MÜRSELAT SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “El-Hümeze” sûresinden sonra Resûl-i Ekrem, Mekke-i Mükerreme’de “Minâ” mevkiindeki bir mağarada iken nâzil olmuştur. Elli âyet-i kerîmeyi içermektedir. Mürselâta, yâni Allah tarafından gönderilmiş meleklere yemîn ile başladığı için kendisine böyle “El-Mürselât” sûresi adı verilmiştir. Maamafih “Urf” sûresi ismine de sâhiptir.
Bu sûre-i celîle, kendisinden evvelki “El-İnsan” sûresindeki vâ’da ve tehdide ait beyanların doğruluğunu araştırıp açıkladığı için aralarında büyük bir irtibat vardır.

Başlıca konuları şunlardır:

1. Kıyametin şüphesiz vuku bulacağına dair birçok kudret eseri üzerine yemîn etmek.

2. Âhiret gününün alâmetlerini ve bâzı kudret eserlerini açıklamak ve ilân etmek.

3. Kâfirlere azap edileceğini ihtar etmek, takva sâhibi zâtları da nîmetlere kavuşturmakla müjdelemek.

4. Çeşitli ilâhî kudret eserlerini görüp te takdîr edemeyen ve bir nice hakikatleri yalanlayan kimseleri kınamak ve helâk ile tehdîd etmek.

1. Andolsun, marûf ile gönderilmişlere.

1. Bu mübârek âyetler ile kıyamet gününün her hâlde meydana geleceğini ihtar için çeşitli vazifeleri bulunan meleklere yemîn ediyor. Şöyle ki: (Andolsun maruf ile gönderilmişlere.) yâni: İhsân ile, ilâhî hikmetler ile Peygamberlere gönderilmiş olan meleklere ilâhî vahyi, teblîğ etmekle emrolunan o yüce zümrelere andolsun.
Bir görüşe göre de gönderilmişlerden maksat, Peygamberlerdir ki: Ümmetlerine ilâhî dinî teblîğ ve telkin ile emrolunmuşlardır. Gönderilmişlerden maksat: Rüzgârlar da olabilir ki: Onlar da yer yüzüne dağılarak hayra ve feyz ile berekete vesîle bulunmaktadırlar.
“Örf” âdet, ihsân, iyilik ve birbirinin ardınca gitmek mânâsınadır.

2. Ve pek sür’atli esmekle esenlere.

2. (Ve) Andolsun (pek sür’atli esmekle esenlere) yâni: Şiddetli rüzgârlara, öyle rüzgârlar gibi her tarafa sür’atle dağılıp giden meleklere de andolsun.
“Âsıfat” Esmeleri, yürümeleri sür’atli olan şeyler, zelzeleler gibi helâk edici alâmetler demektir. “Asf” da katı esmek ve ekini vakitsiz biçmek mânâsınadır. Meleklere bu isim de verilmiş demektir.

3. Ve yaymakla yayıverenlere.

3. (Ve) Andolsun (yaymakla yayıverenlere.) yâni: Yer yüzünde ilâhî hükümleri yaymakla emrolunan meleklere de veya havada bulutları dağıtan, yağmurları yayan rüzgârlara da andolsun.

4. Sonra ayırmakla ayıranlara.

4. (Sonra ayırmakla ayıranlara) da, yâni: Allâh-ü Teâlâ’nın emirleri ile yere inerek hak ile bâtılın, hidâyet ile sapıklığın aralarını ayırmakla emrolunana veya rızıkları ve ecelleri ayırmakla mükellef bulunan meleklere de veya Cenab-ı Hak’kın emirlerini, yasaklarını Ümmetlerine teblîğ ve telkin eden Peygamberlere de veyâhut hak ile
bâtılın, helâl ile haramın aralarını ayıran Kuran âyetlerine de andolsun.

5. Sonra bir öğüt bırakanlara.

5. (Sonra bir öğüt bırakanlara) da andolsun. Yâni: Birer nasihati içeren âyetleri Peygamberlere indirmiş olan Meleklere de veya insanların kalplerinde zikr ve düşüncenin uyanmasına, Allah’ın kudretini hatırlamalarına vesîle olan rüzgârlara da andolsun.
Melekler, mânevî varlıklar olup güzellik ve hareket sürati itibariyle rüzgârlar gibi oldukları cihetle kendileri rüzgârlara ait vasıflar ile vasıflanmış bulunmaktadırlar.

6. Özür dilemek veya korkutmak için.

6. Evet.. (Özrü bildirmek veya korkutmak için) Yâni: Hakkı yerine getirenler hakkında mâzeret teşkil edecek şeyleri bildirmek ve iptal ve inkâr edenleri de, Allah’ın azabı ile korkutmak için ilâhî vahyi Peygamberlere getirmiş olan meleklere de andolsun.

7. Şüphe yok ki: O va’d olunduğunuz şey, elbette vuku bulacaktır.

7. (Şüphe yok ki:) Ey insanlar!. (O vâ’d olunduğunuz şey) O kıyamet günü, veya hayır ve şer adına size haber verilen her şey (elbette vuku bulacaktır) işte bu, yeminin cevabıdır. Bu pek mühim, düşünülmesi icabeden bir vaziyet, bir hâdisedir bundan dolayıdır ki, kendisi için öyle çeşitli şekillerde yemîn edilmiştir.

8. Artık o zamanki: Yıldızların ışıkları gider.

8. Bu mübârek âyetler de kıyametin habercilerinden olmak üzere bir takım müthiş hâdiselerin meydana geleceğini haber veriyor. Ümmetlerin sorguya çekilecekleri müthiş bir güne işaret ediyor. Bir çok eski inkârcı kavimlerin helâke uğramış olduklarını bir ibret numunesi olmak üzere sonrakilere bildiriyor. İnkârcı şekilde yaşayanları helâk ile tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey inkârcılar!. Bir kere düşünün.. (Artık o zaman ki: Yıldızların) O kadar çok ve parlak oldukları hâlde (ışıkları gider) mahvolur.
“Tams” eskimek, mahvolmak, giderilmek mânâsınadır.

9. Ve o vakit ki: Gök yarılır.

9. (Ve o vakit ki: Gök yarılır.) Açılır, yarılır, parçalanır.

10. Ve o an ki: Dağlar, dağılıverir.

10. (Ve o anki: Dağlar, dağılıverir.) Sür’atle yerlerinden koparılmış olurlar, rüzgârların şiddetîle darmadağın olur, kendilerinden bir iz bile kalmaz.
“Nesf” vurmak, yıkmak, koparıp atmak demektir.

11. Ve o zaman ki: Peygamberlere belli bir müddet verilmiş olur.

11. (Ve o zaman ki: Peygamberlere) Kendilerine ümmetleri arasındaki dâvaların hâlledilmesi için, ümmetleri üzerine şâhitlikle bulunmaları için (belli bir müddet verilir.) o Peygamberler, belirli bir vakit olan kıyamet gününde şâhitlik için hazır bulunurlar.
“Tekıt” Bir şey için bir vakit tâyin etmek demektir.

12. Hangi vakte ertelenmiştir?

12. Denilir ki: O Peygamber için takdir edilen gün (Hangi vakte ertelendi?.) yâni: O Peygamberlere ait işler, onların ümmetleri hakkındaki şâhitlikleri ve mü’mîn zâtların nîmetlere erişmeleri, kâfirlerin de azaplara kavuşmaları hangi bir güne bırakılmıştır?. O ne mühim bir gün olacaktır…

13. Ayırma gününe ertelendi.

13. Böyle bir suale cevaben buyruluyor ki: (Ayırma gününe) Ertelenmiştir. Yâni: Milletlerin mahşerde toplanarak hesaba çekilecekleri bir güne tehir edilmiştir.

14. O ayırma gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?

14. (O ayırma) Günü, ne kadar müthiştir. O hesap (gününün ne olduğunu) onun şiddetini, heybetini (sana ne bildirdi?) onun mahiyetini kimse bilip hakkiyle takdîr ve tâyin edemez. O pek şiddetlidir, pek çok felâketleri içermektedir.

15. O gün vay hâline yalanlayanların.

15. (O gün vay hâline yalanlayanların.) O müthiş günü yalanlayıp duranların o pek şiddetli gündeki hâlleri ne kadar fecî, ne kadar felâkete uğramış bulunacaklar.
“Veyl” bir kelimesi azaptır, vay hâline, helâk olası gibi bir mânâyı ifade eder, tekdîr etmek sakındırmak, başa kakmak için kullanılır. Cehennemde bir vâdinin de adıdır.

16. Evvelkileri helâk etmedik mi?

16. Kâfirler, âhirette, öyle şiddetli azaplara tutulacaklarını nasıl inkâr edebilirler?. Nice kâfirler, inkârları yüzünden daha dünyada iken de bir nice azaplara, felâketlere uğratılmış değil midirler?. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Evvelkileri helâk etmedik mi?) Peygamberlerini yalanlayan Nûh, Semûd ve Âd kavimleri gibi inkârcıları bir nice felâketlere daha dünyadalar iken uğratmadık mı?. Bunların müthiş tarihî hâlleri bilmektedir.

Yorum Yap