TALAK SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, El-İnsan sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. On iki âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Bundan evvelki Tegabün sûresinde bâzı eşlerin fitne ve düşman olduğu bildirilmişti, böyle bir içtimaî durum ise, bazen boşanmaya sebebiyet vereceği için bu mübârek sûrede de talâka ve (boşanmaya) ve aile münasebetine nasıl güzel bir biçimde son verilmesine ait hükümler bildirilmiş, bu münasebetle de kendisine “Talak Sûresi” adı verilmiştir.
Bu mübârek sûresinin başlıca içerdiği konular şunlardır:

1. Boşanacak kadınların hangi müddet ve şartlar dairesinde boşanmasını ihtar.

2. Boşanma iddeti sona erince yapılacak muamelenin neden ibaret olacağını ve Allah’tan korkmanın ve tevekkülün lüzumunu beyan.

3. Hayz görmekte olan, hayzdan kesilen ve henüz hayz görmeğe başlamamış olan kadınların iddet müddetini ve ikametgahlarım belirleme ve hak ettikleri ücretlerin kendilerine verilmesine tembih ve herkesin hâline göre, nafaka vermekle mükellef olduğunu tebliğ.

4. Allah’ın koyduğu sınırlara tecavüzün gerektireceği cezaları ihtar ve tarihî misallere işaret ve mümin, takva sahibi zatlara da nail olacakları mükâfatları müjdelemek.

5. Gökleri ve yerleri yaratan Yüce Yaratıcının kutsal vasıflarım beyan ile uyanmak için nazar-ı dikkatleri çekmek ve dinî hükümlere uymanın gereğine işaret.

1. Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız vakit hemen iddetlerinden sayılacak bir zamanda boşayın ve iddeti sayın ve Rabbiniz olan Allah’tan korkun ve onları evlerinden çıkarmayın ve kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki, apaçık bir kötülük, meydana getirmiş olsunlar ve işte bunlar, Allah’ın tâyin ettiği huduttur. Ve her kim Allah’ın hududuna tecavüz ederse, mutlaka kendi nefisine zulümetmiş olur. Bilmezsin, olabilir ki: Allah, ondan sonra bir iş vücuda getirir.

1. Bu mübârek âyetler, boşanacak kadınların iddete başlayabilecekleri bir zamandan itibaren boşanmalarını ve pek fahiş ahlâksızlıkta bulunmayan kadınların boşanmaya ait iddet müddetini bulundukları hanelerinde ikmal etmelerini emrediyor. Bu konudaki ilâhî hududa riâyet etmeyenlerin kendi nefislerine zulmetmiş olacakları ve boşanma hâdisesi neticesinde hayırlı bir işin meydana getirilebileceğini ihtar buyuruyor. İddeti bitmek üzere olan boşanmış karıların ya güzelce bir geri dönme ile eşlikte tutulmasını veya onların güzelce bir tarzda bırakılmalarını ve geri dönüş yapıldığı takdirde uygun iki kimsenin şâhit tutulmasını tavsiye ediyor ve bu hususta ehl-i imâna nasihat veriyor.

Takva sâhipleri bir kurtuluş çaresi bulunacağını ve ümitli olmadıkları bir taraftan rızıklandırılacaklarını müjdeliyor. Allâh-ü Teâlâ’ya tevekkülün ehemmiyetine ve O Yüce Yaratıcının tasarrufatındaki hikmet ve faydaya işaret buyurulmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey Ümmetinin rehberi, önderi olan Yüce Resûl (kadınları boşadığınız vakit) Onları boşamaya niyet ettiğiniz takdirde (hemen iddetlerinden sayılacak bir zamanda boşayın) iddet müddeti uzayarak fazla zarar görmesinler. (ve iddeti sayın) Güzelce dikkat edin,

iddetin başladığı ve son bulduğu vakti bilin, bu esnâda gözetilmesi gereken hukuku korumaya çalışın ve ( Rabbiniz olan Allah’tan korkun) iddetin uzamasına sebebiyet verip boşanan kadınları zarara sokmayın, bu hususta da ilâhî emre muhalefetten sakının, (ve onları evlerinden çıkarmayın) Yâni: O boşanan kadınları, boşanmalarından evvel ikâmet ettikleri hanelerde yine iddet müddetince ikâmette bulundurun, onları kızarak veya şahsî bir menfaat hissesine kapılarak ikametgâhlarından hemen atmayın (ve kendileri de çıkmasınlar) o boşanan kadınların iddetleri devam ettikçe o ikâmetgâhlarından çıkmaları câiz olmaz, isterse, kendilerini boşamış olan kocaları çıkmalarına müsaade etsinler. Çünkü bu çıkmaya müsaade, onları çıkarma hükmündedir.

Bununla beraber şöyle de denilmiştir ki: Bu kadınlar kendi kendilerine çıkamazlar fakat çıkmaları hususunda ittifâk bulunursa, yâni: Kendilerini boşamış olan kocaları onların kendi arzuları ile çıkmalarına muvafakat ederlerse bu çıkmak câiz olur. Çünkü bu hak, ikisinden başkasına ait değildir. Fakat şöyle de denilmektedir: Kocaları izin verse de o kadınlar hanelerinden ne gündüzleri ve ne de geceleri çıkamazlar, o hanelerde iddet müddetince ikâmet etmeleri, bir şer’î haktır, izin ile düşmez, çıkmaları haramdır, çıkınca iddetleri son bulmaz. Tefsîr-i Ebissuut ve Tefsîr-ül’meragî.

(Meğer ki: Apaçık bir kötülük) meydana (getirmiş olsunlar) meselâ haddi icabeden zina gibi, hırsızlık gibi fâhiş bir rezillikte bulunsun veya kocalarına galip gelip eza ve cefaya devam etsinler, o takdirde onların o kötü tavır ve ahlâklarından dolayı o ikâmetgâhlarından çıkarılmaları câiz olur. (Ve işte bunlar) Bu beyan olunan hükümler, iddete riâyet, takva ile vasıflanma, boşanmış kadınların hanelerinde ikâmet etmeleri (Allah’ın tâyin ettiği huduttur)

kendilerine muhalefet edilmemesi icabeden şer’i hükümlerdendir, (ve her kim Allah’ın hududuna tecâvüz ederse) O’nun ilâhî hükümlerine muhalefete cür’et gösterirse (mutlaka kendi nefsine zulmetmiş olur) kendi şahsını zarara sokmuş, azabı hak ettirmiş bulunur. (Bilmezsin) Önceden takdir edemezsin (olabilir ki: Allah ondan sonra) öyle boşanmanın, bâzı düşmanlıkların meydana gelmesini müteâkip (bir iş vücuda getirir) kalplerdeki düşmanlığı, sevgiye dönüştürür, bunun neticesinde geri dönme tarafı tercih edilerek tekrar karı kocalık vücuda gelmiş olabilir. Artık fazla ümitsizlik ve kedere düşmemelidir.

2. Sonra o kadınlar: İddetlerini doldurmaya yaklaştıkları vakit artık onları güzellikle tutun veya güzellikle onlardan ayrılın ve sizden iki adalet sahibini de şahit tutun ve şahadeti Allah için doğruca îfa edin, işte size bu bildirilen, bir şeydir ki bununla Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimseye öğüt verilir ve her kim Allah’tan korkarsa onun için bir çıkış yeri nasip eder.

2. (Sonra) O boşanan kadınlar (iddetlerini doldurmaya başladıkları vakit) artık ey onları boşamış olan kocaları!, (onları güzellikle tutun) yâni: Aranızda evliliğin devamım ister iseniz, câiz olduğu takdirde onlara geri dönmede bulunarak onları güzel bir geçinme ile nikâhınız altında tutun, karı-koca hukukuna riâyetten ayrılmayın (veya güzellikle onlardan ayrılın) onlara haklarını verin, kalplerini kıracak lâkırdılarda bulunmayın, onlara iddetleri uzasın diye iddetleri esnâsında müracaat edip de sonra tekrar boşamaya kalkmayın (ve sizden iki adâlet sâhibin! de şâhit tutun) gerek geri dönme ve gerek ayrılma vukuu zamanında iki mü’min, sözüne itimat edilen şâhit bulunmalıdır ki: Bir inkâra, bir çekişmeye meydan kalmamış olsun, meselâ: kadın, ric’at (dönme) vukuunu bilâhare inkâr edebilir, yâhut koca vefat eder de karısı mirastan mahrûm kalsın diye diğer varisler geri dönme hâdisesini inkârda bulunabilirler, iki adil şâhit bulunduğu takdirde ise böyle bir inkâra yer kalmaz, (ve şâhitliği Allah için doğruca îfa edin)

Ey şâhitler!. Siz de sırf Allah rızâsı için şâhitlikte bulunun, hakikat ne ise onu söyleyin (işte size bu) bildirilen, emredilen tavsiye buyurulan bir şeydir ki: (bununla Allah’a ve âhiret gününe imân eden kimseye öğüt verilir) tâ ki: Bunun gereğine harekette bulunsun (Ve her kim Allah’tan korkarsa) onun emrine muhalefetten çekinirse, meselâ: Karısını iddeti uzasın diye hayz hâlinde iken boşamazsa veya iddet beklediği hanesinden çıkarıp atmazsa (Onun için bir çıkış yeri nasîb eder) onu sıkıntılardan, üzüntü ve kederden kurtarır, bir selâmet sahasına erdirir.

3. Ve onu hiç hatırına gelmeyen bir yerden rızıklandırır ve her kim Allah’a tevekkül ederse artık O, ona kâfidir, şüphe yok ki: Allah, emrini yerine getirendir, muhakkak ki: Allah her şey için bir miktar tâyin buyurmuştur.

3. (Ve onu) O kendisine yönelen şer’î hükümlere riâyet eden mü’mini (hiç hatırına gelmeyen bir taraftan rızıklandırır.) karısına vereceği mihrin veya nafakanın kat kat üstünde nîmetlere nâil kılar. (Ve her kim Allah’a tevekkül öderse) işlerini Cenab-ı Hak’ka bırakarak ondan muvaffakiyetler beklerse (artık O) Yüce Yaratıcı (ona) o tevekkül eden kuluna (kâfidir) onu dünyevî ve uhrevî işlerinde muvaffakiyetlere kavuşturur. Kulların vazifeleri, zâhirî sebeplere baş vurmaktır, sonra muvaffakiyeti de Cenab-ı Hak’tan beklemektir. Allâh-ü Teâlâ, nasîp buyurmadıkça hiçbir gayret güzel bir netice vermez, ilâhî takdire uygun olan güzel bir mesai de bir ilâhî yardımın eseri olarak pek güzel meyveler verir. (Şüphe yok ki: Allah, emrini yerine getirendir.)

İrâde buyurduğu herhangi bir şeyi infaz eder, mahlûkatı için vücuda getirir (Muhakkak ki: Allah, her şey için bir miktar tâyin buyurmuştur.) Cenab-ı Hak’kın takdîr buyurduğu her şey ise mutlaka meydana gelir. Artık müminler için lâzımdır ki, her hususta Yüce Yaratıcıya tevekkülde bulunarak muvaffakiyetlere nâil olmalarını ondan niyâz etsinler, haklarında her ne şey zuhura gelirse bir hikmet gereği olduğunu düşünerek teselli bulsunlar, bir ayrılık hâdisesinden veya bir ihtiyaç ortaya çıkmasından dolayı ümitsizliğe düşmeyip güzel bir neticeye nâiliyeti o Yüce Yaratıcı’dan istirhamda bulunmalıdırlar. O Kerem Sâhibi Mâbut durumları değiştirendir.

“İbn-i Abbas Radiyallahü-ü Anh’tan rivâyet olunuyor ki: Avf İbn-i Mâlikil’eşceî’nin oğlu Sâlim’i müşrikler esir almışlar, Resûl-i Ekrem’in yanına gitmiş, oğlunun esir alındığı, üzüntü ve keder içinde kalındığını söylemiş, fakirliğinden şikâyette bulunmuş, Ya Resûlullâh!. bize ne emredersin demiş. Peygamber Efendimiz de sana ve eşine: Emrederim ki: Allah’tan korkun ve (La havle vela kuvvete illâ billahil’azîm)i çokça okuyun, onlar da bunu okumaya başlamışlardı, bir gün hanesinde iken oğlu gelip kapıyı vurmuş, bir de bakmış ki; Oğlu, düşmanların gafletinden istifâde ederek yüz deve veya koyun ile gelivermiş, büyük bir üzüntüden kurtulmuşlar. İşte Allah’a tevekkülün ve ondan muvaffakiyet beklemenin mükâfatı… Bu hâdise üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

4. Ve o kadınlar ki, hayzdan kesilmişlerdir veya hayz görmeğe başlamamışlardır, eğer iddetleri hususunda şüpheye düşmüş iseniz, biliniz ki: Onların iddetleri üç aydır, yüklü olan kadınların iddetleri ise yüklerini vaz’edinceye değindir ve her kim Allah’tan korkarsa onun için işinden dolayı bir kolaylık verir.

4. Bu mübârek âyetler de boşanan ihtiyar veya pek genç veya gebe kadınların ne kadar iddet bekleyeceklerini tâyin ve bunun bir ilâhî emre dayanmış olduğunu ihtar ediyor. Allah-ü Teâlâ’dan korkarak emrlerine riâyet edenlerin pek büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdeliyor.

Boşanan kadınların nerelerde ikamet edeceklerini ve kendilerine iddetleri müddetince kocalarının servetine göre nafaka verileceğim çocuklarına süt verdikleri takdirde bunun ücretinin de verileceğini emrediyor ve aralarında güzel bir şekilde muamele yapmalarını teklif buyuruyor ve hiçbir kimsenin takati üstünde bir şey ile mükellef olmadığını ve Cenab-ı Hak’kın kullarına sıkıntılardan sonra kolaylık göstereceğim şöylece beyan buyurmaktadır.

(Ve o kadınlar ki,) Altmış veya elli beş yaşında oldukları için (hayzdan kesilmişler veya) pek genç oldukları için henüz (hayz görmeğe başlamamışlardır, eğer) bunların boşandıkları vakit iddetleri hususunda (şüpheye düşmüş iseniz) biliniz ki: (onların iddetleri üç aydır.) Bu kadar müddet bekleyince kendilerini boşamış olan kocaları ile bağları tamam kesilmiş olur, artık başkaları ile evlenebilirler. Hayz görenlerin iddetleri ise tam üç hayz görmekle sona ermiş olur. (yüklü olan kadınların iddetleri ise yüklerini vaz’edinceye değindir.)

Çocuklarını doğurdukları andan itibaren iddetleri sona erer. isterse: Boşanmamış olup kocaları vefat etmiş bulunsunlar, isterse: boşanma veya vefat vukuundan sonra bir iki gün geçmiş olsun yine iddet son bulmuş olur. Bununla beraber o doğan çocuklar kocalara ait birer meşrû evlât bulunmalıdır, eğer zinadan neş’et etmiş ise onun için hürmet yoktur, îddet, hayz ile beklenir.

Kezalik: Yüklü bir kadının karnından iddeti esnâsında uyuşmuş kan veya küçük et parçası gelse iddeti bitmiş olmaz. Ancak insanlık yaratılışından bir alâmetin bulunması müstesna, İmam-ı Melih’e göre ise, iddeti bitmiş, helâllık durumu nasıl olmuş olur. Bir de böyle bir kadın iki çocuk birden doğuracak olsa bunlardan ikincisin) de doğurmadıkça iddeti sona ermiş olmaz. Yüklü bulunmayan kadınların nikâhları altında bulundukları kocaları vefat edince iddetleri dört ay on gündür hayz görür olsunlar, olmasınlar eşittir.

“Es’siracül’münîr” ve “Ruhul’meani” (ve her kim Allah’tan korkarsa) Bu gibi dinî hükümlere riâyette bulunur hilâfına harekette bulunmazsa, üzerine düşen vazifeleri eda eder, yasaklardan sakınırsa, karı-koca hukukuna riâyetten ayrılmazsa (onun için işinden dolayı bir kolaylık vardır.) O hayatında kolaylıklara nâil olur. Evet.. Böyle bir takva sâhibi zât, karısından ayrılmış olunca başka hayırlı bir karıya muvaffak olabilir ve takva sâhibesi olan bir kadın da kocasından ayrılmış bulunursa yine hayırlı bir kocaya nâil olabilir ve diğer uğrayacakları müşkülattan birer kolaylıkla kurtulurlar. Cenab-ı Hak, onları selâmete erdirir. Elverir ki: Takva ile güzel bir İslâm terbiyesi ile vasıflanmış bulunsunlar.

5. İşte bu, Allah’ın emridir, size indirmiştir ve her kim Allah’dan korkarsa onun günâhlarını örter ve onun için mükâfatı büyüktür.

5. (işte bu) beyan olunan boşanmaya, iddete, ikâmetgâha ait hükümler (Allah’ın eniridir.)
Kur’an-ı Kerim ile (size indirmiştir.) Sizi onlara uymakla mükellef kılmıştır, (ve her kim Allah’tan korkarsa) O’nun teklif buyurduğu şeylere riâyette bulunursa Cenab-ı Hak (onun günahlarını örter) afv eder. (Ve onun için mükâfatı büyüktür.) Onu pek büyük sevaplara nâil kılar. Kötülüklerini iyiliğe çevirir.

6. O boşanan kadınları gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun ve üzerlerine baskıda bulunmanız için kendilerine zarar vermeyin ve eğer yüklü bulunmakta iseler yüklerini koyuncaya değin onlara nafakalarını verin, eğer sizin için çocuklarınızı emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda mâruf bir veçhile müşaverede bulunun ve eğer müşkülâta uğrar iseniz onun için başkası emzirecektir.

6. (O) Boşanan (kadınları) ey onları boşayan kocaları… (gücünüzün yettiği kadar) kendi servetinize, içtimaî mevkiinize uygun (ikâmet ettiğiniz yerin) kendi ikâmetgâhınızın (bir kısmında oturtun) iddetleri son buluncaya değin oralarda otursunlar (ve üzerlerinde baskıda bulunmanız için) o ikametgâhlarını terke mecbur etmeniz için (kendilerine zarar vermeyin.) Haklarında kötü muamelelerde bulunmayın (Ve eğer) o boşanmış kadınlar (yüklü bulunmakta iseler yüklerini koyuncaya değin) doğum yaparak iddetleri sona erinceye kadar (onlara nafakalarını verin) çünkü o iddet içinde karı-koca alâkası tamamen yok olmamıştır, Fakat kocaları ölmüş kadınlara kocalarının bıraktığı maldan nafaka verilmesi lâzım gelmez. Onlar o bırakılan maldan miras payları ne ise onu alırlar.

(Eğer) O boşanmış kadınlar, iddetlerinden sonra (sizin için) çocuklarınızı (emzirirlerse onlara ücretlerini verin) çünkü: O zaman o çocuklara süt vermeğe mecbur değildirler.
Binaenaleyh emzirdikleri takdirde süt vermek ücretini onlara vermek lâzım gelir. (Ve aranızda uygun bir şekilde müşaverede bulunun) yâni: Ey babalar ve analar!.

Evlâdınızın idareleri, güzelce beslenmeleri, ücretlerin hoşlukla verilmesi gibi hususlarda istişâreyi, hayır gözetir muameleyi terketmeyin (Ve eğer müşkülata uğrar iseniz) birbirinizle istişâre ederek süt vermek meselesini güzelce bir karara bağlayamazsanız, meselâ: Babalar, uygun bir ücret vermek istemezse veya analar, haddinden fazla bir ücret isterse (onun için) o baba hesabına çocuğu anasından (başkası emzirecektir) başka bir süt ana bulunacaktır, onun ücretini de çocuğun babası verecektir.

Bir çocuğa annesi süt vermeğe icbar edilemez. Meğer ki: Çocuk, annesinden başkasının memesini emmesin veya başka süt anne bulunmasın. Bu takdirde annesi bir ücret karşılığında süt vermeğe icbar edilir. Bu hükm, boşanmış olan anneyi de nikâh altında olanı da kapsar. Es’siracül’münîr.

7. Genişlik sahibi olan, genişliğinden infakta bulunsun ve üzerine rızkı dar bulunmuş olan da kendisine Allah’ın verdiğinden infakta bulunsun. Allah, hiç bir nefise ona verdiğinden başkasını teklif etmez. Allah elbette güçlük arkasından kolaylık nasip eder.

7. (Genişlik sâhibi olan) Bolca servete sâhip bulunan bir erkeğin, boşadığı kadına vereceği süt ücretini (genişliğinden intakta bulunsun) o ücreti, serveti ile mütenâsip bir şekilde bolca versin (ve üzerine rızkı dar bulunmuş olan da) ancak kendi geçimini temin edebilecek derecede az bir varlık sâhibi bulunan da, ‘kendisine Allah’ın verdiğinden) kendi iktidarı dairesinde bulunan miktardan intakta bulunsun.) Gücünün üstünde olan bir ücret vermekle mükellef bulunmuş olmaz. (Allah, hiçbir nefise ona verdiğinden başkasını teklif etmez.) Onu gücünün üstünde bir nafaka, bir ücret vermekle mükellef kılmaz. Herkesi gücü ve tâkati miktarına göre mükellef buyurur.

(Allah, elbette) Derhal veya biraz sonra (güçlük arkasından kolaylık nasib eder.) kullarını dâima bir hâl üzere bırakmaz, darlıktan sonra, genişlik, şiddetten sonra kolaylık, ihtiyaçtan sonra varlık ihsân buyurur. Artık ümitsizlik ve keder içinde kalmaya lüzum yok, Hak Teâlâ’ya tevekkül etmeli, O’ndan muvaffakiyetler beklemelidir.

Bu mübârek âyetler, insanlık cemiyyetine en güzel bir tarzda yaşamak yolunu göstermektedir. En mâkul, medenî hükümleri içermektedir. Dünya yaşayışının bir hâl üzere kalmayacağına işaret buyurmaktadır. Nitekim Allâh-ü Teâlâ Hazretlerine îmanları pek mükemmel, tevekkülleri pek fazla olan Ashab-ı Kirâm hakkında bu ilâhî vâ’d, az sonra tecellî etmiştir. O Yüce zâtlar, İslâm’ın başlangıcında büyük bir servete sâhip değildiler.

Büyük bir kısmı yurtlarından ayrılmış, hicrete mecbur olmuş idi, fakat biraz sonra büyük fütuhata nâil olmuşlardır. Binaenaleyh Hikmet Sâhibi Yaratıcı Hazretlerinin tekliflerine riâyet edenler, aile ve cemiyet hukukunu muhafaza ederek insaflıca, âlicenabâne, affedici hareketlerde bulunanlar, dâima muvaffakiyetlere nâil olurlar. Bunun hilâfına hareket edenler de elbette ki, lâyık oldukları cezaya kavuşurlar.
“Talak, ricat, iddet meseleleri için Elbakara sûresinin (226-232) âyetlerinin ve Ennisa sûresinin (15-21) âyetlerinin tefsîrine de müracaat…

8. Ve nice şehir ahalisi Rabbinin ve onun Peygamberlerinin emrinden böbürlendi, artık onu bir şiddetli hesap ile hesaba çektik ve onu pek korkunç bir azap ile azaplandırdık.

8. Bu mübârek âyetler: İlâhî emre muhalefet eden kavimlerin başlarına gelmiş ve gelecek bulunmuş olan pek şiddetli azapları ihtar ederek bu müslümanları uyanmaya dâvet ediyor. Akıl sâhipleri olan ve kendilerine Son Peygamber Hazretleri gönderilmiş bulunan mü’minlere takva sâhibi olmalarını emrediyor.

Mü’min ve iyi amellere devam eden zâtların karanlıklardan kurtularak hidâyet nûruna en güzel nîmetlere ve ebedî saadete nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ve nice şehir) Ahâlisi, bir çok eski kavimler (Rab’binin ve O’nun Peygamberlerinin emrinden böbürlendi.) kibirlice bir vaziyet alarak muhalefete cür’et gösterdi, Peygamberlerini inkâra devam etti (Artık onu bir şiddetli hesap ile hesaba çektik) Bütün yapmış olduğu kötü şeylerden dolayı cezaya çarptırdık (ve onu pek münker) pek ziyade korkunç, müthiş (bir azap ile cezalandırdık.)

Evet.. O gibi dinsiz, ahlâksız kimselerin büyük bir kısmı daha dünyadalarken çeşit çeşit felâketlere uğratılmışlardır ve onlar ölür ölmez de kabirlerinde azap çektikleri gibi yarın âhirette de cehennemlere atılacaklardır. Bu geleceğe ait bir hakikat olduğu için geçmiş zaman kipi ile derhal vâki olmuş gibi beyan
buyurulmuştur.

9. Artık işlerinin vebâlini tattı ve işlerinin sonu bir hüsrândan ibaret oldu.

9. (Artık) O bir nice şehir, yâni: Onun dinsiz ahâlisinden her biri (isterinin vebalini tattı) kendi yaptığının kötü meyvesine kavuştu, cezalara uğradı (ve işlerinin sonu bir hüsrandan ibaret oldu.) dünyada iken yapmaya devam edip kendisinden fâide beklediği hareket tarzından fâide değil, büyük bir zarara uğramış oldu, o yüzden nice mûsibetlere mâruz kaldı, işte dine aykırı hareketlerin cezası..

10. Allah onlar için pek şiddetli bir azap hazırladı, artık ey iman etmiş olan akıl sahipleri! Allah’tan korkun, şüphe yok ki: Allah, sizin için bir zikir indirmiştir.

10. Evet.. (Allah onlar için) Öyle inkârcılara ait olmak üzere (pek şiddetli bir azap hazırladı.) onlar cehennemde ebedî olarak azap çekeceklerdir. İşte küfür ve şirkin neticesi böyle pek öldürücü, pek müthiştir. Hattâ onlardan bir çokları daha dünyada iken esaretlere, öldürülmelere, semâvî âfetlere vesâireye uğrayarak yok olmuşlardır. Uhrevî cezaları ise işte öyle fevkalâde müthiştir. (Artık ey îman etmiş, olan akıl sâhipleri!.) O felâketlere uğramış kavimlerin hâllerini düşünün, akıllarınızı güzelce kullanın, öyle şiddetli cezalardan korunmuş olmanız için (Allah’dan korkun.) imân yolundan takvâdan ayrılmayın, (şüphe yok ki: Allah, sizin için bir zikr indirmiştir.) Kur’an-ı Kerim’i Cibrîl’i Emîn vasıtası ile indirmiştir. O ilâhî kitap sizlere dünyevî ve uhrevî selâmetinizi, yükselmenizi temîn edecek hükümleri, muameleleri bildirmektedir. Onlardan istifâdeye çalışın.

11. Bir resûl göndermiştir ki: Siz karşı Allah’ın pek açık açık bildiren âyetlerini okur. Tâ ki: İman eden ve güzel güzel amellerde bulunanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın ve her kim Allah’a iman ve iyi amelde bulunursa, onu altından ırmaklar akan cennetlere girdirir, orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Muhakkak ki: Allah, onun için güzel bir rızk ihsân buyurmuştur.

11. Evet.. O Yüce Mâbud, sizlere son Peygamber Hazretlerini de (Bir Resûl) olarak göndermiştir, (ki: Size karşı Allah’ın pek açık açık âyetlerini okur.) Sizlere Kur’an-ı Kerim’in pek Yüce hükümlerini teblîğ eder ve anlatır. (tâ ki: İmân eden) Cenab-ı Hak’kın birliğini, yüceliğini, Mâbud olduğunu ve Yüce Peygamber’inin risâletini bilip bunlara kalben ve lisânen şâhitlik edenleri (ve güzel güzel amellerde bulunanları) namaz gibi, oruç gibi dinî vazîfelerini îfaya çalışanları (karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.)

sapıklıktan koruyarak hidâyete, ebedî saadete kavuştursun. (Ve her kim Allah’a iman eder ve iyi amelde bulunursa) kalbini tevhîd nûru aydınlatır, vücudunu güzel ameller ile süslerse Yüce Yaratıcı Hazretleri elbette ki: (Onu) o mü’mîn, sâlih kulunu (Altından ırmaklar akan cennetlere) pek güzel, gönül açan bağlara, bostanlara yarın âhiret âleminde (girdirir) bir daha oradan çıkarmaz, o zat (orada ebediyen kalıcıdırlar.) Orada daima tam bir huzur ve neşe içinde yaşar durur. (Muhakkak ki: Allah onun için güzel bir rızk ihsan buyurmuştur.)

O mü’mîn kulunu gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanların hatırlarına getiremeyeceği nice maddî ve manevî nimetlere nâil buyuracaktır. Ne büyük bir mutluluk, bütün bu Yüce beyanlar, Yüce Mâbudun, büyük kudretine ilâhî lütfuna göre aslâ uzak görülemez.

12. Allah o Yüce Zat dır ki: Yeri göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyan eder. Tâ ki: Bilesiniz ki: Şüphe yok Allah, her şey üzerine tamamen kadirdir ve muhakkak ki: Allah, her bir şeyi ilmen kuşatmıştır.

12. Bu mübârek âyet: Allah-ü Teâlâ’nın Kâinatın Yaratıcısı olduğunu ve onun kudretinin, ilminin ve hikmetinin yüceliğini bildiriyor. O Yüce Mâbudun bütün kudsî beyanlarının birer hakikat olduğuna ve ona tam bir sadakatle kulluk etmenin ebedî saadete vesîle bulunduğuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah, o) Yüce zat (dir ki:) Yüce Kudretiyle (yedi) tabaka teşkil eden (göğü ve yerden de onların mislini) öyle yedi tabakaya ayrılmış olarak yer sahalarını (yaratmıştır) yoktan var etmiştir, (onların) O gökler ile yerlerin (aralarında) O Yüce Yaratıcı’nın (emri) kaza ve kaderi (cereyan eder) onlarda ilâhi hüküm geçerli olur. Onlarda hikmetin gereğine ve adil ve maslahata göre ilâhi tedbîr meydana gelir. Artık ey Allah’ın mükellef kulları!.

İşte bu yaratılış eserleri ve bunlarda cereyan eden ilâhî tasarruflar, Kuran lisanı ile sizlere böylece beyan buyuruluyor. (tâ ki: Bilesiniz ki: Şüphe yok Allah) O Yüce Yaratıcı (her şey üzerine tamamen kaadirdir.) Bu âlemleri yaratmış olduğu gibi, daha nice âlemleri de yaratabilir, âhiret hayatını da varlık alanına getirecektir. İnkârcı tâifeleri lâyık oldukları cezalara kavuşturacağı gibi mü’mîn takva sâhibi kullarını da cennetlerde sonsuz lütuflara mazhar buyuracaktır.

(Ve muhakkak ki, Allah) O bilen ve hikmet sâhibi yaratıcı (her bir şeyi ilmen kuşatmıştır) bütün mahlûkatının fiil ve amelleri vasıf ve tavırları isterse bir zerre miktarı olsun, Yüce Yaratıcı’nın ilminin dairesinden hariç kalamaz. Artık O Hikmet Sâhibi Yaratıcı’nın kudret eserlerini dikkate alınız, onun mukaddes hükümlerine riâyet ediniz. Bütün muvaffakiyetleri, feyizleri saadeti ancak bu sâyede tecellî eder.

“Bu âyeti, kerîme gösteriyor ki: Yerler de gökler gibi yedi adettir. Göklerin yedi tabakaya ayrılmış olduğu Kur’an’ın açık ifadesi ile sâbittir. Bu göklerin üstünde de arş vardır. Bu semâ tabakalarının aralarında beşer yüz senelik kadar bir mesafe bulunduğu rivâyet olunmaktadır. Yer küresine gelince: Sûre-i Nûr’daki (30) uncu âyet-i kerîme gösteriyor ki: Gökler ile yer birbirine bitişik iken bilâhare ilâhî kudret ile araları ayrılmıştır.

Sûre-i gaşiyenin (18) inci âyet-i kerîmesi de bildiriyor ki: Yer küresinin yüzü düz bir hâle getirilerek insanlığın ikâmetine elverişli bir duruma getirilmiştir. Bununla beraber yer küresinin böyle düzeltilmiş olması, görünüşüne göredir. Bu, yerin küreliğine aykırı değildir. Pek geniş olan bir kürenin her tarafı adetâ bir düz alan şeklinde görünür. Her sabah vâ’dilerden evvel dağ başlarının aydınlanması, güneş yer küresinin tarafından battığı hâlde diğer tarafında da doğmaya başlaması, yerin Küre şeklinde olduğunu gösterir.

Âlimlerin cumhuruna göre yer küresi birbiri üstünde yedi tabakaya ayrılmıştır. İki yerin arasındaki mesafede bizim ikâmetgahımız olan yer ile gök arasındaki mesafe gibi mesafe gibi beşyüz senelik bulunmaktadır. Bu yerlerin her birinde Cenab-ı Hak’kın muhtelif mahlûkatı vardır. Bir rivâyete göre bu yer tabakalarının her birinden gök tabakası görülür ve gök tarafından ışık alınır.

Diğer bir rivâyete göre de, bu yer tabakalarının hepsinden gök tabakası görülemez, Yüce Yaratıcı Hazretleri onlar için başka bir ışık saçan tabaka yaratmıştır.
Diğer bir rivâyete göre yedi gökten her ikisinin arasında bir yer tabakası vardır. Bizim ikâmetgâhımız olan yer küresinin üstünde ise birinci gök tabakası bulunuyor.
İbn-i Abbas Radiyallahü Anh’tan bir rivâyete göre yedi yer tabakası vardır ki: Araları denizler ile ayrılmıştır. Gök ise hepsinin üstündedir.

Gökler; Kur’an-ı Kerim’de çoğul kipi ile “Semâvat” = gökler diye beyan buyurulmuştur. Yer ise tekil kip ile gösterilmiştir. Fakat bu, yer küresinin müteaddit olmasına mâni değildir. Arz = yer bir cins isim olduğundan çeşitli yerlere de kapsar. Bununla beraber bu (12) inci âyet-i kerîme, yerlerin de gökler gibi müteaddit olduğunu gösteriyor. bâzı hâdis-i şeriflerde “el’arezîynüs’saba” = yedi arz diye beyan buyurulmuştur. Bu yedi arzdan birinin bir balık üzerinde, onun da bir taş üzerinde, o taşın da bir meleğin elinde bulunduğuna dair olan bir rivâyet, reddedilmektedir.

Velhâsıl biz göklerin de yerlerin de müteaddit olduğuna inanırız geniş bilgiyi ilâhî ilme havale ederiz. Allah’ın kudretine göre böyle çeşitli âlemlerin vücuda getirilmiş olması, aslâ uzak görülemez. Hattâ bu gün astronomi âlimlerinin beyanlarına göre en az üçyüz milyon yıldız vardır ki: Her biri yer küresinden daha büyüktür.

İşte Cenab-ı Hak da Kur’an-ı Kerimde bizim dikkatlerimizi göklere, yerlere çekiyor ki: O Yüce Yaratıcımızın kudret eserlerini düşünür bir şekilde seyr ederek mukaddes zatını birlemeye ve yüceltmeye devam edelim, dinî hükümlerine riâyetten ayrılmayalım. Başarı Allah’tandır.