kadar akl ve fikre muhalif bir hareket!. (Ben şüphe yok ki, seni ve) Senin gibi putlara tapınan, onlardan fâide bekleyen (kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.) siz doğru bir yoldan ayrılmış, hidayetten mahrum kalmış bir halde bulunuyorsunuz.

§ Âzer, îbrahim Aleyhisselâm’ın babasıdır. Azerin bir adı veya lâkabı Tarih’tir. Kûfe’nin köylerinden birinde ikâmet etmekte idi. Bunlara “Ken’aniyûn” denilirdi. Bunlar gökteki yıldızlara, ve yerdeki putlara, heykellere tapınırlar, bunlara tanrılık, mâbutluk isnat ederlerdi. Her yıldız adına bir put edinmişlerdi. O yıldıza yaklaşmak için o puta tapınırlardı, tâki, kendileri için o yıldız yanında şefâatte bulunsun. İşte İbrahim Aleyhisselâm, bu müşriklerin bu cahilce hâllerini inkâr etmek ve inançlarının bozukluğunu göstermek için babasına böylece hitap ve ihtarda bulunmuştu.

75. Ve İbrahim’e şöylece göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakinen bilip inananlardan oluversin.

75. (Ve) İşte öyle mahlûkların ilâhî sıfatlara sâhip olamayacağını bilip babasını ikaz ve irşada çalışmış olan (İbrahim’e şöylece) ilham edip gösterdiğimiz hakikatlar gibi (göklerin ve yerin melekûtunu) da yani: Bunların sâhip oldukları acaip ve eşsiz şeyleri ve bunların Allah’ın birliğine Rablığına işâret ve şahitliğini ve bunların Allah’ın birer büyük mülkü olduğunu da (gösteriyorduk ki) onları da nazar-ı dikkate alarak ve ehemmiyet vererek (yakinen bilip inananlardan oluversin.) Cenâb-ı Hak’kın varlığını, birliğini, yaratıcılığını ve hâkimiyyetini gözüyle görme derecesinde bilerek rasihinden = pek sağlam inançsahiplerinden bulunsun ve Allah’ın bu lütfu sâyesinde halkı irşada: Müşrikleri susturmaya muvaffak olsun.

76. Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, “bu benim Rabbim” dedi batınca da “ben öyle batanları sevmem” deyiverdi.

76. Bu mübârek âyetler de Hz. İbrahim’in değişme ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin rablık ve mâbutluk sıfatına sâhip olamayacağını beyan ederek müşriklerden uzak olduğunu şöylece ilân etmektedir. (Ne zaman ki) İbrahim Aleyhisselâm’ın (üzerine gece basdı) gece vakti girdi (bir yıldızı gördü,) bu Zühre veya Müşteri yıldızı imiş. (bu benim Rab’bimdir dedi) Sonra bu yıldız (batınca da) kavmine hitâben (ben öyle batanları sevmem) öyle bir mekândan diğer bir mekâna intikâl eden, batıp duran şeylere kalben yönelemem, onları Rab, mabut tanımam (deyiverdi.) kavminin bu husustaki inançlarını değersiz olarak göstermiş oldu.

77. Ne zaman ki, ay doğar bir halde gördü. “Rabbim bu’dur” dedi. Sonra ay batınca da “and olsun ki, eğer bana Rabbim hidâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım” dedi.

77. (Ne zaman ki) Hz. İbrahim, yıldızın batışının ardından (ay-ı doğar bir halde gördü) bu doğmaya başlamış olan ay nisbeten daha büyük, daha parlak olduğundan (Rab’bim bu’dur) öyle mi?. Siz buna mı kanaat getirdiniz (dedi. Sonra) bu sözün ardından (ay batınca da) yıldız gibi bu da batıp gidince de (and olsun) Cenab’ı Hak’ka yemin ederim ki, (eğer bana Rab’bim hidâyet etmemiş olsaydı) kendi yüce zâtına yönelik bir kabiliyet, bir kalp ilhamı vermemiş bulunsaydı (elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım.) çünkü bu gördüğün şeyler yokluğa mâruz bulunmakta rablığa lâyık olmamaktadırlar. Bunlara rablık isnat edilmesi insanı cehâlet içinde bırakmış olur. Binaenaleyh ben bubatan ay’ın da rablığına inanmış değilim (dedi.) onun rab olmaya lâyık olmadığını kavmine ihtar etmiş bulundu.

78. Ne zaman ki” güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: “Bu’dur Rabbim bu daha büyük” nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim! Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

78. (Ne zaman ki) Mübârek İbrahim Aleyhisselâm (güneşi) de (doğmaya başlar gördü) onun daha büyük, daha gösterişli olduğunu dikkate aldı, (dedi ki: Bu’dur Rab’bim, bu daha büyük) öyle mi?. Siz bunun rablığına mı inanıyorsunuz?. (nihâyet o da batınca) güneş de batıp edip kaybolunca (Dedi ki: Ey kavmim!) artık biliniz ki, ben Allah’ı biliyorum kâinatı yaratanın bu gibi kusurlardan uzak olduğuna inanıyorum böyle gelip giden, batmaya, yok olmaya, değişmeye mâruz bulunan şeylerin mabut olamayacağını idrak ediyorum, (Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeylerden) bütün gök cisimlerinden, bütün putlardan ve heykellerden (beriyîm.) onlardan hiçbirini hâşâ mâbutluk, rablık sıfatıyle vasıflanmış kabul etmem. Hiçbirine kulluk etmem. Benim mâbudüm ancak bütün kâinatı var eden, ezelî ve ebedî, herşeye kâdir olan Allah Teâlâ’dan başkası değildir.

79. Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.

79. (Ben muhakkak bir muvahhit) Bir hânif yani: Bâtıl dinlerden, bozuk inançlardan uzak olarak (yüzümü) tam bir samimiyetle kalbimi, ibâdet ve itaatimi (gökleri ve yeri) bütün kâinatı (yaratana) bütün bunları kudretiyle yoktan var etmiş olan Yüce Allah’a (çevirdim) ben bütün varlığımla onun apaçık dinine yönelmiş, tevhid inancıyla vasıflanmış bulunmaktayım (ve ben müşriklerden değilim.) öyle gök cisimlerin ve diğer mahlûkatı birermabut tanıyarak onları Yüce Yaratıcıya ortak tanıyan câhiller güruhundan uzak bulunmaktayım.

§ İbrahim Aleyhisselâm’ın yıldıza, ay’a ve güneşe “Rabbim” demesi onların rablığına inanma sûretiyle değildir. Çünki Peygamber çocuklarından beri masumdurlar, onlardan küfr ve isyan sâdır olmaz. Binaenaleyh bu gibi mahlukata “Rab’bim” delmesinde birçok sebep vardır. Tefsiri kebirde vesâirede bunlar gösterilmiştir. Bu cümleden olarak şöyle denilmektedir:

(1) Hz. İbrahim’in kendileriyle münâzarada bulunduğu tâifeye karşı: “Bu benim Rab’bimdir” demesi sizin iddia ve inancınıza göre bu benim Rab’bimdir, fakat haddızatında öyle değildir, demektir.

(2) Bu benim Rab’bimdir, sözü inkâr yoluyla sorulan bir somdan ibârettir. Adeta denilmiş oluyor ki: “Bu benim Rab’bim midir?.” ha söyleyin bakalım!. Karşılıklı konuşmalarda böyle soru edatının düşmesi pek çoktur.

(3) Hz. İbrahim: “Bu benim Rab’bimdir, veya Rab’bim bu’dur” sözünü alay yoluyla söylemiştir. Nitekim bir kavime desbotluk eden aşağılık bir adam hakkında: “Bu sizin efendinizdir” denilerek onun bu desbotluğa lâyık olmadığına işâret edilmiş olur.

(4) Hz. İbrahim, bu sözleriyle yıldızlara, Ay’a ve güneşe tapan bir kavmi delile dayanarak netice çıkarmak suretiyle irşad etmek istemiştir. Kendileri ile münâzarada bulunduğu müşrikleri güzelce düşünceye sevk için yumuşak davranarak konuşmuştur. Onların nazar-ı dikkatlerini çekmek için onların iddia ettikleri gibi açıklamada bulunmuş, sonra o iddiaların bâtıl olduğunu birer delile dayanarak göstermiştir. Âdeta denilmiş oluyor ki: Bir kere düşününüz, kendilerine rablık isnat ettiğiniz bu şeylerden herbirinin üstünde de daha büyüğü, daha parlağı doğup sönüyor,hepsi de dâima değişme ve başkalaşmaya mâruz bulunuyor, artık bunlar nasıl rablığa sâhip olabilirler?. Doğrusu ben bunlardan beriyim, ben ezelî ve ebedî olan değişme ve başkalaşmadan uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısını birler ve tasdik ederim, ondan başkasının rablıkla, mâbutlukla vasıflanmış olmasına inanmam. Ben ancak o Yüce Yaratıcıya inanır ve yönelirim.

80. Ve ona karşı kavmi delil getirmeğe kalkıştı. Dedi ki: Siz Allah Hakkında bana karşı delil getirmeye mi kalkışıyorsunuz? O halbuki, o bana hidâyet nasip buyurmuştur. Ve ben ona ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğer ki, Rabbim birşey dilemiş olsun. Rabbimin ilmî herşeyi kuşatmıştır. Artık siz hiç düşünmez misiniz?

80. Bu mübârek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’ın kendisine karşı müşriklerin ileri sürmek istedikleri delilleri ibtâl etmekte, Allah’ın birliği hakkındaki açıklamalarını zikretmektedir. Şöyle ki: (Ve ona) Hz. İbrahim’e (karşı kavmi) kendi iddialarını kuvvetlendirmek için (delil getirmeğe kalkıştı) dediler ki: Biz bunları Allah’a yaklaşmak için ilâh ediniyoruz, onun yanında bize şefaat edeceklerdir. Biz, babalarımızı, dedelerimizi bunlara tapar bir halde bulduk, sen bizim bu mâbutlarımızı ayıplar ve kötülersen o yüzden âfetlere, belâlara, uğrarsın. O câhillere karşı Hz. İbrahim de (Dedi ki:) ey şirk ve küfr içinde yaşayan kavim!. (Siz Allah hakkında) Onun birliği, ilahlık şanı hususunda (bana karşı delil getirmeyemi kalkışıyorsunuz?.) öyle yanlış düşüncelerinizle beni sapıklığa düşürmek mi istiyorsunuz?. (Halbuki o) Yüce Yaratıcı (bana hidâyet nasip buyurmuştur.) beni sizin bâtıl yollarınızdan koruyarak hak yola sevk etmiştir, beni Allah’ın birliği hakkında delil getirmeye muvaffak kılmıştır. (Ve ben ona) O eşsiz Yaratıcıya (ortak koştuğunuz şeylerden) sizin putlarınızdanmabut tanıdığınız o değişme ve başkalaşmaya mâruz şeylerden (korkmam) onlar bana bir zarar vermeğe kâdir değildirler. Siz ne için beni onlarla korkutmak istiyorsunuz?. A gafiller!, (meğer ki, Rab’bim) Benim hakkımda (birşey) bir zarar, hoş olmayan bir nesne (dilemiş olsun) ancak o şey, Allah tarafından bana yönelmiş olur, yoksa ona ortak koştuğunuz şeylerin bana bir zararı olamaz. Ve bana Allah tarafından yönelecek şey de o sizin bâtıl mâbutlarınızın bir rolü ve tesiri bulunamaz. Ve benim (Habibimin ilmî herşeyi kuşatmıştır.) benim hakkımda da kendi Yüce Katından hikmet gereği bir sebeble hoşa gitmeyen bir şey takdir edilmiş ise o da ancak Allah tarafından bilinir. (Artık siz hiç düşünmez misiniz?.) O ilâh edindiğiniz şeylerin cansız varlıklar kabilinden olup fayda ve zarar adına birşeye kâdir bulunmadıklarını ne için düşünmezsiniz de beni onlar ile korkutmaya cür’et edersiniz?.

81. Ve nasıl olur da sizin ortak koştuklarınızdan korkarım. Halbuki siz Allah Teâlâ’ya haklarında sizin üzerinize hiç bir delil indirmemiş olduğu şeyleri ortak koşuyorsunuz da, korkmuyorsunuz! Artık korkudan emin olmaya bu iki tâifeden hangisi daha haklıdır? Eğer siz bilir kimseler iseniz söyleyin bakalım.

81. (Ve nasıl olur da ben sizin) Allah Teâlâ’ya (ortak koştuklarınızdan) öyle yaratılmış olan, fayda ve zarar vermekten âciz bulunan putlarınızdan (korkarım.) asıl korkulacak olan Kâinatın Yaratıcısı Allah’tır. (Halbuki siz,) O kâinatın yegâne yaratıcısı: Mâbud’u olan (Allah Teâlâ’ya -haklarında-) kendilerine ibâdet edilmesi hususunda (sizin üzerinize hiçbir delil) Yüce katından hiçbir kanıt (indirmemiş olduğu şeyleri) putları, gök cisimlerin! vesaireyi (ortak koşuyorsunuz da) yine bu küfür ve şirkinizden dolayı o Yüce Yaratıcıdan (korkmuyorsunuz.) bundan dolayı sizlerin korkmaları lâzım değil midir?. (Artık korkudanemin olmaya) Vicdanen müsterih olmaya, ve Allah’ın lûtfuna ulaşmaya (bu iki tâifeden) benim gibi Allah’ın birliğine inananlarla sizin gibi putlara veşâir mahlûklara tapanlardan (hangisi daha haklıdır?) bu iki zümreden hangisi ebediyet âleminde ilâhî azaptan emin olmaya, ve Allah’ın lûtfuna kavuşmaya daha lâyıktır (Eğer siz bilir kimseler iseniz) haber veriniz, (-söyleyin bakalım-) şüphe yok ki, akıllı ve insaflı düşünenler, Allah’ın birliğine inananların dışındaki gurupların ebediyyen Allah’ın azâbına mâruz olacaklarına pek doğru olarak kanaat getirmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak’kın âyetleri de bunu ifâde etmektedir.

82. O kimseler ki, imân etmişler ve imanlarını bir zulme bulaştırmamışlardır. İşte korkudan emin olmak onlara âittir. Ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır.

82. Bu mübârek âyetler, güvenç kavuşacak zatların vasıflarını bildiriyor. Ve İbrahim Aleyhisselâm’ın Allah’ın birliği hakkında ilham yoluyla edindiği delil ile onun sâhip olduğu derecelerin yüceliğine şöylece işâret buyurmaktadır. (O kimseler ki:) O seçkin gurup ki, Cenâb-ı Hak’ka (imân etmişler) onun varlığını, yaratıcılığını tasdik eylemişlerdir, (ve imanlarını bir zulme) bir şirke, o Yüce Yaratıcıdan başkasına tapınmak cehâletine (bulaştırmamışlardır.) Yüce Yaratıcıdan başkasına ibâdet ve itaatte bulunmayı imanlarının tamamlanması için gerekli bir unsur saymamışlardır, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak için putlara tapınmanın lüzumuna inanmamışlardır. (İşte) Asıl (korkudan) ebedî azâba düşme endişesinden (emin olmak onlara) öyle şirk şüphesinden uzak, halis imâna sâhip olan zatlara (aittir.) onların istikballeri güven içindedir. (Ve hidâyete) hak ve hakikate (ermiş olanlar da onlardır.) o zatlardan başkaları ise bir açık dalâlet içindedirler.

§ Bu âyeti kerime nâzil olunca eshâbı kiram endişeye düşmüşler hangimiz nefsine zulmetmemiştir, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri de: Bu öyle sizin zannettiğiniz gibi değil, bu lokmanın oğluna şöyle dediği gibidir:

( Oğulcağızım!. Allah’a şerik koşma, şüphe yok ki, şirk en büyük bir zulümdür. (Lokman 31/13)

Binaenaleyh bu âyeti celiledeki zulûmdan maksat: Şirktir. Maamafih inanmış ve Allah’ı birlemiş oldukları halde küfr ve şirki gerektirmeyecek derecede zulûmda bulunanlar da ilâhî azaptan herhalde emniyet üzere bulunduklarına hüküm edemezler. Cenab’ı Hak af etmezse onlar da azap görürler. Fakat onların azâbı, kâfirlerin, müşriklerin azâbı gibi sonsuz olmayacağından bu bakımdan onlar da emin bulunmuş olurlar.

83. Ve işte o, bizim delilimizdir ki” onu kavmine karşı İbrahim’e vermiştik. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphe yok ki, Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

83. (Ve işte o) İbrahim Aleyhisselâm’ın kavmine karşı ileri sürmüş olduğu delil, gök cisimleri vesâire gibi değişime ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin yaratıcılık ve mâbudiyet vasfına sâhip olamayacaklarına dâir gösterdiği kanıt (bizim delilimizdir ki, onu kavmine karşı) ileri sürmek, onları susturmak için (İbrahim’e vermiştik.) o delili ona ilham etmiş, öğretmiş ve onu o hususta irşâd etmek lûtfunda bulunmuştuk. Biz (Dilediğimizi derecelere yükseltirîz.) kendisine İlim ve hikmet, düşmanlarını susturmaya kudret veririz, bu itibar ile kendisine büyük yüksek rütbeler, mertebeler ihsan ederiz. (Şüphe yok ki, Rab’bin) Her işinde (hakîmdir,) bütün ilâhî fiilleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır.Dilediği kulunun derecelerini hikmet gereği yükseltir. Ve o kerem sâhibi Rab (alîmdir.) bütün mahlûklarının hallerini ve fiillerini tamamiyle bilir, haklarında hikmet gereği muamele yapar, dilediği kullarının derecelerini hikmeti ve ilmi gereğince öyle yüce kılar. İşte Hz. İbrahim’in yüksek derecelere, muvaffakiyetlere kavuşması da bu cümledendir. Cenab’ı Hak dilediğini yapıcıdır. Buna imân etmişizdir!..

84. Ve ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik ve hepsini de hidâyete erdirdik. Daha evvel de Nuh’u ve onun neslinden Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da hidâyete erdirmiştik. Ve işte biz güzel hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız.

84. Bu mübârek âyetler de ne kadar yüce derecelere ulaşmış olan Hz. İbrahim’in kavuştuğu bir kısım nîmetleri bizlere bildirmektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Biz İbrahim Aleyhisselâm’a peygamberlik ve risâlet verdik, Allah’ın birliğini isbat için kendisini delillere muvaffak kıldık, bu suretle onu yüksek derecelere erdirdik (Ve ona) Hz. İbrahim’e diğer bir nîmet, ve ilâhî bir lutuf olmak üzere de oğlu (Ishak’ı) bir Peygamber olarak ihsan ettik (ve) İshak’ın oğlu, kendisinin torunu olan (Yakub’u) da (ihsan ettik) onun zürriyetinden de böyle seçkin Peygamberler dünyaya getirdik. (ve hepsini de) Bunlardan herbirini de (hidâyete erdirdik.) hepsini de muvaffakiyetlere, hak dini ve hidâyet yolunu takibe muvaffak kıldık. (Daha evvel de) Hz. İbrahim’den önce de onun büyük dedesi olan (Nuh’u ve onun) Hz. Nuh’un veya Hz. İbrahim’in (neslinden) de iyşa’nın oğlu (Davud’u) ve onun oğlu (Süleyman) ve Hz. İsmail’in torunu, Emus’un oğlu olan (Eyüb’ü) ve Yakup Aleyhisselâm’ın oğlu olan (Yusufu) ve Yakup Aleyhisselâm’ın torunu, İmran’ın oğlu bulunan (Musa’yı) ve onun kendisinden bir yaş büyük olan kardeşi (Harun’u da) peygamberlikşerefine kavuşturarak (hidâyete erdirmiştik.) hepsine de ilâhî dini yaymayı ve insanlığı aydınlatmayı emretmiştik. (Ve işte biz) Ben Yüce Yaratıcı, Hz. İbrahim gibi (güzel hareket edenleri) Cenâb-ı Hak’ki tasdik edip birleyenleri, onun yolunda çalışıp gayret gösterenleri (böyle) İbrahim Aleyhisselâm gibi (mükâfatlandırırız.) derecelerini yükseltiriz kendilerine büyük büyük nîmetler veririz. Nitekim ibrâhim Aleyhisselâm o kutsî çalışmasının mükâfatı olarak pek yüksek derecelere ulaşmış, insanlık dünyasında büyük bir isim yapmış, kendisi bir kısım Yüce Peygamber’in torunlarından olduğu gibi kendi neslinden de bir nice seçkin Peygamberler insanlık âlemine şeref vermişlerdir. Bu ne büyük derece ne büyük bir ilâhî lutuf!.

85. Ve Zekeriya’yı da Yahya’yı da, İsa’yı da, İlyas’ı da hidâyete erdirdik hepsi de iyi zatlardandı.

85. (Ve) Eden’in oğlu (Zekeriya’yı da) ve onun oğlu (Yahya’yı da) ve Hz. Meryem’in oğlu (İsa’yı da) ve Harun Aleyhisselâm’ın torunlarından olan (İlyas” da -hidâyete erdirdik-) kendilerine peygamberlik verdik, insanlık için birer saadet rehberi olan bu zatlardan (hepsi de salih) üzerlerine düşen kulluk vazîfelerini hakkiyle yerine getirmeye çalışan, lâyık olmayan şeylerden kaçınan, gerçekten iyi hâl ile vasıflanmış (zatlardandı.) onun içindir ki, öyle yüce mükâfatlara nâil olmuşlardır.

§ İlyâs aleyhisselâm, beni İsrail Peygamberlerindendir. Hz. İsa’dan dokuz asır evvel dünyaya gelmiştir. Balebekli idi. İsrail oğulları putperestliğe düşmüş, Balebek hükümdarının yaptırmış olduğu “Beil” adındaki puta tapıyorlardı. Artık aralarında Hz. Musa’nın şeriatı unutulmuştu. Hz. İlyâs onlara Peygamber olarak gönderildi, onları öyle puta tapmaktan men eyledi. Kendilerine nasihatlar verdi. Fakat o muhterem zatı dinlemediler. Omübârek zatı beldelerinden koydular, o da bir müddet sahralarda, mağaralarda yaşadı. Bunun üzerine İsrail oğullarına bir belâ yönelmeğe başladı. Yağmurlar yağmaz oldu, aralarında kıtlık yüz gösterdi, açlıktan ölecek bir hâle geldiler. Nihâyet Hz. İlyas’ı arayıp buldular, bir müddet onun nasihatlarını dinlediler, fakat az sonra yine küfr ve isyana daldılar. İlyâs Aleyhisselâm da Cenâb-ı Hak’tan aldığı bir izne dayanarak aralarından ayrılıp başka bir yere gitti. Uzlete çekildi. Milâddan (880) sene evvel semâya kaldırılmış olduğu rivâyet edilmektedir.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki, bir kimsenin kızının evlât ve torunları da kendisinin zürriyetinden sayılmaktadır. Çünki İsa Aleyhisselâm Hz. İbrahim’e annesi Hz. Meryem vâsıtasıyle mensup olmakla Hz. İbrahim’in zürriyetinden sayılmıştır. Binaenaleyh Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve bunların evlât ve torunları da Rasûlü Ekrem Efendimizin zürriyetinden bulunmaktadırlar. Nitekim Ebu Caferi, Bâkır hazretleri bu hakikatı, bu âyeti kerimeye dayanarak haccacı zâlime karşı isbat etmiş, Haccac da bunu kabul eylemiştir.

86. Ve İsmail’i, Elyesa’i ve Yunus ile Lut’u da hidâyete nâil ettîk ve hepsini âlemlere üstün kıldık.

86. (Ve) İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu (İsmail’i) ve Uhtub bini Ucur’un oğlu (İlyesa’î) ve (oğlu Yunus ile) İbrahim Aleyhisselâm’ın kardeşi Haran’ın oğlu (Lût’u da) Aleyhimüsselâm’ı (-hidâyete nâil ettik-) onları da doğru yol üzere sâbit kılarak kendi ümmetleri için birer hidâyet rehberi yaptık, (ve hepsini) de bulundukları (âlemlerin) zamanlarındaki zatların (üzerine) peygamberlikle, değer ve şereflerinin yüceliği ile (tercih eyledik.) hepsini de ebedî mükâfatlara kavuşturduk.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki Peygamberler, meleklerden de üstündür. Çünki Melekler de âleme dahildirler. “İlyesa Aleyhisselâm da beniİsrail’den olup onlara Peygamber gönderilmiştir. Bu zat Balebekte Hz. İsa’nın doğumundan sekiz asır evvel ortaya çıkmıştır. Bir müddet ilyâs Aleyhisselâm ile berâber bulunmuştu. Sonra onun yerine geçerek İsrail oğullarına öğüt ve nasihatta bulundu. Daha sonra da peygamberlik şerefine ulaştı. İsrail oğulları bu zatın öğütlerini de dinlemediler, günden güne azıttılar. Birbirleriyle mülk ve saltanat kavgalarında bulundular. Nihâyet onların üzerine Asûriye devleti musallat oldu. Hz. İlyesa, İsrail oğullarının fena hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl Aleyhisselâm’a terkettikten sonra âhirete göç etmiştir.

87. Ve onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden birçoklarını da hidâyete erdirdik ve onları seçkin kıldık ve kendilerini doğru bir yola kavuşturduk.

87. (Ve onların) O seçkin Peygamberlerin (babalarından, zürriyetlerînden ve kardeşlerinden bir çokJannı da) kendileri gibi peygamberliğe, yüce nîmetlere, makamlara kavuşturduk, (hidâyete <erdirdik) onları büyük sevaplara ulaştırdık, cennet yoluna sevkeyledik, (ve onları) o mübârek Peygamberleri (seçtik) ihtiyar ettik, başkalarına tercih eyledik, (ve kendilerini doğru yola) dosdoğru bir yol olan ilâhî dine ulaşma nîmetine muvaffak kıldık. Ve onları bu kutsî yola halkı sevketmek gibi pek güzel bir hizmet şerefine de (kavuşturduk.) ne büyük bir mazhariyet!..

88. İşte o, Allah Teâlâ’nın hidâyetidir, onunla kullarından dilediğine hidâyet eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı elbette yapmış oldukları amelleri boşa giderdi.

88. Bu mübârek âyetler, hidâyet yolunun ancak Allah’ı birleme yolundan ibâret olduğunu bildiriyor. Bu yoldan ayrılanların küfr ve şirke düşeceklerini ihtar ediyor, bir kısım üstün vasıfları izah edilen geçmiş Peygamberler gibiSon Peygamber’in de bu yolda yürüdüğü ve bütün insanlığı bu yola dâvet etmekle emrolunduğunu açıklıyor. Şöyle ki: (İşte o) Cenab’ı Hak’kın tek olduğunu bilmek, onu eş ve ortaktan uzak kabul etmek (Allah Teâlâ’nın hidâyetidir) ki, yüce peygamberleri ve diğer mü’minleri o hidâyet yoluna sevketmiştir. O hikmet sâhibi yaratıcı (onunla) o hidâyet suretiyle olan lûtuf ve merhametiyle (kullarından dilediğine) hidâyet ve irşada kabiliyetli olan herhangi bir kuluna (hidâyet) nasip (eder.) onu ihsânıyla öyle bir saadet vesilesine ulaştırır. (Ve eğer onlar) O Yüce Peygamberler, o kadar yüksek dereceleri, faziletleri elde ettikten sonra faraza (şirketmîş) Cenâb-ı Hak’ka eş ve ortak koşmuş (olsalardı elbette yapmış oldukları amelleri) vaktiyle işlemiş bulundukları güzel ve Allah’ın rızâsına uygun olan ibâdet ve itaatleri fesada uğrayarak (boşa gitmiş olurdu.) o amellerinin sevâbından, fâidelerinden mahrum bulunurlardı. Artık onların dışındaki kimseler, küfr ve şirke düştükleri takdirde hâlleri ne olacaktır, bunu düşünmeli değilmidirler?.

89. İşte onlar o kimselerdir ki, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet vermişizdir. Şimdi şu kavimler, eğer bu delilleri inkâr ederlerse şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz.

89. (İşte onlar) O isimleri açıklanan Yüce Peygamberler (o kimselerdir ki, kendilerine kitap) semavî kitaplardan herhangi birisi ve (hüküm) hikmet veya ilimle beraber amel, veya davâları doğmca halletme ve hüküm verme kâbiliyeti ve (nübüvvet) Peygamberlik nîmetine erişme (vermişizdir.) onlar böyle seçkin, şirk ve isyandan korunmuş zatlardır. (Şimdi şu kavimler) Kureyş müşrikleri ve sair kâfirler (eğer bu delilleri) o Peygamberlerin sâhip oldukları kitapları vesaireyi (inkâr ederlerse) zararı kendilerine aittir, onlar bu inkârlarıyle o mukaddes değerlere bir zarar vermişolamazlar, (şüphesiz yerlerine) O delilleri, peygamberleri tasdik eden, Cenâb-ı Hak’ka inanan ve onlardan hiçbirini (inkâr etmeyen bir kavmi) bir akıllı, aydın milleti (getiririz.) o kavmi ona imân etmeğe, onun hakianna riâyet eylemeğe muvaffak kılmışızdır. Bu seçkin toplumdan maksat ise İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre Medine’i Münevvere ahalisinden olan ensarı kiramdır. Maamafih kıyâmete kadar doğu ve batıda İslâmiyet’i kabul eden ve edecek olan herhangi bir cemaat de bu şerefe ulaşır. Nitekim doğu ve batıda birçok milletler, cemaatler müslüman olma şerefine kavuşmuş, İslâmiyet’e gerçekten hizmet etmiş ve müslümanlığı her tarafa yaymağa çalışmışlardır. Kısacası: Allah’ın dininin inkârcılara ihtiyacı yoktur, fakat onlar dinden asla uzak olamazlar. Onlar dini inkâr etme sebebiyle kendilerini en korkunç bir istikbale, en müthiş bir felâkete aday bırakmışlardır.

90. İşte onlar, Allah Teâlâ’nın hidâyet ettiği zatlardır. Sen de onların bu hidâyet yoluna uy. De ki: Sizden bunun üzerine bir ücret istemem, o âlemler için bir öğütten başka birşey değildir.

90. (İşte onlar) O adları zikredilen on sekiz Yüce Peygamber (Allah Teâlâ’nın) kendilerine (hidâyet ettiği zatlardır.) işte Allah’ın birliğine inan, birleme ve kutsama yolunu takibe muvaffak olan bu Peygamberlerdir. Resûlüm!. (Sen de) Yüce bir peygambersin, sen de (onların bu hidâyet yolunu takip) edersin. Allah’ın birliği hususunda, dinin asılları hususunda onlar ile berabersin. Binaenaleyh sen de bu hidâyet yolunu öyle tam bir muvaffakiyetle takib (et.) dur, ümmetine en mükemmel şekilde uyulması gereken bir örnek ol ve ümmetine (De ki: Sizden bunun üzerine) bu tevhid dinini öğretme karşılığında (bir ücret istemem) ben sizlere ilâhî hükümleri, Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini sırf Allah rızâsı için tebliğederim, bu benim peygamberlik vazîfemdir. Beni bu vazîfemden dolayı mükâfata kavuşturacak olan ancak Allah Teâlâ’dır, (o) Size tebliğ ettiğim Kur’an-ı Kerim (âlemler için) bütün insanlık için Allah tarafından ihsan buymlan (bir öğütten başka birşey değildir.) bu bir kavme değil bütün kavimlere, bütün insanlar ve cinlere yönelik bir nasihattan, bir ilâhî irşat ve ikaz vesîlesinden ibârettir. Benim vazîfem de bunu sırf Allah’ın rızâsı için sizlere tebliğden ibârettir. Bunun karşılığında sizden değil, Cenab’ı Hak’tan yardım ve mükâfat beklerim. Artık siz uyanınız, bu ilâhî öğütten bir ibret dersi alarak küfr ve şirkten kurtulunuz. Sizin için başka bir selâmet yolu ve hidâyet yoktur. Bu âyeti kerime, Yüce Peygamberimizin bütün topluluklara peygamber olarak gönderilmiş olduğunu ve bütün geçmiş peygamberlerin vasıflarını taşıdığını bildirerek onun bütün peygamberler ve resullerden üstün olduğunu göstermektedir. Diğer Peygamberler ise muayyen birer kavime Peygamber olarak gönderilmiş; ve herbiri bir özellikte diğerlerinden seçilmiştir.