KAMER SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre de “Ettarık” sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Ellibeş âyet-i kerîmeyi içermektedir. Necm Sûresi ile aralarında büyük bir münâsebet vardır. Şöyle ki:

(1): Biri yıldız’a, diğeri de ay’a işâret ediyor ki, bunların arasında güzel bir alâka vardır.

(2): Necm sûresinin ahırında kıyamet yaklaştı denilmiştir, bu Kamer sûresinin evvelinde saat yaklaştı diye buyurulmuştur.

(3) Bu kamer sûresinde geçmiş ümmetlerin kıssaları, Necm sûresindekinden daha fazla izah edilmiş, helâkleri daha genişçe bildirilmiştir.

(4): Ay’ın yarılması mûcizesine işâret olunmuş ve Resûl-i Ekrem’e müşriklerden yüz çevirmesi emredildiği gösterilmiştir.

(5): İnkârcıları gafletlerinden ve kendilerini ilâhî azap ile korkutan zâtları tekzîb etmekte olduklarından dolayı kınamaktadır.

(6): Bütün hâdiselerin ilâhî takdir ile meydana geldiğini ve hepsinin de defterlerde yazılmış bulunduğunu bildiriyor.

(7): Âsi kimselerin nasıl cezalandırılacaklarını ihtar ediyor, takvâ sâhibi zâtların da cennetlere, ilâhî tecellilere nâil olacaklarını müjdelemektedir.

1. Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye ayrıldı.

1. Bu mübârek âyetler, kıyametin yaklaştığını, ay’ın ikiye ayrıldığını, kâfirlerin ise kendi hevalarına uyarak gördükleri mûcizelerden yüz çevirir olduklarını bildiriyor. İnsanları uyandıracak olan son derece hikmetli öğütlerin varlığına rağmen dinsizlerin o mevîzelerden kaçındıklarını teşhir ediyor. Fakat kıyamet kopunca bir çağrı sesi ile inkârcıların kabirlerinden nasıl müthiş bir şekilde çıkacaklarını ve o günün şiddetini itirafa mecbur olacaklarını beyân buyurmaktadır, şöyle ki: (Kıyamet yaklaştı) Kıyametin kopacağı saat, yakin oldu, bu dünyanın sona ermesine pek az bir zaman kaldı.

 Çünkü, dünyanın belki milyonlarca sene evvel yaratılmış olduğuna göre kalan devamı, ne kadar bir nice sene olsa da yine nispeten pek az bir müddet demektir. (ve) Özellikle bunun yaklaştığına büyük bir alâmet olmak üzere (ay ikiye ayrıldı) Son Peygamberin bir mûcizesi olmak için onun bir işâretiyle ay, iki parçaya ayrılıp sonra yine eski vaziyetini aldı. Evet. En muteber tefsirlerde ve sahîh-i Büharî ve Müslim gibi en makbul hadis kitaplarında genişçe beyân olunduğu üzere Hz. Peygamberin hicretinden beş sene kadar önce, Mekke ahâlisi, Resûl-i Ekrem’den bir mûcize talebinde bulundular. Yüce Peygamber Efendimiz de mübârek eliyle ay’a işâret etti, ay derhal iki kısma ayrıldı, bir kısmı Hira dağının üstünde, diğer bir kısmı da aşağı tarafı karşısında görülmeğe başladı, sonra da yine birleşerek eski vaziyetini almış oldu.

Ay’ın ikiye ayrılmasının bir mûcize olmak üzere Hz. Peygamber zamanında vuk’u bulduğuna bütün müslümanlar inanırlar. Şerh-i Mevakıf’da deniliyor ki: Bu ay’ın ikiye ayrılması hâdisesi, tevatüren sâbittir. Allâme İbnüssübki de bunu tercih etmiştir. Bu, Kur’an-ı Kerimde hakkında âyet bulunan bir olaydır ve Sahihayn’da vesâirede rivâyet olunmuştur, bunun tevatür yoluyla sâbit olduğunda şübhe edilemez. Buna dâir Hz. Ali ve Hz. Enes ile İbn-i Mes’ut ve İbn-i Abbas gibi Ashâb-ı kirâm’dan sahîh rivâyetler vardır. Tefsîr-il Alusî, Sirac-ül Münîr.

Bu ay’ın ikiye ayrılmasının ileride kıyamet zamanı vuk’u bulacağına veya bu ikiye ayrılmadan maksat, ay’ın doğuşu zamanında karanlığın dağılıp bertaraf olacağından ibâret bulunduğunu iddia, aslâ uygun değildir.

Bu ay’ın yarılması olayının en büyük aklî ve naklî delili bu âyet-i kerîmedir. Eğer böyle bir inşikak, vuk’u bulmamış olsa idi, bu âyet-i kerîme, nasıl teblîğ edilebilirdi. Şüphe yok ki, o takdirde bu âyet-i kerîme, tekzîb edilirdi ve Resûl-i Ekrem’e imân edenler bulunmazdı. Bu hâdiseyi dışardan gelenler de görmüş olduklarını söylemişlerdir. Kıyamet koptuğunda yalnız ay değil, bütün gök cisimleri parçalanacak, darmadağın bir hâle gelecek, kim bilir daha nasıl bir vaziyet alacaklardır. Artık o cisimler arasında nispeten çok küçük bulunan ay’ın ikiye ayrılmasını özellikle söz konusu etmek nasıl uygun olabilir?. Sonra kıyamette görülecek hâdiseleri hiçbir kimse inkâr ederek sihirdir diyemez. Halbuki ay’ın yarılmasını görenlerin onu bir sihir eseri sandıklarına yine Kur’an-ı Kerim işâret buyuruyor. Demek ki, o yarılma, Hz. Peygamber zamanında meydana gelmiştir.

Bir kere düşünmeli!. Allah’ın kudretine göre öyle bir yarılmanın vukuu nasıl inkâr edilebilir?. Bu yarılma hâdisesi, bir hârika
olmakla beraber haddizâtında mümkündür. Her cisim, bölünmeyi ve bütünleşmeyi kabul ettiği gibi ay da eder. Her mümkün olan şey ise, ilâhî kudret ile elbette ki, meydana gelebilir. Yeryüzünde büyük büyük dağların yarılması vâdilerin ortaya çıkması, karaların denizlere ve tersine denizlerin karalara dönüşmesi görülmektedir. Bu değişmeleri meydana getiren zelzeleleler, infilâklar ile birer âdi sebeptir ki, onlar da ilâhî takdir ile vücude gelmektedir. Artık Kâinatın Yaratıcısı Hazretleri, böyle âdi sebeplere ihtiyaç bırakmaksızın da öyle yarılmaları meydana getirebilir. Buna inanmışızdır. Bununla beraber bir kısım ilim adamlarının iddialarına göre yerküresi ile bir kısım yıldızlar, esasen güneşten ayrılmışlardır, bir gün yine güneş ile birleşeceklerdir. Artık onlar da ay’ın bu yarılmasının mümkün olduğunu elbette ki, inkâr edemezler.

Şöyle de denilmektedir ki: Bu yarılma hâdisesi, meşhur hadisler ile sâbittir. Geceleyin meydana geldiği için bunun vukuu tevatüren rivâyet edilmemiş olabilir. Ve ay’ın safhâları, aynı zamanda yerküresinin her tarafında aynı şekilde görünemez, o hâdise bâzı yerlerde görülememiş olabilir. Fakat bu tevatürün olmaması, bu mûcizenin vukuunda tereddüde sebep olamaz. Bunun vukuuna âyet-i kerîme işâret buyuruyor. Şu kadar var ki, bu yarılmanın meydana gelişi itibariyle mütevatir değildir. Âyet-i kerîme de bu hususta açık ve kesin bir delil hükmünde bulunmuyor. Binaenaleyh bunun vuk’u bulmuş olduğuna inanmayanlara kâfir denilmez. Bu hususlara dâir Tefsir-ül Vazih’te ve Tefsir-i Alusi’de geniş bilgi vardır.

2. Onlar, bir mucize görecek olsalar, yüz çevirirler ve daimî bir büyüdür, derler.

2. (Onlar) O müşrikler (bir mûcize) Hz. Muhammed’in peygamberliğinin hakikatin kendisi olduğuna dâir bir alâmet, bir hüccet (görecek olsalar ondan yüz çevirirler) onu kabul etmezler, (ve daimî) kuvvetli ve şiddetli veya gelir geçer gider, devam etmez (bir büyüdür derler.) o mûcizeyi bir sihir sanırlar. İşte ay’ın yarılması hakkındaki bâtıl kanaatları da böyledir. O muazzam hârikayı da gördükleri hâlde yine inanmamışlar, onu bir sihir eseri sanmışlardı.

3. Ve onlar, tekzîb ettiler ve kendi hevalarına uydular. Halbuki, her iş kararlaşmıştır.

3. (Ve onlar) O müşrikler (tekzîb ettiler) Hz. Peygamber’in gösterdiği mûcizeyi inkâra cür’et gösterdiler (ve kendi hevalarına uydular) şeytanî vesveselere, bâtıl kuruntulara tâbi oldular, öyle ay’ın ikiye ayrılması gibi açık, parlak bir mûcizeyi sihir sandılar (halbuki, her iş, kararlaşmıştır.) takdir edilen şeylerden herbiri bir gayeye ulaşacaktır. İşte o cümleden olmak üzere son peygamberin peygamberliği de yerleşecek, onun yüce şânı da ortaya çıkacak, gösterdiği şeylerin birer hakikî mûcize olduğu ortaya çıkmış bulunacaktır. O inkârcıların sonları da bir pişmanlıktan, bir elîm azabtan ibâret olacaktır. Nitekim Bedr savaşında ve diğerlerinde öyle bir mağlûbiyete uğramış uhrevî azaba kavuşmuş oldular.

4. And olsun ki, onlara haberlerden öylesi gelmiştir ki, onda sakındıracak öğüt vardır.

4. (And olsun ki, onlara) O ay’ın ikiye ayrılmasını, Resûlullâh’ın peygamberliğinin kâr eden inkârcı, inatçı kimselere, Kur’an-ı Kerim’de ve diğer peygamberlerin sahifelerinde (haberlerden öylesi gelmiştir ki,) eski kavimlerin Peygamberlerini inkârları yüzünden nasıl felâketlere, azablara uğramış olduklarına âid tarihî kıssalar, müthiş vak’alar bildirmiştir ki, (onda) o gelen haberlerde, insanları inkârcı hareketlerden (sakındıracak öğüt vardır.) artık o gibi haberlerden, kıssalardan bir uyanma dersi alınması gerekmez mi?.

“Müzdecer; Yasaklayan ve men eden, sakındıran öğüt demektir.

5. Son derecedeki bir hikmettir. Fakat bu korkutucular bir fâide vermiyor.

5. Evet.. O haberler, kıssalar (Son derecedeki bir hikmettir) insanları uyandırmak için, hidâyet yoluna sevk etmek için en mükemmel bir nasihattir, (fakat bu korkutucular,) Bu felâketleri, azabları ihtar eden öğütler, o inkârcılara (bir fâide vermiyor.) onlar güzelce düşünmedikleri için, câhilce bir hâlde yaşamayı benimsedikleri için hiçbir öğütten, hiçbir kıssadan bir ibret hissesi almıyorlar. “Nüzür” lâfzı “nezir’in” çoğuludur ki, münzir yâni korkutucu olanlar demektir. Bir de “Nüzür” kelimesi inzar, yâni korkutmak, tehdîd etmek mânasında kullanılmaktadır.

6. Artık sen onlardan yüz çevir. O gün ki, davetçi bir korkunç, hoş olmayan bir şeye dâvet eder.

6. (Artık) Ey son peygamber!, (sen onlardan) O inkârcı, inatçı şahıslardan (yüz çevir) onlar ile tartışmada bulunma, onlar verilen nasihatlardan, bildirilen kıssalardan faydalanacak bir durumda bulunmuyorlar, (o gün ki, dâvetçi) yâni: İsrâfil Aleyhisselâm, onları (bir korkunç, hoş olmayan bir şeye dâvet eder) hesap mevkiine çağırır, onlar da kıyametin pek müthiş korkutucu hâllerini görmüş olurlar.
“Nükür” misli görülmemiş olup akılların çirkin saydığı şey demektir.

7. Gözleri zelîller olarak kabirlerinden çıkacaklardır. Sanki onlar dağılmış çekirgelerdir.

7. O gün, o kâfirler (Gözleri zelîller olarak) büyük bir zillete bir hayrete tutulmuş bulunarak (kabirlerinden çıkacaklardır.) yeniden hayat bulacaklardır. (sanki onlar) O kabirlerinden çıkacak olanlar (dağılmış
çekirgelerdir.) öyle pek büyük bir kalabalık, bir dağınıklık hâlinde etrafa yayılacaklardır, nereye varacaklarını kestiremeyeceklerdir.

“Huşşâ” kelimenin tekili olan”Haşî” lâfzı: Zelîl, mütevazî, sakin, yatışmış mânasınadır.

8. O dâvet ediciye koşucular olarak kâfirler derler ki: Bu çok çetin bir gün.

8. Artık o kabirlerinden çıkanlar (O dâvet ediciye koşucular olarak) O’na tâbi olacaklardır. O’na muhalefete, O’ndan geri kalmaya aslâ cesaret edemeyeceklerdir. (kâfirler) de (derler ki: Bu) bulunduğumuz vakit, (çok çetin bir gün.) son derece şiddetli, korkunç bir zaman!. İşte Peygamberlerini inkâr eden, onların gösterdikleri yolu tâkib etmeyen kâfirlerin âkıbetleri böyle bir felâkettir. Artık Son Peygamber Efendimizin zamanındaki inkârcılar da o eski kâfirlere âid haberleri, kıssaları bir ibret için göz önüne ve tefekküre almalı değil midirler?.

“Muhtıîn” kelimesi süratle koşan, itaat eden ve boyun eğen mânasınadır.

9. Bunlardan evvel Nûh kavmi tekzîb etti. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve mecnun dediler ve peygamberliğini tebliğden vazgeçirilmiş idi.

9. Bu mübârek âyetler Nûh Aleyhisselâm’ın kıssasını ve O’nun sonrakiler için nasıl bir ibret vesîlesi olduğunu bildiriyor. Kur’an-ı Kerimin de nasıl kolaylıkla anlaşılacak bir ilâhî öğüt bulunduğunu haber veriyor. Bunlardan bir uyanma payı alamayanların da hâllerinin rezâletine işâret buyurmaktadır.

 Şöyle ki: (Bunlardan evvel) Mekke-i Mükerreme’deki müşriklerden önce (Nûh kavmi) Peygamberleri olan Nûh Aleyhisselâm’ı (tekzîb etti) onun peygamberliğini inkârda bulundular. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (artık) O kavim (kulumuzu) o muhterem kulumuz olan Nûh Aleyhisselâm’ı (yalancı sandılar) onun peygamberlik iddiasını tasdik etmediler (ve) öyle bir Yüce Resûle (mecnun dediler) onun sözlerine cinnet ürünü dediler (ve) o Yüce Peygamber, artık risâletini o kavme tebliğden (vazgeçirilmiş idi) o kavim, o mübârek zâta birçok ezâ ve cefâda bulundular ve “Ey Nûh!. Eğer bu peygamberlik iddiana son vermez isen elbette taşlanmışlardan olursun” diye tehdite cür’et gösterdiler, mübârek zâtın peygamberlik görevini ifâ etmesine engel oldular. Bu ilâhî beyân, Son Peygamber Efendimiz hakkında bir teselliyi içermektedir.

“Uzdücir” tâbiri, çeşit çeşit ezâ ve cefâ ile peygamberlik görevini tebliğden yasaklandı ve men edildi demektir.

10. O da Rabbine dua etti. Şüphe yok ki, ben mağlûbum, artık intikam al diye niyâzda bulundu.

10. (O da) Nûh Aleyhisselâm da (Rab’bine dua etti) hâlini arzederek yalvardı ve Yarabbi!. (Şüphe yok ki, ben mağlûbum) Ben bir şahısım, kavmim ise büyük bir cemiyet hâlinde bulunarak maddî kuvvetlere sâhip bulunuyorlar, teblîğ ettiğim dinî hükümleri kabule yaklaşmıyorlar, bilâkis bana karşı tehakküme suikaste yelteniyorlar. (artık) Ey Yüce mâbudum!. O inkârcılardan (intikam al.) diye niyâzda bulundu.