HAC SURESİ

21. Onlar için demirden kamçılar da vardır.

21. Bununla beraber (onlar için) o cehenneme atılacak kâfirlere ait (demirden kamçılar) çomaklar, kırbaçlar (da vardır) bunlar ile yüzlerine vurulur, böyle çeşit çeşit azaba uğrar dururlar.

§ Hamim; kaynar su demektir. Şiddetli sıcak zamanında yağan yağmur, hakkında özen gösterilen yakın kimse mânasında da kullanılır.

§ İshar; da eritmek ve ulaşmak demektir. “Mekamıda; makma’ın çoğuludur ki: bir şeyi menetmek ve demirden yapılmış çomak, kamçı mânasınadır.

22. Her ne zaman ondan, gamdan çıkmak isterlerse onun içine iade edilirler ve yangın azabını tadın denilir.

22. Artık o cehennemdeki kâfirler, (her ne zaman ondan) o cehennem ateşinden veya o ateşin elbiselerinden, evet.. O pek şiddetli (ğamdan çıkmak isterlerse) kendilerinin cehennemden dışarıya atılmalarını arzuda bulunurlarsa (onun) o ateşin (içine) zebaniler vasıtasiyle (iade edilirler) demir kırbaçlar ile cehennemin dibine red olunurlar. (Ve) kendilerine hitaben (yangın azabını) o pek şiddetli ve her tarafa yayılmış olan cehennem ateşini (tadın) denilir. Oradan çıkmalarına asla müsaade edilmez. İşte küfrün en tehlikeli, en ebedî cezası:

23. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, îmân edenleri ve güzel güzel amellerde bulunanları altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir. Orada altundan bilezikler ile ve inci ile süsleneceklerdir ve oradaki elbiseleri ipektir.

23. Bu mübârek âyetler, îman ve salih amel sahiplerinin ahirette nâil olacakları nimetleri bildiriyor, onların ne kadar güzel, hoş sözlere ve Allah Teâlâ’nın yoluna irşad edilmiş bulunduklarını müjdeliyor. Kâfir olanların ve Allah’ın yolundan, Mescid-i Haramdan insanları men edip zulme meyilli bulunanların da müthiş âkibetlerini böylece ihtar buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, îman edenleri) zatının birliğine ve Resûl-i Ekrem’ine ve diğer dinî hükümlerine (îman edenleri) tasdikte bulunanları (ve) îmanlarını gösteren, îmanlarındaki sebatlarına şahitlik eden (güzel güzel amellerde bulunanları) üzerlerine düşen farizeleri ve diğer mendub, hâlis muameleleri yerine getirenleri (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir) pek lezzetli sulara, çok güzel manzaralara nâil kılacaktır. O muhterem kullar (orada) o cennetlerde melekler vasıtasiyle (altundan bilezikler ile ve inci ile süsleneceklerdir) sahip oldukları güzellikler, bu vesile ile de arttırılmış olacaktır. (ve) böyle cennetlere girecek zatların (oradaki elbiseleri ipektir.) ibrişimdenvücude getirilmiş, emsalsiz kumaşlardır. Evet.. Mümin olan erkekler için dünyada ipekten elsiseler giymek haramdır. Bu elbiseler dünyada kadınlara mahsustur. Erkeklerin dünyadaki vaziyetleri, mesaileri bu gibi ipek kumaşlar ile bezenmelerine mânidir ve bu bir hikmet gereğidir. Fakat ahiret âlemi, müminler için bir ebedî istirahat ve saadet âlemi olduğundan mümin olan erkekler orada ipekten elbiseler giyerler, dünyadaki emre uymalarının orada böyle mükâfatını görürler.

§ Esavir; esvirenin ve sivarin çoğuludur ki, bilezikler demektir.

24. Ve onlar sözden en temiz olana hidayet olunmuşlardır ve hem de ziyade hem de müstahik olan Allah Teâlâ nın yoluna erdirilmişlerdir.

24. (Ve onlar) o cennetlere nâil olan mutlu kullar (sözden en temiz) güzel, yüce, kutsal (olana hidayet olunmuşlardır) onlar dünyada iken kelime-i şehadet ile lisanlarını süsler ve kalplerini aydınlatırlardı veya Kur’an-ı Kerim’i okuma şerefine nâil bulunurlardı veyahut: Bize vâad etmiş olduğu hususlarda doğru olan, bizi böyle cennetlere erdiren Allah’ımıza hamdolsun derler. (ve hem de ziyade hem de müstahik olanın) yani Hak Teâlâ’nın (yoluna) o mümin zatlar (erdirilmişlerdir) yani: Onlar dünyadalarken din yolunu tâkibetmiş, ilâhi din ile vasıflanmışlardır. İşte bu güzel hallerinin mükâfatı olarak öyle en şerefli, en çok mutluluk veren birer ebedî ikametgâh olan cennetlere nâil ve öyle pek güzelce tezyinata muvaffak olacaklardır.

25. Muhakkak o kimseler ki, kâfîr oldular ve Allah’ın yolundan ve yerliler ile taşradan gelenler için eşit kıldığımız Mescid i Haramdan insanları men ederler ve her kim ki, orada zulüme meyletmek arzusunda bulunur ona bir acıklı azaptan tattıracağızdır.

25. (Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular)dünyada iken küfrü tercih ederek îman nimetinden mahrum bulundular (ve Allah’ın yolundan) İslâmiyet dininin geniş yolundan onu bunu menetmeğe çalışıp durdular (ve) bu cümleden olarak (yerliler ile taşradan gelenler için) yani: Mekke ahalisi ile çöllerden ve diğer ülkelerden gelecek misafirler için (eşit kıldığımız) hepsi için de ziyaretine izin vermiş olduğumuz (Mescid-i Haramdan) insanları (menederler) orada dinin hükümlerinden olan Beytullah’ı tavaf gibi, namazları kılmak gibi, hac ve umrenin hükümlerini ifa gibi güzel amellerin yapılmasına mani olurlar. (Ve her kim ki orada) harem dairesinde (zulme meyletmek arzusunda bulunur) meselâ Harem-i Şerifte halka zulmetmek kasdinde bulunur veya müşrikce bir hareketi veya yasaklanmış olan herhangi bir şeyi veyahut gayrımeşru lakırdıları yapar veya harem dairesine ihramsız girmeğe cür’et gösterirse artık (ona) bu gibi yasak şeyleri işleyen herhangi birine (bir acıklı azaptan tattıracağızdır.) Binaenaleyh her mümin için lazımdır ki, Beytullah’a hürmetde bulunsun, orada dinin kuralları dahilinde harekete dikkat eylesin. İslâmi farizalara lâyık olmayan şeylerden tamamen kaçınsın.

§ Rivayete göre bu âyeti kerime, Resûlullah ile ashab-ı kiramını Hudeybiyye senesinde hac ve umre etmekten ve haramı şerifte kurban kesmekten men etmiş olan Ebu Süfyan ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Peygamber Efendimiz umre için ihrama girmiş olduğu için onlar ile cihatta bulunmayı muvafık görmemiş, bir sene sonra gelip hac etmesi için onlar ile anlaşma yapmıştı. Fetih sûresi tefsirine de bakınız!.

§ Mescid-i Haram tâbiri Mekke-i Mükerremedeki harem dairesi denilen bütün bilinen sahayı da içine alır. İmamı Âzam’a ve birçok fakihlere göre bu harem dairesindeki yerler, arazi, bütün müslümanlar arasında eşit bir mahiyette bulduğundan satılıp kimseyemülk edilemez.

§ İlhad; kaçınmak; yüz çevirmek, haktan dönmek, küfre düşmek, şeriatın yasakladığı şeyleri yapmak.

26. Ve hatırla ki, İbrahim’e Beyt-i şerîfin yerini bir makam kılmıştık, bana bir şeyi ortak koşma ve benim beytimi tevaf edenler için ve mukim olanlar için ve rükû ve secde edenler için tertemiz tut diye hazırlamıştık.

26. Bu mübârek âyetler de İbrahim Aleyhiselâm’ın Kâbe-i Muazzama’yı yeniden inşaya ve onu bütün ziyaret edecek zatlar için tertemiz bir halde bulundurmaya Allah tarafından görevlerdirilmiş olduğunu bildiriyor. Hazreti İbrahim’in Beyt-i Şerif’i ziyarete insanları davete memur olup ziyaretçilerin de ne yolda harekette bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resûlüm!. (hatırla ki, İbrabim’e) halilullah denilen o pek muhterem Peygambere (Beyt-i şerifin) yani: Kabe-i Muntazam (yerini bir makam kılmıştık) o mübârek yerini kendisine bildirmiştik. (bana bir şeyi ortak koşma) yani bir Beyt-i şerifi sırf benim rızam için yeniden inşa et, ibadet ve itaat hususunda hiçbir kimseyi bana ortak koşma, yapacağın bu mukaddes mabed, hakka itaatden başka bir maksada dayanmış olmasın (ve benim Beytimi) Kâbe-i Muazzama’yı her taraftan gelip (tavaf edenler için) ve Mekke’de (mukim olanlar için ve) içinde namaz kılarak (rükû ve secde edenler için tertemiz tut diye) emir etmiş o muazzam umumi mabetin yerini hazırlamıştık.

§ Tefsirlerde yazılı olduğu üzere kendisinin sırf büyük bir ilâhi mabed bir mukaddes mekân olduğuna işaret için “Beytullah” denilen Kâbe-i Muazzama evvelce kırmızı yakuttan oluşmuştu, tufan günlerinde semaya kaldırılmıştır, sonra Cenab-ı Hak, onun yerini Hazreti İbrahim’e göndediği bir rüzgâr ile veya bir bulut ile hârikulâde bir şekilde bildirmiş, İbrahim Aleyhisselâm da o yerde Beyt-i şerifi yenidenbina kılmıştır. Ve şöyle de denilmektedir ki; Kâbe-i Muazzamayı ilk evvel bina eden, Hazreti İbrahim’dir, yeryüzünde ilk evvel yapılan Mescid-i Şerif budur. Bundan kırk sene sonra da “Beyt-i mukaddes” yapılmıştır. Bununla birlikte şöyle de mervidir ki: Kâbe-i Muazzama beş defa bina edilmiştir. Birincisini melekler bina etmişlerdi, kırmızı yakuttan oluşmuştu. Sonra tufan zamanında göğe kaldırılmıştır. İkincisi, İbrahim Alehisselâm tarafından yapılmıştır. Üçüncüsünü de Kureyş kabilesi, cahiliyet devrinde bina etmişlerdir. Bunun yapılışında Resûl-i Ekrem Efendimiz de hazır bulunmuştur. Dördüncüsünü de İbnüzzübeyir bina etmiştir. Beşincisini de Haccac bina etmiştir. Asıl mukaddes olan yeri daima mahfuz bulunmuştur. Asıl bir yüce mâbedi olan da onun bu yeridir, kıyamete değin müminlerin mübârek bir ziyaret yeri, bir mâbedi bulunacaktır.

27. Ve insanlar arasında haccı ilân et, sana yaya olarak ve her bir geniş, uzak yoldan gelen zayıf develer üzerine binmiş olarak geliversinler.

27. (Ve) Hak Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm’a vahyen emretti ki (insanlar arasında haccı ilân et) haccın bir kutsal ibadet olduğunu bildir, bu hususa dair nidâda bulunun, Beyt-i şerifi ziyaret için insanları davet eyle (sana) senin bina ettiğin Beyt-i şerife (piyade olarak) gelsinler (ve her bir geniş uzak yoldan gelen zayıf develer üzerine binmiş olarak geliversinler) böyle bir fedakârlıkta bulunarak büyük büyük sevaplar kazansınlar.

28. Tâ ki, kendileri için bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve kendilerini merzuk etmiş olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine malûm olan günlerde Allah’ın ismini ansınlar. Artık onlardan yiyin ve yoksul fakirlere yediriniz.

28. (Tâki) gelsinlerde (kendileri için bir takım) büyük, dinî ve dünyevî (menfaatlere şahitolsunlar) çünkü hac farizesi, dinimizin beş mübârek esasından biridir, malî ve bedenî bir ibadettir. Nail olduğumuz sıhhatin ve servetin bir şükran vazifesidir, mâbudumuza karşı en büyük hürmeti içermektedir. Bu yüce ibadet, ruhları fazlasıyla rahatlatır, müslümanlarca en mübârek olan bir beldeyi ziyarete vesile olur, doğu ve batıdan gelen birnice müslümanlar bir arada birlikte ibadetde bulunarak aralarındaki din birliği, İslâm kardeşliği güzelce tecelli etmiş bulunur. Bununla beraber birçok müslümanlar en güzel, en faideli bir seyahat olan hac yolculuğuna kavuşmak servet kazanmaya çalışsınlar, bu vesile ile de müslümanlar arasında iktisadi faaliyet artar, birçok hayırlı işler yapılır, bu sayede bir hayli bilgiler de elde edilmiş olur. (ve) böylece hacca muvaffak olan zatlar (kendilerini rızıklandırmış olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine) kurban olarak kesilen deve, sığır ve koyunlar üzerine (malûm olan günlerde) geldikleri zaman (Allah’ın ismini ansınlar) onları tekbir ile kesiversinler. Malûm günlerden maksat, eyyamı nahr denilen günlerdir ki, kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. (Artık onlardan) o kesilecek kurbanların etlerinden ey onları kesenler!. Siz de (yiyin) bu size mübahtır (ve yoksul fakirlere) de ihtiyaç içinde kalmış âciz kimselere de (yediriniz) bu da bir vecibedir.

29. Sonra kirlerini gidersinler ve adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i atiki tavaf etsinler.

29. (Sonra) o hac vazifesini ifa eden zatlar (kirlerini gidersinler) üstbaşlarının temizliğini temin etsinler, fazla olan bıyıklarını, tırnaklarını kessinler, koltuklarını, kasıklarının kıllarını gidersinler, temizliğe dikkat eylesinler (ve adaklarını yerine getirsinler) adamış olduklarını alıp kessinler, ve diğer adadıkları meşru şeyleri usulü dairesinde ifa eylesinler (ve Beyt-i atiki) eski, düşman saldırısından emin, bütün müminler için ilk evvel tesisedilmiş olan Kâbe-i Muazzama’yı, o mümin kullar (tavaf etsinler) o mukaddes evin etrafında dolaşsınlar.

§ Tavaf; lügatte ziyaret etmek, bir şeyin etrafında dolaşmaktır. Şeriat istılahında: Kâbe-i Muazzamanın çevresinde ibadet maksadiyle yedi defa dolaşmaktır ki, oradaki “haceri esved” denilen mübârek bir taşın bulunduğu köşeden tevafa başlanır, mübârek kâbenin kapısı önünden sağa gidilmek suretiyle devir yapılır, böyle her devir yine haceri esvedin yanına gelmekle son bulur.

§ Tavaflar beş kısımdır,

(1): Tavafı kudumdur ki: Mekke-i Mükerreme’ye başka beldelerden gelen zatların hemen yaptıkları tavaftır ki, bu, sünnettir. Buna tavafı lika da denir.

(2): Tavafı ziyarettir ki: Arafattan inildikten sonra yapılan tavaftır. Buna “tavafi ifaze” de denir. Bu, haccın iki rüknünden biridir. Bunun dört şavti, yani dört defa devir yapılması farzdır. Bunun vakti müsaittir, derhal yapılması lazım değildir. Fakat ergeç bu yapılmadıkça hac farizesi tamam olmuş olmaz.

(3): Tavafı saderdir ki, hac tavaftır. Buna “tavafı veda” da denir. Bu hariçten gelenler için vâciptir.

(4): Tevafı tetevvudur ki: Mekke-i Mükerreme’de bulunan zatların vakit vakit yaptıkları tavaftır ki, bu nafiledir.

(5): Tavafı umredir ki: Haccı umrede bulunanların yapacakları tavaftır ki, bunun dört defa devir edilmesi, umrenin rüknü bulunmaktadır. Binaenaleyh lazımdır. Bunsuz umre tamam olmaz.

§ Tavaf; bir mühim ibadettir, tekbir ile tehlil ile, selâtüselâm ile yapılır. Tavaf, yüce düşüncelerin, dinî hissiyatın güzel bir nişânesidir. Tavaf, İslâm cemiyetinin bir birlik teşkil ettiğini, aynı gayeye yönelmiş bulunduklarını gösterir, mekândan ve zamandan münezzeh olan bir yüce yaratıcı, onun kutsal dinine müslümanların pek sağlam, manevî bir bağlılıkla bağlı olduklarına şahitlik eder. Tavaf, Allah’ın Arşının etrafında tesbihve tehlil ile dolaşan kutsi meleklerin o yüce, ruhani ibadetlerinin şekline yeryüzünün en mübârek bir parçasında benzer meydana getirmiş gibi olur. Tavaf, islam dinine fevkalâde bir bağlılık göstermek, ezeli ahde riayetin devamını arzetmek, kulluk vazifesidir. İşte İbrahim Aleyhisselâm, fevkalâde bir şekilde olmak üzere insanları hacca, böyle tavafı içeren kutsal bir ibadete davete Allah tarafından görevlendirilmişti.

§ Rivayete göre Hazreti İbrahim, safa mevkiine çıkarak “ey insanlar!. Allah Teâlâ size hac vazifesini, bu mukaddes evi ziyaret etmeği farz kılmıştır.” gibi bir şekilde seslenmiş, bu yüksek nidâyı yer ile gök arasında bulunan herşeyi bütün insan ruhları duymuş, bu davete “lebbeyk allahümme lebbeyk” diyerek icabet eden her ruh sahibi, hac etmeğe daha sonra muvaffak olmuş ve olmakta bulunmuştur. Hatta bu nidâya defalarca icabet eden zatlar ise defalarca hacca muvaffak bulunmaktadırlar, ilâhî kudrete göre bu gibi hârikaların vukuunu hiçbir akıllı kimse imkânsız göremez.

§ Hac meseleleri için bekara sûresinin (196 ve 197) nci âyetleri izahına da müracaat ediniz!.

30. Emir, böyledir ve her kim Allah’ın hürmetlerine saygı gösterirse onun için Rabbi nin katında bir hayırdır ve sizin için enam helâl kılınmıştır. Ancak size haram oldukları okunanlar müstesnâ! Artık putlardan ibaret olan pislikten kaçının ve yalan lakırdıdan kaçının.

30. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın haram kıldığı şeylere uymanın gereğine, faidesine işaret ediyor, helâl olan hayyanlardan istifadenin câiz olduğunu bildiriyor, müşrikce hareketlerden ve yalan söylemekten kaçınmanın lüzumunu ihtar ediyor. Müslümanca yaşamayı emredip şirke düşenlerin ne müthiş felâketlere uğrayacaklarını pek korkunç iki misâl ile tasvirbuyuruyor. Cenab-ı Hakk’ın rızası için kesilecek kurbanların faidelerini ve nereye sarfedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (emir böyledir) yani: Kendisine riayet edilmesi lâzım gelen hal ve durum böyle beyan olunduğu şekildedir. (Ve her kim Allah’ın hürmetlerine saygı gösterirse) ilâhi hükümlere, kendilerine muhalefet edilmesi câiz olmayan dinî meselelere, bu cümleden olarak haccın hükümlerine hürmette, riayette bulunursa (bu) saygılı harekette bulunması (onun için Rabbinin katında bir hayırdır) ahirette bunun mükâfatını görür. (ve sizin için enam helâl kılınmıştır) yani: Develer, sığırlar, koyunlar helaldir. Bunlar usulü dairesinde kesilince etlerinden yiyebilirsiniz (ancak size) haram oldukları, yiyilmelerini câiz olmadığı (okunanlar) haklarında haram kılındığına dair âyetler bulunanlar (müstesnâ) onlardan yiyemezsiniz. Meyte denilen kendi kendine ölmüş veya putlar adına kesilmiş hayvanlar gibi. (artık putlardan ibaret olan pislikten kaçının) çünkü onlardan her tab’i selim, nefret eder, onlar mâmen pek pis, zararlı, ebedî hayatı zehirleyen şeylerdir. (ve yalan lakırdıdan) da (kaçının) her türlü yalandan ve hakikate aykırı şahitliklerde bulunmaktan ve özellikle putlara ilâhlık isnâdı büyük bir yalan olduğu için bütün bu gibi yalanlardan da kaçınmalıdır ki, ebedî selâmet ve saadet temin edilebilsin.

31. Adil kimseler olduğunuz. Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde o fenalıklardan kaçınınız ve her kim Allah’a ortak koşarsa artık o sanki gökten düşmüşte kendisini kuşlar kapışmıştır veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir, gibi bulunur.

31. Evet.. Ey insanlar!. Siz (hanif kimseler olduğunuz) İslâmiyet’ten başka dinlere meyil etmeyip samimi bir şekilde müslüman bulunduğunuz halde ve (Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde) yaşayınız, oputperestlik gibi fenalıklardan kaçınınız (ve herkim Allah’a ortak koşarsa) öyle bir küfrü işlerse (artık o) şahıs (sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmıştır) evet.. o, en yüce olan tevhid derecesinden küfrün en aşağı derecesine düşmüş, binlerce yırtıcıların pençesinde parça parça olmuş gibi olur. (Veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir.) zamanın öldürücü cereyanları, şeytâni telkinleri onu yakalamış, kendisini kurtulamıyacağı uzak bir yere, bir sapıklık vâdisine atmış (gibi bulunur) işte ilâhi dine aykırı hareketin müthiş neticesi!.

32. İşte bu, böyledir. Her kim Allah’ın kurbanlıklarına saygı gösterirse şüphe yok ki, o, kalplerin takvasındadır.

32. Evet.. (İşte bu, böyledir) bunu göz önüne alarak ona göre hayatı tanzime, muhafazaya, çalışmalıdır. (Herkim Allah’ın kurbanlıklarına saygı gösterirse) Mekke-i Mükerremeye gönderilecek kurbanlara dikkatde bulunur onların en değenlilerini alır, hak yolunda fazlaca fedakârlık gösterirse (artık şüphe yok ki, o) saygı göstermek, hacca ait nişanlı, alâmetli kurbanların iyilerini seçmek (kalplerin takvasındandır.) böyle bir hareket, kalplerinde takva nuru parlayan samimi müminlerin yapacakları pek güzel amellerdendir.

33. Sizin için onlarda kurbanlarda bir belirli müddete kadar menfaatler vardır. Sonra da onların varacakları yer, Beyt-i atik’e kadardır.

33. Ey müminler!. (Sizin için onlarda) o Mekke-i Mükerreme haremine göndereceğiniz “hedaya” denilen kurbanlar da (bir belirli müddete kadar) kesilecekleri, etlerinin sadaka olarak verileceği zamana kadar (menfaatler vardır) onlar üzerine bazı şeyler konulabilir, sütlerinden, yünlerinden istifade olunabilir. (sonra da onların varacakları yer) boğazlanmalarının vacip oluşu veya vakti (Beyt-i atika) Kabe-i Muazzama’nın haremine (kadardır) o mübârek kurbanlar, orada belirligünlerde kesilirler, etleri fukaraya dağıtılır Velhasıl: Hac vazifesi, pek mühim ve pek mübârek bir ibadettir. Bu vazifeyi tam bir zevkle ifaya çalışanlar, bunun erkân ve edeplerine güzelce riayet edenler, mübârek ziyaretgâhları ziyaret edip her taraftan gelmiş olan binlerce din kardeşleriyle beraber Cenab-ı Hakkı tevhid ve tesbihte bulunanlar, hak yolunda kurbanlar keserek din uğrunda bu suretle de fedakârlık belirtisi gösterenler, fakir ve zayıf olan bir kısım dindaşlarına bu vesile ile de yardımda bulunmuş olanlar, elbette ki, bir çok sevaplara, mükâfatlara nâil olacakdırlar.

34. Ve her ümmet için kurban kesecek bir yer kılmışızdır ki, Allah’ın ismini kendilerine rızık olarak verdiği dört ayaklı hayvanların üzerine kesecekleri zaman ansınlar. İşte ilahınız, tek ilahtır. Artık ona teslim olun ve mütevazi olanları müjdele.

34. Bu mübârek âyetler, vaktiyle diğer ümmetler için de kurban kesip Allah’ı anmada bulunacakları mahaller tâyin buyurulmuş olduğunu bildiriyor, bütün milletlerin ilâhı, yalnız Allah Teâlâ olup ancak ona kullukla mükellef bir halde ibadet ve itaatte bulunan kulların vasıflarını bildirerek kendilerini müjdeliyor. Kurbanların dinî âlâmetlerden olup ne şekilde kesileceklerini ve onlardan nasıl istifade edileceğini ve kimlere etlerinin dağıtılacağını Allah’ın rızasını kazanmaktan ve ilâhi ihsana karşı şükür sunmaktan ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her ümmet için) her din mensubu için, bu ümmeti muhammediyeden evvel dünyaya gelip ahirete irtihâl etmiş olan mümin cemaatler için (kurban kesecek bir yer kılmışdır ki) o ümmetlere içinde ibadet edecek, civarından kurbanlarını kesecek bir yer tâyin etmişizdir ki, (Allah’ın ismini) yalnız Cenab-ı Hak’kın mukaddes ismini (kendilerini merzuk ettiği) enam denilen ve etleri yenilen (dört ayaklıhayvanların) yani: Develerin, sığırların ve koyunların (üzerine) onları kesecekleri zaman (ansınlar) yani: Allahu ekber lâ ilâhe illâllah vallahu ekber. Allahümme minke ve ileyke “diye zikr etsinler.” (İşte) ey insanlar!. Size kurbanları ihsan eden, size şer’i hükümlerini bildiren, (ilâhınız, bir tek ilâhtır) o, ortak ve benzerden yücedir. (artık ona teslim olun) onun emirlerine ve yasaklarına zahiren ve batınen uymaktan, teslim olmaktan ayrılmayınız, kurbanlarınızı yalnız onun rızasını kazanmak için, kesiniz. (ve) Ey yüce Resûlum! sen de ümmetinde (mütevazi) itaatlı veya ihlaslı (olanları müjdele) onlar bu tevazu ve itaatlarının mükâfatını elbette ki, göreceklerdir.

§ İhbat; korkmak, tevazu göstermek demektir “muhbitin” de mütevazi itaatlı, Allah korkusu ile vasıflı, temiz inançlı olan zatlardan ibarettir.

35. Onlar ki, Allah zikirolunduğu vakit kalpleri korkudan titrer ve kendilerine isabet etmiş olana sabır edenlerdir ve namazı kılanlardır ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar.

35. (Onlar ki) o mütevazi, itaatli olan zatlar ki, onlarda şu alâmetler bulunur. (Allah zikrolunduğu vakit) Allah’ın yüceliğini düşünerek (kalpleri korkudan titrer) Allah’ın büyüklüğü gözlerin önünde tecelli eden artık kendilerinde tevazu; dua ve niyâz gibi yüce özellikler görülür durur. (ve kendilerine isabet etmiş olan) bir takım musibetlere, rahatsız edici arızalara karşı (sabredenlerdir) bu husustaki ilâhi takdirin bir hikmete dayanmış olacağını düşünerek teselli olmaya çalışırlar. (ve namazı) vaktinde (kılanlardır) bir takım ârızalar meşakkatler onları ibadet ve itaatdan geri bırakmaz (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar) servetlerini hayır yollarına sarfedenler, hac yolunda fedakârlıktan kaçınmazlar, en kıymetlikurbanları alır keserler, muhtaç olanlara yardımdan geri durmazlar.

36. Ve develeri de sizin için Allah’ın kurbanlıklarından kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Artık onların üzerlerine birer ayakları bağlı, üçer ayaklan üzerine durdukları halde Allah’ın ismini zikiredin. Yanlan üzerine yere düşünce de artık etlerinden yiyin haline kanaat edip istemeyene de ve isteyene de yediriniz. Onları size öylece musahhar kıldık, tâki şükredesiniz.

36. (Ve) Ey müslümanlar!. (develeri de sizin için Allah’ın şeairinden) Allah’ın dinine ait alâmetlerden (kıldık) onların kurban kesilmelerini meşru ve pek makbul kılmış olduk (sizun için onlarda) o develerde (hayır vardır) dünyevî ve uhrevî menfaat mevcuttur. Özellikle onları kurban keserek büyük sevaplara nâil olursunuz. (artık onların üzerine birer ayakları bağlı, diğer ayakları üstüne durdukları halde) boğazlanırken (Allah’ın ismini zikredin) usulüne uygun olarak tekbir alınız. (yanları üzerine yere düşünce de) yani: Kesilip de yere düşerek ölünce de (artık etlerinden yiyin) bu size mübahtır. Ve onların etlerinden (haline kanaat edip istemeyene de ve isteyene de) arzı ihtiyaçta bulunana da (yediriniz) kendilerine birer miktar veriniz, bu suretle bir neyi ziyafette bulunmuş olursunuz. Ve (onları) o develeri (size öylece) ayakta kurban kesilmeleri için (musahhar kıldık) o kadar kuvvetli, büyük hayvanları insanlara karşı itaatli, teslim olmuş eyledik, onların serkeşliklerine, vahşiyane hareketlerine meydan vermedik (tâki) Ey insanlar!. (şükredesiniz) Cenab-ı Hak’kın bu lütfunu da düşünerek vazifei şükranı ifade kusur etmeyesiniz.

§ Büdn; bedenin çoğuludur ki, Kurban için boğazlanan develer demektir.

§ Sevaf; bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine ayakta durarak kesilen devedir.

§ Kani; kendi yanında olana ve kendisine, istemeksizin, verilene razı olan kimsedir.

§ Muter; istekte bulunan, isteyip ihtiyaç arz eden kimsedir.

37. Elbetteki, onların ne etleri ve ne de kanları Allah’a erecek değildir. Ve lâkin ona sizden takva erecektir. Onları öylece size musahhar kılmıştır, tâki size hidayet buyurduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunasınız ve güzel davrananları müjdele..

37. Ey kurban kesen müminler! (elbette ki, onların) o kesilen kurbanların (ne etleri) sadaka olarak verilen et parçaları (ve ne de) yerlere akıtılan (kanları Allah’a erecek değildir.) bunlar haddizatında Allah rızasını kazandıran, kabul edilen olamaz. (velâkin ona) o yüce yaratıcıya (sizden takva erecektir.) bu kurbanları sırf Allah’ın emrine riayet, hakkın rızasını temenni için kestiğinizden dolayı bu ameliniz bir takva eseri olacağı için ilâhi kabule mazhar, sevaba vesile olacaktır. Cenab-ı Hak (onları) o büyük, kuvvetli hayvanları (öylece size musahhar kılmıştır.) onları kurban kesmeye sizleri muktedir kılmaktadır. (tâki size hidayet buyurduğundan dolayı) sizi İslâm şerefine nâil, size hac vesaire gibi dinî vazifelerinizi emir edip kolaylaştırarak kurbanlarınızı kesmeğe muktedir kıldığından dolayı (Allah’a) şükrederek (tekbirde bulunasınız) meselâ: “Allahu ekber Allahu ekber Elhamdülillâh Elhamdülillâh” diye kulluk sunmaya çalışasınız. (ve) Ey yüce Resûl!. sen de ümmetinde (muhsin olanları) yaptıkları ibadetleri ihlaslı bir şekilde yapanları, bu cümleden olarak kestikleri kurbanları sırf Allah rızası için kesip etlerini fakirlere ve diğerlerine dağıtanları (müjdele) onların bu amelleri Allah katında makbul olup kendileri bu yüzden ilâhi lütuflara nâil olacaklardır. “Rivayete göre bu âyeti kerime bir cahiliye âdedini red ve ibtâl için nazil olmuştur. Şöyle ki: Cahiliye zamanındakesilen kurbanların kanlarını Kâbenin duvarlarına sürerler, etini de fakirlere verirlerdi, böyle bir hareketi bir ibadet sanarlardı. Halbuki, kurbandan maksat, öyle mübârek yerleri kanlar ile pisletmek değildir. Belki insanlığa hizmet etmek, Allah rızasını temennide bulunmaktır. İşte bu mukaddes âyet, buna işaret buyurmaktadır.

38. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ îmân eden kimselerden kâfirlerin eziyetini defeder. Muhakkak ki, Allah Teâlâ herhangi bir haini, nankörü sevmez.

38. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın müminleri vazifelerini ifâ etmelerine engel olan kâfirlere karşı müdafaaya ve zafere nâil buyuracağı müjdeliyor. Öyle zulme, uğratılmış, yurtlarından çıkarılmış olduklarından dolayı müslümanları cihada izinli olduklarını ve cihadın meşru oluşundaki hikmet ve faydayı bildiriyor. Ve Cenab-ı Hak’kın ne gibi yüce vasıflara sahip olan kullarına yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere yardım edeceğine vâd buyurmuştu. Bu ilâhi vâd’ini pekiştirmek ve bunun sebebine işaret etmek için de şöyle buyuruyor: (şüphe yok ki, îman eden kimselerden kâfirlerin eziyetlerini def’eder) müminler kalben mutmain olsunlar, Hak Teâlâ, düşmanlarına karşı müminlere zafer verecektir, onları hac gibi, vazifelerini yerine getirmekten men edemiyeceklerdir. (Muhakkak ki, Allah Teâlâ herhangi bir haini) yani: Herhangi emanetlere, Hak Teâlâ’nın emirlerine ve yasaklarına hiyanet edenleri ve herhangi (nankörü) Cenab-ı Hak’kın verdiği nimetleri inkâr edenleri, küfre ve şirke düşmüş olanları (sevmez) onlar Allah’ın muhabbetine lâyık olamazlar.

39. Kendileriyle savaşta bulunulanlara zulüm olunduklarından dolayı izin verildi ve şüphe yok ki, Allah onlara yardım etmeğe elbette kadirdir.

39. (kendileriyle savaşta bulunanlara) yani: Kendilerine karşı kâfirler tarafından savaşa başlanılmış olan müslümanlara (zulm olunduklarından dolayı) onların hayatlarına, yurtlarına, dinlerine tecavüzler vuku bulmakta olduğu için bu sebeple müslümanların cihadda bulunmalarına o zalim kâfirlere karşı savaşa atılmalarına (izin verildi) artık kendilerine ruhsat verilmiştir. (Ve şüphe yok ki, Allah onlara) o zulme uğramış olan müslümanlara (yardım etmeğe) onları zafere nâil buyurmaya (elbette kâdirdir.) onun ilâhi kudreti her şeye fazlasıyla yeterlidir, bunda asla tereddüt edilemez. Bu ilâhi beyan, müslümanların zaferlere nâil olacaklarına dair bir müjdeyi içermektedir. Nitekim o zulme uğramış olan müslümanlar az sonra birnice zaferlere, fetihlere nâil olmuşlardır.

§ Bu âyeti kerime, cihada müsaade için ilk nâzil olmuş olan bir âyeti kerimedir. Hz. Peygamberin hicretinden ashab-ı kiram, müşriklerden pek çok eziyet görmekte idiler.. Bu zatlar Resûl-i Ekrem’e müracaat ettikçe kendilerine sabır etmelerini tavsiye ediyordu. “Bana savaş için emir verilmemiştir.” diye buyuruyordu. Vaktaki hicret vuku buldu, artık cihada izin verildiğine dair bu âyeti kerime nâzil oldu. Halbuki, bundan evvel yetmişten fazla âyet ile savaşmaktan nehy edilmişti. İşte müslümanlıkta savaşın meşruiyeti, öyle bir zulüm ve tecavüze karşı bir müdafaa zaruretine mebni meşru kılınmıştır

40. Onlar ki, haksız yere, ancak Rabbimiz Allah’tır, demelerinden dolayı yurtlarından çıkarıldılar. Eğer insanların bazılarını bazıları ile Allah’ın defetmesi olmasa idi manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adı çok zikiredilen mescitler elbette ki, yıkılırdı ve elbette ki Allah kendi dinine yardım edenlere yardım eder. Şüphe yok ki, Allah elbette pek kuvvetlidir, pek izzetlidir.

40. (Onlar ki,) o zulme uğradıklarından dolayıkendilerine cihat için izin verilen zatlar ki (haksız yere) yurtlarından çıkarılmasını gerektiren bir sebep olmaksızın (ancak Rabbimiz Allah’tır demelerinden) Allah’ın birliğine inanmış bulunmalarından, öyle yurtlarında, kalmalarını icabeden bir yüce ikrarlarından dolayı (yurtlarından çıkarıldılar) Mekke-i Mükerreme’den çıkıp Habeşistan’a, Medine-i Münevvere’ye ve diğer yerlere hicrete mecbur edildiler. İşte bu mağdur, mazlum zatlar, o düşmanlarına karşı cihada izinlidirler, bu cihad, bir hikmet gereğidir. Evet.. (Eğer insanların bazılarını bazılariyle Allah’ın defetmesi olmasa idi) yani: Eğer Hak Teâlâ, savaşı takdir buyurmasa idi, müminleri her asırda kâfirlerin üzerine musallat, o kâfirler ile cihada mezun kılmasa idi, elbette bir takım dinsizler, kendi zamanlarındaki muhtelif milletler üzerine saldırır, onların yurtlarını istila eder, mâbetlerini harab eder dururlardı. Artık rahiplere ait (manastırlar) Hıristiyanlara ait (kiliseler) ve Yahudilere ait olup da ibranice seluta ve muarrebine “selevat” denilen (havralar ve) müslümanlara ait olup da (içlerinde Allah’ın adı) mukaddes isimleri (çok zikredilen mescitler) İslâm mâbetleri, camileri (elbetteki, yıkılırdı.) Birçok dinsiz zalimler cür’et göstererek bu gibi ibadet mahallerini tahribe çalışır dururlardı. Fakat her asırda dindar olan ümmetlerin ilâhi dinî müdafaa için cihada mezun olmaları diğer kavimlerin de birbirleriyle çarpışıp durmaları mâbetlerin öyle umumi şekilde tahrib edilmesine mâni olmuştur. (ve elbetteki) andolsun ki, (Allah kendi dinine) kendisinin velilerine, mümin kullarına (yardım edenlere yardım eder.) nitekim Hak Teâlâ Hazretleri müminler hakkındaki bu vâdini yerine getirmiş, kıymetli muhacirleri, saygı değer ensarı arap muşriklerine, rum kayserlerine, acem kisralarına galip kılmış, islam orduları o düşmanları mağlup ederek onların ülkelerine sahip olmuşlardı. (şüphe yokki, Allah elbettepek kuvvetlidir) her dilediğini vücude getirmeğe kâdirdir. İşte ehli İslâma zaferi de bu cümledendir. Ve o yüce yaratıcı (pek izzetlidir) en büyük bir azamet ve galibiyet sahibidir. Onun iradesinin tecellisine mâni olacak bir kuvvet, mutassavver değildir. Hak Teâlâ’nın bu âlemdeki hikmetli mukadderatı daha gözlere çarpacaktır. Meselâ: Sovyetler gibi bir takım dinsizler, bütün dinleri mahvetmek, bütün ibadethaneleri yeryüzünden kaldırmak istemektedirler. Halbuki, Cenab-ı Hak, buna meydan vermemektedir de inşallah kıyamete kadar kendi varlığını, kendi mukaddesatını muhafazaya muvaffak olacaklardır. Onların karşısında bir çok milletler, hükümetler bulunarak kendi yurtlarını, mabetlerini müdafaaya, muhafazaya çalışıyorlar muaffak oluyorlar. İslâm âlemi de inşallah kıyamete kadar kendi varlığını kendi mukaddesatını korumaya muaffak olacaktır.