HAC SURESİ

41. Onlar ki, eğer onları yeryüzünde yerleştirirsek bir iktidar makamına getirirsek namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve iyiliği emir ederler ve kötülükten mert eylerler ve bütün işlerin akibeti ise Allah Teâlâ’ya aittir.

41. (Onlar ki) o müslümanlar ki, o yurtlarından çıkarılmış muhacirler ile onlara yardım eden ensarı kiram ki, o pek muhterem seçkin sahabe ki (eğer onları yeryüzünde yerleştirirsek) onları bir iktidar makamına getirirsek, cihada izinli olduklarından dolayı İslâm varlığını müdafaaya başlarsa onlar dininin direği, kulluk arzının en büyük vesilesi olan (namazı dosdoğru kılarlar) dünya ile meşguliyetleri bu yüce ibadetlerine mâni olmaz. (Ve) o muhteren zatlar (zekâtı verirler) milletin fakirlerini himaye ederek onlara kendi servetlerinden bir hisse ayırırlar, sırf kendi menfaatlerini düşünmezler. (Ve iyilik ile emir ederler) bütün insanlığın hayrını, selâmetiniarzu ettikleri için onları irşada çalışır, onlara güzel, hayırlı, faideli şeyleri tavsiyede bulunurlar (ve) o hayır ister zatlar insanları kötülükten, zararlı, çirkin, umumun selâmetine aykırı şeylerden (nehy ederler) bütün insanlığı fenalıklardan korumak ister, herkesin de bir fazilet, bir huzur, bir selâmet dairesinde yaşamasını isterler. Ne yüce insani olgunluklar!. Gerçekten de Cenab-ı Hak’kın vaktiyle beyan buyurmuş olduğu bu yüce vasıflar, bütün eshabı kiramda hakkiyle meydana gelmiş, o muhterem zatlar fetihlere nâil olunca hem bizzat ibadet ve itaate fazlasıyla devam etmekte bulunmuşlar, hem de bütün insanlığın güzel bir toplum halinde yaşamasını temin için çalışmışlar, bütün insanlık dünyasını nasihatlariyle aydınlatma ve ıslaha çalışmışlardır. (Ve bütün işlerin âkibeti ise Allah Teâlâ’ya aittir) Evet.. Bütün kâinat olayları hikmet sahibi yaratıcının, takdirine racidir. Bütün kâinatta müstakilen hâkim, tasarrufa kâdir olan ancak yüce yaratıcıdır, âhiret âleminde de yalnız onun hükmü tecelli edecektir, onun izni olmadıkça hiç bir kimse bir söz söylemeğe bile kâdir olamayacaktır.

42. Ve eğer seni tekzib ederlerse üzülme muhakkak ki, onlardan evvel Nuh, Ad ve Semud kavmi de Peygamberlerini tekzib etmişti.

42. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekremden evvelki Peygamberlerin de kavimleri tarafından yalanlanmış olduklarını beyan ile Peygamber efendimize teselli veriyor. O yalanlayan eski kavimlerin nasıl birer müthiş biçimde helâk olduklarını düşünmek için gözler önüne koyuyor. Zamanı saadetteki inkârcıların yeryüzündeki gezip de geçmiş kavimlerin nasıl mahvolup gitmiş olduklarına ibretle bakmadıklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son peygamber! (Eğer) kavmin (seni tekzib ederlerse) senin peygamberliğini inkâr ederek sana ve eshabına zahmet verirlerse, sizihicrete mecbur kılarlarsa üzülme sabret (Muhakkak ki onlardan evvel) o seni inkâr edenlerden önce (Nuh, Ad ve Semud kavmi de) Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar, büyük kuvvetlere, büyük cüsselere, muhteşem yurtlara sahip idiler. Fakat sonra yalanlamaları yüzünden nasıl felâketlere uğradılar!. Bir düşünülmeli!.

43. Ve İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de tekzib etmişti.

43. (Ve İbrahim’in) o kibirli, zulûmkâr (kavmi ve Lût’un) pek kötü ahlâk ve davranış sahibi kimseler olan (kavmi de) o muhterem Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar da bu yalanlamaları yüzünden ilâhi kahra uğradılar.

44. Medyen ahalisi de tekzib etti Musa da tekzib olundu. Nihayet o kâfirler için bir mühlet verdim, sonra onları yakaladım. Artık onların yaptıklarını inkârım nasıl oldu bir düşünmeli!

44. (Medyen ahalisi de) o pek çok servet ve mala sahip olan şahıslar da kendilerine gönderilmiş olan Peygamberleri Şüayb Aleyhisselâm’ı yalanladılar, sonunda bu yüzden bir azap sayhası ile helâk olup gittiler. Özellikle birnice mucizeler ile müeyyed olan (Musa da tekzib olurdu) o muhterem zat, kavminin vesairenin ne kadar ezasına, zulûm ve gadrine mâruz kaldı (nihayet o kâfirler için bir mühlet verdim) onları o yalanlamalarını müteakip hemen helâk etmedim, ilâhi delilim tamam olmak için onları bir uyanabilecekleri miktar daha yaşattım. Fakat onlar uyanmadılar, küfürlerinde devam ettiler (sonra onları yakaladım) o kavimlerden her birini kendisine verilen mühleti müteakip tutup helâke uğrattım (artık) onların, o Peygamberlerini tekzib eden kavimlerinn yaptıklarını, kötü amellerini, hareketlerini (inkârım) çirkin görmem, gayri meşru saymam (nasıl oldu!) haklarında ne gibi cezaları gerektirdi, herbiri nasıl bir felâkete uğrayarakhelâk olup gitti!. Bu tarihi facialar şimdiki tekzib eden kâfirlerin bir düşünmeleri icabetmez mi? Artık resûlüm sen de kendini teselli et, seni inkâr edenlerin âkibetleri de öyle birer felâketten başka olmayacaktır.

45. Evet.. Nice beldeyi o zalim olduğu halde onu helâk ettik ki, onun duvarları, tavanları üzerine yıkılmış ve nice muattal kuyu ve nice yüksek köşk sahipsiz bırakılmıştır.

45. (Evet.. Nice beldeyi) bir çok eski şehirler ahalisini (o) beldeler ahalisi (zalim olduğu halde) küfre düşmüş, Peygamberlerini yalanlamış bulundukları için (helâk ettik ki, onun) o beldelerden her birinin (duvarları, tavanları üzerine yıkılmış)dır. Yani: Birer azap sebebi ile tavanları çökmüş, sonra duvarları da o tavanların üzerine yıkılmış, pek ibretbahş bir manzara vücude gelmiştir. (ve nice muattal kuyu) sahiplerinin helâkiyle terk edilmiş bir halde kalmıştır. (ve nice yüksek köşk) de sahiplerinin ölmeleriyle başıboş bırakılmıştır. Bütün bunlar ne mühim birer ibret levhası!.

46. Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlar ile düşünecekleri kalpler olsun veya onlar ile işitecekleri kulaklar olsun. Velhasıl onların gözleri körleşmez fakat göğüsleri içindeki kalpleri körleşir.

46. Artık Ey son peygamber!. seni yalanlayan kâfirler de (yeryüzünde gezip dolaşmadılar mi ki) bir kısmı ticaret vesaire maksadiyle dolaşmakta bulunmuşlardır, bir kısmı da bir seyyahate çıkıp da o ibret verici tarihi beldeleri, o helâke uğramış kavimlerin eski yurtlarını, eserlerini görmeli değil midirler ki, (kendileri için onlar ile) öyle gözleriyle gördükleri ve görecekleri şeyler sebebiyle (düşünecekleri kalpler olsun) o tarihi felâketleri kalben düşünebilsinler. (veya kendileriyle işitecekleri kulakları olsun) o kulaklar ile helake uğramış eski kavimlere ait tarihi haberleri dinleyip duymuş bulunsunlar. (Velhasıl) sözün özü onların (gözlerikörleşmez) onların zahiri gözleri görüp duyuyor, sapasağlam (velâkin göğüsleri içindeki kalpleri körleşir) akıllarını zâyederler. Heva ve hevese kapılırlar, bir takım hâdiselerden ibret almak için düşünceye dalmazlar; bu şekilde asıl kalben körleşmiş bulunurlar. Artık onlar, gün gibi açık olan bir yüce Peygamberin risaletini, dinini inkâra cüret ederler, kendilerini ebedî azaba mâruz bırakmış olurlar.

47. Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Halbuki, Allah vadinden asla dönmez ve şüphe yok ki, Rabbin katındaki birgün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir.

47. Bu mübârek âyetler, azaplarını alay yoluyla alelacele isteyen inkârcıları tehdit etmektedir. Nice inkârcı kavimlerin sonunda helâk olup azaplara kavuştuklarını ihtar buyuruyor. Mümin, salih olan kulların nâil olacakları mükâfatları, inkârcıların, hakkı ibtale koşup duranların da pek fecî âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûlüm!. İnkarcıların bir gün ilâhi azaba uğrayacaklarını kendilerine tehdit için bildirdiğin zaman, onu inkâra devam ederler (ve) o inkârcılar (senden azabın acele gelmesini) bir alay yoluyla (isterler) inkârlarından vazgeçmezler (halbuki, Allah vâdinden asla dönmez) vad edilmiş olan azap mutlaka meydana gelecektir, velevki, hikmet gereği bir müddet tehire uğrasın. Cenab-ı Hak, halimdir, cezaları acele vermeyip bir müddet tehire bırakması da bir hikmet gereğidir. (ve şüphe yok ki, Rabbin katındaki bir gün) yani: Ahirette kâfirlerin azap görecekleri bir gün (sizin) dünyada (sayacaklarınız) seneler (den bin yıl gibidir) o bir gün, böyle bir seneye denktir. Artık öyle şiddetli devamlı bir azap gününü ne için öyle alelacele istiyorlar. Allah Teâlâ halim, çok sabırlı oduğu için onların azabını bir müddet ertelemiş oluyor. Maamafih onların bir çoğu bir müddet sonra Bedirgazvesinde katledilerek va’d edilen cezalarına kavuşmuşlardır.

48. Ve nice belde vardır ki, o zalim olduğu halde ona mühlet verdim. Sonra da onu yakaladım. Ve bütün dönüş de banadır.

48. O inkârcılar, tarihten ibret almalı değil midirler?. Cenab-ı Hak buyuruyor ki (ve nice belde vardır ki, o) beldenin ahalisi de o inkârcılar gibi (zalim oldugu halde ona) o belde ahalisine de vaktiyle (mühlet verdim) şimdi bu inkârcılara verilen mühlet de o kabildendir. (sonra da onu yakaladım) azaba uğrattım (ve bütün dönüş de banadır) hepsi de ölüp mahşere sevkedileceklerdir, hiç birisi kendisini kurtaracak bir kimseye iltica edemiyecektir. O azaplarını acele isteyenler de bu cümledendirler. Artık lâyık oldukları azaplardan nasıl kaçıp kurtulabilirler ki, o azapları inkâr ederek alaycı bir şekilde istemekte bulunuyorlar?.

49. De ki: Ey insanlar! Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bir korkutucuyum.

49. Ey Resûlum!. O inkârcılara, bütün kavmine vesair insanlara hitaben (de ki,) ey insanlar!. Ey mükellef olan insanlık zümresi!. (Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bi korkutucuyum) benim peygamberlik görevim size Allah’ın azabını bildirerek sizi îman ve iyilik dairesinde yaşamaya davet etmektir. O azabın inkârcılara ne zaman yöneleceğini ise ancak Cenab-ı Hak bilir. Onu benden sormanıza mahal yok.

50. O kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, onlar için bir mağfiret vardır ve kerim bir rızık vardır.

50. (Artık o kimseler ki îman ettiler) ilâhi dinî kabul ve ikrar ederek (güzel güzel amellerde bulundular) îman iddialarını tasdik ve teyid eden namaz gibi, oruç gibi güzel ibadetlere devam ettiler, haram olan şeylerden kaçındılar (onlar için bir mağfiret vardır) insanlık icabıkendilerinden meydana gelen bazı günahları, kusurları Cenab-ı Hak, af eder ve örter (ve) onlar için (kerîm) devamlı, hal (bir rızk vardır) onlar dünyada ganimetlere vesaireye nâil olurlar, âhirette de cennetin sonsuz nimetlerine kavuşmuş bulunurlar.

51. Ve o kimseler ki, bizim ayetlerimiz hakkında muacizler olarak koşuşmuşlardır, işte onlar cehennemin sahipleridir.

51. (Ve) bilakis (o kimseler ki,) îmandan mahrum oldular (bizim âyetlerimiz hakkunda) Kur’an-ı Kerim’i -hâşâ- ibtal, kıymetini gidermek, inkârcıları ona intisaptan men etmek kasdiyle (muacizler olarak) yani: Hazreti Peygamber’e tâbi olanları âciz sayarak, onları îmandan geri bırakmak isteyerek (konuşmuşlardır) öyle lanetlice bir çalışma ve gayrette bulunmuşlardır (işte onlar) için devamlı azap vardır, onlar (cehennemin sahipleridir) onlar o cehennem azabına ebedî şekilde lâyık olmuş kimselerdir. Artık onlar, asil âciz ve azaplara lâyık olan kimselerin kendilerinden ibaret olduğunu bilmeli değil midirler?.

52. Ve senden evvel bir Resul bir nebi göndermedik ki, illâ bir temennide bulunduğu zaman onun temennisine şeytan bir şey atıvermiştir. Fakat Allah şeytanın attığım defeder, sonra Allah âyetlerini muhkem kılar ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.

52. Bu mübârek âyetler, yüce Peygamberlerin ümmetleri hakkında temenni edip beyan buyurdukları şeylerin yanlış telâkki edilmeleri için şeytanın insanlara vesvese atar olduğunu, Cenab-ı Hak’kın ise o vesveseyi def ve yok edip Peygamberlerinin beyanlarının tesbit buyurduğunun bildirmektedir. Ve öyle bir vesveseye müsaade edilmesinin ise kalplerinde bir manevî hastalık ve katılık bulunanlar hakkında bir imtihan için olduğunun, o vesveseyi red edip ve Peygamberlerin beyanlarını sırf hakikat bilenehli ilim için de bir sevap vesilesi bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son Peygamber!. (senden evvel) bir çok kavimlere (bir Resûl) ilâhi vahye semavi bir kitaba veya sahifelere nâil bir Peygamber (ve bir nebi) ilâhi vahye nâil, bir Resûlun kitabiyle amel eden, onun hükümlerini ümmetine tebliğ ile görevli memur bir Peygamber (göndermedik ki, illâ) o Peygamber (bir temennide bulunduğu zaman) ümmetine karşı bir dinî hükmü tebliğ veya kendi tarafından diyanete, ahlâk ve fazilete dair bir şeyi beyan ve onun kabul edilmesini kalben arzu ettiği vakit (onun) bu (temennisine) o Peygamberin öyle yüce arzusuna (şeytan bir şey atıvermiştir.) Onu dinleyenlerin kalplerine bir vesvese düşürmek istemiştir. O Peygamber tarafından tebliğ edilen şeylerin yanlış telâkki edilip güzelce takdir edilmemesini sağlamıştır.

§ Bütün Peygamberler, mâsum oldukları için bir dinî hükmü ümmetlerine bir hatâ neticesi olarak yanlış bir şekilde telkin etmiş olmazlar. Ancak sonra şeytan veya şeytan yaratılışında olan bir takım bozguncu kimseler o telkini yanlış göstermeğe çalışırlar. Nitekim: Kadı Iyaz merhum “Kitabüşşifa” da diyor ki: Bütün ümmetin icmaı vardı ki, Peygamberimiz Aleyhisselâtuvesselâm, tebliğ eylediği şeylerde mâsumdur. Öyle hiç bir şeyin aksini ne kasden, ne âmden, ne sehven, ne de gaflet olarak haber vermiş değildir. Binaenaleyh bütün Peygamberlerin tebligatında yanlışlık vuku bulmuş değildir. Belki şeytanlar, o tebligatın yanlış anlaşılması için bazı kimselere vesvesede bulunmuş olurlar. Bunun hilâfina olan rivâyetler, bâtıldır, uydurma kabilindendir, onlara iltifat olunamaz. Evet. O şeytanlar, bir kötü maksatta öyle vesveselerde bulunurlar: (Fakat Allah şeytanın attığını) kalplere düşürdüğü yanlış fikirleri, tevitleri (defeder) onların bâtıl olduğunu ortaya çıkarır. (Sonra Allah âyetlerini muhkem kılar) onların yüce mahiyetleri tecelli etmişolur. Cenab-ı Hak, elbette buna kâdirdir (ve Allah âlimdir) mahlûkatının bütün hallerini bilir ve (himet sahibidir) bütün emirleri, yasakları ve her vücude getirdiği şey bir hikmete, bir menfaata dayanmaktadır. Peygamberlerin temennilerine, çatışıp çabalamalarına karşı şeytanların öyle vesveselerde bulunmalarına, o temennileri yanlış göstermeğe çalışmalarına meydan verilmesi de bir hikmete mebnidir.

53. Şeytanın bu vesvesesine müsaade verilmesi ise şeytanın atıverdiği şeyin kalplerinde hastalık olan kimselere ve yürekleri katı olanlara bir imtihan kılınması içindir. Ve şüphe yok ki, zalimler bir uzak ayrılık içindedirler.

53. Evet.. Şeytanın öyle vesvesesine meydan verilmesi de (şeytanın atıverdiği şeyin) o Peygamberlerin telkinatının yanlış anlaşılması için yaptığı vesvesenin (kalplerinde hastalık olan kimselere) şek ve nifak bulunanlara (ve yürekleri katı olanlara) hakkı kabulden kaçınan müşriklere (bir imtihan) bir tecrübe sebebi (kılınması içindir) bu dünya bir imtihan âlemidir, birçok kimseler çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutulurlar, bununla mahiyetleri meydana çıkarılmış olur. Sağlam yaratılışını koruyan, bu imtihanda muvaffak olur, hakka sarılır, şeytani vesveselere kapılmaz, lâyık olduğu âkibete kavuşur. (Ve şüphe yok ki, zalimler) öyle kalp hastalığına, tabiat katılığına tututmuş olanlar, hakikatları değiştirmeğe çalışan insanları mukaddesatından uzak düşürmek isteyenler (bir uzak ayrılık içindedirler) onlar, Allah’ın seçkin kullarından ayrılmış, bunlara karşı şiddetli bir düşmanlıkta, tam bir muhalefette bulunup durmuş kimselerdir.

54. Ve bir de kendilerine ilim verilmiş olanların bilmesi içindir ki, şüphesiz o. Kur’an Rabbin tarafından gelmiş bir hakikattir. Artık ona îmân etsinler de onun için kalplerinde bir itminan meydana gelmiş olsun. Ve şüphe yok ki, Allah, îmân edenleri elbette dosdoğru bir yolahidayet edicidir.

54. (Ve) şeytanın öyle vesveselerine, hakikatları yanlış göstermelerine meydan verilmesi: (Kendilerine ilim verilmiş olanlar) dimağları ilim ve irfan ile donanmış, beyanatı diniyeyi aklî ve naklî deliller ile bilip takdir etmeğe kâdir bulunanların (bilmesi içindir ki, şüphesiz o) Peygamherlerin bildikleri ilâhî hükümler, tebliğ eyledikleri semavî kitaplar, bu cümleden olarak Kur’an-ı Kerim (Rabbin tarafından gelmiş bir hakikattır) sır bir haktır. (Artık) o zatlar, böyle bir kalp kanaatinde bulunup (ona) o kendilerine tebliğ edilen ve doğruluğu açık bulunan dinî beyanata, ilâhi kitaplara (îman etsinler de anın için) o hakikatın tebliği için, o ilâhi kitabı için (kalplerinde bir itminan husule gelmiş olsun) şeytani vesveselerin bâtıl olduğunu bilerek onlara iltifat eylemesinler, bu vesile ile de büyük sevaplara nâil otmuş olsunlar (ve şüphe yok ki, Allah îman edenleri) Peygamberlerinin tebliğgatını olduğu gibi kabul ve tasdik eden, şeytanın o tevillerine iltifat eylemeyen kullarını (elbette dosdoğru bir yola) İslâmiyet yoluna (hidayet edicidir.) artık onlar, ilâhi dinî kabule vesile olan bir nazarı sahihe, bir kalp kanaatine nâil bulunmuş olurlar. İşte şeytan tabiatlı kimselerin aldatmalarına, yanlış telkinatına kıymet vermeyip de İslâm dininin her bakımdan akla, hikmete muvafık olan hükümlerini, telkinlerini güzelce tasdik eden, onları yücelten zatlar için böyle ebedî bir selâmet ve saadet takdir edilmiştir. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu gibi hakikatı gören seçkin zümrelerden ayırmasın. Amin.

§ İhbat alçak gönüllülük, tevazu, itminan mânasınadır.

55. Ve kâfir olanlar ise kendilerine kıyamet ansızın gelinceye veya onlara kısır bir günün azabı gelinceye kadar ondan Kur’andan bir şek içinde bulunur, dururlar.

55. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin ölüpgidinceye kadar şek ve şüpheden ayrılmış olmayacaklarını bildiriyor. Kıyamet kopunca da Cenab-ı Hak’kın mülk sahipliği ve hâkimiyeti tamamen tecelli edip îman ve ile amel sahiplerinin nimetleri bol cennetlere nâil olacaklarını, Allah’ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerin de şiddetli azaplara uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar ise) tabiatı inkârcı, küfür ile vasıflanmış bulunan kimseler ise (kendilerine kıyamet) veya kıyamet alametleri veya ölüm (ansızın gelinceye) kadar (veya onlara kısır bir günah) yani kıyamet gününün veya kâfirler için hiçbir hayrı olmayıp onları “riyhi akim=kasıp kavuran rüzgâr” gibi kahveden, zürriyetten mahrum bırakan Bedir gününün mağlûbiyeti gibi bir kahr ve şiddetli ceza (azabı gelinceye kadar) o kâfirler (ondan) o Kur’an-ı mübinden, onun Resûlullaha nâzil olan bir ilâhi kitap olduğundan (bir şek içinde bulunur dururlar) bu hal, kendilerinden ölüp gidinceye kadar yok olmaz.

56. Mülk o günde Allah’a mahsustur. Onların arasında hükmeder. Artık iman edenler ve güzel güzel amellerde bulunanlar naim cennetlerindedir.

56. (Mülk) bütün kâinatın varlığı, mülkiyeti (o günde) o kıyamet zamanında (Allah’a mahsustur) bütün mahlûkatı üzerinde hâkimiyeti ve tasarrufları bağımsız olarak geçerli, o gün hiç bir kimse bir hâkimiyete, bir tasarrufa sahip, kâdir olamaz. şöyle ki, o yüce yaratıcı (onların) müminler ile kâfirlerin (arasında hükmeder) onların haklarında lâyık olduktari hükümleri verir (artık îman edenler) Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmiş olanlar (ve güzel güzel amellerde bulunanlar) Cenab-ı Hak’kın Kur’an-ı Kerim vasıtasiyle emir etmiş olduğu güzel ibadetlere hareketlere devam etmiş zatlar (naim cennetlerindedirler) nimet, tezzet, emniyet yeri olan cennetlere nâil olmuş olurlar, haklarında ilâhi hüküm böyletecelli etmiş olur.

57. Ve o kimseler ki, kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi tekzid eylediler, artık onlar için şedit bir azap vardır.

57. (ve o kimseler ki) bilakis dünyada iken (kâfir oldular) Allah’ın birliğini inkâr ettiler, gözleri önünde parlayan birlik delillerinden göz yumdular, onları örtmeye çalıştılar (Ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kur’an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabı inkâr ederek onun ne kadar büyük bir ebedî mucize olduğunu düşünmediler, ilâhi dinin yüceliğine, hak olduğuna şahitlik eden binlerce delilleri, kanıtları görüp anlamak istemediler, fıtretlerini, kabiliyetlerini kötüye kullandılar, (artık onlar için şedit bir azap vardır) işte bu onların dinî ilâhiyi inkâr, mukaddesata ihanet etmelerinin ebedî bir cezasıdır.

58. Ve o kimseler ki, Allah yolunda hicret ettiler, sonra öldürüldüler veya öldüler elbette onları Allah güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır. Ve şüphe yok ki, Allah rızık verenlerin hayırlısıdır.

58. Bu mübârek âyetler, Allah yolunda hicret edenlerin nâil olacakları mükâfatları bildiriyor. Düşmanları tarafından eziyetlere uğrayan ve onlara o eziyetle misillemede bulunmakla beraber sonra daha fazla zulümlere mâruz kalar müminlere Allah Teâlâ’nın zafer vereceğini müjdeliyor. Bu kâinatta her bakımdan tasarruflarda bulunan yüce yaratıcının bütün mükemmel vasıfları kendisinde topladığını, yaratıcılık ve mâbudluk sıfatlarının bir olan zatına muhsus bulunduğunu beyan ile o yüce yaratıcının dilediği kullarına yardım edeceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber zamanında ashab-ı kiramdan bir kısmı, Mekke müşriklerinin tehakkümü altında kalmışlardı, Cenab-ı Hak, onları hicrete teşvik ve hallerini beyan için şöyle buyuruyor: (Ve o kimseler ki, Allah yolunda) din uğrunda, nâil olduklarıİslâm dinini muhafaza için (hicret ettiler) vatanlarını, aşiretlerini terkettiler, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler (sonra) hicreti müteakip cihada atılarak din düşmanları tarafından (öldürüldüler) şehit edildiler (veya öldüler) düşmanları tarafından öldürülmüş olmadılar (elbette onları) o iki İslâm zümresini (Allah güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır) onlar Allah katında hayatta bulunmaktadırlar, kendilerini cennetlerde sonsuz nimetlere nâil buyuracaktır. (ve şüphe yok ki, Allah) o yüce yaratıcı o kullarını diriltme ve öldürmeye kâdir olan yüce mabûd (rızık verenlerin hayırlısıdır) çünkü o kerem sahibi yaratıcı, kullarını hesapsız rızıklandırır. Gerçek rızık veren, ancak o’dur, insanlara rızık veren denilmesi mecazdır, ilâhi rızkı bazı kimselere kavuşturmaya vesile oldukları için kendilerine bu vasıf mecazen verilmiştir.

59. Elbette onları hoşnut olacakları bir meskene girdirir. Şüphe yok ki Allah, elbette pek bilendir, pek hilm sahibidir.

59. Evet.. Àlemlere rızık verici olan Allah Teâlâ (elbette onları) o iki zümreyi (hoşnut olacakları bir meskene) cennete (girdirir orada fevkalâde güzel) bir şekilde rızıklandırır, orada hatır ve hayale gelmeyen nimetlere nâil kılar (şüphe yok ki, Allah) o rahmeti evrensel, büyüklüğü akılları hayrete düşüren kâinatın yaratıcısı (elbette pek bilendir) kullarının bütün amellerini, maksatlarını bilicidir ve (pek hilm sahibidir) kullarının birçok kusurlarını af eden, kendilerini alelacele cezaya uğratmaz, kendilerine bir tövbe ve istiğfar mühleti ihsan buyurur.

§ Rivayet olunuyor ki: Ashab-ı kiramdan bazı zatlar, Resûlullah Efendimize müracaat ederek: Ey Allah’ın Nebisi!. Allah yolunda katledilenlere Cenab-ı Hak’kın hayırdan neler vereceğini biliyoruz, biz de onlar gibi seninle beraber cihatda bulunuyoruz, ya biz öldürülmez de seninle beraber vefat edersekbizim için ne vardır? demişler. Bunun üzerine bu iki âyeti kerime nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki, öyle mücahit zatlar, harp sahasında şehit edilmiş olmasalar da yine şehitler gibi mükâfatlara nâil olacaklardır. Onlar, güzel niyetlerinden, yüksek fedâkarlıklarından dolayı şehit gibi cennetlere, lütuflara kavuşacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!.

60. Bu böyledir. Ve her kim kendisine yapılan bir eziyete misliyle eziyette bulunur da sonra yine kendisine zulümedilirse elbette ona Allah yardım eder. Şüphe yok ki, Allah elbette af edicidir yarlıgayıcıdır.

60. (Bu böyledir) evet.. Allah Teâlâ’nın vasıflarına, lütuflarına dair verilen bilgi beyan olunduğu üzeredir (Ve) müminlerden (herkim kendisine) müşrikler tarafından zulmen (yapılan bir eziyete misliyle eziyette bulunur da) onların mücadele ve vuruşmalarına karşı aynı şekilde misillemede bulunur da (sonra yine kendisine) o müşrikler tarafından (zulmedilirse) mesela: Yurdundan çıkarılırsa, malları elinden alınırsa (elbette ona) o zulme uğrayan müslümana (Allah yardım eder) o zalimden intikamını alır. (şüphe yok ki, Allah elbette af edicidir.) öyle düşmanından intikam alan mümin kulunu af eden, onu mâzur görür ve o yüce yaratıcı (yarlıgayıcıdır) o mümin kulunun daha iyi olan af ve sabır tarafını tutmayıp da intikam tarafını tercih etmiş olduğundan dolayı onu cezalandırmaz, kusuru olsa da örter.

§ Bu âyeti kerimede işaret buyurulmuş oluyor ki: Bazı tecavüzlere, eziyetlere karşı intikam hissi beslemeyip de af ile, sabır ile muamele yapılması daha iyidir, bir âlicenaplık alametidir. Nitekim Cenab-ı Hak da: “Af’etmeniz takvaya daha yakındır” diye buyurmuştur.