MUTAFFİFİN SURESİ

25. Onlar, mühürlü, hâlis bir şerbetten içirileceklerdir.

25. (Onlar) O cennete erişmiş, orada (mühürlü) başka şeylerin karışmasından korunmuş (hâlis bir şerbetten içirileceklerdir.) Onu içince büyük bir zevk duyarlar. Hiç bir ârızâya uğramazlar. Kalpleri ferahlamış olurlar. Bu da üçüncü bir vasıftır.

26. Onun nihâyeti misktir, artık fazlaca rağbet gösterenler, bunun hakkında rağbet göstersinler.

26. (Onun) O cennete mahsus şurubun (nihâyeti misktir) öyle güzel kokulu bir şeydir. Öyle pek hoş bir koku ile sona ermiş olur. (Artık ziyade rağbet gösterenler.) Bir nefîs şeye kavuşma arzusunda bulunanlar (bunun hakkında rağbet göstersinler.) Böyle pek lezzetli, pek nefis bir nîmete kavuşmak için büyük bir eğilim göstersinler, buna lâyık olmak için çalışsınlar, ibâdet ve itaatte bulunsunlar.
“Münafese” rağbet etmek, bir mükemmelliğe erişmek için başkalarile müsabakada bulunurcasına çalışmak demektir ki: Fâzilete yönelik bir kabiliyet olduğu için pek övülmüştür.

27. Ve onun karışımı tesnîmdendir.

27. (Ve onun) O cennete erişecek zâtlara mahsus içilecek lezzetli meşrubatın (mizacı) ona karıştırılan şey (tesnîmdendir.) Onların üzerlerine yüksekten dökülen bir tesnîm suyundan ibarettir.

28. O bir kaynaktır ki, ondan ancak Allah’a yakın olanlar içerler.

28. O tesnîm ise (Bir kaynaktır ki) bir yüksek çeşmedir ki: (Ondan ancak yakın olanlar) “ebrar” denilen seçkin zâtlar (içerler.) Ondan lezzet alırlar. Öyle yüce mânevî bir yakınlığa mazhar olamayanlar, o pek değerli çeşmenin suyundan içmeğe nâil olamazlar. İşte, insan, böyle yüce nîmetlere kavuşabilmesi için daha dünyada iken çalışmalıdır. İyiler zümresine dahil olmaya gayret etmelidir.

29. Muhakkak o kimseler ki: Günah işlemişlerdi, iman etmiş olanlara gülerlerdi.

29. Bu mübârek âyetlerde mü’minlerle alayda bulunan isyânkâr kimselerin âhirette ne kadar korkunç bir vaziyette bulunacaklarını bildiriyor. Onların mü’minlere karşı olan pek çirkin hareketlerini kınıyor ve teşhîr ediyor. Onların nihâyet lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki: Günah işlemişlerdi) Allah’ın emrine muhalefet ederek başkalarının hukukuna tecâvüze cür’et göstermişlerdi, kendi servetlerine aldanarak fakir mü’mînler ile alay etmişlerdi. (İmân etmiş olanlara gülerlerdi.) Onların hâllerine bakarak alay etmeğe yeltenirlerdi.

“Bu mübârek âyetin sebebi nüzulü olmak üzere
şöyle deniliyor: Ebû Cehil ve benzeri gibi Kureyş reisleri Ammar, Bilâl-i Habeşî gibi eshab-ı kirâmın fakirleriyle alay ediyorlar, onlara bakıp gülümsüyorlardı ve yine deniliyor ki: İmam-ı Ali Radiyallâh-ü Anh, müslümanlardan bir zümre ile münâfıkların yanlarına gitmişler, o münâfıklar ise o zâtlar ile alay etmeye cür’et etmişler, birbirlerine kaş ve göz işâretlerinde bulunmuşlar, sonra o münâfıklar, kendi arkadaşlarının yanlarına gitmişler, biz bugün bir aslan, yâni: Başının tepesinde ve önünde kıl bulunmayan ve küçürek ve küçük başlı olan bir kişiyi gördük diyerek gülmüşlerdi. Hz. Ali, daha Resûlul’lâh’ın huzuruna gelmeden bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

30. Ve onların yanlarından geçtikleri zaman, birbirlerine karşı göz işaret yaparlardı.

30. (Ve) O mü’mînler (onların) o alay eden dinsizlerin (yanlarından geçer oldukları zaman) o inkârcılar (birbirlerine karşı göz işâreti yaparlardı.) Birbirlerine mü’minleri kaş ve göz işâretiyle göstermek isterlerdi, alay ederlerdi.

31. Ve kendi taifelerinin yanlarına döndükleri zaman pek keyifli bir halde dönerlerdi.

31. (Ve) O münâfıklar (kendi tâifeleri yanlarına döndükleri zaman) bulundukları yerden ayrılıp kendi yakınlarının, guruplarının hanelerine gittikleri vakit (pek keyifli bir hâlde bulunurlardı.) O mü’minler ile alay etmiş olmaları, hoşlarına giderek ondan dolayı pek neşeli görünürlerdi.
“Fekâhet” zevklenmek, lâtife yapmak, kibirlenmek, çirkin lâkırdılarda bulunmak mânâsınadır.

32. Ve onları gördükleri vakit derler ki: İşte bunlar sapıklardır.

32. (Ve) O dinsizler (onların) o mü’min zâtları (gördükleri vakit derlerdi ki: İşte bunlar) bu mü’minler (sapıklardır.) Kendi babalarının, dedelerinin yollarını bırakmış, Muhammed Aleyhisselâm’a tâbi olmuş kimselerdir.

33. Halbuki bunlar, onların üzerlerine denetleyici olarak gönderilmemişlerdi.

33. (Halbuki, bunlar) Müslümanlar ile alay eden bu kâfirler (onların üzerlerine) o mü’mîn zâtlar hakkında (gözeticiler olarak gönderilmemişlerdi.) Onların ne selâhiyetleri vardır ki: O mü’minleri hâl ve davranışlarını gözetleyebilsinler, onlar sapıklık isnâdında cür’et edebilsinler!. Onlar kendi alçaklıklarını, cehâletlerini bilmiyorlardı, o doğru yolu takip eden zâtlara dil uzâtıyorlardı.

Diğer bir yoruma göre bu beyanlar, o kâfirlerin sözlerini hikâye etmekten ibarettir. Şöyle ki: O kâfirler, müslümanları görünce diyorlardı ki: Bunlar, bizim üzerimize muhafızlar olarak gönderilmemişlerdir. Bunlar bizi o selâhiyetle İslâm dinine dâvet ediyorlar, bizim şirkimize mâni olmak istiyorlar?.

34. Artık o günde de o iman etmiş olanlar, o kâfirlere güleceklerdir.

34. (Artık o günde de) O âhirette, o ceza gününde de (o îman etmiş olanlar, o kâfirlere güleceklerdir.) O kâfirler dünyada iken mü’mînlere karşı alaycı bir sûrette gülmüş olmalarına bir mukabil olmak üzere kendileri gülünecek bir vaziyette bulunacaklardır.
O kâfirler, inkâr ettikleri o ceza gününe kavuşmuş, o gün bilmüşahede sâbit bulunmuş olacağı için artık mü’minler, sevinçli bir hâlde bulunacaklardır.

35. Tahtlar üzerinde seyredeceklerdir.

35. O gün mü’mînler (Tahtlar üzerinde) oturarak o kâfirlerin başlarına gelen ilâhî azabı, o dinsizlerin yapmış oldukları inkâr ve alaylarının cezasını (seyredeceklerdir.)

36. Nasıl o kâfirler, işledikleri şey ile cezâlanmış oldular mı?

36. Artık âhirette mü’mînlerin sevincini daha fazla arttırmak için buyurulacaktır ki: (Nasıl o kâfirler) Dünyada iken (işler oldukları şey ile) o inkârları, alaycı hareketleri sebebiyle (cezalanmış oldular mı?.) İşte cezalandırıldıklarını müşahede edip duruyorsunuz, bu âkıbeti zâten size Kur’an-ı Kerim vaktîle haber vermişti, işte şimdi gerçekleşmesini de gözlerinizle görüyorsunuz.

“Tesvib” sevap ve ceza vermek, bir şeyin karşılığını ödemek demektir. Maamafih sevap, lâvzı hayır karşılığında, ceza lâfzı da şer karşılığında daha ziyade kullanılmaktadır. Bu âyet-i kerîmede de bir kınamak için, kâfirlerin başlarına gelecek cezaya, azaba sevap denilmiş bulunuyor. Yâni: Ey kâfirler!. Siz başka sevap beklemeyiniz, sizin amellerinizin, karşılığı, böyle bir daimi azaptan ibaret bulunmuştur. O hâlde insanlar böyle müthiş bir cezaya uğramak istemezlerse itikatlarını, amellerini ıslâha çalışmalıdırlar, kimsenin hukukuna meşrû bir sûretteki şeref ve şanına müdahelede bulunmamalıdırlar. Din kardeşliğinin değerini karşılıklı bir hürmet ve muhabette devam etmelidirler. İnsanlık cemiyetinin ebedî selâmet ve saadeti ancak bu sûretle tecelli eder. Hak Teâlâ Hazretleri, cümlemizi böyle bir muvaffakiyete nâil buyursun. Amin. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.

Yorum Bırakın