MÜRSELAT SURESİ

34. O gün vay hâline yalanlayanların.

34. Artık (O gün) öyle kendilerinden azabı bertaraf edemeyecekleri vakit (vay hâline) o azabı vaktîle (yalanlayanların.) onun varlığına evvelce inanmamış olanların.

35. Bu bir gündür ki, konuşamazlar.

35. (Bu) Kıyamet günü, bütün yaratıkların durumlarının hâlledileceği vakit (bir gündür ki:) Onun fevkalade dehşetinden dolayı herkes hayrette kalıp bir çok vakitlerde (konuşamazlar.) başlarının derdini düşünürler. Kendilerine fâide verecek bir söz söyleyemezler. Delile dayalı bir ifadeye, nefis müdafaasına güç yetiremezler.

36. Ve onlar için izin verilmez, mazerette de bulunamazlar.

36. (Ve onlar) O inkârcılar (için) özür hususunda (izin verilmez.) Çünkü: onların sahîh özürleri, doğru cevapları yoktur. Onlar (mâzerette de bulunamazlar.) Onların boş iddiaları, özür beyan etmeleri, haklarında bir fayda vermez.

37. O gün vay hâline yalanlayanların.

37. Artık (O gün) öyle kabul edilebilir mâzeret ileri süremeyecekleri zaman (vay hâline) öyle bir günün meydana geleceğini (yalanlayanların.) onlar, bu yalanlamalarının cezasına kavuşmuş olacaklardır.

38. İşte bu, ayırd etme günüdür, sizleri de evvelkileri de toplayıverdik.

38. O inkârcılara bir tehdîd olmak üzere de denilir ki: (İşte bu) Muhakeme, muhasebe günü bir (ayırt etme günüdür.) Bugün hak ile bâtılın arası ayırt edilmiş olacaktır. (Sizleri de) Sizlerden (evvelkileri de) bu ümmeti de, diğer Peygamberlerin ümmetlerini de, bütün mü’mînleri de, kâfirleri de (toplayıverdik.) şimdi hepiniz de bir mahşer alanında muhakemeye muhasebeye tâbi bulunacaksınızdır.

39. Artık sizin için bir hile var ise hemen bana hilede bulunun.

39. (Artık) Ey inkârcılar!. Şimdi (sizin için) azabı defedecek (bir hile) bir tuzak, çare (var ise hemen bana hilede bulunun.) kendinizi kurtarabilecek olan tuzağınızı, aldatmanızı bana bildirin, Heyhât!. Bu ne mümkün!.

40. O gün vay hâline yalanlayanların.

40. (O gün) O kendilerini kurtarabilecek bir çareye, bir hileye sâhip olamayacakları zaman (vay hâline) böyle bir âkıbeti, bir haşr ve neşr anını (yalanlayanların.) artık onların âcizlikleri, alçaklıkları meydana çıkmış, ne kadar azaba lâyık oldukları belli olmuş bulunur. Bu ilâhî beyanda, o inkârcılar hakkında ayrıca bir azarlamak ve takri = kınamak, başlarına kalkmak mahiyetinde bulunmaktadır.

41. Şüphe yok ki: Müttakîler ise gölgelerde ve çeşmelerdedirler.

41. Bu mübârek âyetler de takva sâhibi kulların güzel amelleri mükâfatı olmak üzere âhirette kavuşacakları nîmetleri, mevkileri müjdeliyor. Üzerlerine düşen kulluk vazîfelerini yerine getirmekten kaçınan inkârcıların da dünya varlığından geçici olarak yararlansalar da âhirette ne büyük azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Beyanlarında yüceliğe ve gerçeğe sâhip olan Kur’an-ı Kerim’i tasdîk etmeyenlerin artık başka bir kelâma nasıl inanacaklarına taaccüb maksadıyla beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnkârcılar, beyan olunduğu üzere helâke lâyıktırlar. Fakat (Şüphe yok ki, muttakîler ise)
Küfürden, kibirden sakınmış olan zâtlar ise (gölgelerde ve çeşmelerdedirler.) yâni: Onlar, güneş gibi şeylerin yayacağı sıcaklıklardan korunmuş, çeşitli köşklerin, ağaçların gölgelik sayılacak taraflarında sâkin bir hâlde bulunurlar ve dâima akıp giden lezzetli sulardan içip zevk alırlar.

42. Ve canları istediğinden meyveler içindedirler.

42. (Ve) O takva ehli zâtlar, cennetlerde (canlarının istediğinden) hoşlarına giden (meyveler) içinde (dirler.) öyle diledikleri çeşitli meyvelere, nîmetlere nâil olur dururlar.

43. Yiyiniz ve içiniz, afiyet olsun, yaptığınız şey sebebiyle.

43. O muhterem zâtlara denilir ki: (Yiyiniz ve içiniz) Meyvelerden ve çeşmelerden dilediğiniz zaman bol bol istifâde ediniz (afiyet olsun) tam bir zevk ve ferahlıkla yemiş bulunun. Bunlar, daimîdirler, sizlere mahsusturlar. Dünyada iken (yaptığınız şey) ibâdet ve itaat (sebebîle.) bu nîmetlere erişmiş bulunmaktasınız.

44. Şüphe yok ki: Biz, iyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

44. Allâh-ü Teâlâ da şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki: Biz, iyilik yapanları) Güzelce îmana, ibâdet ve itaate muvaffak bulunanları (işte böyle) muttakî kulları pek büyük mükâfatlara eriştirdiğimiz gibi (mükâfatlandırırız.) onları cennetlerde nice nîmetlere kavuştururuz.

45. O gün vay hâline yalanlayanların.

45. (O gün) O âhiret âleminde ise (vah hâline yalanlayanların.) böyle muttakî, iyilik yapan zâtların âhirette mükâfatlara kavuşacaklarını yalan sayan kimseler ise helâke uğrayacaklardır. Artık vay onların o korkunç hâllerine.

46. Yiyiniz ve men’faatleniniz biraz, muhakkak ki, siz günahkârlarsınız.

46. Onları tehdîd için de buyruluyor ki: Ey nankörler!. (Yiyiniz ve men’faatleniniz biraz) Zaman için, öleceğiniz zamana kadar, bu bir geçici nîmettir, bunun şükrünü yerine getirmediğinizden dolayı da ayrıca azap göreceksiniz. Ve (muhakkak ki: siz günahkârlarsınız.) sizden evvelki suçlular lâyık oldukları cezalara kavuşmuş oldukları gibi sizler de lâyık olduğunuz cezalara kavuşacaksınız.

47. O gün vay hâline yalanlayanların.

47. (O gün) O fenâ amellerin cezalarına kavuşulacağı zaman (vay hâline yalanlayanların.) böyle bir âkıbete inkârcıların düşüneceklerini yalan sayanların ki: O gün kendileri de böyle müthiş bir felâkete aday bulunacaklardır.

48. Onlara rukû ediniz denildiği zaman rukû etmezler.

48. (Onlara) O yalan sayan kimselere (rükû ediniz) yâni: Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdet ve itaatde bulunun, namaz kılarak kulluk secdesine kapanınız, Cenab-ı Hak’tan korkarak alçak gönüllü bir şekilde vaziyet alınız (denildiği zaman) onlar (rükû etmezler.) namaz kılmazlar, Allâh-ü Teâlâ’dan korkmazlar, bu gibi emirleri kabul etmeyerek isyâna, kibirlenmeye devam ederler.

“Bu gibi Kur’âni beyanlar gösteriyor ki: Kâfirler de namaz gibi, oruç gibi dini hükümlerle, kulluk vazifeleriyle mükelleftirler. Bunlara uymamalarından dolayı da ayrıca kınama ve cezaya lâyık bulunurlar. Şu kadar var ki: Sahîh bir îmana sâhip olmadıkça böyle bir şekilde yapacakları ibâdet ve itaatleri Allah katında makbul olmaz.

49. O gün vây hâline yalanlayanların.

49. Artık (O gün) o kıyamet zamanında (vay hâline yalanlayanların.) bu gibi ilâhî emirleri nehyleri yalan sayan, bunlara riâyette bulunmayan dinsizlerin.. Onlar, o günde ne büyük azaplara uğrayacaklardır.

Evet.. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, insanlığı ikaz için, onlara selâmet ve saadet yolunu göstermek için Peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Özellikle Peygamber Efendimiz vasıtasîle de bütün insanlığa dinî vazifelerini bildiren Kur’an-ı Kerim’i ihsân buyurmuştur. Artık bu en büyük bir ilâhî rahmettir. Bir ilâhî delildir. Kimsenin bir mâzeret ileri sürerek kendi küfür ve cehâletini bir özür olarak ileri süremez.

50. Artık bundan sonra hangi bir söze inanıverirler?

50. (Artık bundan) Kur’an-ı Kerim’in, insanlık muhitine yayılmış ve teblîğ edilmiş olmasından (sonra) bunu inkâr edenler (hangi bir söze inanıverirler?.) Kur’an-ı Kerim ki: Bir söz mûcizesidir, bütün ilâhî hükümleri içine almaktadır, bütün insanlığa en mükemmel sosyal, ahlâkî vazifeleri bildirmektedir. Artık böyle kutsî, yüce bir ilâhî kitabı tasdîk etmeyen kimseler, hangi bir söze, hangi bir kitaba îman ederek saadete ulaşabilirler?. Bu ne mümkün!.. Binaenaleyh ebedî bir selâmet ve saadete erişmek isteyen her akıl sâhibi düşünen insan için lâzımdır ki: Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kitap olduğunu tasdîk etsin, onun yüce hükümlerini kabul ederek tatbike çalışsın, başarıyı Hak Teâlâ Hazretlerinden niyâz eylesin. Ey âlemlerin Allah’ı!. Cümlemizi bu muvaffakiyete eriştir, Âmin, Yüce Kuran hürmetine. Salât ve selâm Peygamberlerin efendisinin üzerine de olsun.