KAF SURESİ


30. O gün ki, cehenneme deriz ki: Doluverdin mi? O da der ki: Daha var mı?

30. Allah’ın vâ’di ve uhrevî azabı gelmiş, tatbik edilmeğe başlanılmış olur, (O gün ki, cehenneme deriz ki:) yâni: Bir lisân-ı hâl ile cehenneme hitab buyurulmuş olur ki: Ey cehennem!, (doluverdin mi?.) İçerine sevk edilen insanlar ile cinler seni dolduruverdiler mi?. Daha başkalarını da içerine alabilir misin?, (o da) Cehennem de bir lisân-ı hâl ve soru sormak sûretiyle (der ki: Daha fazla var mı?.) artık ben doldum, bundan fazlasını nasıl içerime alabilirim?.

Diğer bir görüşe göre de cehennem, kâfir ve isyânkârlara karşı kızgınlık ve şiddetini göstermek için der ki: Cehenneme lâyık olanlar var ise onlar da gelsinler, onlara da yer vardır.
Bu sual ve cevap, deniliyor ki: Cehennemin genişliğini, dehşetini anlatmak için bir misâl ve hayâlde canlandırma sûretiyle beyân buyurulmuştur, bununla cehenneme ne kadar çok kimselerin sevk edileceğine işâret buyurulmuş oluyor. Allah ne kasdettiğini en iyi kendisi bilir.

31. Ve cennet takva sahipleri için uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır.

31. Bu mübârek âyetler de cennetlere selâmetle girecek zâtların vasıflarını bildiriyor, onların müttaki, yâni: Allah’ın azabından korkan, günâhlardan tevbe eden, Allah’ın hududunu muhafazaya çalışan, ibâdet ve itaata devam eden, samimi kalb ile Cenab-ı Hak’ka yönelik bulunan zâtlardan ibâret olduğuna işâret buyuruyor ve onların ebedî
cennetlerde her istediklerine kavuşmuş ve onun üstünde olarak da Allah’ın rızâsına ve tecellisine mazhar bulunacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve cennet takvâ sâhipleri için) Cenab-ı Hak korkan, günâhlardan kaçınan zâtlar için (uzak olmaksızın yaklaştırılmıştır) bir hâlde ki: O cenneti daha durak mahâllinde iken müşahedeye muvaffak olurlar ve oradaki nîmetleri öğrenmiş bulunurlar, haklarında böyle bir ilâhî lütuf tecelli etmiş olur. Maamafih şöyle de denilebilir ki: Bu dünya hayatı ne kadar devam etse de yine geçicidir, âhiretteki ebedî hayata nazaran pek sınırlıdır. Bu itibar ile âhiret hayatı, insanlar için nispeten pek yakın bulunmaktadır.

32. İşte bu, sizin vaad olunduğunuz şeydir, herbir tevbekâr olan vazifesini muhafaza eden için.

32. Ve melekler tarafından kendilerine cennetler gösterilerek denilir ki: (İşte bu,) Böyle karşıdan seyretmeye muvaffak olduğunuz yüce makâm (sizin vâ’d olunduğunuz şeydir) Allah Teâlâ’nın sizlere dünyada Peygamberleri ve kitabları vâ’d buyurmuş olduğu yüksek cennettir, mükâfat makâmıdır. O takvâ sâhibi zâtların vasıfları ise şöylece açıklanmaktadır. Takvâ sâhibi (her tevbekâr olan) günâhlarından dolayı tevbe ederek Allah’ın affına sığınan ve üzerine düşen dinî vazifesini (muhafaza eden) Allah’ın haklarına riâyet edip ilâhî emirleri yerine getirmeye devam eden olgun mümin demektir. İşte öyle her takvâ sâhibi zât hakkında o Allah’ın vâ’di tecellî edecektir.

33. Rahmâna gıyaben korku duyan ve hakka yönelik bir kalb ile gelen kimseye mahsus bir cennettir.

33. Evet.. Cennet, takvâ sâhibi olan herhangi bir zâta mahsustur. Yâni: (Rahmâna gıyaben korku duyan) Cenab-ı Hak’kın yüce zâtını görmediği hâlde, onun varlığını bilip tasdik
eden, o Yüce Yaratıcıya itaatten ayrılmayan (ve hakka yönelik bir kalb ile gelen) temiz bir itikada sahip, Allah korkusu ile vasıflı bir kalbe sâhip olduğu hâlde bu hayatı terk ederek Cenab-ı Hak’ka mânen kavuşma şerefine erişen (kimseye) mahsus bir cennettir.

34. Ona selâmetle giriveriniz. İşte bu, ebediyyet günüdür.

34. O âhiret gününde öyle takvâ sâhibi zâtlara bir ikram için melekler derler ki: (Ona) O cennete (selâmetle giriveriniz) azabtan, üzüntü ve kederden uzak, yok olmaktan emin olduğunuz hâlde giriniz (işte bu) cennete gireceğiniz gün (ebediyyet günüdür) artık bu, ebediyyen devam edecektir. Artık ölüm, bu cennetten ayrılış yoktur.

35. Onlar için orada ne dilerlerse vardır ve bizim katımızda ise fazlası da vardır.

35. (Onlar için) O cennete girecek zâtlara mahsus (orada ne dilerler ise vardır.) çeşitli nîmetlere, lezzetlere nâil olacaklardır, diledikleri güzel şeylere kavuşacaklardır. (ve bizim katımızda ise) Yâni: Allah tarafından hususi bir lütuf olmak üzere o cennete girecek zâtlar için o kavuşacakları nîmetlerin, lezzetlerin üstünde daha (fazlası) da (vardır.) onlar, kabiliyetleriyle uygun olmak üzere düşüncelerinin üstünde en yüksek birer ilâhî lütfa mazhar olacaklardır, Allah’ın zâtını müşahede, onun kutsal varlığına bakmak, ilâhî tecellilere kavuşmak gibi en yüce saadetlere erişeceklerdir.

36. Ve onlardan evvel nice nesilleri helâk ettik ki, onlar kuvvetçe bunlardan daha şiddetli idiler, beldelerde dolaşıp durdular. Hiç kaçıp kurtulacak bir yer var mıdır?

36. Bu mübârek âyetler de asr-ı saadetteki din düşmanlarını tehdit edip onlardan daha kuvvetli kavimlerin dinsizlikleri yüzünden helâke uğrayıp gitmiş olduklarını haber
veriyor. Onların beldelerinde dolaşıp, eserlerinin görüldüğüne, onların tarihî felâketlerinden her düşünen kimsenin ibret alacağına işâret buyuruyor.

Âhiret hayatını yaratmaya, dinsizleri de kahr ve yok etmeye ilâhî kudretin fazlasiyle kâfi olduğuna bir açık delil olmak üzere bu Kâinatın altı günde yaratılmış olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!, (onlardan evvel) Senin Peygamberliğini tasdik etmeyen Kureyş müşriklerinden önce (nice nesilleri) cemaatleri (helâk ettik ki, onlar) o helâke uğrayan guruplar (kuvvetçe) kudretçe (bunlardan) bu Kureyş müşriklerinden (daha şiddetli idiler) Âd, Semud, Tüb’ba kavimleri bu cümledendir. Onlar, vaktiyle (beldelerde dolaşıp durdular) ticaret için, servet sâhibi olmak için her tarafa giderek seferlerde bulundular, istikbâllerini temine çalıştılar.

 Buna rağmen kendilerini Allah’ın kahrından kurtaramadılar. Artık düşünmeli!, (hiç kaçıp kurtulacak bir yer var mıdır?.) Elbette ki, yoktur, hiçbiri kendisini kurtaramadı, işte ey Kureyş müşrikleri!. Sizin ve benzerlerinizin hâli de öyledir, kendinizi Allah’ın kahrından kurtaramazsınız artık istikbâlinizi düşünün!.
Karn; Cemaat, insanlardan bir sınıf, az bir zamandaki ahali, seksen sene ve boynuz mânasınadır. “Batş” kuvvet, birşeyi rıfk ile olmaksızın zor ile tutmak demektir. “Nekb” gezmek, dolaşmak, dağ içindeki yol ve delmek demektir. “Mahis” de kaçacak yer, dönmek mânasınadır.

37. Şüphe yok ki, bunda elbette bir öğüt vardır, kendisi için bir kalb olan veya kendisi şâhid olarak kulak veren kimse için.

37. (Şüphe yok ki, bunda) O eski kavimlerin hâllerine dâir haberde, bu husustaki kıssalardan herbirinde veya bu sûre-i celîledeki güzel, hikmetli işâretlerden herbirisinde (elbette bir öğüt vardır,) bir ibâdet vardır. Bunlar uyanma vesîlesi olacak
birer öğüt mahiyetindedir. Evet.. (kendisi için bir kalb olan) temiz bir kalbe sâhip olup bu gibi öğütlerden istifâde kabiliyetine sâhip olan kimse için bir öğüt vardır.
(veya kendisi şâhid olarak kulak veren kimse için) Yâni: Kendisine okunan âyetlere, söylenen kıssalara karşı tamamen hazır, zihin bütünlüğüne sâhip, zekice bir tarzda yönelmiş olduğu hâlde söylenilen bildirilen şeyleri ehemmiyetle dinleyen herhangi bir insan için öğüt vardır. Bunlardan o kimseler istifâde ederler.

38. And olsun ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini altı günde yarattık ve bize yorgunluktan birşey dokunmadı.

38. O inkârcılar, bir kere Allah’ın kudretinin izlerine bakmıyorlar mı?. Ne için âhiret hayatını vesâire inkâr ediyorlar?. âlemin Yaratıcısı elbette ki: Öyle her şeyi yaratmaya kaadirdir. İşte buna işâret için şöyle buyuruyor. (And olsun ki,) Muhakkak bir hâdisedir ki: (gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini) Bütün bu kadar muazzam, muntazam kâinatı (altı günde) yâni o kadar müddetlik bir zamanda (yarattık) Evet.. O kadar büyük âlemler, hikmet gereği öyle az bir zaman içinde yaratılmıştır.

 Maamafih eğer Kâinatın Yaratıcısı dilese idi o âlemleri bir an içinde de yaratabilirdi. (ve) Buyuruyor ki: (bize) O âlemleri yaratmaktan dolayı (yorgunluktan birşey dokunmadı.) Evet.. Bütün bu kadar muazzam âlemlerin yaradılışından dolayı Yüce Yaratıcının mukaddes, kudret ve azametle vasıflanmış olan yüce zâtına hâşâ bir zahmet, bir meşakkat ârız olmamıştır. Artık bir kere ilâhî kudretin azameti düşünülsün. Bu kadar âlemleri yoktan var etmiş olan o Yüce Yaratıcı, insanları öldürdükten sonra tekrar hayata erdiremez, kıyamet âlemini meydana getiremez mi?. Elbette bütün bunlara fazlasiyle kaadirdir. Buna inanıyoruz.

Bu âyet-i kerîme haşr ve neşri inkâr edenler için bir ikaz vesîlesi olduğu gibi Yahudî’lerin yanlış bir kanaatlerini de yalanlamaktadır. Yahudî’lerin itikadınca Hak Teâlâ gökleri ve yeri pazar gününden itibaren yaratmaya başlayarak cuma gününde, o altı gün içinde yaratmış, cumartesi günü de istirahat etmiş, arş üzerine çıkarak arkası üstüne yatmakta bulunmuştur. Bu ne kadar Allah’ın şânına aykırı bir itikat!. Hâşâ Allah Teâlâ yorgunluktan, bir makamda insanlar gibi yatmaktan münezzehtir. Sonra altı gün denilmesi, bu Kâinatın o kadar bir müddet içinde yaradılışını beyân içindir yoksa bu âlemlerin yaradılışından evvel öyle hafta günleri bulunmuş değildi ki, pazar vesâire diye o günler tâyin edilsin.

“Lugub; Yorgunluk, meşakkat, yorulmak, açlık mânasınadır.

39. Artık dediklerine karşı sabret ve güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel Rabbini hamd ile tesbîh et.

39. Bu mübârek âyetler de münkirlerin dedikodularına karşı Resûl-i Ekrem’in sabr edip Cenab-ı Hak’kı belirli zamanlarında tesbîh ve tehmîde devam etmesini tavsiye buyuruyor. İnkâr edilen kıyametin nasıl vuk’u bulacağını ve insanların nasıl korkunç bir sese tutularak kabirlerinden kalkacaklarını bildiriyor. Yüce Yaratıcının kullarını öldürmeğe de; diriltmeğe de, haşr ve neşri vücuda getirmeğe de hakkıyla kaadir olduğunu ve kullarının neler söyler olduklarını tamamen bildiğini haber veriyor.

Yüce Peygamberin de bir zorlayıcı olmadığını ve Hak Teâlâ’dan korkanları Kur’an-ı Kerim ile irşâd etmekle emrolunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Artık) Sen kıyamet hakkında ve diğer hususlarda müşriklerin (dediklerine) bâtıl sözlerine (karşı sabr et) üzülme, onların o inkârlarının ne kıymeti var?. Bu kadar büyük bir kâinatı yaratmış olan bir Yüce Yaratıcı, insanları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Bunu hangi insaflı, düşünen bir insan, uzak görebilir?, (ve) Ey Yüce Peygamber!. Sen (güneşin doğmasından evvel) yâni sabah vaktinde (ve) güneşin (batışından evvel) yâni: Öğle ve ikindi vakitlerinde (Rab’bini hamd ile tesbîh et) Cenab-ı Hak’ka verdiği nîmetlerinden dolayı hamd ve senada bulunarak O’nun âcizlikten, ölüleri tekrar hayata kavuşturamamaktan uzak olduğunu söyle, hamd ve tesbîhe devam eyle.

40. Ve geceden de onu tesbihte bulun ve secdelerin arkalarından da.

40. (Ve geceden de onu tesbîhte bulun) Gecelerin bâzı vakitlerinde de, yine tesbîhe devam et (ve secdelerin arkalarından da) namazların kılınmasının ardından da Cenab-ı Hak’kı tesbîh et, hamd ve senada bulun.
İbn-i Abbas Radiyallâhü Anh’tan rivâyet edildiği üzere güneşin doğuşundan evvelki namazdan maksat, “Selâtı Fecr” denilen sabah namazıdır. Güneşin batışından evvelki namazlardan maksad da öğle ve ikindi namazlarıdır. Geceleyin kılınacak namazlardan maksat da akşam ile yatsı namazlarıdır ki, toplamı, beş vakit namazdan ibâret bulunmuş olur. Secdeleri müteâkip kılınacak namazdan maksat da farz namazlardan sonra kılınacak nâfile namazlardır veya vitr namazlarıdır yâhut yapılacak tesbîhlerdir.

41. Ve dinle, o gün ki: Seslenen, yakin bir mekândan seslenir.

41. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Kıyamet durumlarına dâir sana verilen haberi (dinle, o gün ki, seslenen) yâni: İsrâfil veya Cebrâil Aleyhimesselâm (yakın bir mekândan seslenir) Ey insanlar!. Muhasebe için tez kalkınız der, insanlar da kabirlerinden hemen kalkar, hesab mevkiine koşarlar. Müfessirlerin çoğuna göre bu da, Beyt-i Mukaddesteki Huhreden, yâni: Büyük bir taş üzerinden yapılacaktır.

42. O gün ki, o hak ile olan sesi işiteceklerdir. İşte o çıkış günüdür.

42. Evet.. (O gün ki, o hak ile olan korkunç sesi işiteceklerdir) Bütün ölüler, ikinci sûr’a üfrülme vâki olunca o hakka dayalı olan sesi duyarak kabirlerinden kalkacaklardır, (işte o çıkış günüdür) O gün bütün ölüler, hayat bulup kabirlerinden çıkacaklar, mahşere sevk edileceklerdir.

43. Şüphe yok ki, biz, bizler diriltiriz ve öldürürüz ve dönüşü de bizedir.

43. Yüce Yaratıcı şöyle de buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) Evet.. (Bizler) Yâni: Kudret ve azametle vasıflanan yüce zatını (diriltiriz) insanları vesâire dünyada hayata kavuştururuz (ve) onları bilâhare (öldürürüz) belirlenmiş ecelleri nihâyet bulunca kendilerini hayattan mahrum bırakırız, bu hususta yüce zâtıma hiçbir kimse ortak olamaz, (ve dönüş de bizedir.) Yâni: İnsanların âhirette mükâfata veya cezaya ermeleri için varacakları yer ise ancak Hak Teâlâ’nın tâyin buyurmuş olduğu muhasebe sahasıdır.


44. O gün ki, yer, onlardan sür’atle çatlayıp ayrılır. İşte o, bir haşrdır, bize göre pek kolaydır.

44. Evet.. İnsanlar Allah’ın huzuruna yâni: Onun tâyin buyurduğu yüce mahkemeye sevk edilirler, (O gün ki, yer onlardan) ölmüş kimselerden (sür’atle çatlayıp ayrılır) içinde bulunmuş olan ölüler, hemen fırlayıp çıkıverirler (işte o, bir haşrdır) bir dirilme, bir toplama ve sevk günüdür. O gün herkes kabrinden kalkarak mahşere sevk edilmiş olur. Böyle bir haşr ise (bize göre pek kolaydır) takdir edilen vakit gelince hemen pek kolaylıkla, bir ilâhî emrin yönelmesiyle meydana gelir. Artık bu hususta hangi akıllı, tereddütte bulunabilir?. Nerede kaldı ki, inkâra cür’et edebilsin.

45. Biz onların neler söylediklerini pek iyi bileniz ve sen onların üzerlerine bir zorlayıcı değilsin. Artık benim tehdidimden korkacaklara Kur’an ile öğüt ver..

45. Yüce Yaratıcı, Resûl-i Ekrem’ine teselli vermek, inkârcıları da tehditte bulunmak için buyuruyor ki: (Biz onların neler söyler olduklarını pek iyi bileniz) O inkârcılarını kıyamet vuk’u bulacağını inkâr ettiklerini ve kıyamete âid âyetleri yalanladıklarını hakkıyla bilmekteyiz, onlar, inkârlarında devam edince büyük cezalara mâruz kalacaklardır, (ve sen) Resûlüm!, (onların üzerlerine bir zorlayıcı değilsin) onları zorla imâna, âhireti tasdike sevk etmekle emrolunmuş bulunmuyorsun. Zâten samimi bir sûrette olmayıp da zorlamaya binaen kabul edilen bir imân, bir tasdik, Allah katında makbul olamaz, (artık benim tehdidimden) Kur’an-ı Kerim vasıtasiyle vuk’u bulan ilâhî vâ’dden (korkacaklara) öyle korkup uyanacak, hakkı kabul edecek kabiliyette bulunanlara (Kur’an ile öğüt ver) onlara dinî vazifelerini bir müjde ve bir uyanma vesîlesi olmak üzere zikr et, telkinde bulun.

Çünkü Hak ve hakikati kabul eden zâtlar, ancak Allah’tan korkan, Cenab-ı Hak’kın kudret ve azametini bilip kalblerinde Allah korkusu parlayıp duran müminlerdir, başkaları değildir. Hak Teâlâ Hazretleri, cümlemizi selâmet ve saadetin yegane vesîlesi olan imân şerefinden ayırmasın. Peygamberlerin seyyidi olan Hz. Muhammed hürmetine Âmin.