YUSUF SURESİ

61. Dediler ki: Ondan dolayı babasına müracaat edeceğiz ve müsaade almaya çalışacağız. Ve muhakkak biz bunu herhalde yapacağız.

61. Hz. Yûsufun kardeşleri de bu ihtarlara cevaben (dediler ki: Ondan dolayı) o kardeşimizi de alıp sana getirmek için (babasına) Hz. Yakub’a (müracaad eder) ondan (müsaade almaya çalışırız) onu alıp getirmek için her türlü çareye başvururuz. (Ve muhakkak biz) bunu, bu emir ettiğin şeyi, kardeşimizi alıp sana getirmeyi (herhalde yaparız) bu husûsda gayretimizi sarfetmekten geri durmayız.

§ Müravede; birşeyi başkasından tatlılıkla, nezaketle ve aldatma yoluyla istemektir.

62. Ve Hz. Yûsuf hizmetkârlarına dedi ki: Onların sermayelerini yükleri içine koyuveriniz. Belki âileleri yanına dönüp gidince onun farkına varırlar ve umulur ki: Geri dönerler.

62. Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun emriyle kardeşlerinin getirmiş oldukları erzak bedellerinin kendi yüklerine gizlice konulmuş olduğunu bildiriyor. Ve kardeşleri kendi yurtlarına dönünce muhterem babaları ile görüşüp tekrar yiyecek alabilmek için geri kalan kardeşlerinin de kendileriyle beraber Mısır’a gitmesine müsaade istemiş olduklarını anlatıyor ve Hz. Yakub’un da onların sözlerine güvenemeyeceğine işâret edip Cenab’ı Hak’kınkoruma ve himayesine sığınmış olduğunu bildirdiğini ifâde etmektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Yûsuf, kardeşlerine öylece teklifde bulunduktan sonra kendi (hizmetkârlarına) erzakları ölçüp dağıtan genç uşaklarına (dedi ki: Onların) o kardeşlerin (sermayelerini) aldıkları yiyecekler için verdikleri bedelleri ki, bir rivâyete göfe dirhemlerden ibâret bulunuyormuş (yükleri içine koyuveriniz) öyle gizlice kendilerine iâde etmiş olunuz (belki âileleri yanına dönüp gidince) Ken’an diyarına dönünce (onu) o sermayelerinin kendilerine iâde edildiğini yüklerini açınca görüp (bilirler) tekrar yiyecek almak için elde bir sermaye edinmiş olurlar. (Ve umulur ki) bizim yanımıza (geri dönerler) gelip erzak alırlar.

§ Hz. Yûsuf ne için o sermayelerini kardeşlerine iâde etmişti?. Bunun başlıca sebepleri muhterem babasına, kardeşlerine yardım etmek ve tekrar gelip yiyecek alabilmelerini te’min içindi. Bu suretle de bir cömertlik göstermek ve senelerden beri olan ayrılığa bir son vermenin başlangıcını hazırlamak içindi.

§ “Fetâ”; lûgatde genç, delikanlı, yiğit, mert demektir. Çoğulu, Fityandır.

§ Bize; ticaret için kullanılan mal, sermâye demektir. “Rihâl” de Rehl’in çoğuludur ki: Hayvanların sırtlarına yükletilen eşyalar, vesâiredir. Bir yerden diğer bir yere gitmeğe de rahlet, irtihâl denilir.

63. Ne zaman ki babalarına dönüverdiler, dediler ki: Ey babamız! Bizden erzak yasaklandı, artık bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki, erzak alalım ve muhakkak ki, biz onun için elbette koruyucu kimseleriz.

63. (Ne zaman ki) Hz. Yûsufun kardeşleri muhterem (babalarına) Yâkub Aleyhisselâm’ın yanına (dönüverdiler) Mısır’da gördükleri ikramı, ziyafetleri antatlılar ve (dediler ki: Ey pederimiz!.) Bir daha müracaat ettiğimizzaman bize tekrar yiyecek verilmeyecek (bizden yiyecek men edildi) kardeşimiz Bünyamin bizimle beraber Mısır’a gitmedikçe artık bize yiyecek verilmiyeceğini Mısır maliye bakanı bize hatırlattı. Bizim ise yiyeceğe ihtiyacımız var (artık) tekrar yiyecek alabilmemiz için (bizimle beraber kardeşimizi de) Bünyamin’i de (gönder ki) onun adına da bizim adımıza da (yiyecek alalım ve) sen Bünyâmin’den dolayı korkma, (muhakkak ki, biz onun için elbetde koruyucu kimseleriz) onu güzelce korumaya gücümüz yeter. Onu sana iâde edinceye değin korumaya çalışır dururuz.

64. Hz. Yâkub da dedi ki: Onun hakkında size inanabilir miyim? Meğer ki evvelce kardeşi hakkında size güvendiğim gibi ola. İmdi Allah Teâlâ’dır, en hayırlı koruyucu ve merhamet edenlerin en merhametlisi.

64. Hz. Yâkub da onların bu sözlerine, güvencelerine cevaben (dedi ki: Onun) Bünyâmin’in korunması (hakkında size inanabilir miyim?.) Vaktiyle Yûsuf hakkında vermiş olduğunuz güvencenin nasıl asılsız olduğu meydana çıkmış değil mi? (Meğer ki) Yine aldanarak (evvelce) Bünyâmin’in (kardeşi) Yûsuf (hakkında size güvendiğim gibi ola) o güvenim nasıl ki, boşa çıkmış oldu, bu defa da emniyet edersem öyle olmak ihtimâli var. Evet.. Hz. Yûsuf hakkında yemin ederek güvence vermişlerdi. Halbuki, bu güvenceye riâyet etmemişlerdi. Artık onların bu sözlerine de nasıl güvenilebilirdi? Güven ise kalbin inanmasından ibâretdir ki, bunun meydana gelmesi için onu bozacak bir hadisenin vuku bulmamış olması gerekir. Binaenaleyh Hz. Yâkub onların sözlerine itimat edemiyeceğin! bildirmiş ve demşitir ki: (İmdi) Öyle insanlar vesâire değil, sırf (Allah Teâlâ’dır en hayırlı koruyucu) mahluklarını koruyup muhafaza edici (ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcıdır kullarına (merhamet edenlerin en merhametlisi) artık ben ancak O YüceYaratıcıya sığınırım, işlerimi ona havâle ederim, beni bir daha Yûsufun kaybolması gibi bir musibete, bir üzüntüye uğratmayacağını O Kerem Sahibi mâbudumun lûtuf ve ihsanından beklerim. Hz. Yâkub, bu suretle hatırlatmış oluyor ki: İnsan her işinde başarıya ulaşabilmesi için Cenâb-ı Hak’ka sığınmalıdır, ve her hususunda emniyetini, selâmetini, başarısını O Yüce Yaratıcı’dan beklemelidir, niyâz etmelidir.

65. Ne zaman ki yüklerini açtılar, sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: Ey babamız! Daha ne isteriz? Bu bizim sermayemizdir, bize geri verilmiş. Âilemize yine yiyecek getiririz ve kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de arttırırız. Bu ise az bir miktardır.

65. Bu mübârek âyetler, Hz. Yakub’un Mısırdan dönen oğullarının kendilerine sermayelerinin geri verilmiş olduğunu anlayınca daha bolca yiyecek getirebilmeleri için diğer bir kardeşlerini de yanlarına alarak tekrar Mısır’a gitmelerini muhterem babalarından istemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Yakub’un da oğullarına hitâben Allah adına yemîn ile kendisine güvence verilmedikçe onlara müsaade de bulunmayacağını bildirdiğini ve Mısır’a gidince de şehire farklı kapılardan girmelerini onlara tavsiye eylediğini ve bununla beraber Allah’ın takdirine hiç bir şeyin engel olamıyacağını da onlara ihtar buyurmuş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yûsuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri Mısır’dan kendi yurtlarına dönmüşlerdi (Ne zaman ki) Mısır’dan getirmiş oldukları (yüklerini açtılar) erzak almak için Mısır’a götürmüş oldukları (sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüler) kendilerine bir iyilik, bir yardım yapılmış olduğuna kanaat getirdiler, Hz. Yakub’a hitâben (dediler ki, ey babamız!. Daha ne isteriz?.) bu, Mısır maliye bakanının bizlere bir ihsanı değil mi?. (Bu) yüklerimizdençıkan şey (bizim sermayemizdir) Mısır’a götürmüştük (bize geri verilmiş) hakkımızda ne iyi bir yardım!. Bu sermaye ile tekrar Mısır’a gidelim (âilemize yine) bu sermaye ile (erzak) geçimimize vasıta olabilecek şeyler (getiririz) Mısır hükûmetinden almış bulunuruz. (Ve) Bu kere bizimle beraber göndereceğin (kardeşimizi) Bünyamin’i de (muhafaza ederiz) onu tehlikelerden koruruz, ona korkacağın bir şey isâbet etmez. (Ve) Onun adına da yiyecek alacağımız için (bir deve yükü de) erzakımızı (arttırırız) şimdi (bu) getirmiş olduğumuz (ise az bir erzaktır.) Bize yetmez. Artık müsaade et de kardeşimizi de beraber alıp Mısır’a götürelim. Diğer bir yomma göre de (bu ise) öyle bir deve yükü daha erzak alıp getirebilmemiz ise: Mısır maliye bakanının bizlere göstermiş olduğu ikrama, misâfirperverliğe göre (az bir miktardır) cüz’î birşeydir, onu da bize vermekten çekinmez.

§ “Meyir”; başka yerden yiyecek getirmek demektir. “Meyire” de böyle getirilen erzaktır. Böyle bir erzâkı getirmeye “imtiyar” da denilir.

66. Dedi ki: Onu sizinle beraber göndermem, onu bana getireceğinize dâir Allah Teâlâ’dan bana sağlam bir söz verinceye kadar. Ancak kuşatılmanız hariç. Vaktaki, ona teminatlarını getiriverdiler. Dedi ki: Allah Teâlâ’da dediklerimizin üzerine şâhitdir.

66. Hz. Yâkub da oğullarının bu arzularına cevaben (dedi ki: Onu) oğlum Bünyâmin’i (sizinle beraber) Mısır’a (göndermem) buna hiç bir vakit müsaade etmem (onu bana getireceğinize dâir Allah Teâlâ’dan bana sağlam bir söz verinceye kadar) yani: Bünyâmin’i hakkında kötü bir muamelede bulunmaksızın tekrar bana getireceğinize dâir Cenâb-ı Hak’kın kutsal adına yemin ederek bana öyle kuvvetli, tekitli bir söz vermedikçe onu sizinle beraber göndermem. (Ancak) sizin kaediniz olmaksızın bir musibetle (kuşatılmanız hariç) gittiğiniz yerde sizin içinsaymaya güç yetiremeyeceğiniz bir felâket yüz göstersin, hepinizde bir kötülüğe, bir helâke uğramış olasınız, böyle bir hâl ise müstesnadır, o takdirde siz mazur sayılırsınız. Hz. Yakub’un böyle kendisine teminat vermelerini teklif etmesi üzerine oğulları (Ne zaman ki tâki, ona) Hz. Yakub’a istediği şekilde (teminatlarını) Allah’ın adına yemin etmek suretiyle taahhütlerini (getiriverdiler) and içtiler, teminat verdiler, Hz. Yâkub da (dedi ki: Allah Teâlâ dediklerimiz üzerine şahiddir) bu aramızdaki konuşmayı, andı tamamiyle bilmektedir. Artık buna riâyetde bulunmak bizim için bir vazifedir. Hz. Yâkub, bu ifadesiyle oğullarının verdikleri teminata hakkıyla uymalarını kendilerine tavsiye etmiş bulunuyordu.

67. Ve dedi ki: Oğullarım! Bir kapıdan girmeyiniz, ayrı ayrı kapılardan giriniz. Maamafih Allah tarafından takdir edilen herhangi bir şeyi sizden savamam. Hükm ancak Allah’ındır. Ben Allah’a dayandım ve tevekkül edenler ancak ona dayansınlar.

67. Hz. Yâkub, bütün oğullarının Mısır’a gitmelerine müsaade etti (ve dedi ki: Oğullarını!.) Mısır’a gittiğiniz zaman hepiniz şehre (bir kapıdan girmeyiniz) araları ayrılmış olan (ayrı ayrı kapılardan giriniz) o kapılar öyle birbirine pek yakın: Bitişik bir halde bulunmasın. Bu size göz değmesine engel olan fâideli bir hareketdir. (Maamafih Allah tarafından) takdir edilen her (hangi bir şeyi sizden savamam) Allah göstermesin, hakkınızda bir kötü hâdise takdir edilmiş ise o elbetteki, meydana gelir. Benim bu tavsiyem ise bir şefkat eseridir, görünen sebeplere riâyet etmenin lüzumuna bir işâret içindir, yoksa (hüküm ancak Allah’ındır) onun iradesinin dışında kimse bir şeye kaadir olamaz. (Ben Allah’a tevekkül ettim) benim vekilim o’dur. Onun her fiiline ben razıyım, onun bir hikmet gereği olduğuna inanıyorum.Allah’ın takdiri ne ise o tecellî eder (ve tevekkül edenler) hak’ka itimad etme hususunda sebat etmek isteyenler (ancak ona) o eşsiz Yaratıcıya (tevekkül etsinler) başkalarına dayanıp, güvenmesinler. Çünki yalnız Hak Teâlâya dayanıp güvenmek, vazifelerin en büyüğü bulunmaktadır.

§ Tefsirlerde ayrıntılı olarak yazılı olduğu üzere Yâkub Aleyhisselâm’ın oğulları, kuvvete, olgunluğa ve güzelliğe sahip idiler, muhterem bir zâtın oğulları olan seçkin bir topluluk halinde bulunuyorlardı. Onların öyle birlikte bir kapıdan içeri girmeleri insanların kendilerine bakışlarını çekebilirdi. Bu yüzden göz değmesine uğramaları düşünülebilirdi. İsabeti ayrı = göz değmesi ise arasıra olan bir hakikattır. Bu hikmet gereği bazı insanlarda bulunan bir ruhsal durumun eseridir. Yaratılışlarındaki uğursuzluktan, yüreklerindeki kıskançlık ve fakirlikten doğmaktadır. Bunlar bakıp hoşlandıkları veya kıskandıkları bazı kimseler üzerinde yanlızca gözlerinin dokunmasiyle kötü tesirlerde bulunurlar. Bu hâl inkâr edilemez. Nice gözlerde gizli kuvvetler vardır ki, varlıklar üzerinde çeşit çeşit tesirlerde bulunur. Binaenaleyh bazı gözlerde de böyle görülemeyen bir kuvvet, bir özellik bulunabilir ki, onun yanlızca yönelmesiyle bir kötü hâdise meydana gelebilir. Bunu kimse aklen inkâr edemez. Naklen ise bu sâbittir. Ve vakit vakit de görülmektedir. Nitekim bir hâdisi şerifte de: (Elâynü hakkan) buyurulmuştur. Yani: Göz dokunması, sâbittir, hakikaten meydana gelmektedir. Yine hâdisi şerif kitaplarında ve tefsirlerde yazılı olduğu üzere Rasûlü Ekrem Efendimiz, muhterem torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin hakkında Allah Teâlâyı sığınır. ( ) diye dua ederdi, İbrahim Aleyhisselâm da oğulları İsmail ve Ishâk Aleyhimesselâm hakkında böyle duada, İstiazede bulunurdu. Yâni: İkinizi de Allah Teâlâ’nın kelimeleriyle, ilâhî âyetleriyle her bir şeytandan, yılan, akrep gibi her bir zararlı hayvandan, ve her bir kötü bakışlı gözden dolayı Cenâb-ı Hak’kın koruma ve himayesine havâle ederim. Kısacası: Zararlı şeylerden kaçınmak fâideli şeyleri elde edebilmek için görünen sebeplere başvurmakla beraber asıl Cenâb-ı Hak’kın korumasına sığınmalı, ona dayanmalıdır. Kurtuluş ve selâmeti ondan beklemelidir. Evet.. Tevekkül etmek istiyor isen işini yapmaya çalış, meselâ: Ekinİni ek, sonra Cenâb-ı Hak’ka dayan, maksadın tahakkukunu onun bereketinden bekle. İşte Hz. Yakub’un oğullarına tavsiyesi de böyle sebeplere başvurmanın câiz olduğunu göstermektedir.

68. Ne zaman ki, babalarının kendilerine emretdiği şekilde şehre girdiler, böyle bir giriş, onlardan hiçbir ilâhî takdiri savar olmadı. Ancak Yakûb’un nefisindeki bir dileği yerine getirmiş oldu. Ve şüphe yok o, kendisine öğretmiş olduğumuzdan dolayı bir ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bilmezler.

68. Bu mübârek âyetler de Hz. Yûsufun kardeşlerinin tekrar Mısır’a gidip babalarının tavsiyesi üzere şehre girdiklerini ve bu suretle muhterem babalarının bir arzusuna hizmet etmiş, fakat takdir edilen hususların tecellîsini bertaraf edememiş bulunduklarını bildiriyor. Ve Hz. Yûsufun özkardeşini yanına alarak kendisini ona bildirdiğini ve ona teselli verdiğini ve onu yanında alıkoymaya bir vesile olmak üzere su kabını onun yükü içine bıraktırmış bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Yâkub Aleyhisselâm’ın müsaadesiyle bütün oğulları Mısır’a gittiler. (Ne zaman ki)Muhterem (babalarının kendilerine emretdiği şekilde) ayrı ayrı kapılardan şehre (girdiler, böyle) dağınık (bir giriş, onlardan) o muhterem âile efradından (hiçbir ilâhî takdir savar olmadı) haklarında takdir edilen şey ne ise yine o meydana geldi, onların o tedbirleri kendilerini Allah’ın korumasından beri kılmadı, ancak Cenâb-ı Hak’kın koruması sâyesinde göz değmesine uğramadılar. Fakat haklarında başka türlü takdir edilen hususlar, ortaya çıktı. Bir kardeşlerinin bir müddet Mısır’da alıkonulmasına lüzum görüldü. Hz. Yâkub da bu sebeple yine geçici bir müddet üzüntü ve keder içinde kaldı. Fakat öyle başka başka kapılardan şehre girilmesi (ancak) Hz. (Yakub’un nefsindeki bir dileği yerine getirmiş oldu) onun bir şefkat eseri olan emrine uyulmasını sağladı. Veyahud böyle dağınık bir şekilde şehre girilmesiyle Hz. Yâkub, kendi nefsindeki, düşüncesindeki bir dileği, bir şefkât eserini meydana getirmiş oldu. Oğullarının kendisine muhalefet etmediklerini görmüş bulundu. İşte o giriş, yalnız kendisi için böyle fayda verici olmuştur. (Ve şüphe yok ki, o) Hz. Yâkub (kendisine öğretmiş) vahyile, delil getirmekle ile bir nice şeyler bildirmiş (olduğumuzdan dolayı bir İlim sâhibi idi) Allah’ın takdirine bir şeyin engel olamayacağını bilirdi, bazı hâdiselerin meydana gelip veya gelmemesine bazı şeylerin sebep olarak yaradılmış bulunduğunu biliyordu, birçok hakikat ve menfaat hakkında bilgi sâhibi bulunuyordu. Binaenaleyh oğularına bir tavsiyesi de bir ilm neticesi olmuştur. (Fakat insanların çoğu bilmezler) Kaderin sırlarını bilmezler. Bir takım sebeplere sarılmanın kadere engel olacağını sanar dururlar. Hz. Yâkub ise elbetde böyle bir kanaatde bulunmamıştır.

69. Ve Yûsufun huzuruna girdikleri zaman, kardeşini yanına alıverdi. Ve dedi ki: Şüphe yok, ben senin kardeşinim artık onların yaptıkları şeyden dolayı üzülme.

69. Hz. Yakub’un oğulları tekrar Mısır’a gittikleri (ve) kardeşleri Hz. (Yûsufun huzuruna girdikleri zaman) Hz. Yûsuf, Bünyamin adındaki ana-baba bir (kardeşini yanına alıverdi) hakkında birçok gönül alıcı muamelede bulundu. Sonra da ona (dedi ki: Şüphe yok, ben senin kardeşinim) öyle senelerce muhterem babasından uzak düşmüş olan Yûsuf benim (artık) o diğer kardeşlerimizin benim hakkımda vaktiyle (yaptıkları şeyden dolayı üzülme) o ilâhî bir takdir eseri idi ki, meydana gelmiş oldu. Cenab’ı Hak da lûtf ve ihsanda bulundu. Bizleri yine bir araya getirdi, nîmetlere kavuşturdu. Hz. Yûsuf, Bünyâmin’e şu meâlde bir tenbihde bulunmuştu. Şimdi seni bir bahane ile bir müddet yanımda alıkoyacağım, bundan dolayı da sakın üzüntüye kapılma, neticesi pek güzel olacaktır.

70. Ne zaman ki; onların yüklerini hazırlattı, su kabını kardeşinin yükü içine koydu. Sonra bir tellâl: Seslendi ki: Ey kâfile halkı şüphe yok ki, siz hırsızlarsınız.

70. (Ne zaman ki) Yûsuf Aleyhisselâm (onların) o kardeşlerinin (yüklerini hazırlattı) kendilerine verilecek yiyecekleri hemen hazırlattı, bu sırada (su kabını) altundan veya gümüşden yapılmış olan maşrapasını veya cevherler ile süslenmiş olan pek kıymetli bir ölçeği, Bünyamin adındaki (kardeşinin yükü içine) bizzat veya hizmetçisi vâsıtasiyle gizlice (koydu) kardeşleri kendi yanından ayrılıp biz gittikden (sonra) arkalarından (bir tellal seslendi ki) yüksek bir sesle çağırdı ki: (Ey kafile!.) Halkı, Kervan ahalisi!, durunuz. (Şüphe yok ki, siz hırsızlarsınız) yani: Siz vaktiyle Hz. Yûsuf’u babasından çalarcasına almış, kuyuya atmış, o suikaedinizi gizlemiş kimselersinizdir. Yahud böyle bir seslenme, Hz. Yûsufun emriyle olmaksızın hizmetçiler tarafından yapılmıştı. Veyahud bu seslenme, bir soru mahiyetindedir. Denilmiş oluyordu ki:Siz herhalde hırsız kimseler misiniz?. Durunuzda araştırmada bulunalım.

71. Onlar döndüler de dediler ki: Ne arıyorsunuz?

71. Bu mübârek âyetler, Yûsuf Aleyhisselâm’ın kendilerine hırsızlar diye seslenilen kardeşlerinin sorusuna verilen cevabı ve o hususa dâir iki tarafın konuşmasını ve hırsız olan şahsın çaldığı mal karşılığında ceza olarak köle edinileceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri yiyeceklerini alarak Mısırdan ayrılmak üzere yola çıkmışlardı. Arkalarından seslenilerek siz hırsız kimselersiniz!. Durunuz gitmeyiniz denilince bu zatlar (onlara) o seslenen şahsa, hükümdarın adamlarına doğru (döndüler de dediler ki:) Hangi malınız çalınmış?. (Ne arıyorsunuz?.)

72. Dediler ki: Hükümdarın su kabını arıyoruz ve onu getirecek kimse için bir deve yükü vardır. Ve ben de ona kefilim.

72. O seslenenler de (dediler ki: Hükümdarın su kabını arıyoruz) o maşrapa kaybolmuş (ve onu getirecek kimse için) onu öyle inceleyip araştırmaya ihtiyaç bırakmaksızın alıp bize getirecek şahıs için (bir deve yükü) yiyecek (vardır) ona bir ayak kirası, bir mükâfat olmak üzere böyle bir şey verilecektir. (Ve) Öyle seslenen kimse de dedi ki: (Bende ona) O yiyeceğin verileceğine (kefilim) onun verilmesini üzerime alırım.

73. Dediler ki: Allah’a and olsun, siz de muhakkak bilmişsinizdir ki, biz bu yerde fesat çıkarmak için gelmedik ve biz hırsız kimseler de değiliz.

73. Hz. Yûsufun kardeşleri üzüldüler ve (dediler ki: Allah’a and olsun) ki, biz hırsız kimseler değiliz. (Siz de) Ey Mısır hükümdarının adamları (muhakkak bilmişsinizdir ki,) daha evvel bizim gelip gitmemizden, şahsî hallerimizden dolayı bakıp anlamışsınızdır ki (biz bu yerde) bu Mısırdiyarında öyle hırsızlık gibi bir fesat çıkarmak için) buraya (gelmedik ve) yine siz muhakkak bilirsiniz ki (biz) hiçbir şekilde (hırsız kimseler olmadık) artık bizlere öyle bir suçlama nasıl isnâd edilebilir?. Hattâ deniliyor ki: Vaktiyle onların yükleri içine gizlice konulmuş olan sermayelerini tekrar Mısıra gidince hükümete geri verip teslim etmişlerdi. Bu defa denilmiş oluyor ki: Eğer biz hırsız kimseler olsa idik öyle denklerimiz arasında bulunan bir sermayeyi size geri verir miydik?.

74. Dediler ki: Eğer siz yalancı kimseler oldunuz ise onun cezası nedir?

74. Hz. Yûsufun adamları ve o seslenen şahıs (dediler ki: Eğer siz yalancı kimseler oldunuz ise) yani: Ey yolcular!. Eğer kaybolan su kabı sizin eşyanız arasında bulunur da yalan söylemiş olduğunuz anlaşılırsa (onun) öyle bir hırsızlığın (cezası) sizin dininize göre (nedir?.) Böyle bir şeyi çalan kimse ne şekilde cezaya çarptırılır.

75. Dediler ki: Onun cezası, kimin yükünde bulunur ise, işte o onun cezasıdır. Biz zâlimleri böylece cezâlandırırız.

75. Hz. Yûsufun kardeşleri de hırsızlıktan beri olduklarına kanaatleri olduğu için kendi dinlerinin hükmünü açıklayarak (dediler ki: Onun cezası, kimin yükünde bulunursa) yani: O çalınan şey, aranır da hangimizin yükünden meydana çıkar, çalınmış olduğu ortaya çıkarsa (o) çalmış olan şahıs (onun) o hırsızlık fî’linin (cezasıdır) bir sene kadar müddetle köle olarak malını çalmış olduğu şahsın yanında kalmaya mahkûm olur. (Biz zâlimleri) Hırsızları böyle köle olarak alıkoymak suretiyle (cezalandırırız) bizim dinimizin hükmü budur. Mısır hükûmetinin kanunlarına göre ise böyle bir hırsız döğülürdü ve kendisinden çaldığı malın iki misli alınırdı.

76. Artık kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra onukardeşinin yükünden çıkarıverdi. İşte Yûsuf için böyle bir tedbir yaptık. Yoksa hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi. Ancak Allah Teâlâ’nın dilemesi hariç. Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sâhibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.

76. Bu mübârek âyetler, Hz. Yûsufun öz kardeşini geçici olarak yanında alıkoymak için seçtiği tedbirin nasıl cereyan ettiğini bildiriyor. Kaybolan malın kendi yükünde bulunması bahanesiyle o kardeşini yanında alıkoyduğunu ve diğer kardeşlerinin ricalarına karşı vermiş olduğu cevabı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Kaybolduğu söylenilen su kabının kafile eşyası arasında aranmasına lüzum gösterilmişti. Bunun üzerine kafile geri dönerek yüklerinin aranmasını istediler. (Artık) Hz. Yûsuf (kardeşinin) ana baba bir kardeşi Bünyâmin’in (yükünden önce onların) o diğer baba bir kardeşlerinin (yüklerini aramaya başladı) bir suçlama şüphesi bulunmasın diye böyle hepsini aramayı gerekli gördü. (Sonra) da (onu) o kaybolan su kabını (kardeşinin yükünden) arayıp buldu, meydana (çıkarıverdî) güyâ bu hırsızlığı o yapmış gibi görülerek onu Hz. Yûsuf yanında alıkoydu. Cenab’ı Hak’da buyuruyor ki: (İşte Yûsuf için böyle bir tedbîr yaptık) yani: Hz. Yûsufun öz kardeşini yanında bırakması ve sonuçta kendisinin varlığından bütün kardeşlerinin haberdar olmaları için böyle bir muamele yapmayı Hz. Yûsuf’e ilhâm etmiş olduk. (Yoksa hükümdarın dinine göre) onun hırsızlar hakkındaki hükmünü dikkate alarak (kardeşini ahkoyabilecek değildi) çünki o hükümdarın cezâsı böyle bir hırsızlığın yapılması durumunda hırsızlık yapanı döğmekten ve ondan iki kat para cezası almaktan ibâret idi. Halbuki, Hz. Yûsufun tâbi olduğu ilâhî dinin hükmü öyle değildi. Bilâkis hırsızlık edeni bir sene kadar köle olarak alıkoymaktı. Maamafih şimdi hakikî bir şekildebir hırsızlık da yok idi. Artık kardeşini elbetde hükümdarın hükmüne tâbi tutamazdı. (Ancak, Allah Teâlâ’nın dilemesi hariç) yani hükümdarın hükmü üzere muâmele yapılmasına Cenâb-ı Hak’kın izin vermesi müstesna. Diğer bir görüşe göre de: Fakat Allah Teâlâ’nın dilemesiyle kardeşini hükümdarın dininden başka bir dine, Yâkub ailesinin dinine “şeriatine göre yanında alıkoydu, onu geçici bir köle gibi gösterdi. Cenab’ı Hak, Yûsuf Aleyhisselâm’ın bu husustaki tedbirini yerinde bulmuş olduğunu göstermek için buyuruyor ki: (Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz) yani: Dilediğimiz kulu ilm ve irfan ile, dini hükümlere riâyet ile seçkin kılar ve onun kaderini yüceltiriz. İşte Hz. Yûsuf da böyle bir şerefe kavuşmuş, kardeşlerinden daha fazla yüksek derecelere sahip olmuştu. (Ve her bilgi sâhibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.) Evet.. İlm sonsuz değildir, insanlığın ilm sahasındaki mertebeleri ise farklıdır. Hiçbir kimse kendisini bütün ilm sahiplerinin üstünde zannedemez. İşte Hz. Yûsufun kardeşleri de haddizatında birer bilgin zatlar idilerse de Hz. Yûsuf İlim bakımından onlardan üstün idi. Kısacası: Bütün beşerî ilimler, birbirinden farklıdır ve sonludur. Ancak Allah Teâlâ’nın ilmi sonsuzdur. Öğrenmeden münezzehdir, bütün mahlûklarının ilimlerinin üstündedir, ezelîdir, ebedîdir. Buna inancımız tamdır. Bu âyeti kerime bir delildir ki:

İlm, makamların en şereflisidir, ve derecelerin en yükseğidir.

“Ilmin ulûvvi kadrini ber vechi bihterîn”

“Isbat eder şehadeti hel yestevillezîn”

77. Dediler ki: Eğer çaldı ise onun bir kardeşi de daha evvel çalmış idi. Yûsuf de bunu nefisinde gizledi ve bunu onlara açıklamadı. Dedi ki: Siz kötü bir durumdasınız ve Allah Teâlâ sizin anlattığınızı çok iyi bilir.

77. Yûsuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri kendilerinden utanmayı savmak ve nefislerini teselli etmek için (dediler ki: Eğer) Bünyamin oyükünden çıkarılan maşrapayı (çaldı ise onu bir kardeşi de daha evvel çalmış idi) onun öz kardeşi de vaktiyle bir hırsızlık yapmış değiliz. Hz. (Yûsuf da bunu) onların bu isnâdından meydana gelen kalbi üzüntüsünü (nefsinde gizledi) sabr etti, sükûtda bulundu. (Ve bunu onlara açıklamadı) Onların sözlerinden dolayı üzlüdüğünü, bu ruhî durumunu onlara anlatmadı, ilgisiz kaldı. Ve kendi kendine kalben (dedi ki:) Ey kardeşlerim!, (siz kötü bir durumdasınız) yani: Bana hırsızlık isnat ettiğinizden dolayı veya beni vaktiyle babamın yanından ayırarak hakkımda zalimce muamelede bulunmuş olduğunuzdan dolayı kötü bir vaziyetde bulunmuşsunuzdur. (Ve Allah Teâlâ sizin anlattığınızı) bana öyle hırsızlık isnâd etmenizin doğru olmadığını, onun bir iftiradan ibâret bulunduğunu (çok iyi bilir) artık sizi, bana isnat ettiğiniz o vuku bulmayan vasıfdan dolayı sorumlu tutabileceğini hiç düşünmez misiniz?. Artık ne cesaret ki, bana öyle gerçeğe aykırı bir isnâdda bulunmuş oldunuz?.

§ Hz. Yûsufun kardeşleri Bünyamin hakkında bunun kardeşi de bir hırsızlıkla bulunmuşdu sözleriyle Hz. Yûsuf’u kasdetmişlerdi. Hz. Yûsuf’e vaktiyle bir hırsızlık isnâd edilmiş idi. Şöyle ki: Bu hususta çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Hz. Yûsuf gençliği zamanında muhterem babası Hz. Yakub’un evindeki bir tavuğu alarak bir dileniciye vermişdi. Veya muhterem babasının sofrasına âit yiyeceklerden alarak fakirlere verirdi. Veyahud Hz. Yûsuf annesinin emri üzerine o putu gizlice alıp kırmış, helâya atmış, bunun neticesinde o şahsın puta ibâdeti terkedeceğini urumuşlardı. İşte bu gibi bir olay Hz. Yûsuf hakkında bir hırsızlık kabul edilmişti. Diğer bir rivâyete göre de Hz. Yûsufun annesi vefat edince onu halası, yani Ishâk Aleyhisselâm’ın kızı yanına aldı, bu kadın daha pek çocuk bulunan Hz. Yûsuf’u pek fazla seviyordu. Hz. Yâkub o mâsumu kendiyanına almak isteyince bu halası bir hile düşündü, İshâk Aleyhisselâm’dan kendisine intikâl eden bir kemer vardı ki, bu kemer ile bereket umulurdu. Bu kemeri daha çocuk olan Hz. Yûsufun elbisesi altından beline bağlanmış olduğunu görmüşler. Hz. Yâkub da eğer onu Yûsuf çalmış ise onu bir sene yanında alıkoy demiş, halası da bu bahane ile o pek sevdiği mâsumu bir müddet daha yanında tutmuştu. Kısacası: Bunlardan hiç biri bir hırsızlık değilse de kardeşleri böyle bir şeyi hırsızlık sanarak. Hz. Yûsuf’a isnâd etmişlerdi.

78. Dediler ki: Ey Aziz! Muhakkak onun çok yaşlı bir babası vardır. Onun yerine bizden birini al. Şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.

78. Yûsuf Aleyhisselâm kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymaya karar verince diğer kardeşleri (dediler ki: Ey Aziz!.) ey muhterem maliye bakanı!. (Muhakkak onun) o yanında alıkoyduğun Bünyâmin’in (çok yaşlı) pek ihtiyar büyük bir mevki sâhibi bir (babası vardır) onun ayrılığına dayanamaz, onu çok sevdiği için onun ayrılığına sabr etmez (onun yerine bizden birini al) tutukla, onun o muhterem babasına iyilikde bulun, onu salıver, babasına gönder (şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.) Senin çok cömert, iyiliksever olduğunu görüp duruyoruz. Artık bize bu lûtfta da bulun.

79. Dedi ki: Biz malımızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah’a sığınırız. Şüphe yok ki, biz o halde elbetde zâlimler oluruz.

79. Hz. Yûsufta onlara cevaben (dedi ki: Bîz malımızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah’a sığınırız) onun yerine başkasını alıp yanımızda bırakamayız, öyle bir hareket günâhdır, Cenâb-ı Hak, bizi öyle bir işte bulunmaktan korusun. (Şüphe yok ki,) Eğer biz sizin dediğiniz gibi yaparsak, malımızı kendi yükünde bulmadığımızı alır köleyaparsak (biz o halde elbetde zalimleriz) oluruz sizin bildirdiğiniz dinî hükme karşı çıkmış, ve zâlim kimselerden olmuş oluruz. “Hz. Yûsufun kardeşini bir müddet yanında alıkoyması, ilâhî bir vahye dayanmaktaydı, Cenâb-ı Hak tarafından müsaade edilen bir tedbirden ibâret bulunmuşdu. Bu yüzden diğer kardeşleri üzüntülü olacaklarından dolayı bu onların hakkında bir keffaret mahiyetinde bulunmuştur. Hz. Yâkub da bu vesile ile daha nice yüksek derecelere kavuşmuştur. Bunda kim bilir daha nice hikmetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir.

80. Ne vakit ki, ondan ümitlerini kestiler, birbiriyle fısıldaşarak diğerlerinden ayrıldılar. Büyükleri dedi ki: Babanızın muhakkak Allah’a yemin ile teminat almış olduğunu ve sizin evvelce de Yûsuf hakkında yapmış olduğunuz kusuru bilmiyor musunuz? Artık babam bana izin verinceye kadar veya benim için Cenab’ı Hak hükmedinceye kadar bu yerden ayrılmam ve o, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

80. Bu mübârek âyetler de Hz. Yûsufun kardeşlerinin Bünyamin’i kurtaramıyacaklarını anlayınca ümitsiz bir şekilde yurtlarına dönmeğe başladıklarını ve büyük kardeşlerinin de bunları hesaba çekerek babasının müsaadesi veya Cenâb-ı Hak’kın bir hükmü olmadıkça Mısırdan ayrılmayacağım söylemiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun kardeşleri, Mısır’da alıkonulacak olan Bünyâmin’in yerine kendilerinden birinin alıkonulmasını rica etmişlerdi. (Ne zaman ki) bu ricalarının kabul edilmediğini anlayarak (ümitsizliğe düştüler) ümitleri kesilmiş oldu. Bu on kardeş (birbiriyle fısıldaşarak) gizlice konuşarak (diğerlerinden ayrıldılar) diğer kimselerden ayrılarak bir tarafa çekildiler (büyükleri) yani: Onların yaşça büyüğü olan “Rubil” veya ilm ve fazilet itîbariyle büyükleri olan “Yehuza” veya “Şem’un” adındaki kardeşleri (dedi ki:) Bir kere düşününüz!.(Babanızın) bu Bünyamin”! sizinle beraber Mısır’a göndermeden evvel onu koruyacağınıza dâir (muhakkak Allah’a yemin ile sizden teminat) bir kuvvetli söz (almış olduğunu) bilmediniz mi?. Elbetde bilirsiniz, (ve sizin evvelce de Yûsuf hakkında yapmış olduğunuz kusuru) onu muhafazada bulunmamış olduğunuzu bilâkis, onun hayatına kasdetmiş bulunduğunuzu (bilmediniz mi?.) Elbetde bilmişsinizdir. (Artık babam bana) dönmem için (izin verinceye kadar veya benim için) Bünyâmin’in hangi bir sebeple salıverilmesi suretiyle veya başka bir sebeple bu yerden ayrılmama (Cenâb-ı Hak hükm edinceye kadar) ben kendi kendime (bu yerden ayrılmam) Mısır’da kalırım, (ve o) Yüce Yaratıcı (hükmedenlerin en hayırlısıdır.) Çünki o mutlaka hak ile adâlet ile hükmeder. Binaenaleyh onun hükmüne riâyet, bütün kulları için bir kulluk vazifesidir.

§ “Neciyy”; kelimesi münâci ve tenâci mânâsınadır. Çoğulu da “enciyedir” Münâci, sırrını gizlice söyleyen kimse demektir. Tenâci de birbiriyle gizlice konuşmak gizli bir şeyin farkına varmaktan ibâretdir. “Neciyya” kelimesi çoğul mânâsında hâl olarak gelmiştir ki, birbiriyle gizlice konuşarak, istişarede bulunarak mânâsını ifâde etmektedir.

81. Babanıza dönünce deyiniz ki: Ey babamız! Şüphe yok ki, oğlun hırsızlık etti. Biz bildiğimiz şeyden başkasına şahitlik etmedik ve biz gaybı bilip onu koruyucular değiliz.

81. Mısır’da kalmayı tercih eden büyük kardeşleri diğerlerine (dedi ki:) siz (babanıza) Hz. Yakub’un yanına (dönün de) o mübârek zâta (deyiniz ki: Ey babamız!. Şüphe yok ki oğlun) Bünyamin (hırsızlık yaptı) şöyle ki: Hükümdarın kaybolan su kabı onun yükü arasından meydana çıkarıldı, (biz bildiğimiz şeyden başkasına şahitlik etmedik) biz bu hadiseyi böyle gördüğümüz için veya Mısır hükümdarının ve adamlarının iddialarına göreBünyâmine hırsızlık isnâd etmiş oluyoruz. Görünen durum bunu gösteriyor. (Ve biz gaybı) görünmeyen durumu, gelecekte neler olacağını bilip onu (koruyucular değiliz) biz ona dâir bir bilgiye sâhip bulunmuyoruz. Sana yemin ederek söz verdiğimiz zaman, ileride bir hırsızlık hadisesinin vukû bulacağını, veya böyle bir hadisenin gerçeğe aykırı olarak iddia edileceğini elbette ki, bilmiyorduk. Binaenaleyh biz yeminimize muhalefet etmiş değiliz, bizi mazur gör.

82. Ve içinde bulunduğumuz şehre sor ve içinde gelmiş olduğumuz kervan’a da. Ve biz şüphe yok ki, elbetde doğru kimseleriz.

82. Bu mübârek âyetler, Mısır’dan dönen oğullarının, sözlerinde doğru olduklarını söyleyerek Hz. Yakub’a güven vermek istediklerini, Hz. Yakub’un da oğullarına verdiği cevabı ve sabra sarıldığını ve Mısır’da kalan oğullarının da Allah’ın yardımı ile gelip kendisine kavuşacaklarını bildirerek üzüntülerini gizlemeğe çalıştığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Yûsufun Mısır’dan dönüp gelen kardeşleri babalarının huzuruna girdiler (ve) Mısır’da kalmış olan büyük kardeşlerinin tavsiyesi üzerine muhterem babalarına dediler ki: Eğer bizim sözümüze inanmıyor isen (içinde bulunduğumuz şehre sor) yani: Bir müddet içinde kaldığımız Mısır ahalisinden sor, hâdise Mısır’da yayılmıştı. Onlar sana bizim doğru sözlü olduğumuzu haber verirler. (ve içinde gelmiş olduğumuz kervan’a da) sor, bizimle beraber Mısır’a gidip dönen Ken’an ahalisinden de bu hadiseyi sor. Gerçek durum, güzelce anlaşılmış olur. (Ve şüphe yok ki) Allah’a and olsun ki (<elbetde) sözümüzde (doğru kimseleriz) artık bizim sözümüze güven.

83. Dedi ki: Hayır, size nefisleriniz bir işi süslemiştir. Artık bana düşen güzel bir sabırdır, umulur ki. Allah Teâlâ onların hepsini bana getiriverir. Şüphe yok ki o, çok iyibilendir, hikmet sahibidir.

83. Hz. Yâkub da oğullarının bu sözlerine karşı (dedi ki, hayır) iş haddizatında öyle değil, (size nefisleriniz bir işi süslenmiştir) yani: Yaptığınız bir hareket, sizce fâideli görünmüştü. Bünyâmin’i alıp Mısır’a götürmeniz, fazla bir erzak almak arzusuyla sizce uygun görülmüştür. Mısır hükümdarınca bilinmeyen sizin fetvânız ise yerinde olmayan bir fetvâ idi. Bu fetvâ kardeşiniz hakında doğru olamazdı, çünki o hırsızlık yapacak bir kâbiliyetde değildir. Fakat size böyle bir işi, bir fetvâ vermeyi nefsiniz, kolaylaştırdı ve süslü gösterdi. (Artık güzel bir sabır) yani: Benim isim güzel bir sabrdır. Veya benim sabrım, güzel bir sabırdır. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların hepsini) Yûsuf’u da Bünyâmin’i de diğer Mısır’da kalan kardeşlerini de (bana getiriverir) bunlardan hiç biri geri kalamaz, bana kavuşurlar Şüphe yok ki) Her şeyi hakkıyla (bilen) ve her fiilinde (hikmet sâhibi olan ancak o’dur) O Yüce Yaratıcıdır. O bizlerce gizli kalan şeyleri de tamamen bilir ve her ne irâde ve takdir buyurursa mutlâka bir hikmet ve menfaata dayanır. Hz. Yâkub böyle uzun bir müddet üzüntü ve keder içinde kalmış olduğu ve bunun neticesinde Allah’ın yardımı ile kavuşma zevkine nâil olacağını ilâhî lûtuflardan beklediği için böyle oğullarına birgün kavuşacağını söylemiştir. Artık her şeyi hakkıyla bilen ve her emrinde, takdirinde bir nice hikmet tecellî eden Kerem Sahibi Bir Yaratıcıdan böyle bir netice elbettedeki, beklenebilir.

84. Ve onlardan yüz çevirdi. Ve ey Yûsuf’um diye sızlandı ve gözleri hüzünden dolayı bembeyaz kesildi. Artık kederini içine atıyordu.

84. (Ve) Hz. Yâkub (onlardan) o huzuruna dönen oğullarından (yüz çevirdi) onların öyle üzüntü ve kederi arttıran sözlerini dinlememek için onlardan yüzünü başka bir tarafa döndürdü (Ve ey Yûsuf ‘um!.) neredesin?. Gel,tam zamanın (diye sızlandı) böyle çoktan beri kendisinden uzak düşmüş olan Yûsufünden dolayı pek fazla bir üzüntü ve hasret göstermiş oldu (ve gözleri üzüntüsünden dolayı) Yûsuf’u için fazlaca ağlar olduğundan dolayı (bembeyaz kesildi) gözlerinin siyahı beyaza dönüşmüş gibi oldu. Hattâ bir rivâyete göre pek az görebilir oldu. Bilahara Hz. Yûsufun gömleğini yüzüne sürmesi sebebiyle Cenâb-ı Hak onun mübârek gözlerini yine pek güzel görür bir hâle getirmiştir. Nitekim (96) ncı âyeti celîle bunu bildirmektedir. (Artık üzüntüsünü içine atıyordu.) Yani: Üzüntülü ve kederli bulunduğu halde bunu kimseye göstermek istemiyordu. Sabr ederek Cenab’ı Hak’ka sığmıyordu. Takdire râzı idi, halinden kimseye şikâyetde bulunmazdı. Üzülmek ve ağlamak gibi şeyler ise irâde dışı olduğundan bu onun sabrına, hak’ka tevekkülüne engel bulunmuş değildir. Hattâ bazı elem verici hâdiselerden dolayı ağlamak mübahtır. Buna insan mâni olamaz. İmamı Buhari ile İmamı Müslîm’in rivayetine göre Rasûlü Ekrem Efendimiz, mâsum yavrusu İbrahim vefat edince ağlamış ve buyurmuştu ki: Kalp üzüntü duyar, gözyaşlarını akıtır. Fakat Rabbimizin gazabını çekecek bir şeyi biz söylemeyiz ve biz ey İbrahim!. Senin ayrılığından dolayı elbetde üzüntülüyüz. Velhâsıl böyle bir ağlama, mübâhdır. Fakat bir musibetden dolayı bağırıp çağırmak, yüzü veya göğsü tokatlamak, yakaları, elbiseleri parçalamak suretiyle ağlamalar kınanmıştır, dînen yasaktır, kadere karşı bir isyan demektir. Binaenaleyh böyle bir hareketde bulunmamalıdır.

85. Dediler ki: Vallahi sen hasta oluncaya kadar veya helâk olmuşlardan oluncaya kadar Yûsuf’u anıp durmaktan geri kalmayacaksın.

85. Bu mübârek âyetler, Yâkub Aleyhisselâm hakkında Hz. Yusuf’tan dolayı olan pek fazla üzüntüsünün bir tehlikeye sebebiyetverebileceğini oğullarının kendisine söylemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Yakub’un da onlara verdiği cevabını ve onlara Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmeyerek kardeşleri Yûsuf ile Bünyamin’ gidip araştırmalarını tavsiye buyurduğunu zikretmektedir. Şöyle ki: Yâkub Aleyhisselâm’ın pek fazla üzüntü içinde bulunduğunu gören oğulları veya evinde bulunan torunları ile hizmetçilerinden ibâret bir cemaat (dediler ki: Vallahi) and olsun ki (sen hasta oluncaya kadar) ölümüne sebep olacak bir hastalığa tutuluncaya kadar (veya helâk olmuşlardan oluncaya kadar) tamamen vefat edinceye kadar (Yûsuf’u) tam bir üzüntü ile (anıp durmaktan geri kalmayacaksın) yazık değil mi sana?. Neden bu kadar kederli bulunuyorsun. Velhâsıl böyle söyleyenler, Hz. Yakub’un dış görünüşüne bakarak hayatının tehlikeli bir vaziyetde olduğunu anlayarak yemin etmişler, o mübârek zâtın üzüntülerini azaltmak arzusunda bulunmuşlardı.

§ “Tefteli”; kelimesi, burada “lâtezalü” mânâsınadır. “Fütüv” kelimesi ise bir şeyi anıp durmaktır. “Hared”; üzüntü ve kederden, hastalıkdan dolayı aklı ve şuuru bozulmuş, vücûdu eriyip zayıf düşmüş olan kimse demektir.

86. Dedi ki: Ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ’ya arzederim ve ben Allah Teâlâ’dan sizin bilmiyeceğiniz şeyi bilirim.

86. Yâkub Aleyhisselâm da kendisinin öyle fazla üzüntüsünden bahseden cemaate cevaben (dedi ki:) Ben hüzn ve kederimden dolayı sizlere şikâyetde bulunmuyorum (ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ’ya arzederim) ona sığınırım, uğradığım dert ve elemden beni kurtamasını ancak O Kerem Sâhibi Mâbud’dan dua ve niyazda bulunurum (ve ben Allah Teâlâ’dan) hakkımda tecellî edecek olan lûtuf ve merhameti beklemekteyim ve (sizin bilmeyeceğiniz şeyi bilirim.) O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizcebilinmeyen bir şeyi bana bildirmiştir. Hz. Yakub’un bu ifadesi gösteriyor ki: O, Hz. Yûsufun hayatta olduğunu ve ona bir gün kavuşacağını bilmiş bulunuyordu. Bu bilgisi ilâhî bir vahiy ile olmuş idi. Hz. Yûsufun rüyası da henüz gerçekleşmemiş olduğundan bu da onun hâlâ hayatta, olduğuna bir delil demekti. Hattâ deniliyor ki: Hz. Yâkub, rüyasında ölüm meleğini görmüş, Yûsufun canım aldın mı? Diye ondan sormuş, o da: Ey Allah’ın Peygamberi!. Ben onun canını almadım demiş, sonra Mısır tarafına işâret ederek onu o tarafta ara diye buyurmuştur. Bununla beraber Hz. Yâkub oğulları hakkında Mısır Âziz’inin ne kadar güzel muamelede bulunduğunu ve o Azîz’in hâl ve durumunu öğrenince onun Hz. Yûsuf olduğundan ümitli idi.

87. Oğullarım! Gidinizde Yusuf’tan ve kardeşinden bir haber arayıp sorunuz. Ve Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyiniz. Çünki Allah’ın rahmetinden kâfirler topluluğundan başkası ümidini kesmez.

87. Kısacası: Yâkub Aleyhisselâm, Hz. Yûsufun hayatta olduğuna kanaat getiriyordu. Binaenaleyh buyurdu ki: (Oğullarını) tekrar Mısır’a (gidiniz de Yûsuf ten ve) onun yanında bırakmış olduğu (kardeşinden) Bünyâmin’den (bir haber arayıp sorunuz) onlara dâir bilgi edinmeye çalışınız (ve Allah’ın rahmetinden) lûtuf ve ihsanından (ümitsizliğe düşmeyiniz) ümidinizi kesmeyiniz. Allah’ın rahmeti sâyesinde Yûsufa kavuşmuş olabilirsiniz. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek mü’minlere asla câiz değildir. Mü’minlere lâyık olan o’dur ki: Kavuştukları nîmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka hamd ve şülerde bulunsunlar, bir musibete uğrayınca da onun giderilmesini Hak Teâlâ’dan rica ederek beklesinler. (Çünki Allah’ın rahmetinden kâfirler topluluğundan başkası ümidini kesmez) Evet.. Her kim ki, Cenâb-ı Hak’kın varlığına kudretine rahmet ve lûtfuna ve bütün mahlûklarının hallerinibildiğine inanır da tasdik ederse artık öyle bir zât, Allah’ın rahmetinden ümidini kesebilir mi?. Ancak her kim, Cenâb-ı Hak’kın kudretinin üstünlüğünü inkâr ederse veya o Yüce yaratıcının bütün âlemlerin durumlarını bilmediğini sanarsa veya O Kerem Sâhibi Mâbud’un cömert değil, hâşâ cimri olduğuna inanırsa işte öyle bir kimse Allah’ın rahmetinden ümidini keser. Böyle üç kanaatden her biri ise bir küfrden ibâretdir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’nın rahmetinden, lûtuf ve kereminden ümitsizliğe düşmek ancak kâfir olanlara mahsustur. Evet.. Kâfirler Hak Teâlâ Hazretlerinin varlığını, yüce sıfatlarını lâyıkiyle bilmedikleri için onun rahmetinden ümitli olamazlar.

88. Ne vakit ki, onun huzuruna girdiler, dediler ki: Ey Âzîz! Bizi de, ailemizi de kıtlık kapladı ve bir değersiz sermaye ile gelmiş olduk. Artık bize ölçüyü tamamla ve bize bağışta bulun, şüphe yok ki, Allah Teâlâ bağışta bulunanları mükâfata erdirir.

88. Bu mübârek âyetler. Yûsuf Aleyhisselâm’ın tekrar Mısır’a gidip ihtiyaçlarını kendisine arzeden kardeşlerine kendisini tanıtmak istediğini gösteriyor. Onların vaktiyle kardeşleri Yûsuf ile Bünyâmin’e neler yapmış olduklarını sorduğunu bildiriyor. Onların da yoksa Yûsuf sen misin?, diye suallerine cevaben: Evet.. Yûsuf benim, diyerek kendisini bildirip sabr ve takva sâyesinde Allah’ın lûtfuna kavuştuğuna işâret buyurmuş olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Hz. Yakub’un kendilerine verdiği nasihatı, tavsiyeyi kabul eden oğulları tekrar Mısır’a gittiler. (Ne vakit ki) Hz. Yûsufun (huzuruna girdiler) ona tam bir hürmetle hitab ederek (dediler ki: Ey Aziz!. bizi de) arkamızda bırakmış olduğumuz (ailemizi de kıtlık kapladı) hepimize açlık ızdırabı isâbet etti, hepimize şiddetli bir açlıktan dolayı güçsüzlük geldi. (Ve bir değersiz sermaye ile) Mısır’a (gelmiş olduk)mikdarı az veya kıymeti noksan veya kimsenin rağbet edemiyeceği geçmez kalp para ile veyahut ehemmiyetsiz bir eşya ile Mısır’a kadar gelerek erzak almak istiyoruz. Bu sözleriyle Hz. Yûsufun merhametini çekmek istiyorlardı. Ve dediler ki: (artık bize ölçüyü tamamla) bu zayıf durumumuzdan dolayı bizlere şefkat göster de fazlaca erzak ver. (Ve bize bağışta bulun) sermayemizi kabul ederek onun değerinin üstünde bir erzak vermek lûtfunda bulun. Yâhut bize bir sadaka kabilinden olmak üzere kardeşimiz Bünyamin’i bize iade et. Bu kardeşler Hz. Yûsufun fiil ve hareketlerine bakarak kendisinin Allah’ın dinine sarılmış bir zât olduğuna inandıkları için şöyle de dediler: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bağışta bulunanları mükâfata erdirir.) Binaenaleyh sen de bize bağışta bulun.

§ Denilebiliyor ki: Hz. Yâkub bir Peygamber idi onun için sadaka verilmesi câiz olabilir miydi? Buna cevaben deniliyor ki: Onun şeriatına göre ihtimâl ki, câiz idi. Sadakaları kabulün câiz olmaması yalnız bizim Yüce Peygamberimize mahsus bulunmuştu. Yâhut bu sadakadan, bağıştan maksat, hakikaten sadaka değildi. Belki Yûsuf Aleyhisselâm’ın kardeşleri, onun kendilerine yapacağı iyiliğe ve kardeşleri Bünyamin’ iâde etmesine bir alçak gönüllülük eseri olarak ve kalbinin yufkalığını çekmeye bir vesîle olmak için öyle bağış adını vermişlerdi. Yoksa o, haddızatında bir sadaka mahiyetinde değildi.

89. Dedi ki: Biliyor musunuz? Siz câhilliğiniz yüzünden Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı?

89. Yûsuf Aleyhisselâm da kardeşlerinin o istirhamı üzerine onlara hitâben (dedi ki:) siz (biliyor musunuz?) hiç takdir edebildiniz mi (siz câhilliğiniz yüzünden) yani: Gençliğiniz zamanında veya câhil kimseler gibi hareketde bulunup, yaptığınızın âkıbetini düşünemez bir hâlde iken (Yûsuf’a ve kardeşine) Bünyâmin’e(neler yaptığınızı?.) Yani: Yûsuf’u babasından ayırdınız, kuyuya attınız. Sonra da onu bir köle diye sattınız. Bünyamin hakkında lâyık olmayan sözler söylediniz, onun hırsızlıkta bulunmuş olduğunu sandınız, onu bu yüzden hesâba çektiniz. Hattâ, rivâyete göre kaybolan su kabı onun yükünden çıkınca onu hesâba çekmişler, ey Râhi! oğulları!. Bize sizin tarafınızdan sürekli belâ gelip duruyor demişler. Hz. Yûsuf, onların bu gibi hareketlerine işâret etmiş, onlara bir nevi nasihatda bulunarak kendilerini tevbeye teşvik buyurmuş oluyordu.

90. Dediler ki: A sen evet.. muhakkak sen Yûsuf musun? Dedi ki: Ben Yûsufum ve bu da kardeşimdir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bizim üzerimize lütufta bulundu. Çünki her kim Allah’tan korkar ve sabr ederse, artık muhakkak ki. Allah Teâlâ güzel davrananların mükâfatını zâyi etmez.

90. Hz. Yûsufun kardeşleri onun hâline, güzel yüzüne, mânâlı sözüne bakarak onu tanıdılar, ona bir istifhamı takriri yoluyla hitâb ederek (dediler ki: A sen, evet muhakkak sen Yûsuf musun?.) Evet evet.. sen kardeşimiz Yûsuf’sun Yûsuf. Hz. Yûsuf da onlara (dedi ki:) evet.. (Ben Yûsufum ve bu da) bu yanımdaki Bünyamin de benim ana baba bir (kardeşimdir) artık benim Yûsuf olduğumu tamamen anlamış olunuz, İşte Bünyâmin’e dâir ifâdem de benim Yûsuf olduğumu göstermektedir. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ bizim üzerimize lûtufda bulundu) bize dünyevî ve uhrevî nîmetler verdi, ve kısacası bizim aramızı senelerce ayrılıktan sonra birleştirdi (Çünkî her kim Allah’tan korkar) günahlardan kaçınırsa (ve sabr ederse) belâlara ve insanların ezâ ve cefâsına karşı sabırlı olmaya muvaffak olursa ihsan vasfına sâhip bulunmuş olur. (Allah Teâlâ,) ise öyle (güzel davrananların mükâfatını zâyetmez) elbetde onları bir nice mükâfatlara kavuşturur. İşte Hz. Yûsufun hâlide buna parlak bir misâldir, kendisine karşı gösterilen câzip, nefsanî eğilimlerden kaçınmış, iffet ve temizliğini korumuş; muazzam bir sakınma örneği kesilmişti. Senelerce muhterem babasından uzak düşmüş, zindanda, gurbetlerde kalmış, fakat sabr ve tahammülden ayrılmamıştır. Özellikle bir zamanlar hayatına kasdetmiş olan kardeşlerini affederek haklarında büyük iyiliklerde bulunmuştur. İşte bu gibi pek yüksek ahlâk ve davranışlarının mükâfatı olarak da Mısır’da büyük bir mevkle, pek mühim bir nîmete kavuşmuş, peygamberlik itibâriyle sâhip olduğu yüce makam ise en büyük bir ilâhî lutuftur.