TAHA SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek sûre, Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Yüz otuzbeş âyeti kerimeyi içermektedir. Bir ismi de “Sûretü’lKelim” dir. Başlıca konulan: Allah Teâlâ’nın birliğini, kudret ve büyüklüğünü, hakimiyetini beyandan ve Resûl-i Ekrem’i teselli ederek onun başarılara kavuşacağını kendisine müjdelemekten ibarettir. Hz. Musa’nın da ibret verici olan kıssasını, yüksek mevkiini, muvaffakiyetlerini genişçe izah etmektedir. Firavun’un helâkini, İsrail oğullarının selâmet sahasına kavuştuğunu ve bazı cahilce hallere cür’et göstermiş olduklarını da bildirmektedir. Adem Aleyhisselâm’ın kıssasına ve şeytanın aldatıcı hareketlerine de işaret buyurarak bütün insanlığı uyanmaya, düşünmeye, hakikî geleceği temin etmeye çağırmaktadır.

1. Tâ, Hâ.

1. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in ne gibi bir hikmet ve menfaata binaen indirilmiş olduğunu bildiriyor. Bu mukaddes kitabın ne kadar yüce vasıflara, ne kadar güzel isimlere sahip olan bir ulu zat tarafından insanlığa ihsan buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta ha) kelimesi, hurûfu mukattaadandır, müteşabihierden sayılacağı için mânâsını Allah’ın ilmine havale ederiz. Bununla beraber, tefsircilerin bu hususta birçok yorumları vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki, bu kelime, bu sûrenin bir ismidir. Veya Resûl-i Ekrem’in bir ismidir. Veyahut Allah’ın isimlerindendir. Bir yoruma göre de tâ, taharete, ha da hidayete işarettir. Sanki denilmiş oluyor ki: Ey günahlardan arınmış, ve ey insanlar için bir hidayet rehberiolan yüce Peygamber!. Caferi Sadık’tan rivayet edildiğine göre de tâ, ehli beytin temizliğine, hâ da onların hidayetine işarettir. Selabi’ye göre de Tâ, Tuba ağacıdır, hâ da hâviyeden, cehennemden ibarettir. Bununla sanki cennete ve cehenneme yemin edilmiş oluyor. Ta Ha’nın “Ya Böcül” demek olduğu da rivayet olunuyor.

2. Kur’an’ı sana meşakkate düşesin diye indirmedik.

2. Hak Teâlâ Hazretleri, Yüce Peygamberine hitaben buyruyor ki: E’y Resûlüm!. (Kur’an’ı sana) Cibril’i Emin vasıtasiyle Levh-i Mahfuz’dan (indirmedik ki, meşakkate düşesin) nefsine zahmet veresin, üzüntüler içinde kalasın. Bu âyet-i kerimenin iniş sebebi hususunda deniliyor ki: Peygamber efendimiz geceleri pek çok nafile namaz kılıyor, ibadetle meşgul oluyor, ayakta çokca durduğundan mübarek ayakları şişiyordu. Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş taifesinin imân etmelerini pek çok arzu ediyor, onların küfründen dolayı pek fazla üzülüyordu. İşte bu gibi sebeplerden dolayı buyurulmuş oluyor ki: Ey Yüce Peygamber!. Senin peygamberlikle görevli, Kur’an’ı Kerim’e nail olman, nefsine fazla zahmet vermek için değildir, senin vazifen dengeli hareket etmektir, hem kolaylıkçı olan İslâm dinine ait ibadetlerde bulun, bu yüce dini ümmetine tebliğ et, hem de nefsine kolaylık göster, kendini fazla yorma ve hakkı kabul etmeyenlerin hallerinden dolayı da kendini üzüntüler içinde bırakma. Sen vazifeni ifa etmekte bulunuyorsun. Diğer bir rivayete göre de Ebu Cehl, Velid ibnü Mugayyire gibi bazı müşrikler, Resûl-i Ekrem’e demişler ki: “Sen bedbahtlığa düştün, çünkü sen babaların dinini terkettin” Resûl-i Zişân da demiş ki: “yok ben âlemlere rahmet olarak gönderildim” o müşrikler de yine iddialarını tekrar etmişler, işte onları red için bu âyet-ikerime nâzil olmuş, Kur’an’ı Kerim’in inişi, Hz. Peygamber’in bunu ümmetine tebliği, bir bedbahtlığa, bir meşakkate asla sebep olamayacağı bildirilmiştir.

3. Ancak korkar kimseler bir öğüt olmak üzere indirdik

3. Evet.. Buyuruluyor ki: Ey Yüce Habib!. Kur’an’ın inmesi seni meşakkate, mutsuzluğa düşürmek için değildir, biz o Kur’an’ı (ancak korkar) Allah’ın azabından korku ve kaygı içinde bulunan (kimselere bir öğüt.) bir nasihat, bir uyanış vesilesi olmak üzere indirdik, kalplerinde incelik, hakkı kabul etmek yeteneği olan kimseler o Kur’an-ı Kerim’in beyanatından yararlanırlar, hayatlarını tanzime çalışırlar, istikballerini temin etmiş bulunurlar.

4. Yeri ve yüksek gökleri yaratan zat tarafından tedricen indirilmiştir.

4. Evet..Kur’an’ı Kerim, bir mukaddes kitaptır ki: (Yeri ve yüksek gökleri yaratan zat tarafından indirilmiştir) öyle muazzam âlemleri var eden bir hikmet sahibi Yaratıcı, bu Kur’an’ı Kerim’i insanlığa ihsan buyurmuştur. Artık bu nübarek kitabın ne kadar faideli, ne kadar hikmetli olduğu açıktır. Böyle yüce bir kitap, insanlığı külfete, meşakkate bedbahtlığa elbette ki, asla uğratmaz. Bu ilâhî kitap, kendi ahkamına riayet edenleri selâmete, saadete, ilâhî lütfa kavuşturur, o bütün insanlık için en büyük bir yükselme vesiledir. Elverir ki, onun gösterdiği hidayet yolu takibedilsin.

5. O Rahman olan zattır ki, arş üzerine hâkim olmuştur.

5. (Ve) Kur’an’ı Kerim’i indiren yüce ve Ulu Allah (o Rahman olan zattır ki,) bütün eserleri, bütün hükümleri birer rahmet ve şefkat eseri bulunan Yüce Yaratıcıdır ki, (arş üzerine hâkim olmuştur.) onun saltanatı, hâkimiyeti bütün kâinatı içine alır, onun hükmü bütün âlemlerde geçerlidir. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’i idirmişolması da onun rahmet hükümlerinden ibaret bulunmuştur. Artık öyle bir rahmet eseri insanlık için elbette saadete vesile olur, bir zahmet ve meşakkate asla sebebiyet vermiş olamaz.

6. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa ve ikisinin arasında ne varsa ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi onundur.

6. Evet.. O zaman ve mekâna ihtiyaçtan yüce olan Ezelî Yaratıcı, bütün kâinata hâkimdir, bütün mahlûkat, onun yaratmasının birer eseridir, hepsinin üzerinde hâkim ve tasarruf sahibi olan O Yüce Yaratıcıdır. Bu cümleden olarak (göklerde ne varsa) bütün melekler, bütün gök cisimleri (ve yerde ne varsa) bütün insanlar, madenler, servetler (ve ikisinin arasında ne varsa) bütün bulutlar, hava tabakaları vesaire (ve nemli toprağın altında ne varsa) yani: Yer küresinin altında diğer tabakalar adına ne varsa (hepsi) de (onundur) bütün bunlar o Ezelî yaratıcının birer kudret eseridir, her birisinde hâkim ve tasarruf sahibi olan, o hikmet sahibi olan Yaratıcıdır. O dilediğini var eder, dilediğini yok eder. Onun asla ortak ve benzeri yoktur. Bütün bu âlemlerdeki durumları hakkiyle bilendir, onun bütün bu âlemlerdeki tasarruflar! birer hikmet ve fayda gereğidir.

7. Ve sen sözü izhar etsen de etmesen de eşittir. Çünkü o, şüphe yok gizliyi de daha gizlice olanı da bilir.

7. Evet.. Allah Teâlâ bütün kâinata hâkimdir, her şeyi tam mânâsıyle bilicidir (ve) Ey insan!, (sen sözü izhar etsen de) dua ve niyazını ne kadar açıkça yapacak olsan da ve bilakis gizleyip izhar ve ilân etmesen de Cenab’ı Hak’ka göre eşittir (Çünkü o) Yüce Yaratıcı (şüphe yok gizliyi de daha gizlice olanı da bilir) bütün kalplerde olan sırları bilir, bütün kalplere gelip de telâffuz olunmayan kuruntuları da tamamen bilir. Buna inanmışızdır. Binaenaleyh o Yüce Mabud,kendisine yapılan ibadetleri, yakarışları da tamamen bilir. Bu hususta fazla feryat ve figana, bünyenin selâmetini bozacak şekilde dinî merasim yapmaya da lüzum yoktur. O Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarının ne derecelerde saffet ve samimiyetle ibadette, yalvarıp yakarmada bulunduklarını tamamen bilir, onun mukaddes isimlerini anacak onlar ile kuluk dillerini süsleyip aydınlatmalarını da hakkiyle bilir, onları lâyık oldukları âkibetlere kavuşturur.

8. Allah Teâlâ’dır ki, ondan başka ilâh yoktur, onun için en güzel isimler vardır.

8. O kemal sıfatları zikrolunan Yüce Mabûd (Allah Teâlâ’dır ki,) bütün mahlûkatın Yaratıcısıdır, rızkını verendir, hepsinin ahval ve tavırlarını bilendir. İşte (ondan başka ilâh yoktur) İlahlık, Yaratıcılık, Mâbutluk O’na mahsustur. (Onun için en güzel isimler vardır) Evet.. Onun binlerce mukaddes ismi vardır. Cümleden olarak doksan dokuz yüce ismi Kur’an’ı Kerim’de ve hadis kitaplarında zikredilmiştir. İşte yaratıcılık, sahiplik, âlimlik, rahmanlık isimleri, sıfatları da bu cümledendir. Binaenaleyh bizim üzerimizde hâkim, tasarruf sahibi olan o ezelî Yaratıcıdır. Bizim bütün hallerimizi, dua ve niyazımızı o Yüce Mabud hakkiyle bilicidir. Artık o Yüce Yaratanımıza tam bir samimiyetle kulluk arzında bulunmak, onun rahmetine iltica ederek onun lütfuna nail olma ümidimizi kesmemek bizim için bir kulluk vazifesidir. Nitekim Hz. Musa gibi azim sahibi Peygamberler de böyle dua ve niyâz ile, kulluk sunmakla mükellef bulunmuşlardı.

9. Ve sana Musa’nın kıssası gelmedi mi?

9. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in hükümlerini tebliğ ile vazifeli olan Resûl-i Ekrem’in bu uğurda birçok zahmetlere katlanabilmesi için nazik kalbini takviye ediyor. Bu hususta Hz. Musa gibi bir kısım Peygamberlerin de ne kadar üzüntülere uğramış oldukları halde sabr ve sebattanayrılmamış olduklarını bir teselli vesilesi olmak üzere beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana Musa’nın kıssası gelmedi mi?.) Evet.. Geldi, Kur’an-ı Kerim’de onun peygamberlik vazifesini nasıl ifa etmiş, o uğurda nelere katlanmış olduğuna dair malûmat verilmiştir.

10. O vakit ki, o bir ateş görmüş de ailesine demişti ki: Durunuz, ben şüphesiz bir ateş gördüm, belki ondan size bir aydınlık getiririm, yahut ateşin yanında bir rehber bulurum.

10. (O vakit ki, o) Hz. Musa, Şuayb Aleyhisselâm’ı Medyen’de bırakıp kendisi annesini ve kardeşini ziyaret için eşi ile beraber Mısır’a doğru yola çıkmış, Tur’un batı tarafında bulunan Tuva vadisine gelince geceleyin bir çocuğu dünyaya gelmişti. O pek karanlık gecede ışıksız kalmışlar, âdeta yollarını şaşırmışlardı. Derken, Hz. Musa karşıdan (bir ateş görmüş de ailesine demişti ki:) Siz burada (durunuz) buradan ayrılmayınız (ben şüphesiz bir ateş gördüm) karşımda bir ateşin parıldanmasını pek açık, şüpheden uzak bir şekilde gördüm. (Belki ondan size bir aydınlık) bir parça kor, bir iktibas edilmiş alev (getiririm) bulunduğumuz muhiti biraz aydınlatmış oluruz (yahut ateşin yanında bir rehber bulurum.) da bize gideceğimiz yolu gösterir.

11. Vaktaki, ateşin yanına geldi. Ya Musa! Diye nida olundu.

11. (Vaktaki) Hz. Musa, ailesinden ayrılıp karşıdan gördüğü (ateşin yanına geldi) baştan başa yeşil bir ağaç gördü ki, her tarafını bir beyaz ateş kuşatmıştı. Bu ateş, bir pırıltıdan ibaret olup ağaca asla bir zarar vermiyor, onu aydınlıklar içinde bırakmış bulunuyordu. Zaten bu, bir ateş değil, bir ilâhî nurun tecellisinden ibaret bulunmuştu. İşte bu ağacın yanına gelince (Ya Musa!, diye nida olundu) bu hitab, zaman ve mekândan münezzeh olan Allah Teâlâ tarafından Hz. Musa’ya yönelmiş olan biriltifat idi.

12. Şüphe yok benim, ben senin Rabbi nim. İmdi pabuçlarını çıkar. Muhakkak ki, sen mübarek bir vâdide, Tuvadasın.

12. Ya Musa!. Sana hitabeden (şüphe yok ki, benim) Ben Yüce Yaratıcıyım. Evet.. (Ben senin Rabbinim) benden başkası değildir sana hitabeden (İmdi pabuçlarını çıkar) çünkü mukaddes bir mevkide, bir ibadette bulunurken ayakkabıları çıkarmak edep gereğidir, tevazu ve hürmet alâmetidir. (Muhakkak ki, sen) Ey Kelîmullah!. (Mübarek bir vâdide) yani: (Tuva) denilen kutsal bir mevki (desin) Hz. Musa da hemen ayakkabılarını çıkarıp vâdinin ötesine atıverdi. Burada şuna da işaret vardır ki: Bir insan, Cenab’ı Hak’ka ibadet edeceği zaman onun dışındaki şeylerden mümkün mertebe ayrılmağa çalışmalıdır, dünya varlığına iltifat etmiyerek tam bir saflık ve samimiyetle hakka yönelmelidir, bir kalp huzuru ile kulluk görevini ifaya gayret göstermelidir.

13. Ve ben seni seçtim, şimdi vahyolunacak şeyi dinle.

13. (Ve) Allah tarafından Hz. Musa’ya hitabedilerek buyuruldu ki: (Ben seni ihtiyar ettim) seni peygamberlik ve risalet için seçtim, artık sen (şimdi) sana yüce katımdan (vahyolunacak şeyi dinle) o kutsal beyanatı tam bir huzur ile almaya hazır ol.

14. Şüphe yok ki, ben, ben Allah’ım, benden başka ilâh yoktur. İmdi bana ibadette bulun ve beni anmak için namaz kıl.

14. Ya Musa!. (Şüphe yok ki, ben) sana böyle hitabta, vahiyde bulunan zat, evet.. (ben. Allah’ım) ortak ve benzerden münezzeh bulunan ezelî mabudum, (benden başka ilâh yoktur) ilahlık ve mâbutluk benim bir olan zatıma mahsustur. (İmdi bana ibadette bulun) başkalarına ibadet edilmesi asla caiz olamaz. (Ve beni anmak) hatırlamak ve tefekküredebilmek (için namaz kıl) öyle pek faziletli bir ibadete devam et. İnsan o sayede Yüce Yaratıcısına mânen yönelmiş; kalbini, lisanını Allah’ı zikir ile aydınlatarak başkalarından alâkasını kesmiş bulunur.

15. Şüphe yok ki, kıyamet gelecektir, az kalıyor ki, onu gizliyeyim. Ta ki, her nefis çalıştığı şey ile cezalandırılsın.

15. Evet.. İnsan daha hayatta iken ibadet ve itaatde bulunarak geleceğini temine çalışmalıdır, bu hayat ise geçicidir (şüphe yok ki, kıyamet gelecektir.) artık kıyamet gelmeden kaybedilen! kazanmaya gayret etmelidir, (az kalıyor ki, onu gizliyeyim) yani: O kıyametin ne zaman kopacağını hiçbir kimseye haber vermek istemiyorum, çünkü onun gününü, halka telkin etmek hikmete aykırıdır. Fakat onun gerçekleşeceği muhakkaktır (ta ki her nefs) bu dünyada iken (çalıştığı şey ile) o kıyamet gününde (cezalandırılsın) yaptığı hayır ve şerrin mükâfat ve cezasına kavuşsun.

16. Sakın ona o saate inanmayıp hevasına tâbi olan kimse, seni ondan alıkoymasın. Sonra helâk olursun.

16. Ey Resûlüm Musa!. (Sakın ona) o kıyamet saatine (inanmayıp da hevasına tâbi olan kimse) fâni zevklere, varlıklara esir bulunan herhangi bir şahıs (seni ondan) ahiret hayatını düşünmekten, namaz gibi, kulluk vazifesini ifadan (alıkoymasın) seni başka yöne sevk eylemesin (sonra helâk olursun) çünkü ahiret fikrinden gafil bulunmak namaz gibi dinî vazifeleri ifadan kaçınmak manevî helâkı, gerektirir, ebedî mahrûmiyetlere, azaplara sebebtir. Gerçekten de zaman insanları aldatmaya çalışan, insanları ahiret fikrinden, ibadet zevkinden mahrum bırakmak isteyen şeytan tabiatlı kimseler bulunabilir. Fakat akıllı, düşünen bir zat, onların o aldatmalarına kapılmaz, onlara asla tâbi olmaz, uhdesine düşen vazifeleri yaparak hakikî istikbalini temine muvaffak olur.

“Ver cilayı itilâ mir’atı istikbalma”

“Bakma halkı âlemin tezyif “ü istihsanına”

17. Ya Musa! Nedir o sağ elinde olan?

17. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın hakkında büyük bir iltifat olmak üzere Cenab-ı Hak ile vahiy yoluyla konuşmaya muvaffak olduğunu bildiriyor. Hz. Musa’nın elindeki âsâ ile kendi mübarek elinin ne kadar harikulâde birer vaziyet alarak kendisi için birer mucize teşkil etmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâm’a iltifat için, onun ilâhî hitaplara iyice alışması için tekrar seslenerek buyurdu ki: (Ya Musa!. Nedir o sağ elinde olan?.) yani: Sen o âsanın ve onu tutan elin birer mucize olarak nasıl birer mahiyet alacaklarını biliyor musun?. Cenab-ı Hak, her şeyi tam mânâsıyla bildiğinden onun böyle bir sorusu, bir iltifat içindir, muhatabın nazarı dikkatini çekmek içindir, birnice hakikatların ortaya çıkmasına vesile olması içindir.

18. Dedi ki: O benim âsamdır, ona dayanırım ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkerim ve benim için onda başka menfaatler de vardır.

18. Musa Aleyhisselâm da cevaben (dedi ki:) Yarabbi!. Mukaddes zatına malûm olduğu üzere (o benim âsamdır) o bana bir ilâhî lütuftur, (ona dayanırım) yürürken ve yorulurken ona dayanır, ondan istifade eylerim (ve onunla koyunlarımın üzerine) ağaç yapraklarını (silkerim) koyunlar o yaprakları yer, onlardan faidelenirler (ve benim için onda) o âsada daha (başka menfaatler de vardır) meselâ: O âsâ ile kuyulardan su çekilir, bir takım zararlı hayvanlar koğulabilir, bazı şeyler onun üzerine atılarak taşınması kolaylaştırılmış olur veya onunla bir gölgelik temin edilmiş olabilir. Musa Aleyhisselâm’ın bu beyanatı, Allah Teâlâ Hazretleriyle çok konuşma şerefine nail olması içindi. Ve yinedenilebilir ki: Bu beyanat, Cenab-ı Hakka karşı şükür vazifesini ifa maksadına dayanıyordu. Çünkü o âsâyı Hz. Musa’ya ihsan eden, Yüce Yaratıcı hazretleridir. Artık o âsadan o kadar istifade ettiğini arzetmesi, kendisine verilen nimetlerden ne kadar çok istifade ettiğini itiraf ile gerçekte nimeti veren Allah Teâlâ’ya şükür arzında bulunmak maksadına yöneliktir.

19. Buyurdu ki: Ey Musa! Onu elinden bırakıver.

19. Musa Aleyhisselâm’ın ifadesi üzerine Allah Teâlâ Hazretleri (buyurdu ki: Ey Musa!. Onu) o âsâyı elinden (bırakıver) yere at, ta ki, onun daha nice faideleri, harikulâde vaziyetleri olduğu görülüp anlaşılsın, Allah’ın kudreti ile ne hârikaların vücude gelebileceği herkesçe bilinsin.

20. Hemen bırakıverdi, o derhal koşar bir yılan kesildi.

20. Hz. Musa da almış olduğu o ilâhî emre binaen elindeki âsâyı (hemen bırakıverdi) onu yeryüzüne attı (o) âsâ (derhal bir koşar yılan kesildi) o âsâ yere atılınca hemen kalınlığında sarı bir yılan kesilmiş, sonra şişerek büyümüş, muhtelif şekiller almış. Bu yılana uzunca bir şekil aldığı için “Su’bân” ve ak renkli bir yılan kesildiği için de (can) namı verilmiştir.

21. Buyurdu ki: Onu tut ve korkma. Biz onu evvelki şekline iade ederiz.

21. Âsâ, öyle müthiş bir şekil alıp hareket edince Hz. Musa, insanlık icabı korkmaya başladı, ondan sakınmak istedi. Fakat Hak Teâlâ Hazretleri vahiy yoluyla (buyurdu ki:) Ya Musa! (Onu) o âsâyı sağ elinle (tut ve korkma) ondan sana bir zarar gelmez, (biz onu evvelki şekline iade ederiz.) o yine âsâ şekline dönmüş olur. Âsanın bir ejderha kesilmesi bir mucize olduğu gibi öyle bir ejderhanın tekrar âsâ şekline dönmesi de diğer bir mucize mahiyetinde bulunmuştur.

22. Ve elini koltuğunun altına şok, başka bir mucize olarak ayıpsız bir halde bembeyaz olarak çıkıversin.

22. (Ve) Yüce Yaratıcı Hazretleri Musa Aleyhisselâm’a emretti ki: Sağ (elini) sol (koltuğunun altına sok, başka) bir harika, üçüncü (bir mucize olarak ayıpsız bir halde bembeyaz olarak çıkıversin) gerçekten de bu mübarek el dışarıya çıkarılınca güneşin ziyası gibi bir beyaz parıltı ile parlamakta bulunmuştu.

23. Ta ki, sana en büyük âyetlerimizden gösterelim.

23. Hak Teâlâ Hazretleri buyurdu ki: Bu hârikalar vücude getirilmiş oldu (tâki sana) Ey Yüce bir Peygamber olan Hz. Musa!. (En büyük âyetlerimizden gösterelim) öyle âsanın müthiş bir yılan olması gibi, bir elin güneş gibi bir hale gelmesi gibi bir mucizeyi görüp Allah katındaki yüksek mevkiini, peygamberlik mertebesine sahip bulunduğunu herkes güzelce anlayabilsin. Sen de peygamberlik görevini ifaya devam edesin. Bu âyeti kerimedeki “âyeti kübra” dan maksat, daha sonra sihirbazların harikulâde bir şekilde mağlûp olmaları gibi ve âsanın vurulmasiyle denizde yolların açılıp İsrail oğullarının selâmet sahiline ermeleri gibi pek muazzam hâdiseler de olabilir. Zaten Hz. Musa’nın mazhar olduğu mucizelerin hepsi de pek büyüktür. Maamafih deniliyor ki: Bir bakımdan âsâ mucizesi, beyaz el mucizesinden daha büyüktür. Çünkü âsanın mahiyeti tamamen değişmiş, canlı bir mahlûk kesilmiş, taşları, ağaçları yutmuş, sonra yine âsâ haline dönmüştür. Tefsircilerin bir çoğu bu görüştedir. Fakat diğer bir bakımdan da deniliyor ki: Beyaz el mucizesi daha büyüktür. Çünkü o âdeta bir güneş gibi aydınlık saçar olmuştur. Sonra onun bir mucize olduğunu inkâra, ibtâle kimse cür’et göstermemiştir, âsanın yılana dönüşmesi ise sihirebenzetilmiş, bir takım; sihirler onu ibtâle, onun benzerini getirmeğe özenmişlerdir. Bununla beraber onun da bir sihir olmadığı tamamen anlaşılarak sihirbazlar da imana gelmişlerdir.

24. Firavun’a git. Muhakkak ki, o haddi aşıvermiştir.

24. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın Firavun’u imana davete memur olduğunu bildiriyor. Hz. Musa’nın da Allah Teâlâ’dan sekiz hususu talep ve istirhamda bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ, Hz. Musa’ya vahyetti ki, Ey Musa!. Benim Resûlüm olarak (Firavun’a git) onu imana davet et (muhakkak ki, o) Firavn (haddini aşıvermiştir.) pek fazla kibirlenip taşkınlıkta bulunmuş, hattâ ilahlık iddiasına bile cür’et göstermiştir. Musa Aleyhisselâm, bütün Mısır ahalisini de dini İslâm’a davete memur olmuş ise de onlar tâbiler olup başlarında Firavun hâkim olduğundan ve ilahlık iddiasında bulunduğundan en evvel o mel’unun dine davet edildiğini beyan, daha uygun bulunmuştur.

25. Musa dedi ki: Yarabbi! Benim göğsüme genişlik ver.

25. Hz. Musa, aldığı bu ilâhî emir üzerine (dedi ki: Yarabbi!. Benim göğsüme genişlik ver) kalbime metanet ihsan buyur, bu peygamberlik görevini lâyıkiyle yapabileyim, senden başkasından korkmayayım. Bu birinci bir temennidir.

26. Ve benim için işimi kolaylaştır.

26. (Ve) Hz. Musa, ikinci bir temennide de bulunarak dedi ki: Yarabbi!, (benim için işimi kolaylaştır) Firavun’u hak dine davet hususunda bana kolaylık, muvaffakiyet nasib buyur. Çünkü kullarına her hususta kolaylık veren ancak sensin Yarabbi!. Sen.

27. Ve dilimden düğümü çöz

27. (Ve) Musa Aleyhisselâm üçüncü bir niyaz olmak üzere de dedi ki: Yarabbi!. (Dilimden düğümü çöz.) beni açık konuşmaya muvaffak kıl. Hz. Musa’nın lisanında biraz pelteklik var idi. Bu ya ilk yaratılışından beri mevcut idi veyahut Hz. Musa daha çocuk olup Firavun’un sarayında büyürken bir gün bir çubuğu Firavun’un başına vurmuş, Firavun da kızıp bana fenalık yapacak çocuk bu olmalı diye onu öldürmek istemiş, eşi Asiye ise Ey hükümdar!. Bu bir çocuktur, aklı kesmiyor, kusuruna bakma demiş, bunun üzerine bir imtihan olmak üzere Hz. Musa’nın önüne bir cevher parçasiyle bir ateş parçası bırakmışlar, Hz. Musa da Hz. Cibril’in ruhanî sevkiyle ateş parçasını almış, ağzına bırakmış olduğundan mübarek dilinden öyle bir arıza meydana gelmişti.

28. Sözümü iyice anlayabilsinler.

28. Musa Aleyhisselâm, dilindeki ârızanın ne gibi bir maksada binaen yok olmasını istirham ettiğini arz için de dedi ki: Yarabbi!. (Sözümü iyice anlayabilsinler) için beni o arızadan kurtar. Çünkü peygamberlik vazifesini mükemmel bir şekilde ifa edebilmek için dilin fesahatına, hitap etme gücünün mükemmelliğine ihtiyaç vardır. Güzelce bir hitabete sahip olmak, büyük bir nimettir, bir fazilettir. Hz. Musa’nın lisanındaki o tutukluk, bir görüşe göre tamamiyle yok olmuştur, diğer bir görüşe göre peygamberlik görevini güzelce ifa edebilecek bir tarzda yok olmuş ise de tamamen yok olmamıştır, çünkü kendisi de zaten bu miktarın yok olmasını temennide bulunmuştur.

29. Ve bana ailemden bir vezir kıl.

29. (Ve) Hz. Musa, dördüncü ve beşinci bir temennisi olmak üzere de niyaz etti ki: Yarabbi!, (bana ailemden) kendi yakınlarımdan olmak üzere, (bir vezir) bir destekçi,peygamberlik görevini ifa hususunda bana bir yardımcı ihsan et, beni öyle bir zatın yardımına muvaffak (kıl).

30. Kardeşim Harun’u.

30. Hz. Musa, kendisine yardımcı olacak zatı açıklayarak altıncı temennisini de şöylece arzetti. Yarabbi!. (Kardeşim Harun’u) bana yardımcı ver, beni onunla takviye buyur. Hz. Harun, pek düzgün konuşan bir lisana sahip idi, pek güzel bir siması vardı, merhamet ve yumuşaklık vasıflarına sahipti. Hz. Musa’dan dört yaş büyük bulunuyordu.